Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
AVRUPA BİRLİĞİ KÜRESELLEŞME ve TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
PROF. DR. OSMAN METİN ÖZTÜRK

 

Bu çalışmada küreselleşme kavramı üzerinde durularak, Avrupa Birliği (AB)'nin küreselleşme sürecindeki yerine değilmiş ve küreselleşmeye Türk Milliyetçiliği açısından bakılmıştır.

1980'li yılların ortasından itibaren ortaya çıkan gelişmeler, özellikle SSCB'de Gorbaçov'un işbaşına gelmesi, bütün dünyayı etkileyen bir değişim rüzgarına yol açmıştır. Demokratikleşme, bölgeselleşme, pazarların küreselleşmesi uluslararası sermaye karşısında hükümetlerin zayıf kalması çokuluslu şirketlerin öne çıkması, sınır tanımayan finans sektörü, ulus devlet ve egemenliği tartışması, demokrasi ve insan hakları ihlal iddiaları üzerinden ülkelerin iç işlerine müdahale edilmesi gibi bir dizi olgu, bu değişim rüzgarının içinde yer almıştır. Bu olgulara bakılarak söz konusu değişim rüzgârına küreselleşme adı da verilmiştir. Ancak, küreselleşmenin boyutu ve amacı konusunda farklı görüşlerin bulunduğunu belirtmek gerekir.

Küreselleşme taraftarlarına göre, mal, hizmet, yatırım, finans ve teknoloji hareketleri, sınırların kalktığı bir dünya ortaya çıkarmıştır. Hükümetler, siyasal, toplumsal ve güvenlik rollerini, iş dünyası uluslararası örgütler ve hükümet dışı örgütlerle paylaşmaya başlamışlardır. Gidiş bu yöndedir. Aşırı küreselleşmeciler devletin yok olacağından bile söz etmektedirler. Bazıları, devletin yok olmayacağını ancak fonksiyonel olarak parçalara bölüneceğini söylemektedirler. Bazıları, sözkonusu bu parçaların, diğer ülkelerdeki akranları ile işbirliğine gittiğini; bundan, bütün dünyayı meşgul eden terör, örgütlü suçlar, çevre kirliliği kara para aklama, gibi suç türlerinin ortaya çıktığını ifade etmektedirler.

Küreselleşmeden yana olanlar, ulusal toplumları aşan bir dünya toplumundan söz etmektedirler. "Yerel" ve "ulusal" olanın tümüyle, küresel olana tabi olacağını; devletin, vatandaşına istediği gibi muamele edemeyeceğini; bunun herkesi ilgilendireceğini; BM'in devletin mutlak egemenliği yoktur, sınırlı egemenliği vardır ve egemenlik, devlete insani yardımı red etme yetkisi vermez. Devletlerin kendi hakları ve kaynakları da kalmamıştır. Küreselleşme, bazı uluslararası normları ve ahlâk standartlarını doğuracak, bunlar ortaklaşa tanınacak ve bu suretle, silahlanma, savunma, güvenlik gibi sorunlar çözülecektir.

Küreselleşme taraftarlarının bu görüşlerine katılmayanlar ise, bugünküne benzer bir küreselleşmenin geçmişte de yaşandığını ve küreselleşmenin abartıldığını ileri sürmektedirler.

Gelişmiş ülkelerin ihracatlarının GSMH'larına oranı 1913'de %13 iken, 1992'de % l4'tür. Aynı şekilde 1914'de % 11 iken, 1993'de de %11'dir. Bu rakamlar da göstermektedir ki ticaretin, yatırımın, üretimin küreselleşmesindeki artış büyük değildir. Bunlara göre, devlet, egemenliğini kaybettirmektedir; ancak, devletin rolü ve bu rolü yerine getiriş şekli değişmiş olabilir. Devlet, bir güç odağı olarak yaşamaya devam edecektir.

Bu farklı yaklaşımlardan da anlaşılacağı üzere, küreselleşmenin standart bir tanımı ve modeli yoktur. Tanımlama çabalarında genellikle, uluslararası işlemlerdeki ve ilişkilerdeki büyük artıştan yola çıkılmaktadır. Bu kapsamda, küreselleşme, çok genel olarak sermaye, mal hizmet pazarları ile bilim, teknoloji ve kültürün de yer aldığı ortak bir havuza, bu sistemdeki bütün aktörlerin giriş imkanını elde ettiği bir ortamda yaşanan ekonomik, siyasal ve sosyal değişiklikleri içeren bir süreç olarak görülebilir.

Küreselleşme çok boyutludur. Hem siyasal, ekonomik, ticari, güvenlik, savunma boyutları vardır. Hem de; bir taraftan tüm insanlık için yeni imkânlar ve fırsatlar sunar, diğer taraftan da eşitsizlikleri ayrılıkçı hareketleri besleyip büyütür.

Küreselleşmeyi açıklama çabaları, küreselleşmenin hangi faktörlerin itici güçlerin ürünü olduğu hususu üzerinde de durmuştur. Küreselleşmenin itici güçleri konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları üretimin, ticaretin dağıtımın ve finans sektörünün uluslararasılaşmasının küreselleşme üzerinde belirleyici olduğunu ileri sürerler. Bunlara göre, küreselleşmenin itici gücü, ekonomik faktörlerdir. Bazıları, ulaşımın iletişimin kolaylaşmasının ve bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasının, bilginin öne çıkrmasının altını çizerler. Bıınlar için teknolojik faktörler belirleyicidir. Bazıları da, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Marshall Planı, ABD'nin nükleer gücü uzay ağırlıklı saldırı savunma sistemi, gibi bir dizi siyasal içeriği öne çıkan olgular siyasal faktörler ile küreselleşme arasında bağ kurmaktadırlar.

Ancak, hangi faktörlerin ürünü olursa olsun, küreselleşmeyi sınırlayan güçler vardır. Ayrıca, küreselleşme bir süreç olarak mevcut olmakla birlikte, düşük düzeydedir.

Çünkü, küreselleşmeyi sınırlayan güçler vardır. Global finans pazarlarının istikrarsızlığı, sınırlayıcı güçlerden biri olarak görülebilir. Finansal pazarlar genişledikçe artan bir şekilde istikrarsızlaşırlar. İstikrarsızlık ise, ekonomik entegrasyonu durdurur, hatta geriye çevirir. Küreselleşmeden olumsuz olarak etkilenecek çevrelerin tepkileri de sınırlayıcı güçleden biri olarak görülebilir. Çünkü küresel pazarda yaşayabilmek için gerekli olan hünere ve hareketliliğe sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki mesafe uçuruma dönüşür. Bu dönüşüm ise, sosyal ve siyasal istikrar bozucu etkisi ile küreselleşmeyi sınırlar. Bu ortamda, sosyal güvenlik de ciddi bir sorun olarak ortaya çıkar.

Gerçekçi olmak gerekirse; bir küreselleşme vardır, ancak zayıftır. Yoğun bir uluslararasılaşma vardır. Uluslar arasında, her bakımdan karşılıklı bağımlılığın arttığı; hayatımızın giderek daha çok bizden uzakta meydana gelen olaylara ve alınan kararlara bağımlı hale geldiği söylenebilir. Bu noktada, devletin, değişimi yakalayabilmesi önemlidir. Aşırı küreselleşmeciler, Doğu Asya'daki güçlü devlet üzerine kalkınmacı modellerinin ortadan kalkacağını öne sürmüşlerdir, ancak yanılmışlardır. Doğu Asya modelleri ortadan kalkmadığı gibi devlet katılımının yokluğu veya yanlışlığı değil, etkililiği tartışılmaya başlanmıştır. Dünya Bankasının 1997 yılı kalkınma raporunda da etkili bir devletin gclişmiş bir toplum için vazgeçilmez olduğu işlenmiştir. Bunları görmek ve kabul etmek gerekir.

Kuşkusuz küreselleşme zayıf bile olsa devlet için de bazı şeyleri değiştirmiştir. Küresel bölgesel istikrarsızlıklarla uğraşacak güçlü devletlere olan ihtiyaç öne çıkmıştır. Devlete olan ihtiyaç sadece, istikrarsızlıklara dayandırılamaz. Başka gerekçeler de vardır. Devletin kontrolündeki ulusal kaynakların önemi artmıştır. Sosyo-ekonomik problemler azalmamış, çeşitlenerek artmıştır. Devletin kanun koyucu ve uygulayıcısı olarak fonksiyonu sürmektedir. Devletin sermaye sahibi olarak rolü azalmış ancak sermaye ilişkilerinin düzenleyicisi ve sermaye tedarikçisi olarak rolü sürmektedir. Ayrıca daha önce değinildiği üzere, küreselleşmeden olumsuz etkilenecekler için devletin problem çözücü rolü olacaktır.

Küreselleşmenin boyutunu ve amacını biraz daha netleştirmek ve bu suretle küreselleşme olgusunu daha iyi kavramak için bazı rakamlar üzerinde durmak gerekir. Dünya nüfusunun en tepedeki %20'si dünyadaki gelirin %86'sını, dünya ihracatının %82'sini, doğrudan yabancı yatırımların %68'ini elinde tutuyor ise, dünya nüfusunun en altındaki %20'si de bu kalemlerin hepsinde %1'in altında bir paya sahip ise; ABD, hem güçlü olduğu sektörler dışında gümrük duvarlarının indirilmesine karşı hem de yatırımlara ve rekabet kurallarına bir düzen getirilmesini istemiyor ise, Avrupa hem tarım, tekstil ve ayakkabıcılıkta şiddetle korumacılıktan yana hem de tarımda ABD'ye verdiği tavizleri geri almak istiyor ise, gelişmiş ülkelerin hepsi ucuz işgücüne dayanan sanayi üretimlerine ithalat kısıtlaması getiriyor ise küreselleşmenin anlamı ve hangi amaçlara hizmet edeceği tartışma konusu olmayacaklar veya olmamalıdır. Küreselleşme rekabet gücü olmayanın gitmesi yaşamaması anlamına gelecektir. Rekabetin güç üzerine kurulu olduğu ve işlediği dikkate alınırsa, küreselleşme sürecinin güçlünün olanların, çıkarlarına hizmet edeceği sonucuna ulaşılmaktadır.

Küreselleşmeyi bu şekilde ele alınca, ortaya şu soru çıkmaktadır. Türkiye ne yapmalı? Madem ki küreselleşme, rekabet gücü olmayanı tasfiye edecek o halde Türkiye her şeyden önce gelişmeleri iyi izlemeli ve değerlendirmelidir, yönelişleri ve güç merkezlerini görmelidir. Türkiye, öncelikle,
- Önümüzdeki dönemde dünyanın enerji ihtiyacının büyük oranda Kafkasya'dan karşılanacağını,
- Başını 7.3 milyar nüfusu ile Çinin çektiği Uzak Doğunun ve Orta Asya'nın dünyanın tüketim merkezi olacağını,
- Müslüman ülkelerdeki rejimlerin bir sarsıntı içine gireceğini, görmelidir. Bunların Türkiye'yi nasıl etkileyeceği ve Türkiye'nin bu gelişmelerden kendisi lehine nasıl yararlanabileceği hususları üzerinde çalışmalıdır.

Türkiye'nin içinde bulunduğu iç ve dış koşullar küreselleşmeye ihtiyatla yaklaşılmasını gerektirmektedir. Küreselleşmenin olumlu yanlarını değerlendirmek, küreselleşmenin etkisine oldukça açık ülkelerdeki gelişmeleri izlemek gerekir. Bu noktada, küreselleşme olgusunun Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini her zamankinden daha çok öne çıkardığı ve bu ilkenin dinamik karakterini teyit ettiği de belirtilmelidir.

Küreselleşmeden AB'ne geçilecek olursa, öncelikle AB'nin netliğine bakmak gerekir. AB uluslararası bir örgüt değildir. Uluslarüstü bir örgüttür. Ülkelerin, ulusal, egemenlik yetkilerinden bir kısmını bu örgüte denk ettiklerini AB üyesi ülkelerin mutlak değil sınırlı egemenlikleri bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu ileride AB'ne tam üye olur ise Türkiye için de söz konusu olacaktır.

Bu noktada üç hususa değinmek gerekir. Birincisi, bir sistem, çevre içinde yer alıp da bu çevreden uzak durmak mümkün değildir. Hem etkilenme hem de etkileme sözkonusudur. Bu eşyanın tabiatındandır. Çevredeki değişimleri yakalayamayanlar için yok olmak kaçınılmazdır. İkincisi uluslararası ilişkilerin, tarafların karşılıklı ve dengeli çıkarları üzerine kurulup işlediğidir. Kalıcı sürekli ilişki bunu gerektirir. İlişki her iki tarafın da çıkarlarına hizmet etmelidir. Üçüncüsü de ulusal gücün uluslararası ilişkilerin yönü/niteliği üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğudur.

Belirtilen bu üç hususa bakarak; Türkiye'nin küreselleşmeden etkilenmemesinin mümkün olamayacağını belirtmek gerekir. Türkiye, etkilenecektir. Küreselleşmenin bir parçası kendisi olarak nitelenebilecek Avrupa entegrasyonundan AB'nden Türkiye'nin yüzünü çevirmesi mümkün değildir. Önemli olan AB ile olan ilişkilerin karşılıklı ve dengeli bir şekilde tarafların çıkarlarına hizmet etmesidir. Bu noktada, Helsinki zirvesi ile ortaya çıkan durumun, Türkiye'nin çıkarlarına olup olmadığının tartışmaya açık olduğunu tam üyeliğe adaylığın Türkiye için daha uygun koşullarda gündeme getirilmesinin düşünülmesi gerektiği ifade edilebilir.

Diğer taraftan Türk milliyetçiliğinin her faaliyetin, adımın Türk milletinin ruhuna, ülküsüne ve menfaatlerine uygun bir şekilde düzenlenmesini ve yürütülmesini öngördüğü; temel hedefin bu olduğu dikkate alınırsa, küreselleşmeye ve küreselleşmenin bir tezahürü olarak görülebilecek AB'ne, yukarıda belirtilen üç husus ışığında yaklaşılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Türk milliyetçiliği Türk milletini, Türk vatanını, Türk devletini sevmek bunların iyiliği ve yükseltilmesi için şuurlu bir çaba içinde olmak demek ise, küreselleşmenin etkileri konusunda seçici olmak ve olumlu yanlarından yararlanmak gerekir.

Türkiye bazı olumsuzluklara rağmen her bakımdan olumlu bir gelişme trendini yakalamış gözükmektedir. Bu çizgi sürdürülmelidir. Küreselleşme rüzgârının önüne anılıp bu rüzgârın önünde sürüklenmek yerine bu rüzgarın, Türkiye'nin gücüne güç katabilecek yanlarından yararlanılması düşünülmelidir.

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...