GÜNÜMÜZ
TÜRKİYE'SİNDE
DİN - DEVLET - SİYASET İLİŞKİSİ |
|
DOÇ.
DR. FAZLI ARABACI
|
Avrupa'da din-devlet ilişkilerinin uzun tarihi bir geçmişi
vardır. Takdir edersiniz ki, böyle uzun bir süreci sınırlı
bir zaman içinde tümüyle ele almamız mümkün değildir. Esasen
konumuzun temelini de söz konusu sürecin kavramsal ifadesinin
Türkiye'ye yansıması ve içeriğinin belirlenmesi teşkil etmektedir.
Bununla beraber konun aydınlanması için Türkiye'nin konjonktürel
ve yapısal durumuna bağlı olarak gelişen olayların meydan
getirdiği olumsuzluklar ve Avrupa'daki din-devlet ilişkilerinin
Türkiye'ye uyarlanışını günümüze taşıdığı problemlere uygun
gerekliliği kendini göstermektedir.
Önemli sosyal bilimcilerden biri olan Peter WINCH: "Belirli
kavramlar geçerli oldukları toplumun kendine özgü yaşam tarzını
yansıtırlar" der. Kendine özgü şartlar altında oluşmuş
sosyal gerçekliklerin anlamlarını ifade eden kavramların,
başka yerlerde farklı şartlar altında oluşan sosyal gerçekliklerin
anlamını ifade eden kavramların, başka yerlerde farklı şartlar
altında oluşan sosyal gerçekliklere giydirilmesi, her zaman
problemli olmuştur. Bir gerçekliğin oluşmasını sağlayan sebepler
ve buna bağlı sonuçlar toplumdan topluma değiştiği gibi, aynı
toplumun farklı dönemlerinde bile değişiklik arzetmektedir.
Önceleri kavramların düşüncelerde yer alan en kalıcı şeyler
olduğuna inanılırdı. Bu tanımlarla da sağlam dayanakların
bulunduğu düşünülürdü. Oysa bugün kavramların bir algılama
ve bakış biçimi olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.
Terim ve nominal bir tanım olmaktan öteye geçmeyip içi sosyal
realitelere göre doldurulamayan kavramların "ölü"
ve "yozlaşmış" kavramlar olduğu, tarihsel alan içersinde
yeniden biçimlendirilemeyen kavramların kavram olmaktan çıkıp
soyutlaştığı gerçeğiyle karşı karşıya bulunduğumuz problemleri
itiraf derecesinde gözler önüne sermektedir. Bu problemlerin
çözümü din ve din-devlet ilişkilerini belirleyen kavramların
sosyal hayatımıza yeniden kazandırılıp biçimlendirilmesini,
onların kendi bütünlüklerini içeren paradigmalar çerçevesinde
yer alan tarihsel kaynaklarına geri gidilip yeniden sorgulanmasını
gerekmektedir.
Böyle bir sorgulama gerekliliğiyle beraber, oldukça kompleks
bir yapıya sahip sosyal gerçekliklerinden biri olan ve o derecede
hassas bir yapı arzeden din olgusunun farklılıkları ve farklı
yorumları yanında, bu olgunun yaşandığı toplumun tarihsel
şartları, karşı karşıya bulunduğumuz problemin ne derecede
karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır.
Batının
tesiriyle gelişmesini sağlamaya çalışan bizim gibi toplumlarda,
söz konusu karmaşık problemlere siyasi etkenlerin iliştirilmesiyle,
sosyal hayatta etkili olan kavramlara yüklenen anlamlar bilgide
hakikate ulaşmaktan ziyade faydacı bir yaklaşımı öncelediği
gibi, öznelerin belirlediği yada kabullendiği başka toplumsal
gerçekleri yansıtan ya da içeren kavramlar, kendilerine tamamen
yabancı olan gerçekleri yansıtan toplumsal olgulara giydirilmektedir.
Böylece benimsenen yada belirlenen kavramlara ve anlamlarına
göre düşünen yada düşündüğünü sananlar, kendi tarihi ve sosyal
gerçeklerimizi yorumlamaya giriştiklerinde bir takım yaklaşımlarla
yetinmek zorunda kaldıkları gibi, toplumsal gerçekliklerimize
uygun olmayan daha dar yada daha geniş kavramların içinde
kıvranmaya mahkum olmaktadırlar.
Bilindiği gibi din konusunun probleme dönüştüğü Avrupa ülkelerinde
din-devlet ilişkileri Katolik ülkelerde Laiklik, Protestan
ülkelerde Sekülerlik şeklinde tezahür etmiştir. Buna bağlı
olarak dünyevileşmenin iki farklı tezahürünün öne çıktığı
Avrupa ülkelerinde din devlet ilişkileri görecelilik arzetmektedir.
Şüphesiz Avrupa'da din-devlet ilişkilerini belirleyen böyle
bir yapılanma hem her ülkenin yaşadığı tarihi süreç ve içinde
bulunduğu sürecin farklılığından, hem de belirli zaman dilimlerinde
din olgusuna yükledikleri anlam ve dini yorumların farklılaşmasından
kaynaklanmaktadır.
Avrupa ülkelerinde din-devlet ilişkilerinin Türkiye'ye ilk
yansıması, Tanzimat'la başlamakta ve bu süreç günümüze kadar
çeşitli evreler geçirmiş bulunmaktadır. Ancak konunun biraz
daha netleşmesi için Tanzimat'tan Cumhuriyete kadar uzanan
süreci Berkes ve Hocaoğlu'nun ifadesiyle sekülerlik, Cumhuriyetten
günümüze kadar devam eden süreci Laiklik olarak tanımlamak
mümkün görünmektedir. Türkiye'nin farklı periyotlarla süreklilik
ve laikliği benimsemesi çeşitli Avrupa ülkelerine bakarak
acaba sekülerlik mi, yoksa laiklik mi bize daha uygundu diye
bir arayışın içine girip tercih yapma kaygısından değil, daha
çok her iki dönemde Türkiye'nin yapısal ve konjonktürel şartlarına
bağlı, aciliyeti içeren bir durumdan kaynaklanmaktadır.
Bu durumu genel olarak ifade edecek olursak; Türkiye'nin iki
asra yakın zamandan beri yapısal ihtiyaçları gereği asrileşme
yada bugünkü anlamıyla modernleşme sürecine aciliyetle girme
zorunluluğu, buna bağlı olarak yeniden yapılanmanın meydana
getirdiği gerekliliktir diyebiliriz.
Şüphesiz söz konusu aciliyetin farkına varamayan bir zihniyetin
din adına göstermiş olduğu tepki, Türkiye'de din devlet ilişkilerini
belirleyen laikliğin içeriğini ve kapsamını belirlemede önemli
bir rol onamıştır. Fakat laikliğin içeriği doldurulurken yada
kapsamı belirlenirken yapılması gereken ince bir ayırım gözden
kaçmıştır. Türkiye'nin aciliyetle elde etmesi gereken yeniliklerin
önünde engel olan din değil, dinin anlaşılmaması ve yanlış
yorumlanış biçimidir.
Kanaatimizce dinin anlaşılması ve yorumlanmasındaki bilgisel
temele dayalı yanılgılar bizi radikal bir değişme görüldüğü
gibi, din devlet ilişkilerinin kavramsal ifadesi olan laikliğin
yorumlanışındaki yanılgılar da laikliğe karşı tepkisel davranışları
ortaya çıkarmaktadır.
Bu bağlamda şu gerçeğin altını çizmek umarım ki bu konudaki
düşüncemizi daha da netleştirecektir. Bir şeyin kendisi ile,
o şeyin biri yada birileri tarafından yansıtılması, yansıtılan
bu şeyin zihinlerde uyandırdığı düşünce ve düşünceden eyleme
geçirilmesi, epitemik kırılmalara uğrayarak gerçekleşir hele
hele bu, Avrupa ülkelerinde din-devlet ilişkilerini belirleyen
laiklik gibi soyut, göreceli bir kavram olursa, söz konusu
yansımadaki kırılmalar parçalara dönüşmekte ve çoğunluğu Müslüman
olan ve geleneğinde kendine özgü seküler bir yapısı bulunduğu
halde geliştirilmeyen Türkiye gibi bir ülkede, dine dayalı
olarak yaşadığımız problemlere ortaya çıkmaktadır.
Bu problemlerin nedeni birkaç şekilde ele alınabilir. Ancak,
biz burada söz konusu problemlerin daha çok bilimsel yaklaşımlardan
ve dinin yada dini anlama ve yorumlama şekillerinden kaynaklanan
yönlerini irdelemek istiyoruz.
Birinci
olarak Türkiye'de din olgusu hep sanayi öncesi geleneksel
toplum özelliklerini gösteren çağı karakterize eden bir fenomen
olarak algılanmış, toplum modernleştikçe dinin toplumsal ve
ferdi hayatta önemini kaybedeceği düşüncesinden harekele,
toplum bilimcilerin pek önemsemediği bir fenomen haline gelmiştir.
Oysa bugün özellikle sanayi toplumlarında ve gelişmekte olan
ülkelerde din bir değer din bir değer olarak yükselmekte,
hem de tabii macerasının dışında, kontrol edilmeksizin, Avrupa'da
çeşitli yeni oluşan sektörler, İslâm dünyasında radikaliz,
fundamentalizm gibi kavramlarla tanımlanan grupların elinde
siyasi ve ideolojik bir yapıya bürünerek ilerlemektedir sosyal
gerçekliği görmezlikten gelinen din, varlığını, kendisine
şu yada bu şekilde farklı fonksiyonlar da yüklenerek, hiçte
layık olmadığı bir surette birilerinin çeşitli emellerine
alet olarak göstermektedir. Böyle bir yapılanma ne dine ne
de içinde yaşadığımız gerçekliklere uygun olmadığından, bir
taraftan dini yozlaştırmakta, öbür yandan söz konusu dini
yapılanmaları ortadan kaldırmak için yapılan girişimlere din
adına legal yada illegal yollardan tepki duyulduğundan, belirli
bir kamuoyu da oluşturularak, tepkisel davranışlar meydan
gelip sosyal hayatımızda huzursuzluklara davetiye çıkarılmaktadır.
O halde Türkiye'nin önemli derecede başağrısı olan bu problemin
sağlıklı bir şekilde ortadan kaldırılması için nesnel araştırmalar
doğrultusunda köklü çözümlerin yollarını aramak gerekir.
Batıdan aktardığımız sosyal bilimlere ait perspektif ve kavramların
kendi yerel şartlarımıza uyarlanmaması az önce genel hatlarını
çizdiğimiz durumla bizi karşı karşıya getirirken, kültürümüzün
bir bölümünü oluşturan İslâmi değer ve kavramları da kendi
sosyal gerçekliklerimizle bağdaştıramadığımızdan, temeli dine
yada dini anlayışa dayalı olan ve büyük ölçüde din-devlet
ilişkilerini etkileyen problemlerle yüz yüze geliyoruz.
Söz konusu bağdaştırma ve dönüştürmelerin yapılacağı dinî
öğretim ve özellikle Dini Yüksek Öğretim Kurumlarında ele
alınan din, hemen hemen bütünüyle tarihe yöneliktir. Eğitim
kurumlarında tarihe yönelik olan din, onu yaşayanların hayatında
bir takım kırılmalarla efsanevi bir görünüme, yapıya bürünmektedir.
Din olgusu hem tarihsel hem de yaşanan toplumsal boyutlarıyla
beraber ele alınmadığından zihinler hep tarihe, geleneğe takılı
kalmakta, sosyal ortam olarak bugüne yaşayan insanımız, dini
yaşama bakımından zihinsel olarak tarihte kalmaktadır. Böyle
bir çelişkiyi içinde barındıran zihinsel takıntı dini değil,
tarihte dinleştirilmiş olanı kutsallaştırmakta, efsaneleştirmekte
ve onu zihnine yerleştirdiği bugüne ait belirli bilgilerle
sentezleyip davranışlarına aktarmaktadır. Haliyle ortaya çıkan
dini düşünce ve davranış bir ucube olup ne dinin aslına ne
de sosyal gerçekliklere uyduğundan Durkheimci bir deyimle
"toplumsal anomi" ortaya çıkmaktadır.
Diğer yandan Türkiye'de bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde
çeşitli alanlarda yaşanan değişimin gereği olarak din ve din
eğitimi alanında 1929-1949 yılları arasında bir belirsizlik
yaşanmıştır. Daha sonra, özellikle ikinci dünya savaşının
ardından dünyada oluşan yeniden yapılanmaların da etkisiyle,
Türkiye'de çok partili sisteme geçişin sağladığı ortamda önemli
değişikliklerin meydana gelmesi, dinin bir çok alanda kendini
şu yada bu şekilde gösterilmesiyle sonuçlanmıştır.
Şimdi bu dönemde yaşanan belirsizliğin ortaya çıkardığı bir
sonucu dikkatlerinize arzederek oluşan bir gerçeği irdelemek
istiyorum. Türkiye'de 1950'lere kadar gelen dönem içinde,
ilmi alanda Atatürk'ün tavsiye ve direktifleriyle başlayan
Muhammed Hamdi Yazır'ın tefsiri (Hak Dini Kur'an Dili) ile
Kamil Miras ve Ahmet Naim'in tercümesini tamamladıkları Buhari'nin
Tecrid'i Sarih'i dışında önemli bir çalışma yoktur. Bunlara
ilaveten M. Vehbi Efendi'nin Tefsiri, Hasan Basri Çantay'ın
açıklamalı meal çalışması ile M.N. Bilmen'in Tefsir ve Fıkıh'la
ilgili çalışmaları ve İzmirli İsmail Hakkı'nın Teni İlmi Kelam'ı
eklenebilir.
Söz konusu dönemde yaşanan açığı kapatmak için, telif eserler
ortaya koyma yerine, daha çok Arap ülkelerinde yazılan dini
sosyal muhtevalı eserler tercüme edilerek Türkçeye kazandırılmıştır.
Ancak tıpkı batıdan yaptığımız çevirilerde olduğu gibi, bu
çeviriler de Arap ülkelerinin dini sosyal problemlerini sanki
bizde de yaşanıyormuş gibi bir imajı zihinlerde uyandırmıştır.
Entelektüel bulanımın neticesinde bir anlamda dini anlamaya
matuf olarak girişilen bu tercüme hareketi, aynı zamanda bugün
kökten dincilik diye isimlendirilen dini siyasi aşırı uçların
kültürel zeminini oluşturmuştur. Ülkemizin kendi şartları
içinde oluşan dini bir ihtiyacın karşılanması gerekirken,
başka bir problem ortaya çıkarak gündemi belirlemiş, tabiatıyla
bu durum, ülkemizde din-devlet ilişkilerini olumsuz bir yönde
etkilemiştir.
1979 yılında İran'da yapılan ihtilalin dünyada yapılan ihtilaller
tarihinde ilk defa bir dinin ideoloji olarak kullanılmasına
örnek teşkil etmesi, İslâmın bir siyaset ideolojisi olmasına
zemin hazırlarken aynı zamanda siyasi, sosyal ve ekonomik
alanlarda yeniden İslâma dönüş hareketine ivme kazandırmıştır.
Fakat yeniden İslâma dönüş diye isimlendirilen bu hareket
çeşitli farklılıkları içinde barındırmakla beraber, esasen
bir usul çerçevesinde Kuran'ın yorumlanması değil de, tarihsel
alan içinde oluşan bir geleneğe dönüşten başka bir şey değildir.
Böyle bir anlayışın eyleme dönüş yankılarının hissedildiği
Türkiye'de, batıdan yansıyan din-devlet ilişkilerinin ifadesi
olan laikliğin içeriğinin doldurulması ve şekillendirilmesi
ayrı bir özellik taşımıştır.
Görüldüğü gibi Avrupa'daki din-devlet ilişkilerinin temini
Türkiye'ye yansıması sadece yansıyan durumunda olan laikliğin
değil, aynı zamanda yansıtan ve yansıtılan konumda olanların
kendilerine ve içinde bulundukları şartlara bağlı çeşitli
dinamiklerin etkisiyle meydana getirdikleri ortamlara göre
gerçekleştirilmiştir.
Türkiye gibi geleneksel kurumların halen geçerliliğini yitirmediği
Müslüman bir ülkede, entelektüel ve kültürel bir hazırlık
olmadan devreye sokulan laiklik, Avrupa ülkelerinde farklı
uygulanışlarıyla tam olarak sorgulanmadığı gibi, sosyal hayatın
ayrılmaz bir parçası olan İslâm da gereği gibi yorumlanmadığından
her birine çeşitli anlamlar giydirilerek, 21. yy.'a hazırlanan
ülkemizin gündemini rahatsız edici bir biçimde yapay sorunlarla
meşgul etmektedir.
Bu aşamada batı ülkeleri gözönüne alınacak olursa, laiklik
her ülkenin dini, tarihi ve sosyal şartlarına göre yapılanmış,
dolayısıyla laiklik bir çatışma unsuru değil uzlaşma unsuru
haline gelerek, bizdeki gibi gündemi belirleyecek şekilde
ne bir laiklik ve devle düşmanlığına, ne rejim bunalımına,
ne de tersine din düşmanlığın yol açmaktadır. Çünkü, laiklik
bu ülkelerde aynı zamanda gerek din çatışmalarını, gerekse
insanların ferdi planda inançlarından dolayı baskı görmelerini
önleyen, din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ahlâkî bir ilkedir.
Bize göre Türkiye'de problem iki noktada yoğunlaşmaktadır:
Birincisi, İslâmda laiklik olmadığı düşüncesinden hareketle
devletin bununla ilgili yaptığı tüm uygulamalara karşı çıkmak,
ikincisi devletin laik olduğu düşüncesiyle dine, dini kurumlara
gerekli önemi vermeyerek, dindarları genel ve yıpratıcı kavramlarla
tanımlamak yada böyle bir imajın oluşmasını sağlamak. Oysa
ne tarihi gerçekler ne de sosyal vakalar bazı marjinal örnekler
hariç, ileri sürülen bu görüşlerle bağdaşmamaktadır.
Aslında Türkiye'de devletin yönetim şekli, ne dinin devlet
bünyesinde yer alması konusunda birçok İslâm ulemasına göre
problem olmadığı gibi devlet açısından da böyle bir problem
olmadığı cumhuriyetin başlangıcından beri ortadadır.
Problem olarak önümüze gelen şey, devletin dine ne ölçüde
yaklaşım içinde olacağı, kalkış noktasını bu yaklaşımın tatminsizliğine
bağlayan bir takım çevrelerin dindenmiş gibi zannettikleri
düşüncelerini de işin içine katarak hak arayışına girip dinin
siyasallaştırılmasına yol açılmasıdır. Böyle bir amaç uğruna
dinin kullanılması elbette tasvip edilemez. Ancak bu olumsuz
durumları bertaraf etmek için din-devlet ilişkilerini belirleyen
laikliğin, demokrasiyi kısıtlayan bir araç haline getirmek
sakıncalı olduğu gibi, dini de her türlü ulaşılmak istenen
alet etmek o derece sorunludur.
Sonuç olarak ülkemizin bin yıllık geçmişinde yer alan tarihi
uygulamaların gösterdiği gibi sosyal hayatın gerçekleri karşısında
tutuculuğu reddeden bir din olarak İslâmın ortaya koyduğu
değerlerle, insanlığın bugün ulaştığı değerlerin neredeyse
çatışmasız bir noktaya geldiği günümüzde devam eden kavga,
değerlerin kavgası değil, bu değerlere sahip olduğunu sananların
kavgasıdır. Bilgisizlikten bilinçsizliğe, cahillikten suistimale
varıncaya kadar her türlü olumsuzluğu sinelerinde barındıran
bu kavgaların sorumluları her türlü bağnazlıktan kurtulmadıkça
Türkiye'ye yansıyan değerler (ister İslâmi ister insani) ne
kadar yüce, ne kadar mükemmel olursa olsun sonuç aynı olacaktır.
Dolayısıyla sorun bir zihniyet ve insan sorunudur. Bilindiği
gibi, dünyada kurulmuş ya da devam etmekte olan medeniyetlerin
temelinde kavga değil barış vardır. Cehalet değil, bilgi vardır,
suistimal değil hakkaniyet vardır.
|