| AVRUPA
BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ |
|
AYDIN
SAFA AKAY
|
|
|
Helsinki
Zirvesi, Lüksemburg Zirvesinden Çok mu Farklı?
Lüksemburg Sonuç Belgesinde Türkiye'yi en fazla rahatsız eden
kısmın 35. maddede idi. Bu maddede, öngörülen şartlar şöyleydi:
1- Azınlıklara saygı ve onların korunması,
2- Yunanistan ile kalıcı ve tatmin edici ilişkiler kurulması
ve uyuşmazlıkların, UAD dâhil olmak üzere hukuk yoluyla çözülmesi,
3- Kıbrıs konusunda, ilgili BM kararları esas alınarak, siyasal
çözüm için BM himayesindeki müzakerelerin devamı.
Türkiye'nin AB ile bağları bu şartlara bağlı olacaktı.
Adaylığın kabul edildiği Helsinki zirvesinde azınlıklar çıkmış,
insan hakları konusunda bir ilerleme sağlandığı belirtilmiştir.
Ancak 12. madde delâletiyle 4. maddenin son cümlesinde, Kopenhag
kriterlerinin takip edileceği vurgulanmıştır.
Lüksemburg Sonuç Belgesi 35. maddede yer alan diğer iki şart
Helsinki belgesinde şu şekilde yer almıştır:
Ege Sorunu
Sonuç belgesinin 4. maddesi tüm aday ülkeler için hazırlanmış
görünen bir maddedir. Ancak 12. madde ile Türkiye için özel
hâle getirilmiştir. Söz konusu 4. maddeye göre Ege sorunu
(yani Yunanistan ile ilişkiler) şu şekilde yer almıştır:
"Aday devletler (yani Türkiye) sınır uyuşmazlıkları ve
buna ilişkin meseleleri çözmek için tüm çabalarını göstereceklerdir.
Buna rağmen makûl bir sürede çözüm sağlanamazsa, uyuşmazlığı
U.A.D.'nın önüne getireceklerdir." Bunun için de 2004
yılına kadar -dolaylı- bir süre verilmiştir. AB bu tarihte
durumu tekrar gözden geçirecektir. Burada gözden kaçan bir
önemli nokta, U.A.D.'na gitmeden önce tüm gayretini ortaya
koyacak olan, "aday" devlettir. Yani Türkiye'dir.
Karşılıklı gayret istenmiyor; aday ülkenin çaba sarfetmesi
isteniyor. 2004 yılına kadar bir anlaşma sağlanamazsa, muhtemel
gelişme şu şekilde olabilecektir: Türkiye, Ege'deki sorunları
çözmek için ikili müzakereler başlatmak isteyecek, Yunanistan
elinden geldiğince ayak sürüyecektir. Müzakerelerde de sonuç
alınmasını engellemek için uğraşacaktır. 2004 yılı geldiğinde
Türkiye tüm gayretini sarfettiğini gösterecektir. Ancak bu
durumu değerlendirecek olan AB kimdir? Tabi ki Yunanistan'ın
karar mekanizmalarında yer aldığı Birlik'tir. Ayrıca ihtilâf
konusu sınır, AB'nin sınırları ve AB'nin (Yunanistan vasıtasıyla)
adalarının kıta sahanlığıdır.
Kıta sahanlığındaki ekonomik değerler, AB'ne aittir.
İhtilâf U.A.D.'na gittiğinde ise, maalesef 1982 Deniz Hukuku
Sözleşmesi hükümleri, adaların kıta sahanlığını tanıdığından
ve bilhassa takım adaları denizden de birleştirdiğinden, bu
hukuku uygulayacak olan Lahey'deki U.A.D. Türkiye aleyhine
karar verecektir. Türkiye lehine, karar verebileceği konular
ancak (Lozan andlaşması uyarınca) adaların silâhsızlaştırılması
ve (eğer Yunan kara suları 10 milin altına indirilirse) hava
sahası konuları ile sınırlı olabilecektir.
Helsinki Belgesi ile Lüksemburg kararı karşılaştırıldığında,
Ege'deki sorunun Lahey'e taşınması ile ilgili olarak bir fark
bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yani esas itibariyle bir değişiklik
yoktur. Biri doğrudan, diğeri dolaylı olarak götürmektedir.
Zaten 4. maddede uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi
konusunda BM şartına yapılan atıf da aynı sonuca götürmektedir.
BM şartına göre uyuşmazlıklar önce müzakerelerle çözülmeye
çalışılacak, sonuç alınamaz ise U.A.D.'na gidilecektir.
Kıbrıs Sorunu
Kıbrıs meselesinde de 12. madde delâletiyle 9. maddenin (a)
bendinde Lüksemburg'un 35. maddesiyle aynı paralelde ifadeler
yer almış, (b) bendinde ise GKRY'nin üyelik için yolu açılmıştır.
GKRY'nin üyeliği için, siyasal çözümün bu süreci kolaylaştıracağı
vurgulanırken, bir çözüm bulunamaması hâlinde konseyin; bu
çözüm şartını aramayacağı belirtilmiştir. Son cümlede belirtilen,
"ilişkili tüm faktörlerin göz önüne alınacağının"
bir önemi bulunmamaktadır.
Netice itibariyle, AB'ne adaylığın geri çekilmesini düşündürecek
kadar kategorik olarak karşı çıkılan Lüksemburg sonuç belgesi
ile Helsinki Sonuç Belgesinin, Kıbrıs ve Ege sorunu bakımından
bir farkı bulunmamaktadır. Birinde aday olmak için bu şartlar
öne sürülmüştür; diğerinde aday kabul edilip diğer adaylarla
eşit hâle gelmek için aynı şartlar dayatılmıştır. Alman Dışişleri
Bakanı da sayısını tam olarak hatırlamamakla birlikte 2000
yılının ilk 4 ayından birindeki İstanbul'da münteşir Aydınlık
gazetesindeki bir haberde, "Lüksemburg ve Helsinki'nin
Türkiye açısından bir farkı olmamasına rağmen, Türkiye'nin
birincisine karşı çıkarken, ikincisinden memnun olmasının
nedenini anlayamadığını" ifade etmektedir.
Zirve Başkanı Lipponen'in Mektubu
Fin
Başbakanı Lipponen'in mektubu, sonuç belgesini değiştirir
nitelikte bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Ecevit'e gönderilen
mektupta Fin Başbakanının imzasını ne şekilde attığı da bilinmemektedir.
Sn. Lipponen'in imzasını, AB dönem başkanı olarak atması ile
Finlandiya Başbakanı olarak atması farklı neticeler doğurur.
İleri sürüldüğü gibi, yalnız ad ve soyadını yazarak imzalaması
da onun AB Dönem Başkanı sıfatıyla imzaladığı anlamına getirilemez.
Diğer taraftan, mektupta da sonuç belgesini Türkiye lehine
çevirebilecek bir unsura rastlanılmamıştır. Mektubun 4. paragrafında,
Sonuç belgesinin 4. paragrafına atıf yapılarak, 2004 tarihinin,
UAD'da uyuşmazlıkların çözüleceği son tarih olmadığı, AB konseyinin
durumu yeniden gözden geçireceği tarih olduğu belirtilmekte,
5. paragrafta da Kıbrıs'ta politik çözümde tüm ilgili faktörlerin
göz önüne alınacağı ifade olunmaktadır ki tüm bunlar, Sonuç
Belgesinde yer alan rahatsızlık verici unsurları yok etmemektedir.
O hâlde, sonuç belgesinden duyulan endişe, mektupla nasıl
giderilmiştir? Mektup, hiçbir düzeltme yapabilir nitelikte
değildir. Ayrıca maalesef Yunan Başbakanı Simitis'in, Fin
başbakanının mektubunun bağlayıcılığı konusunda söyledikleri
de önemlidir. Mektubun bağlayıcılığı nedir? Konseyin belgesi,
dönem başkanının mektubuyla nasıl değişebilir? Kaldı ki mektupla,
sonuç belgesinde önemli bir değişiklik getirilmiş değildir.
Sonuç
Yirminci yüzyılı bitirerek ikinci binyıla başladığımız bu
yılda geriye, son yarım asıra baktığımızda, şöyle bir Avrupa
görüyoruz: Yirminci yüzyıla, Fransız İhtilâli ile aristokrasinin
yerini ulus-devletler almış, ulusal kimlikler ön plâna çıkmış,
ideolojiler, büyük toplumsal projeler olarak toplumsal hayata
egemen olmuştur. Kapitalizm, sosyalizm gibi ana büyük toplumsal
projeler, Nazizm, Faşizm, Komünizm gibi ikincil büyük toplumsal
projeler ile ulusları yönlendirmeye başlamıştır. Her projenin
sahibi kendi ideolojisini egemen kılmak için öncelikle bu
düşünceyi diğer toplumlara da empoze etmeye çalışmıştır. Bu
da kaçınılmaz olarak savaşları getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı
öncesinden başlayan vahşî Hitler rejimi, Mussolini ile ittifak
yapmış ve Avrupa'yı kana bulamıştır. Kıtayı bunlardan korumaya
çalışan Batı demokrasileri ile iş birliğine giren SSCB, savaş
sonrasında, vahşetin âdeta uzatmalarını oynatmış, Stalin döneminde
öldürülen, yerlerinden edilen milyonlardan sonra baskıcı rejimini,
bu yüzyılın son on yılına kadar sürdürmüştür. Teorisinde tüm
insanları kucaklayan rejim, Rus ırkçılığının bir maşası olmaktan
öteye gitmemiştir. İkinci Dünya Savaşına giden yıllarda kendi
devrimini tamamlamak ile meşgul olan Türkiye her ne kadar
içerideki toplumsal hayatın da bu toplumsal projelerden etkilenmiş
ise de esas itibariyle bu çekişme ve didişmelerin dışında
kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalan Türkiye'yi
her iki kutup kendi safına çekmeye çalışmış ise de muvaffak
olamamışlardır. Ancak kutup kendi safına çekmeye çalışmış
ise de muvaffak olamamışlardır. Ancak savaştan sonra, tarafsız
kalınarak tahribattan kurtulma kazanımını devam ettirmek mümkün
olmamıştır. Savaşta kader birliği yapmış ülkelerin birliğine
girmekte güçlük çekilmiştir.
İkinci Dünya Savaşının bitmesi ile iki kutuplu dünya sona
ermemiş, Nazi kutbu yerine bu sefer SSCB'nin başında olduğu
"Demir Perde" kutbu gelmiştir. ABD ise Truman Doktrini
ile Avrupa'daki yerini almış, bir diğer kutbun patronluğunu
üstlenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, coğrafî konumu itibariyle, SSCB'nin önünü
kesici bir rol üstlenmiştir. Engelleyici niteliğin yanında,
Ortadoğu'ya bir köprü başı oluşturması da ayrı bir önem getirmiştir.
Batı ile ittifak arayışı içinde, batının kuruluşlarına katılmak
cumhuriyet için vazgeçilmez bir istikamet olmuştur. Böylelikle,
NATO dışındaki üye olunan kuruluşlar ekonomik ağırlıklı da
olsa Türkiye için ana saik siyasî olmuştur.
Bu kuruluşlara katılmak için ne şekilde mücadeleler verildiği
ayrı bir yazı konusudur. Ancak bu kuruluşlara bir bütün olarak
da ayrıca bakmakta yarar olacaktır:
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde insan hakları kavramları
ileri çıkmaya başlamıştır. Kendi içindeki ırk ayrımlarını,
özellikle asimilasyon yoluyla önemli derecede halleden ABD,
İngiltere, Fransa gibi ülkeler ile homojen yapısını hiç değiştirmeyen
Almanya gibi ülkeler için artık ulusal diller azınlık hakları
gibi kavramlar o kadar önemli yer tutmamaya başlamışlardı.
Ülkesindeki birçok dili tek dile indiren Fransa, zencilerin
haklarını teslim eden ve zenginlikten yararlanmanın alt kültürlerinden
daha önemli olduğu sonucuna varan Amerikalılar için artık,
1948 İnsan Hakları Bildirgesi ile koruma altına alma çabaları
başlayan temel hak ve özgürlüklerin savunulmasının bir zararı
kalmamıştı. BM İnsan Hakları Komisyonu, AK, AB, AGİT çabalarını
bu yönde yoğunlaştırmıştı. Türkiye bir yandan Avrupa içinde
yer almak isterken, diğer yandan yaşadığı 27 Mayıs 1960, 12
Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 (aralardaki 22 mayıs, 22 şubat
hareketleri de dâhil olmak üzere) tecrübeleri ile Avrupa'da
şekillenen demokratik yapıya ve insan haklarına uyumda zorlanıyordu.
NATO'nun güneydoğu kanadındaki geopolitik yeri, askerî gücündeki
ayrıcalıklı hâli, onu dışarıda bırakmamakla birlikte, içeride
olmasını engelliyordu. 1960 yılında Kıbrıs'ın İngilizlerden
bağımsızlığını kazanması öncesinde Londra ve Zürih anlaşmalarına
katılarak Türk varlığının teminat altına alınmasında, bu adanın
NATO'nun sadık müttefiki Türkiye ve oradaki Türkler sayesinde
komünist bloka geçmesini önleyici işlevinin rol oynadığı,
İngilizlerin bu nedenle Kıbrıs konusunda Türkiye'yi engelleyici
davranmadığı düşünülmektedir.
Kıbrıs devletinin kurulmasıyla adada iki egemen üs bulundurma
hakkını alan İngilizler, Ortadoğu'ya açılan köprü başını tutmuşlar,
NATO üyesi Türklerin garantörlüğü ile de bu üslerini ayrıca
garanti altına almış oluyorlardı. Rumların 1963 yılında Türkleri
hükûmetten atarak başlattığı ve 1974 Kıbrıs harekâtı öncesinde
zirveye çıkan katliamları o tarihlerde batı basınında yer
bulmuş ise de, engelleyici bir tavır içine de girmemişlerdi.
Türkiye'nin uluslar arası hukuka ve insanlığa uygun müdahalesi
ise ilk günlerde, Rum katliamlarının etkisiyle fazla bir reaksiyonu
celbetmemiş ise de adayı kuzey ve güney olarak ikiye ayırıp,
Türklerin emniyetini sağlayan Türkiye suçlu sandalyesine oturtulmaya
başlanmıştı. ABD bunun üzerine Türkiye'ye silâh ambargosu
başlatacaktır. Ancak tepkiler bunlarla sınırlı kalmıştır.
Zaten daha fazlasını yapmaları da mümkün değildi. Zarar verici
ambargo, uzun vadede kendi savunma sanayiini geliştirme mecburiyetinin
görülmesi ve bunun başarılması bakımından Türkiye'ye yarar
da sağlamıştır.
12 Eylül 1980 ile Avrupa'da demokrasi bakımından imaj kaybına
uğrayan Türkiye, 1990'lı yıllara kadar siyasî açıdan batıdan
yakınlık görmemiş ise de 1983 sonrası ekonomide serbest piyasa
ekonomisine geçmedeki arzusu ve uygulamaları ve askerî rejimden
çok partili siyasî hayata geçiş, sonrası batının uzak duruşu
önemli nisbette değişmiştir. 1990 yılı yaz aylarına gelinceye
kadar Türkiye'nin batının lokomotifi ABD ile ilişkilerinin
çok sıcak olduğu söylenemez. Bilhassa Rum ve Ermeni lobilerinin
faaliyetleri, ABD'de etkin Yahudi lobisi ile karşılanmaya
çalışılmış ise de Türkiye aleyhine önemli kazanımlar elde
etmişlerdi. Doğu Berlin duvarının çöküşü ile sembolize edilen,
SSCB'nin başı çektiği doğu blokunda başlayan çözülme, artık
Türkiye'ye ihtiyaç kalmadığı yönünde bir yargıyı batı Avrupa
toplumuna getirmekteydi. Ancak Irak'ın 8 Ağustos 1991'de işgal
etmesiyle başlayan Körfez krizinde ilk günden itibaren ABD
ile aynı paralelde yer alan ve 17 Ocak 1991'de ABD önderliğindeki
koalisyon güçlerince başlatılan "Çöl Fırtınası"
harekâtında (savaşan güç olarak yer almamakla birlikte), lojistik
destek bakımından önemli rol oynayan Türkiye, bölgenin en
güçlü devlet olması ve Kerkük-Yumurtalık boru hattının kapatılması
başta olmak üzere büyük ekonomik kayıplara rağmen BM'nin ambargosuna
tam riayet ederek Amerikan ve batı kamuoyunda önemli bir sempati
kazanmıştı. Irak ordularının önüne kattığı Kürt mültecilerin
Türkiye'ye sığınması ve Türkiye'nin tüm imkânları ile onlara
kucak açmasındaki insanî yaklaşım bir yana bırakılıp, uygulamalardaki
kimi aksaklıklar, her ne kadar batı kamuoyunca istismar edilmiş
ise de olayları objektif değerlendirmek durumunda olan ve
kendileri bu mültecilerin yarattığı güçlükleri yüklenmek istemeyen
batılı hükûmetler tarafından olumlu karşılanmıştı. Körfez
savaşından sonra Dünya durulmamış, doğu blokunun çözülmesi
ve Varşova Paktının çökmesiyle Avrupa'da kaynaşmalar başlamıştır.
Almanya'nın birleşmesi ile güçlü ekonomisi ile Avrupa'da önde
olan Almanya, siyasette ve dolayısıyla Dünya politikasında
da önemli rol oynayan bir ülke konumuna gelmiştir. Slav ırkından
olmakla birlikte tarih boyunca Rusya'ya uzak durmuş ve Avrupa
tarihi içinde yer almış bulunan ve Lâtin alfabesi kullanan
Katolik Polonya, tarihi öteden beri Almanya ile iç içe olan
Çeklerin Slovaklardan ayrılmalarıyla Çek Cumhuriyeti ve Avusturyalılarla
uzun yüzyıllar birliktelik gösteren ve ayrı bir ırk ve dil
grubundan olan Macarlar, diğer Varşova Paktı üyelerinden daha
iyi durumda olan ekonomilerinin ve sosyal hayatlarının da
etkisiyle ilk plânda Batıyla bütünleşme sürecine girmişlerdir.
İşgalleri, başta ABD olmak üzere Batı tarafından hiçbir zaman
tanınmamış olan Baltık ülkeleri de batı ile bütünleşme sürecine
girmekte gecikmemişti.
Varşova Paktı sonrasında tahakkümden kurtulan Merkezî Avrupa
ve Doğu Avrupa ülkeleri ilk önce NATO şemsiyesi altına girmeye
çalışmışlar ve bu amaçla 1994 yılında NATO bünyesinde bu ülkeler
ile birlikte "Barış İçin Ortaklık" (BİO) Projesi
başlatılmıştır. Bu arada Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya,
NATO üyeliğine de kabul edilmişlerdir. Bu üç ülke ayrıca Avrupa
Birliğinin genişleme sürecinde birliğe ilk alınacak ülkelerdir.
Son on yılda vuku bulan bir diğer önemli gelişme ise Yugoslavya'nın
dağılmasıdır. İlk olarak kendi soyu olan Slavlardan daha fazla
Almanlarla çok yakın tarihî ilişkisi olan Hırvatistan ile
Avusturyalılarla aynı derecede ilişkili Slovenya birlikten
ayrılmıştır. Bu süreçle başlayan kanlı hadiseler, yüzbinlerce
Boşnak'ın katledilmesi, yerlerinden edilmesi ile sürmüş ve
uzun zaman buna seyirci kalan BM, AB ve tüm batı dünyası başta
Türkiye olmak üzere İslâm Konferansı Örgütünün (İKÖ) pek az
sayıda üyesinin zorlamasıyla müdahale etmeye karar vermiş
ve soy kırımdan kurtulan Boşnakları, bu kez Bosna-Hersek Cumhuriyetinin
Bosnalı Sırp, Bosnalı Hırvat ve
Boşnaklardan ibaret bir federasyon altında toplanmasına önayak
olmuştur.
Bugünkü Avrupa'nın ana aktörü AB'dir. "Para birliğini"
önemli ölçüde sağlayan birlik, "Batı Avrupa Birliği"
ve "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" ile ortak
savunmasını da hallederek siyasal birliği gerçekleştirme yolundadır.
15 AB üyesi dışındaki Avrupa ülkeleri ise hedeflerini bu birliğe
üye olmaya kilitlemiş bulunmaktadırlar. AK bir anlamda AB'nin
bekleme odası görevini yapmaktadır. AK'nin 41 üyesinden 15'i
AB üyesi olup, politikaların tekillenmesinde birinci derecede
rol oynamaktadırlar.
Şimdilik tek kutuplu olarak yeniden şekillenmekte olan dünyada
öne çıkan kavram
"insan hakları ve özgürlükleri" olmuştur. Bu özgürlüklerin
tanınması aşaması çok gerilerde kalmış, ana tema bunların
korunması olmuştur. BM şartının "Uluslararası Barış ve
Güvenliğin Korunması"nı düzenleyen ve tehdit hâlinde
BM Güvenlik Konseyi tarafından yaptırımlar uygulanmasını mümkün
kılan VII. bölümü, Somali ve Haiti örneğinde olduğu gibi yeniden
yorumlanarak, insan hak ve özgürlüklerinin ihlâli halinde
de, ihlâllerin vuku bulduğu devletlere askerî müdahalede bulunulmuş
ve gelecekte de uygulanabilmesi için emsal yaratılmıştır.
Ancak hemen her zaman olduğu gibi bu yetki, ancak gücün yettiğine
karşı uygulanmıştır. Çeçenistan'da vuku bulan soy kırımda
BM nezdinde ciddi bir adım atılmamıştır. Çeçenistan'da vuku
bulan soy kırımda BM nezdinde ciddî bir adım atılmamıştır.
AB de Kopenhag kriterlerinde söz konusu edilen hak ve özgürlükleri
ilişkilerinde ön plâna çıkarmaktadır. Türkiye'nin bu hususta
AK ve AB ile karşılıklı durumu ilgili bahislerde sunulmuştu.
Ancak 50 yıl önce Türkiye'nin NATO'ya girmek için çabalarını
hatırladığımızda bugün AB'ne girmek için sarfedilen çabaları
da hatırlamadan edememekteyiz. Bu çabaların evveliyatının
ise Osmanlı İmparatorluğundaki batılaşma hareketlerine kadar
gittiği hatırlardan çıkmamalıdır.
Kısaltmalar
AB= Avrupa Birliği
ABD= Amerika Birleşik Devletleri
AET= Avrupa Ekonomik Topluluğu
AGİK= Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı
AGİT= Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı
AİHD= Avrupa İnsan Hakları Derneği
AİHK= Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
AİHM= Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
AİHS= İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma
Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)
AK= Avrupa Konseyi
AKÇT= Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu
AKKA= Avrupa'da Konvansiyonel Silâhlı Kuvvetler Andlaşması
AKPM= Avrupa Konseyi Parlamenter Assamblesi
AT= Avrupa Toplulukları
BM= Birleşmiş Milletler
CEEC= Committee on European Economic Cooperation =
Avrupa Ekonomik İşbirliği Komitesi
COMECON= Council of Mutual Assistance = Karşılıklı
Yardım
COREPER= Daimî Temsilciler Komitesi
ECSC= European Coal and Steel Community = İngilizce'de
AKÇT
EEC= European Economic Community = İngilizce'de AET
EURATOM= Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
GGAÖ= Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler
İHD= İnsan Hakları Derneği Konseyi
KHRP= Kurdish Human Rights Project
KOMİNFORM= Communist Information Bureau = Komünist
Enformasyon Bürosu
MAI= Multilateral Agreement on Investment = Çok Taraflı
Yatırım Anlaşması
MDAÜ= Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri
NATO= North Atlantic Treaty Organization = Kuzey Atlantik
Andlaşması
NGO= Non Governmental Organizations
OECD= Organization of European Economic Cooperation
and Development = Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü
OEEC= Organization of European Economic Cooperation
= Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü
SSCB= Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
UAD= Uluslar arası Adalet Divanı
UNRRA= United Nations Relief and Rehabilition Administration
= Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi
UNESCO= Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür
Örgütü= United Nations Educational Scientific and Cultural
Organization.
WTO= Warsaw Treaty Organization-Varşova Andlaşması
Örgütü. Genelde kullanılan adı ile "Varşova Paktı"
Kaynaklar
Alithia, 16.08.1999; 19.08.1999 Takis AGATHOKLEUS (Güney Kıbrıs
Rum Yönetimi, gazete).
ALTUĞ, Ömer, (1971). "Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Türkiye-AET
İlişkileri", Dışişleri Akademisi V. Eğitim Dönemi Çalışmaları,
Birinci Kitap, Ankara.
ARMAOĞLU, Fahir, (1991). 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Cilt.I.,
Ankara: T. İş Bankası Kültür Yayınları
BA?CI, Hüseyin, (1990). Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası,
Ankara.
DA?I, İhsan D., (1997). "İnsan Hakları ve Demokratikleşme:
Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Siyasal Boyut",
Türkiye ve Avrupa, Ankara.
DIXON, Martin, (1990). Textbook on International Law, London.
ERKİN, Feridun Cemal, (1968). Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar
Meselesi, Ankara.
Filelefthoros, 22.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, dergi).
GAZİOĞLU, Ahmet, (2000). İngiliz Yönetiminde Kıbrıs; Son İki
Yıl (1958-60), Lefkoşa.
GİRGİN, Kemal, (1998). T.C. Hükûmetleri Programlarında Dış
Politikamız (75 Yılın Panaroması 1923-1989), Ankara.
GÖKTUĞ, Güner, (1990). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Hazırlayan
Siyasal Nedenler, Kıbrıs.
GÖNLÜBOL, Mehmet, (1996). Olaylarla Türk Dış Politikası, 9.Baskı,
Ankara: Siyasal Kitabevi.
---, (Tarihsiz). International Organizations, Law 353, KKTC:
Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayını.
İSMAİL, Sabahattin, (1992a). Kıbrıs Cumhuriyetinin Doğuşu,
Çöküşü ve Unutulan Yıllar, İstanbul.
---, (1992b). Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisi Nasıl İşgal Edildi,
Lefkoşa.
---, (1998). 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, İstanbul.
KABAALİOĞLU, Haluk, (Tarihsiz). Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu,
İstanbul.
LAGAND, Donald, Steven OSMENT, Frank M TURNER, (1995). The
Western Heriage Since 1300, 5th Edition, New Jersey.
LOEWENSTEIN, K., "The Union of Western Europe: Illusion
and Reality", 52 Columbia Law Review,
Mahi, 20.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
MALANCZUK, Peter, (1987). Akethurst's Modern Introduction
to International Law, 6th Edition, New York.
MANİSALI, Erol, (1988). Türkiye-Avrupa İlişkileri, 2.Baskı,
İstanbul: Çağdaş Yayınları.
---, (Tarihsiz). Türkiye-AET İlişkileri, Ankara: Avrupa Topluluğu
Yayınları.
Periodiko, 27.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, haftalık
dergi).
Politis, Yiorgos Tzivas 19.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi,
günlük gazete).
Simerini, 25.08.1999 Marios Dimitriu (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi,
gazete).
ŞAHİNBAŞ, Faruk, (1968). "Türkiye ABD ilişkileri",
Dışişleri Akademisi 1. Eğitim Dönemi Çalışmaları, Ankara.
TACAR, Pulat, (1999). "Lüksemburg'a Giden Yollar ve Sonrası",
Avrupa Siyasî Birliği ve Türkiye, Ankara: TCMB Yayını.
|