Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
GÜNÜMÜZ TÜRKİYE'SİNDE
DİN - DEVLET - SİYASET İLİŞKİSİ
DOÇ. DR. FAZLI ARABACI

 

Avrupa'da din-devlet ilişkilerinin uzun tarihi bir geçmişi vardır. Takdir edersiniz ki, böyle uzun bir süreci sınırlı bir zaman içinde tümüyle ele almamız mümkün değildir. Esasen konumuzun temelini de söz konusu sürecin kavramsal ifadesinin Türkiye'ye yansıması ve içeriğinin belirlenmesi teşkil etmektedir.

Bununla beraber konun aydınlanması için Türkiye'nin konjonktürel ve yapısal durumuna bağlı olarak gelişen olayların meydan getirdiği olumsuzluklar ve Avrupa'daki din-devlet ilişkilerinin Türkiye'ye uyarlanışını günümüze taşıdığı problemlere uygun gerekliliği kendini göstermektedir.

Önemli sosyal bilimcilerden biri olan Peter WINCH: "Belirli kavramlar geçerli oldukları toplumun kendine özgü yaşam tarzını yansıtırlar" der. Kendine özgü şartlar altında oluşmuş sosyal gerçekliklerin anlamlarını ifade eden kavramların, başka yerlerde farklı şartlar altında oluşan sosyal gerçekliklerin anlamını ifade eden kavramların, başka yerlerde farklı şartlar altında oluşan sosyal gerçekliklere giydirilmesi, her zaman problemli olmuştur. Bir gerçekliğin oluşmasını sağlayan sebepler ve buna bağlı sonuçlar toplumdan topluma değiştiği gibi, aynı toplumun farklı dönemlerinde bile değişiklik arzetmektedir. Önceleri kavramların düşüncelerde yer alan en kalıcı şeyler olduğuna inanılırdı. Bu tanımlarla da sağlam dayanakların bulunduğu düşünülürdü. Oysa bugün kavramların bir algılama ve bakış biçimi olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.

Terim ve nominal bir tanım olmaktan öteye geçmeyip içi sosyal realitelere göre doldurulamayan kavramların "ölü" ve "yozlaşmış" kavramlar olduğu, tarihsel alan içersinde yeniden biçimlendirilemeyen kavramların kavram olmaktan çıkıp soyutlaştığı gerçeğiyle karşı karşıya bulunduğumuz problemleri itiraf derecesinde gözler önüne sermektedir. Bu problemlerin çözümü din ve din-devlet ilişkilerini belirleyen kavramların sosyal hayatımıza yeniden kazandırılıp biçimlendirilmesini, onların kendi bütünlüklerini içeren paradigmalar çerçevesinde yer alan tarihsel kaynaklarına geri gidilip yeniden sorgulanmasını gerekmektedir.

Böyle bir sorgulama gerekliliğiyle beraber, oldukça kompleks bir yapıya sahip sosyal gerçekliklerinden biri olan ve o derecede hassas bir yapı arzeden din olgusunun farklılıkları ve farklı yorumları yanında, bu olgunun yaşandığı toplumun tarihsel şartları, karşı karşıya bulunduğumuz problemin ne derecede karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır.

Batının tesiriyle gelişmesini sağlamaya çalışan bizim gibi toplumlarda, söz konusu karmaşık problemlere siyasi etkenlerin iliştirilmesiyle, sosyal hayatta etkili olan kavramlara yüklenen anlamlar bilgide hakikate ulaşmaktan ziyade faydacı bir yaklaşımı öncelediği gibi, öznelerin belirlediği yada kabullendiği başka toplumsal gerçekleri yansıtan ya da içeren kavramlar, kendilerine tamamen yabancı olan gerçekleri yansıtan toplumsal olgulara giydirilmektedir. Böylece benimsenen yada belirlenen kavramlara ve anlamlarına göre düşünen yada düşündüğünü sananlar, kendi tarihi ve sosyal gerçeklerimizi yorumlamaya giriştiklerinde bir takım yaklaşımlarla yetinmek zorunda kaldıkları gibi, toplumsal gerçekliklerimize uygun olmayan daha dar yada daha geniş kavramların içinde kıvranmaya mahkum olmaktadırlar.

Bilindiği gibi din konusunun probleme dönüştüğü Avrupa ülkelerinde din-devlet ilişkileri Katolik ülkelerde Laiklik, Protestan ülkelerde Sekülerlik şeklinde tezahür etmiştir. Buna bağlı olarak dünyevileşmenin iki farklı tezahürünün öne çıktığı Avrupa ülkelerinde din devlet ilişkileri görecelilik arzetmektedir. Şüphesiz Avrupa'da din-devlet ilişkilerini belirleyen böyle bir yapılanma hem her ülkenin yaşadığı tarihi süreç ve içinde bulunduğu sürecin farklılığından, hem de belirli zaman dilimlerinde din olgusuna yükledikleri anlam ve dini yorumların farklılaşmasından kaynaklanmaktadır.
Avrupa ülkelerinde din-devlet ilişkilerinin Türkiye'ye ilk yansıması, Tanzimat'la başlamakta ve bu süreç günümüze kadar çeşitli evreler geçirmiş bulunmaktadır. Ancak konunun biraz daha netleşmesi için Tanzimat'tan Cumhuriyete kadar uzanan süreci Berkes ve Hocaoğlu'nun ifadesiyle sekülerlik, Cumhuriyetten günümüze kadar devam eden süreci Laiklik olarak tanımlamak mümkün görünmektedir. Türkiye'nin farklı periyotlarla süreklilik ve laikliği benimsemesi çeşitli Avrupa ülkelerine bakarak acaba sekülerlik mi, yoksa laiklik mi bize daha uygundu diye bir arayışın içine girip tercih yapma kaygısından değil, daha çok her iki dönemde Türkiye'nin yapısal ve konjonktürel şartlarına bağlı, aciliyeti içeren bir durumdan kaynaklanmaktadır.

Bu durumu genel olarak ifade edecek olursak; Türkiye'nin iki asra yakın zamandan beri yapısal ihtiyaçları gereği asrileşme yada bugünkü anlamıyla modernleşme sürecine aciliyetle girme zorunluluğu, buna bağlı olarak yeniden yapılanmanın meydana getirdiği gerekliliktir diyebiliriz.

Şüphesiz söz konusu aciliyetin farkına varamayan bir zihniyetin din adına göstermiş olduğu tepki, Türkiye'de din devlet ilişkilerini belirleyen laikliğin içeriğini ve kapsamını belirlemede önemli bir rol onamıştır. Fakat laikliğin içeriği doldurulurken yada kapsamı belirlenirken yapılması gereken ince bir ayırım gözden kaçmıştır. Türkiye'nin aciliyetle elde etmesi gereken yeniliklerin önünde engel olan din değil, dinin anlaşılmaması ve yanlış yorumlanış biçimidir.

Kanaatimizce dinin anlaşılması ve yorumlanmasındaki bilgisel temele dayalı yanılgılar bizi radikal bir değişme görüldüğü gibi, din devlet ilişkilerinin kavramsal ifadesi olan laikliğin yorumlanışındaki yanılgılar da laikliğe karşı tepkisel davranışları ortaya çıkarmaktadır.

Bu bağlamda şu gerçeğin altını çizmek umarım ki bu konudaki düşüncemizi daha da netleştirecektir. Bir şeyin kendisi ile, o şeyin biri yada birileri tarafından yansıtılması, yansıtılan bu şeyin zihinlerde uyandırdığı düşünce ve düşünceden eyleme geçirilmesi, epitemik kırılmalara uğrayarak gerçekleşir hele hele bu, Avrupa ülkelerinde din-devlet ilişkilerini belirleyen laiklik gibi soyut, göreceli bir kavram olursa, söz konusu yansımadaki kırılmalar parçalara dönüşmekte ve çoğunluğu Müslüman olan ve geleneğinde kendine özgü seküler bir yapısı bulunduğu halde geliştirilmeyen Türkiye gibi bir ülkede, dine dayalı olarak yaşadığımız problemlere ortaya çıkmaktadır.

Bu problemlerin nedeni birkaç şekilde ele alınabilir. Ancak, biz burada söz konusu problemlerin daha çok bilimsel yaklaşımlardan ve dinin yada dini anlama ve yorumlama şekillerinden kaynaklanan yönlerini irdelemek istiyoruz.

Birinci olarak Türkiye'de din olgusu hep sanayi öncesi geleneksel toplum özelliklerini gösteren çağı karakterize eden bir fenomen olarak algılanmış, toplum modernleştikçe dinin toplumsal ve ferdi hayatta önemini kaybedeceği düşüncesinden harekele, toplum bilimcilerin pek önemsemediği bir fenomen haline gelmiştir. Oysa bugün özellikle sanayi toplumlarında ve gelişmekte olan ülkelerde din bir değer din bir değer olarak yükselmekte, hem de tabii macerasının dışında, kontrol edilmeksizin, Avrupa'da çeşitli yeni oluşan sektörler, İslâm dünyasında radikaliz, fundamentalizm gibi kavramlarla tanımlanan grupların elinde siyasi ve ideolojik bir yapıya bürünerek ilerlemektedir sosyal gerçekliği görmezlikten gelinen din, varlığını, kendisine şu yada bu şekilde farklı fonksiyonlar da yüklenerek, hiçte layık olmadığı bir surette birilerinin çeşitli emellerine alet olarak göstermektedir. Böyle bir yapılanma ne dine ne de içinde yaşadığımız gerçekliklere uygun olmadığından, bir taraftan dini yozlaştırmakta, öbür yandan söz konusu dini yapılanmaları ortadan kaldırmak için yapılan girişimlere din adına legal yada illegal yollardan tepki duyulduğundan, belirli bir kamuoyu da oluşturularak, tepkisel davranışlar meydan gelip sosyal hayatımızda huzursuzluklara davetiye çıkarılmaktadır.

O halde Türkiye'nin önemli derecede başağrısı olan bu problemin sağlıklı bir şekilde ortadan kaldırılması için nesnel araştırmalar doğrultusunda köklü çözümlerin yollarını aramak gerekir.

Batıdan aktardığımız sosyal bilimlere ait perspektif ve kavramların kendi yerel şartlarımıza uyarlanmaması az önce genel hatlarını çizdiğimiz durumla bizi karşı karşıya getirirken, kültürümüzün bir bölümünü oluşturan İslâmi değer ve kavramları da kendi sosyal gerçekliklerimizle bağdaştıramadığımızdan, temeli dine yada dini anlayışa dayalı olan ve büyük ölçüde din-devlet ilişkilerini etkileyen problemlerle yüz yüze geliyoruz.

Söz konusu bağdaştırma ve dönüştürmelerin yapılacağı dinî öğretim ve özellikle Dini Yüksek Öğretim Kurumlarında ele alınan din, hemen hemen bütünüyle tarihe yöneliktir. Eğitim kurumlarında tarihe yönelik olan din, onu yaşayanların hayatında bir takım kırılmalarla efsanevi bir görünüme, yapıya bürünmektedir. Din olgusu hem tarihsel hem de yaşanan toplumsal boyutlarıyla beraber ele alınmadığından zihinler hep tarihe, geleneğe takılı kalmakta, sosyal ortam olarak bugüne yaşayan insanımız, dini yaşama bakımından zihinsel olarak tarihte kalmaktadır. Böyle bir çelişkiyi içinde barındıran zihinsel takıntı dini değil, tarihte dinleştirilmiş olanı kutsallaştırmakta, efsaneleştirmekte ve onu zihnine yerleştirdiği bugüne ait belirli bilgilerle sentezleyip davranışlarına aktarmaktadır. Haliyle ortaya çıkan dini düşünce ve davranış bir ucube olup ne dinin aslına ne de sosyal gerçekliklere uyduğundan Durkheimci bir deyimle "toplumsal anomi" ortaya çıkmaktadır.

Diğer yandan Türkiye'de bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde çeşitli alanlarda yaşanan değişimin gereği olarak din ve din eğitimi alanında 1929-1949 yılları arasında bir belirsizlik yaşanmıştır. Daha sonra, özellikle ikinci dünya savaşının ardından dünyada oluşan yeniden yapılanmaların da etkisiyle, Türkiye'de çok partili sisteme geçişin sağladığı ortamda önemli değişikliklerin meydana gelmesi, dinin bir çok alanda kendini şu yada bu şekilde gösterilmesiyle sonuçlanmıştır.

Şimdi bu dönemde yaşanan belirsizliğin ortaya çıkardığı bir sonucu dikkatlerinize arzederek oluşan bir gerçeği irdelemek istiyorum. Türkiye'de 1950'lere kadar gelen dönem içinde, ilmi alanda Atatürk'ün tavsiye ve direktifleriyle başlayan Muhammed Hamdi Yazır'ın tefsiri (Hak Dini Kur'an Dili) ile Kamil Miras ve Ahmet Naim'in tercümesini tamamladıkları Buhari'nin Tecrid'i Sarih'i dışında önemli bir çalışma yoktur. Bunlara ilaveten M. Vehbi Efendi'nin Tefsiri, Hasan Basri Çantay'ın açıklamalı meal çalışması ile M.N. Bilmen'in Tefsir ve Fıkıh'la ilgili çalışmaları ve İzmirli İsmail Hakkı'nın Teni İlmi Kelam'ı eklenebilir.

Söz konusu dönemde yaşanan açığı kapatmak için, telif eserler ortaya koyma yerine, daha çok Arap ülkelerinde yazılan dini sosyal muhtevalı eserler tercüme edilerek Türkçeye kazandırılmıştır. Ancak tıpkı batıdan yaptığımız çevirilerde olduğu gibi, bu çeviriler de Arap ülkelerinin dini sosyal problemlerini sanki bizde de yaşanıyormuş gibi bir imajı zihinlerde uyandırmıştır.

Entelektüel bulanımın neticesinde bir anlamda dini anlamaya matuf olarak girişilen bu tercüme hareketi, aynı zamanda bugün kökten dincilik diye isimlendirilen dini siyasi aşırı uçların kültürel zeminini oluşturmuştur. Ülkemizin kendi şartları içinde oluşan dini bir ihtiyacın karşılanması gerekirken, başka bir problem ortaya çıkarak gündemi belirlemiş, tabiatıyla bu durum, ülkemizde din-devlet ilişkilerini olumsuz bir yönde etkilemiştir.

1979 yılında İran'da yapılan ihtilalin dünyada yapılan ihtilaller tarihinde ilk defa bir dinin ideoloji olarak kullanılmasına örnek teşkil etmesi, İslâmın bir siyaset ideolojisi olmasına zemin hazırlarken aynı zamanda siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda yeniden İslâma dönüş hareketine ivme kazandırmıştır. Fakat yeniden İslâma dönüş diye isimlendirilen bu hareket çeşitli farklılıkları içinde barındırmakla beraber, esasen bir usul çerçevesinde Kuran'ın yorumlanması değil de, tarihsel alan içinde oluşan bir geleneğe dönüşten başka bir şey değildir. Böyle bir anlayışın eyleme dönüş yankılarının hissedildiği Türkiye'de, batıdan yansıyan din-devlet ilişkilerinin ifadesi olan laikliğin içeriğinin doldurulması ve şekillendirilmesi ayrı bir özellik taşımıştır.

Görüldüğü gibi Avrupa'daki din-devlet ilişkilerinin temini Türkiye'ye yansıması sadece yansıyan durumunda olan laikliğin değil, aynı zamanda yansıtan ve yansıtılan konumda olanların kendilerine ve içinde bulundukları şartlara bağlı çeşitli dinamiklerin etkisiyle meydana getirdikleri ortamlara göre gerçekleştirilmiştir.

Türkiye gibi geleneksel kurumların halen geçerliliğini yitirmediği Müslüman bir ülkede, entelektüel ve kültürel bir hazırlık olmadan devreye sokulan laiklik, Avrupa ülkelerinde farklı uygulanışlarıyla tam olarak sorgulanmadığı gibi, sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olan İslâm da gereği gibi yorumlanmadığından her birine çeşitli anlamlar giydirilerek, 21. yy.'a hazırlanan ülkemizin gündemini rahatsız edici bir biçimde yapay sorunlarla meşgul etmektedir.

Bu aşamada batı ülkeleri gözönüne alınacak olursa, laiklik her ülkenin dini, tarihi ve sosyal şartlarına göre yapılanmış, dolayısıyla laiklik bir çatışma unsuru değil uzlaşma unsuru haline gelerek, bizdeki gibi gündemi belirleyecek şekilde ne bir laiklik ve devle düşmanlığına, ne rejim bunalımına, ne de tersine din düşmanlığın yol açmaktadır. Çünkü, laiklik bu ülkelerde aynı zamanda gerek din çatışmalarını, gerekse insanların ferdi planda inançlarından dolayı baskı görmelerini önleyen, din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ahlâkî bir ilkedir.

Bize göre Türkiye'de problem iki noktada yoğunlaşmaktadır: Birincisi, İslâmda laiklik olmadığı düşüncesinden hareketle devletin bununla ilgili yaptığı tüm uygulamalara karşı çıkmak, ikincisi devletin laik olduğu düşüncesiyle dine, dini kurumlara gerekli önemi vermeyerek, dindarları genel ve yıpratıcı kavramlarla tanımlamak yada böyle bir imajın oluşmasını sağlamak. Oysa ne tarihi gerçekler ne de sosyal vakalar bazı marjinal örnekler hariç, ileri sürülen bu görüşlerle bağdaşmamaktadır.

Aslında Türkiye'de devletin yönetim şekli, ne dinin devlet bünyesinde yer alması konusunda birçok İslâm ulemasına göre problem olmadığı gibi devlet açısından da böyle bir problem olmadığı cumhuriyetin başlangıcından beri ortadadır.

Problem olarak önümüze gelen şey, devletin dine ne ölçüde yaklaşım içinde olacağı, kalkış noktasını bu yaklaşımın tatminsizliğine bağlayan bir takım çevrelerin dindenmiş gibi zannettikleri düşüncelerini de işin içine katarak hak arayışına girip dinin siyasallaştırılmasına yol açılmasıdır. Böyle bir amaç uğruna dinin kullanılması elbette tasvip edilemez. Ancak bu olumsuz durumları bertaraf etmek için din-devlet ilişkilerini belirleyen laikliğin, demokrasiyi kısıtlayan bir araç haline getirmek sakıncalı olduğu gibi, dini de her türlü ulaşılmak istenen alet etmek o derece sorunludur.

Sonuç olarak ülkemizin bin yıllık geçmişinde yer alan tarihi uygulamaların gösterdiği gibi sosyal hayatın gerçekleri karşısında tutuculuğu reddeden bir din olarak İslâmın ortaya koyduğu değerlerle, insanlığın bugün ulaştığı değerlerin neredeyse çatışmasız bir noktaya geldiği günümüzde devam eden kavga, değerlerin kavgası değil, bu değerlere sahip olduğunu sananların kavgasıdır. Bilgisizlikten bilinçsizliğe, cahillikten suistimale varıncaya kadar her türlü olumsuzluğu sinelerinde barındıran bu kavgaların sorumluları her türlü bağnazlıktan kurtulmadıkça Türkiye'ye yansıyan değerler (ister İslâmi ister insani) ne kadar yüce, ne kadar mükemmel olursa olsun sonuç aynı olacaktır. Dolayısıyla sorun bir zihniyet ve insan sorunudur. Bilindiği gibi, dünyada kurulmuş ya da devam etmekte olan medeniyetlerin temelinde kavga değil barış vardır. Cehalet değil, bilgi vardır, suistimal değil hakkaniyet vardır.

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...