| AVRUPA
BİRLİĞİ KÜRESELLEŞME ve TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ |
|
PROF.
DR. OSMAN METİN ÖZTÜRK
|
Bu
çalışmada küreselleşme kavramı üzerinde durularak, Avrupa
Birliği (AB)'nin küreselleşme sürecindeki yerine değilmiş
ve küreselleşmeye Türk Milliyetçiliği açısından bakılmıştır.
1980'li yılların ortasından itibaren ortaya çıkan gelişmeler,
özellikle SSCB'de Gorbaçov'un işbaşına gelmesi, bütün dünyayı
etkileyen bir değişim rüzgarına yol açmıştır. Demokratikleşme,
bölgeselleşme, pazarların küreselleşmesi uluslararası sermaye
karşısında hükümetlerin zayıf kalması çokuluslu şirketlerin
öne çıkması, sınır tanımayan finans sektörü, ulus devlet ve
egemenliği tartışması, demokrasi ve insan hakları ihlal iddiaları
üzerinden ülkelerin iç işlerine müdahale edilmesi gibi bir
dizi olgu, bu değişim rüzgarının içinde yer almıştır. Bu olgulara
bakılarak söz konusu değişim rüzgârına küreselleşme adı da
verilmiştir. Ancak, küreselleşmenin boyutu ve amacı konusunda
farklı görüşlerin bulunduğunu belirtmek gerekir.
Küreselleşme taraftarlarına göre, mal, hizmet, yatırım, finans
ve teknoloji hareketleri, sınırların kalktığı bir dünya ortaya
çıkarmıştır. Hükümetler, siyasal, toplumsal ve güvenlik rollerini,
iş dünyası uluslararası örgütler ve hükümet dışı örgütlerle
paylaşmaya başlamışlardır. Gidiş bu yöndedir. Aşırı küreselleşmeciler
devletin yok olacağından bile söz etmektedirler. Bazıları,
devletin yok olmayacağını ancak fonksiyonel olarak parçalara
bölüneceğini söylemektedirler. Bazıları, sözkonusu bu parçaların,
diğer ülkelerdeki akranları ile işbirliğine gittiğini; bundan,
bütün dünyayı meşgul eden terör, örgütlü suçlar, çevre kirliliği
kara para aklama, gibi suç türlerinin ortaya çıktığını ifade
etmektedirler.
Küreselleşmeden yana olanlar, ulusal toplumları aşan bir dünya
toplumundan söz etmektedirler. "Yerel" ve "ulusal"
olanın tümüyle, küresel olana tabi olacağını; devletin, vatandaşına
istediği gibi muamele edemeyeceğini; bunun herkesi ilgilendireceğini;
BM'in devletin mutlak egemenliği yoktur, sınırlı egemenliği
vardır ve egemenlik, devlete insani yardımı red etme yetkisi
vermez. Devletlerin kendi hakları ve kaynakları da kalmamıştır.
Küreselleşme, bazı uluslararası normları ve ahlâk standartlarını
doğuracak, bunlar ortaklaşa tanınacak ve bu suretle, silahlanma,
savunma, güvenlik gibi sorunlar çözülecektir.
Küreselleşme taraftarlarının bu görüşlerine katılmayanlar
ise, bugünküne benzer bir küreselleşmenin geçmişte de yaşandığını
ve küreselleşmenin abartıldığını ileri sürmektedirler.
Gelişmiş ülkelerin ihracatlarının GSMH'larına oranı 1913'de
%13 iken, 1992'de % l4'tür. Aynı şekilde 1914'de % 11 iken,
1993'de de %11'dir. Bu rakamlar da göstermektedir ki ticaretin,
yatırımın, üretimin küreselleşmesindeki artış büyük değildir.
Bunlara göre, devlet, egemenliğini kaybettirmektedir; ancak,
devletin rolü ve bu rolü yerine getiriş şekli değişmiş olabilir.
Devlet, bir güç odağı olarak yaşamaya devam edecektir.
Bu farklı yaklaşımlardan da anlaşılacağı üzere, küreselleşmenin
standart bir tanımı ve modeli yoktur. Tanımlama çabalarında
genellikle, uluslararası işlemlerdeki ve ilişkilerdeki büyük
artıştan yola çıkılmaktadır. Bu kapsamda, küreselleşme, çok
genel olarak sermaye, mal hizmet pazarları ile bilim, teknoloji
ve kültürün de yer aldığı ortak bir havuza, bu sistemdeki
bütün aktörlerin giriş imkanını elde ettiği bir ortamda yaşanan
ekonomik, siyasal ve sosyal değişiklikleri içeren bir süreç
olarak görülebilir.
Küreselleşme çok boyutludur. Hem siyasal, ekonomik, ticari,
güvenlik, savunma boyutları vardır. Hem de; bir taraftan tüm
insanlık için yeni imkânlar ve fırsatlar sunar, diğer taraftan
da eşitsizlikleri ayrılıkçı hareketleri besleyip büyütür.
Küreselleşmeyi açıklama çabaları, küreselleşmenin hangi faktörlerin
itici güçlerin ürünü olduğu hususu üzerinde de durmuştur.
Küreselleşmenin itici güçleri konusunda farklı görüşler vardır.
Bazıları üretimin, ticaretin dağıtımın ve finans sektörünün
uluslararasılaşmasının küreselleşme üzerinde belirleyici olduğunu
ileri sürerler. Bunlara göre, küreselleşmenin itici gücü,
ekonomik faktörlerdir. Bazıları, ulaşımın iletişimin kolaylaşmasının
ve bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasının, bilginin öne
çıkrmasının altını çizerler. Bıınlar için teknolojik faktörler
belirleyicidir. Bazıları da, Uluslararası Para Fonu, Dünya
Ticaret Örgütü, Marshall Planı, ABD'nin nükleer gücü uzay
ağırlıklı saldırı savunma sistemi, gibi bir dizi siyasal içeriği
öne çıkan olgular siyasal faktörler ile küreselleşme arasında
bağ kurmaktadırlar.
Ancak, hangi faktörlerin ürünü olursa olsun, küreselleşmeyi
sınırlayan güçler vardır. Ayrıca, küreselleşme bir süreç olarak
mevcut olmakla birlikte, düşük düzeydedir.
Çünkü, küreselleşmeyi sınırlayan güçler vardır. Global finans
pazarlarının istikrarsızlığı, sınırlayıcı güçlerden biri olarak
görülebilir. Finansal pazarlar genişledikçe artan bir şekilde
istikrarsızlaşırlar. İstikrarsızlık ise, ekonomik entegrasyonu
durdurur, hatta geriye çevirir. Küreselleşmeden olumsuz olarak
etkilenecek çevrelerin tepkileri de sınırlayıcı güçleden biri
olarak görülebilir. Çünkü küresel pazarda yaşayabilmek için
gerekli olan hünere ve hareketliliğe sahip olanlar ile olmayanlar
arasındaki mesafe uçuruma dönüşür. Bu dönüşüm ise, sosyal
ve siyasal istikrar bozucu etkisi ile küreselleşmeyi sınırlar.
Bu ortamda, sosyal güvenlik de ciddi bir sorun olarak ortaya
çıkar.
Gerçekçi olmak gerekirse; bir küreselleşme vardır, ancak zayıftır.
Yoğun bir uluslararasılaşma vardır. Uluslar arasında, her
bakımdan karşılıklı bağımlılığın arttığı; hayatımızın giderek
daha çok bizden uzakta meydana gelen olaylara ve alınan kararlara
bağımlı hale geldiği söylenebilir. Bu noktada, devletin, değişimi
yakalayabilmesi önemlidir. Aşırı küreselleşmeciler, Doğu Asya'daki
güçlü devlet üzerine kalkınmacı modellerinin ortadan kalkacağını
öne sürmüşlerdir, ancak yanılmışlardır. Doğu Asya modelleri
ortadan kalkmadığı gibi devlet katılımının yokluğu veya yanlışlığı
değil, etkililiği tartışılmaya başlanmıştır. Dünya Bankasının
1997 yılı kalkınma raporunda da etkili bir devletin gclişmiş
bir toplum için vazgeçilmez olduğu işlenmiştir. Bunları görmek
ve kabul etmek gerekir.
Kuşkusuz küreselleşme zayıf bile olsa devlet için de bazı
şeyleri değiştirmiştir. Küresel bölgesel istikrarsızlıklarla
uğraşacak güçlü devletlere olan ihtiyaç öne çıkmıştır. Devlete
olan ihtiyaç sadece, istikrarsızlıklara dayandırılamaz. Başka
gerekçeler de vardır. Devletin kontrolündeki ulusal kaynakların
önemi artmıştır. Sosyo-ekonomik problemler azalmamış, çeşitlenerek
artmıştır. Devletin kanun koyucu ve uygulayıcısı olarak fonksiyonu
sürmektedir. Devletin sermaye sahibi olarak rolü azalmış ancak
sermaye ilişkilerinin düzenleyicisi ve sermaye tedarikçisi
olarak rolü sürmektedir. Ayrıca daha önce değinildiği üzere,
küreselleşmeden olumsuz etkilenecekler için devletin problem
çözücü rolü olacaktır.
Küreselleşmenin boyutunu ve amacını biraz daha netleştirmek
ve bu suretle küreselleşme olgusunu daha iyi kavramak için
bazı rakamlar üzerinde durmak gerekir. Dünya nüfusunun en
tepedeki %20'si dünyadaki gelirin %86'sını, dünya ihracatının
%82'sini, doğrudan yabancı yatırımların %68'ini elinde tutuyor
ise, dünya nüfusunun en altındaki %20'si de bu kalemlerin
hepsinde %1'in altında bir paya sahip ise; ABD, hem güçlü
olduğu sektörler dışında gümrük duvarlarının indirilmesine
karşı hem de yatırımlara ve rekabet kurallarına bir düzen
getirilmesini istemiyor ise, Avrupa hem tarım, tekstil ve
ayakkabıcılıkta şiddetle korumacılıktan yana hem de tarımda
ABD'ye verdiği tavizleri geri almak istiyor ise, gelişmiş
ülkelerin hepsi ucuz işgücüne dayanan sanayi üretimlerine
ithalat kısıtlaması getiriyor ise küreselleşmenin anlamı ve
hangi amaçlara hizmet edeceği tartışma konusu olmayacaklar
veya olmamalıdır. Küreselleşme rekabet gücü olmayanın gitmesi
yaşamaması anlamına gelecektir. Rekabetin güç üzerine kurulu
olduğu ve işlediği dikkate alınırsa, küreselleşme sürecinin
güçlünün olanların, çıkarlarına hizmet edeceği sonucuna ulaşılmaktadır.
Küreselleşmeyi bu şekilde ele alınca, ortaya şu soru çıkmaktadır.
Türkiye ne yapmalı? Madem ki küreselleşme, rekabet gücü olmayanı
tasfiye edecek o halde Türkiye her şeyden önce gelişmeleri
iyi izlemeli ve değerlendirmelidir, yönelişleri ve güç merkezlerini
görmelidir. Türkiye, öncelikle,
- Önümüzdeki dönemde dünyanın enerji ihtiyacının büyük oranda
Kafkasya'dan karşılanacağını,
- Başını 7.3 milyar nüfusu ile Çinin çektiği Uzak Doğunun
ve Orta Asya'nın dünyanın tüketim merkezi olacağını,
- Müslüman ülkelerdeki rejimlerin bir sarsıntı içine gireceğini,
görmelidir. Bunların Türkiye'yi nasıl etkileyeceği ve Türkiye'nin
bu gelişmelerden kendisi lehine nasıl yararlanabileceği hususları
üzerinde çalışmalıdır.
Türkiye'nin içinde bulunduğu iç ve dış koşullar küreselleşmeye
ihtiyatla yaklaşılmasını gerektirmektedir. Küreselleşmenin
olumlu yanlarını değerlendirmek, küreselleşmenin etkisine
oldukça açık ülkelerdeki gelişmeleri izlemek gerekir. Bu noktada,
küreselleşme olgusunun Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda
sulh" ilkesini her zamankinden daha çok öne çıkardığı
ve bu ilkenin dinamik karakterini teyit ettiği de belirtilmelidir.
Küreselleşmeden AB'ne geçilecek olursa, öncelikle AB'nin netliğine
bakmak gerekir. AB uluslararası bir örgüt değildir. Uluslarüstü
bir örgüttür. Ülkelerin, ulusal, egemenlik yetkilerinden bir
kısmını bu örgüte denk ettiklerini AB üyesi ülkelerin mutlak
değil sınırlı egemenlikleri bulunduğunu belirtmek gerekir.
Bu ileride AB'ne tam üye olur ise Türkiye için de söz konusu
olacaktır.
Bu noktada üç hususa değinmek gerekir. Birincisi, bir sistem,
çevre içinde yer alıp da bu çevreden uzak durmak mümkün değildir.
Hem etkilenme hem de etkileme sözkonusudur. Bu eşyanın tabiatındandır.
Çevredeki değişimleri yakalayamayanlar için yok olmak kaçınılmazdır.
İkincisi uluslararası ilişkilerin, tarafların karşılıklı ve
dengeli çıkarları üzerine kurulup işlediğidir. Kalıcı sürekli
ilişki bunu gerektirir. İlişki her iki tarafın da çıkarlarına
hizmet etmelidir. Üçüncüsü de ulusal gücün uluslararası ilişkilerin
yönü/niteliği üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğudur.
Belirtilen bu üç hususa bakarak; Türkiye'nin küreselleşmeden
etkilenmemesinin mümkün olamayacağını belirtmek gerekir. Türkiye,
etkilenecektir. Küreselleşmenin bir parçası kendisi olarak
nitelenebilecek Avrupa entegrasyonundan AB'nden Türkiye'nin
yüzünü çevirmesi mümkün değildir. Önemli olan AB ile olan
ilişkilerin karşılıklı ve dengeli bir şekilde tarafların çıkarlarına
hizmet etmesidir. Bu noktada, Helsinki zirvesi ile ortaya
çıkan durumun, Türkiye'nin çıkarlarına olup olmadığının tartışmaya
açık olduğunu tam üyeliğe adaylığın Türkiye için daha uygun
koşullarda gündeme getirilmesinin düşünülmesi gerektiği ifade
edilebilir.
Diğer taraftan Türk milliyetçiliğinin her faaliyetin, adımın
Türk milletinin ruhuna, ülküsüne ve menfaatlerine uygun bir
şekilde düzenlenmesini ve yürütülmesini öngördüğü; temel hedefin
bu olduğu dikkate alınırsa, küreselleşmeye ve küreselleşmenin
bir tezahürü olarak görülebilecek AB'ne, yukarıda belirtilen
üç husus ışığında yaklaşılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Türk milliyetçiliği Türk milletini, Türk vatanını, Türk devletini
sevmek bunların iyiliği ve yükseltilmesi için şuurlu bir çaba
içinde olmak demek ise, küreselleşmenin etkileri konusunda
seçici olmak ve olumlu yanlarından yararlanmak gerekir.
Türkiye
bazı olumsuzluklara rağmen her bakımdan olumlu bir gelişme
trendini yakalamış gözükmektedir. Bu çizgi sürdürülmelidir.
Küreselleşme rüzgârının önüne anılıp bu rüzgârın önünde sürüklenmek
yerine bu rüzgarın, Türkiye'nin gücüne güç katabilecek yanlarından
yararlanılması düşünülmelidir.
|