| BİLGİ
TOPLUMUNDA DİNİN YÜKSELEN DEĞERİ |
|
KAZIM
ÜTÜK
|
Toplumsal gelişmelerin geçiş dönemleri, yeni toplum tipinin
doğum sancılarının yaşandığı bunalımlı, çalkantılı bir süreçtir.
Böyle zamanlarda, insanlar hayatlarında belirsizlik değil
sağlamca tutunabilecekleri toplumsal değerler ve kurumlar
ararlar. Bu ihtiyaca cevap verebilecek kurumların başında
din gelmektedir. Esasında din duygusu ve kurumu ferdî ve toplumsal
hayatın bütün dönemlerinde canlılığını ve etkinliğini sürdürür.
Fakat geçiş dönemlerinde, diğer değerler ve kurumlar hızla
erozyona uğrarken din tartışılacak değil, inanılacak ve bağlanacak
bir inanç sistemi olduğu için, daha çok canlanır ve etkinleşir.
Bu durumun başka önemli bir nedeni de normal istikrarlı zamanlarda
günlük hayatın koşuşturmaları, eşya âlemiyle oluşturulan meşguliyet
ve bütünüyle yaratılmışlar dünyasının insan idrakini bir sis
perdesi gibi kuşatması sonucu, "Bize şah damarımızdan
daha yakın olan Allah'tan" gâfil olmamızdır. Geçiş dönemlerinin
oluşturduğu kasırgalar bu sis perdesini dağıtır ve biz gafletten
uyanarak dine yöneliriz. Savaş ve tabiî âfet zamanlarında
da aynı durum yaşanır.
Bu sebeplerden dolayı tarım toplumundan sanayi toplumuna geçerken
Batı'da 1700'lü yıllarda, bir de 1950'den günümüze kadar olduğu
gibi sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçildiği günümüz
dünyasında da, özellikle Batı'da dinî değerlere ve kurumlara
bir yöneliş var. Bu seferki uyanışın özellikle insanın yükselen
değerleri istikâmetinde, fıtrata uymayan dinlerin aleyhine
bir gelişmeyi de beraberinde getirdiği gözlemleniyor. Bu ortamda
dinin yükselen değerini daha iyi anlayabilmek için din kurumunu
biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Bir Toplumsal Kurum Olarak Din
Yapılan tarihî ve sosyolojik araştırmalar gösteriyor ki, tarihin
her döneminde insanlar, kendilerinin gücünün üstünde bir yüce
güce, çevrelerindeki eşyâları yaratan ve yönlendiren bir 'Yaratıcı'ya
inanmışlar ve bu inançları doğrultusunda da fizikî ve toplumsal
yapılanmalara gitmişlerdir. Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan
bütün eski yerleşim merkezlerinin bir mâbed etrafında yapılandıkları
görülmüştür. Buradan hareketle denilebilir ki, eski veya modern
bütün kültür ve medeniyetlerin mayasında din ve dinden kaynaklanan
inançlar ve bu inançların yön verdiği fikirler, ideolojiler
vardır(1).
Batı'da,
din psikolojisi ve sosyolojisi üzerine araştırmalar yapan
bilim adamları, insanın zâtını şekillendiren değiştirilemez
"fıtrat programı"nı göremedikleri için, bütün bilimsellik
iddialarına rağmen, bozulmuş olan Hristiyanlığın baba, ana,
oğul üçgeninde oluşturulan "kutsal aile" inancına
bağlı olarak düşünmüş ve araştırma yapmışlardır. Bu araştırmacılar,
çocuklardaki ve gençlerdeki dinî arayış ve yönelişleri, aile
içindeki ana-baba ihtiyacından hareketle bir göksel kutsal
inançlar ailesi kavramına ulaşmışlardır. Bu araştırmacılardan
birinin ifâdesi şöyledir: "Din ilkin görünen bir anne
ile babaya karşı duyulan, sonra da göklere çevrilen, insanlık
ailesinin görünmeyen babasına yönelen, evlâtlık sevgisinden
başka bir şey midir?"(2).
Yine Batılı psikoloji araştırmacılarından S. Freud, bütün
açıklamalarını seksüel libidoya bağladığı için, Hristiyanlığın
"kutsal aile" üçlemesini apış arasına bağlar ve
bir Yahudi olarak kendince Hristiyanlarla dalga geçer.
Genel olarak söylersek, bu konularda araştırma yapan Batılı
bilim adamları bütün şöhretlerine rağmen oldukça geri bakış
açılarına sâhiplerdir. Çünkü onlar "insanın câhili"
olmakta hâlâ diretiyorlar.
Halbuki, insan Allah'ı, fıtratı ve tabiatı gereği aramaktadır.
Yâni insan Yaratıcısı'nı aramaya mahkûmdur. Tıpkı Hz.İbrahim
gibi. O, daha çocukken bir mağarada yeri ve gökleri seyrederek
Yaratıcısı'nı bulmaya çalışıyordu. Bu durum Kur'an'da şöyle
anlatılıyor: "Biz İbrahim'e kesin ilme erenlerden olması
için, göklerin ve yerin mülkünü de öylece gösteriyorduk. İşte,
o, üstünü gece bürüyüp örtünce, bir yıldız görmüş, 'Bu mu
benim Rabbim?' demiş, (yıldız) sönüp gidince de 'Ben böyle
sönüp batanları (Tanrı diye) sevemem!' demişti. Sonra Ay'ı
doğar hâlde görünce de, 'Bu mu benim Rabbim?' demiş, fakat
o da batıp gidince 'And olsun, eğer bana Rabbim hidâyet etmemiş
olsaydı, muhakkak sapanlar guruhundan olacakmışım' demişti.
Sonra Güneş'i doğar vaziyette görünce de, 'Budur benim Rabbim,
bu hepsinden de büyük' demiş ve (Güneş) batınca da şöyle söylemişti:
Ey kavmim (gördünüz ya bunların hepsi fâni ve mahlûktur) Ben
sizin (Allah'a) eş katageldiğiniz nesnelerden kesinlikle uzağım.
Şüphesiz ki ben, bir muvahhid olarak, yüzümü, o gökleri ve
yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim"(3).
Hz. İbrahim'in inanç mâcerası, insanın zât programında müstesna
bir yere sâhip olan Yaratıcı'yı arama ve bulma ihtiyacını
ve bunun sağlıklı diyalektiğini gösterirken, insanların çok
azının Allah'ın lûtfu ile hakikâti yakalayabildiklerini de
bildiriyor. Diğer büyük çoğunluk inanma ihtiyacını somut veya
sahte ilâhlarla gidermeye çalışırken küfür batağına saplanmaktadır.
İnsanın özündeki inanma ihtiyacını programlayan sır sebep,
"Biz Adem'e ruhumuzdan üfledik" âyetiyle bildirilen
"İlâhî emânetin" geldiği, koparıldığı esas bütüne,
ana kaynağa ve öz vatana duyduğu kavuşma istek ve arzusudur.
Dolayışıyla, "Vatan sevgisi imândandır". İşte, insanların
Allah'a muhtaçlığı bu sebeptendir ve Kur'an'da; "Ey insanlar
siz, hepiniz Allah'a muhtaçsınız"(4)
buyurularak, zât programımız gereği yüzümüzü O'na çevirmemizle
esas ihtiyacımızı giderebileceğimiz şu âyet ile bildirilmektedir:
"O hâlde, yüzünü muvahhid olarak dine, Allah'ın o fıtratına
çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın
yaratışına hiçbir şey, hiçbir yanlış yorumlama bedel olmaz.
Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat, insanların çoğu
bunu bilmez."(5).
İşte böyle bir fıtrat dini, diğer bir ifâdeyle İslâm dini
olan orijinal Hıristiyanlık, Romalı zâlimler vasıtasıyla ve
putperest Yunanlılar'ın yalan yanlış inançlarıyla bozuldu.
Bu saptırmanın tarihî süreç içindeki gelişimi kısaca şöyle
oldu: Allah'ın kulu ve elçisi olan Hz. İsa hak dini çevresine
tebliğ etmeye başlayınca, başta Yahudiler olmak üzere Romalılar'ın
büyük baskısı ve zulmüne uğradı. Roma'nın bütün baskılarına
rağmen gelişmeye devam eden Hristiyanlık, özellikle ezilen
insanlar arasında yayılıyordu. 324 yılında tahta geçen İmparator
Kostantin Hıristiyan oldu ve devlet imkânlarını da kullanarak
halkın büyük çoğunluğunu oluşturan putperestlerle sayıları
gittikçe artan Hıristiyanlar'ı tek bir din altında toplamak
için 325 yılında İznik konsülünü toplayarak teslis inancını
kabul ettirdi. Bu inanç putperest Yunan'ın kutsal tanrılar
ailesinin bir versiyonuydu. Diğer taraftan uygulamaya yönelik
Hıristiyanlık kurallarını da değiştirdi. Bu değişikliğin amacı
ise Romalılar'ın alışageldikleri yaşantı biçimini sürdürmekti.
Bu amaçla orijinal Hıristiyanlık'ta yasaklanan fâiz, domuz
eti ve içki yasağını kaldırttı. Kiliselerin resim ve heykellerle
doldurulması da bu dönemle birlikte başlar. Bozulan İncil'le
birlikte fıtrat dini olmaktan uzaklaşan Hıristiyanlık, zaman
içinde başka kul müdâhaleleriyle bu günlere kadar geldi.
Aydınlanmanın ve bilgilenmenin sağlamış olduğu eşyâyı ve insanın
kendisini daha yakından tanıma imkânı, Batılı düşünen insanları
tarım toplumu döneminin sonuna doğru kiliseye ve onun temsil
ettiği bozulmuş Hristiyanlığa karşı mücâdeleye sevketti. Bunlar
sanayi toplumu döneminde dinî kurum ve otoriteyi bir kenara
iterek gerçek dini ve Yaratıcı'yı aramaya çıktılar. Büyük
çoğunluğu iyice sapıttı ve çok azı da gerçeğin alacakaranlığına
ulaştı. Bilgi toplumu döneminde ise insanın fıtrat röntgenini
epey netleştirmesi ve iletişim imkânlarının tabuları yıkmaya
başlaması, fıtrat dini olan İs1âm'a önce aydınlar arasında,
kısmen de normal halkta yönelişleri başlattı. Yâni bilgi toplumunda
yükselen din "Allah katındaki din" olan İslâm'dır.
Bu gelişmeleri dikkatle izleyen Kilise, artık insanları teslis
sapıklığıyla idare etmenin mümkün olmadığını anlayınca ilki
1962'de Vatikan'da yapılan 4. Konsül'de teslis akidesinin
düzeltilmesi yolunda ilk çalışmaları başlattı ve Katolik âmentüsü
İslâm'ın altı esasa dayanan âmentüsüyle âdeta tashih edildi.
Daha sonraları 1993 yılında Fransız Katolikler Kataşizm adı
altında Hıristiyanlık inancını tevhid inancına yaklaştırdılar.
Bu çalışmaların sonucunda "Hz. İsa'nın Allah'ın kulu
ve elçisi olduğu" kabul ve itiraf edilerek, özellikle
İslâm'la diyaloğun yolları ve yöntemleri aranmaya başlandı.
Diğer taraftan, Kur'an'da gerek Hıristiyanların ve gerekse
Yahudilerin din âlimlerinin Hz. Muhammed'in hak olduğunu bildikleri
fakat bunu bilerek sakladıkları açıkça bildirilmektedir. Şöyle
ki: "Kendilerine kitap verdiklerimiz Hazreti Peygamberi,
öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir
topluluk hak ve hakikâti bile bile gizlerler"(6).
Bozuk Hristiyanlık inançlarıyla insan fıtratının ve insan
haklarının çatıştığı bir önemli konu da, tertemiz bir şekilde
İslâm fıtratıyla dünyaya gelen bir çocuğun doğuştan suçlu
ve günahkâr kabul edilmesidir. Bu sebepten doğan çocuklar
bir "baba" tarafından vaftiz edilerek güyâ temizlenmiş
olur. Basitmiş gibi gözüken bu konu insan haklarına yapılan
en büyük saldırıdır. İnsanî değerlerin ön plana çıktığı günümüzde
teslis inancında yapılacak birkaç tâmirat Hıristiyanlığı kurtaramaz.
Bilgi toplumunda İslâm'ın yükselen değeri, bir önemli konu
olan dünya barışını sağlamada da insanların imdadına yetişmektedir.
Bilindiği gibi, Yahudiler Hristiyanlar'a, hâşa, Hz. İsa'nın
babasının belirsiz olduğu, yâni piç olduğu iftirasını atarken,
Hristiyanlar da Yahudiler'i İsa'nın kâtili olmakla suçlarlar.
Bu çekişme yüzünden birçok kötü olaylar yaşandı. Hâlâ da aynı
sebepten araları iyi değildir. Gerçi İslâma karşı birleştikleri
oluyor, ama içten içe birbirlerine karşı diş gıcırdatmaları
sürüyor. Halbuki Kur'an işin hakikâtini açıklayarak bu iki
ümmeti barışa ve yakınlaşmaya çağırıyor:
"Bir de Yahudiler'in İsa'yı inkâr etmeleri ve Meryem'e
zinâ isnadı ile büyük bir iftirada bulunup aleyhine sözleri
ve "Biz, Allah'ın peygamberi olan Meryem'in oğlu İsa'yı
öldürdük" demeleri sebebiyle kendilerini lânetledik,
rahmetimizden kovduk. Halbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve
asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. (Onlardan
biri İsa şeklinde kendilerine gösterildi ve bu adam öldürüldü).
Esasen İsa'nın katli hakkında kendileri de ihtilâfa düşüp
kesin bir şüphe içindeler. Onların bu öldürme hâdisesine âit
bilgileri yoktur. Ancak kuru bir zan peşindeler. O'nu gerçekten
öldürememişlerdir. Doğrusu Allah O'nu yükseltip himâyesine
almıştır. Allah azizdir; hükmünde hikmet sâhibidir."(7).
İs1âm ortak paydasında buluşacak bir insanlık görüldüğü gibi
tarihî yanılgılarından kurtularak barış içinde yanyana yaşamanın
imkânlarına sâhip olacaktır. Bu durum hayatın bütün sahalarında
böyledir. Önümüzdeki yıllar içinde insanlığın ortak dini olması
pek muhtemel olan İslâm karşısında Hıristiyanlığın yapacağı
tek iş, "teslim-i nefs etmek"tir.
Bu teslimiyetin altyapısının tamamlanacağı zaman dilimi bilgi
toplumu dönemi olabilir. Böyle bir ortamda, her türlü bilgiye
kolaylıkla ve özgürce erişebilme imkânı, ferdin yâni insanın
her sahada öne çıkması, akıl ürünü her türlü insansız ve insafsız
ideolojilerin hayatın karmaşık gerçekleri karşısında çâresiz
kalması ve hatta iflas etmesi ve Hristiyanlığın yukarda anlatılan
hâli, bütün bunlar ve diğer maddî ve mânevî sebeplerden dolayı
insanlık karanlıktan aydınlığa çıkmak için bir nur arıyor.
Bu arayış şüphesiz ki karşılıksız kalmayacaktır. Çünkü Allah
kullarını çok seviyor ve çok acıyor. Ve dâvet ediyor: "Sizi
karanlıktan aydınlığa çıkarmak için (Hz. Muhammed'e) apaçık
âyetler indirmekte olan O'dur. Muhakkak ki Allah size çok
şefkatlidir ve çok merhametlidir." Şüphesiz ki insanların
Rab'lerine yönelişlerini önlemek için negatif güçler sonuna
kadar mücâdele edeceklerdir. Fakat bunlar boşuna gayretlerdir.
Çünkü "Kâfirler istemese de Allah (c.c.) nurunu tamamlayacaktır."
Dipnotlar
1. S.Ahmet Arvasi, Türk-İslam Ülküsü,
Cilt: 1.
2. Pierre Bovet, Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi.
3. El-Enam Süresi, Ayet 76, 77, 78, 79
4. El-Fatır Süresi, Ayet 15
5. El-Rum Süresi, Ayet 30
6. Bakara Süresi, Ayet 146.
7. En-Nisa Süresi, Ayetler 155, 157, 158.
|