Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
AYDIN SAFA AKAY
Sayfa 1 2 3 4

Helsinki Zirvesi, Lüksemburg Zirvesinden Çok mu Farklı?

Lüksemburg Sonuç Belgesinde Türkiye'yi en fazla rahatsız eden kısmın 35. maddede idi. Bu maddede, öngörülen şartlar şöyleydi:

1- Azınlıklara saygı ve onların korunması,
2- Yunanistan ile kalıcı ve tatmin edici ilişkiler kurulması ve uyuşmazlıkların, UAD dâhil olmak üzere hukuk yoluyla çözülmesi,
3- Kıbrıs konusunda, ilgili BM kararları esas alınarak, siyasal çözüm için BM himayesindeki müzakerelerin devamı.

Türkiye'nin AB ile bağları bu şartlara bağlı olacaktı.

Adaylığın kabul edildiği Helsinki zirvesinde azınlıklar çıkmış, insan hakları konusunda bir ilerleme sağlandığı belirtilmiştir. Ancak 12. madde delâletiyle 4. maddenin son cümlesinde, Kopenhag kriterlerinin takip edileceği vurgulanmıştır.

Lüksemburg Sonuç Belgesi 35. maddede yer alan diğer iki şart Helsinki belgesinde şu şekilde yer almıştır:

Ege Sorunu

Sonuç belgesinin 4. maddesi tüm aday ülkeler için hazırlanmış görünen bir maddedir. Ancak 12. madde ile Türkiye için özel hâle getirilmiştir. Söz konusu 4. maddeye göre Ege sorunu (yani Yunanistan ile ilişkiler) şu şekilde yer almıştır:

"Aday devletler (yani Türkiye) sınır uyuşmazlıkları ve buna ilişkin meseleleri çözmek için tüm çabalarını göstereceklerdir. Buna rağmen makûl bir sürede çözüm sağlanamazsa, uyuşmazlığı U.A.D.'nın önüne getireceklerdir." Bunun için de 2004 yılına kadar -dolaylı- bir süre verilmiştir. AB bu tarihte durumu tekrar gözden geçirecektir. Burada gözden kaçan bir önemli nokta, U.A.D.'na gitmeden önce tüm gayretini ortaya koyacak olan, "aday" devlettir. Yani Türkiye'dir. Karşılıklı gayret istenmiyor; aday ülkenin çaba sarfetmesi isteniyor. 2004 yılına kadar bir anlaşma sağlanamazsa, muhtemel gelişme şu şekilde olabilecektir: Türkiye, Ege'deki sorunları çözmek için ikili müzakereler başlatmak isteyecek, Yunanistan elinden geldiğince ayak sürüyecektir. Müzakerelerde de sonuç alınmasını engellemek için uğraşacaktır. 2004 yılı geldiğinde Türkiye tüm gayretini sarfettiğini gösterecektir. Ancak bu durumu değerlendirecek olan AB kimdir? Tabi ki Yunanistan'ın karar mekanizmalarında yer aldığı Birlik'tir. Ayrıca ihtilâf konusu sınır, AB'nin sınırları ve AB'nin (Yunanistan vasıtasıyla) adalarının kıta sahanlığıdır.
Kıta sahanlığındaki ekonomik değerler, AB'ne aittir.

İhtilâf U.A.D.'na gittiğinde ise, maalesef 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümleri, adaların kıta sahanlığını tanıdığından ve bilhassa takım adaları denizden de birleştirdiğinden, bu hukuku uygulayacak olan Lahey'deki U.A.D. Türkiye aleyhine karar verecektir. Türkiye lehine, karar verebileceği konular ancak (Lozan andlaşması uyarınca) adaların silâhsızlaştırılması ve (eğer Yunan kara suları 10 milin altına indirilirse) hava sahası konuları ile sınırlı olabilecektir.

Helsinki Belgesi ile Lüksemburg kararı karşılaştırıldığında, Ege'deki sorunun Lahey'e taşınması ile ilgili olarak bir fark bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yani esas itibariyle bir değişiklik yoktur. Biri doğrudan, diğeri dolaylı olarak götürmektedir. Zaten 4. maddede uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi konusunda BM şartına yapılan atıf da aynı sonuca götürmektedir. BM şartına göre uyuşmazlıklar önce müzakerelerle çözülmeye çalışılacak, sonuç alınamaz ise U.A.D.'na gidilecektir.

Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs meselesinde de 12. madde delâletiyle 9. maddenin (a) bendinde Lüksemburg'un 35. maddesiyle aynı paralelde ifadeler yer almış, (b) bendinde ise GKRY'nin üyelik için yolu açılmıştır. GKRY'nin üyeliği için, siyasal çözümün bu süreci kolaylaştıracağı vurgulanırken, bir çözüm bulunamaması hâlinde konseyin; bu çözüm şartını aramayacağı belirtilmiştir. Son cümlede belirtilen, "ilişkili tüm faktörlerin göz önüne alınacağının" bir önemi bulunmamaktadır.

Netice itibariyle, AB'ne adaylığın geri çekilmesini düşündürecek kadar kategorik olarak karşı çıkılan Lüksemburg sonuç belgesi ile Helsinki Sonuç Belgesinin, Kıbrıs ve Ege sorunu bakımından bir farkı bulunmamaktadır. Birinde aday olmak için bu şartlar öne sürülmüştür; diğerinde aday kabul edilip diğer adaylarla eşit hâle gelmek için aynı şartlar dayatılmıştır. Alman Dışişleri Bakanı da sayısını tam olarak hatırlamamakla birlikte 2000 yılının ilk 4 ayından birindeki İstanbul'da münteşir Aydınlık gazetesindeki bir haberde, "Lüksemburg ve Helsinki'nin Türkiye açısından bir farkı olmamasına rağmen, Türkiye'nin birincisine karşı çıkarken, ikincisinden memnun olmasının nedenini anlayamadığını" ifade etmektedir.

Zirve Başkanı Lipponen'in Mektubu

Fin Başbakanı Lipponen'in mektubu, sonuç belgesini değiştirir nitelikte bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Ecevit'e gönderilen mektupta Fin Başbakanının imzasını ne şekilde attığı da bilinmemektedir. Sn. Lipponen'in imzasını, AB dönem başkanı olarak atması ile Finlandiya Başbakanı olarak atması farklı neticeler doğurur. İleri sürüldüğü gibi, yalnız ad ve soyadını yazarak imzalaması da onun AB Dönem Başkanı sıfatıyla imzaladığı anlamına getirilemez. Diğer taraftan, mektupta da sonuç belgesini Türkiye lehine çevirebilecek bir unsura rastlanılmamıştır. Mektubun 4. paragrafında, Sonuç belgesinin 4. paragrafına atıf yapılarak, 2004 tarihinin, UAD'da uyuşmazlıkların çözüleceği son tarih olmadığı, AB konseyinin durumu yeniden gözden geçireceği tarih olduğu belirtilmekte, 5. paragrafta da Kıbrıs'ta politik çözümde tüm ilgili faktörlerin göz önüne alınacağı ifade olunmaktadır ki tüm bunlar, Sonuç Belgesinde yer alan rahatsızlık verici unsurları yok etmemektedir. O hâlde, sonuç belgesinden duyulan endişe, mektupla nasıl giderilmiştir? Mektup, hiçbir düzeltme yapabilir nitelikte değildir. Ayrıca maalesef Yunan Başbakanı Simitis'in, Fin başbakanının mektubunun bağlayıcılığı konusunda söyledikleri de önemlidir. Mektubun bağlayıcılığı nedir? Konseyin belgesi, dönem başkanının mektubuyla nasıl değişebilir? Kaldı ki mektupla, sonuç belgesinde önemli bir değişiklik getirilmiş değildir.

Sonuç

Yirminci yüzyılı bitirerek ikinci binyıla başladığımız bu yılda geriye, son yarım asıra baktığımızda, şöyle bir Avrupa görüyoruz: Yirminci yüzyıla, Fransız İhtilâli ile aristokrasinin yerini ulus-devletler almış, ulusal kimlikler ön plâna çıkmış, ideolojiler, büyük toplumsal projeler olarak toplumsal hayata egemen olmuştur. Kapitalizm, sosyalizm gibi ana büyük toplumsal projeler, Nazizm, Faşizm, Komünizm gibi ikincil büyük toplumsal projeler ile ulusları yönlendirmeye başlamıştır. Her projenin sahibi kendi ideolojisini egemen kılmak için öncelikle bu düşünceyi diğer toplumlara da empoze etmeye çalışmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak savaşları getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayan vahşî Hitler rejimi, Mussolini ile ittifak yapmış ve Avrupa'yı kana bulamıştır. Kıtayı bunlardan korumaya çalışan Batı demokrasileri ile iş birliğine giren SSCB, savaş sonrasında, vahşetin âdeta uzatmalarını oynatmış, Stalin döneminde öldürülen, yerlerinden edilen milyonlardan sonra baskıcı rejimini, bu yüzyılın son on yılına kadar sürdürmüştür. Teorisinde tüm insanları kucaklayan rejim, Rus ırkçılığının bir maşası olmaktan öteye gitmemiştir. İkinci Dünya Savaşına giden yıllarda kendi devrimini tamamlamak ile meşgul olan Türkiye her ne kadar içerideki toplumsal hayatın da bu toplumsal projelerden etkilenmiş ise de esas itibariyle bu çekişme ve didişmelerin dışında kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalan Türkiye'yi her iki kutup kendi safına çekmeye çalışmış ise de muvaffak olamamışlardır. Ancak kutup kendi safına çekmeye çalışmış ise de muvaffak olamamışlardır. Ancak savaştan sonra, tarafsız kalınarak tahribattan kurtulma kazanımını devam ettirmek mümkün olmamıştır. Savaşta kader birliği yapmış ülkelerin birliğine girmekte güçlük çekilmiştir.

İkinci Dünya Savaşının bitmesi ile iki kutuplu dünya sona ermemiş, Nazi kutbu yerine bu sefer SSCB'nin başında olduğu "Demir Perde" kutbu gelmiştir. ABD ise Truman Doktrini ile Avrupa'daki yerini almış, bir diğer kutbun patronluğunu üstlenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, coğrafî konumu itibariyle, SSCB'nin önünü kesici bir rol üstlenmiştir. Engelleyici niteliğin yanında, Ortadoğu'ya bir köprü başı oluşturması da ayrı bir önem getirmiştir.

Batı ile ittifak arayışı içinde, batının kuruluşlarına katılmak cumhuriyet için vazgeçilmez bir istikamet olmuştur. Böylelikle, NATO dışındaki üye olunan kuruluşlar ekonomik ağırlıklı da olsa Türkiye için ana saik siyasî olmuştur.

Bu kuruluşlara katılmak için ne şekilde mücadeleler verildiği ayrı bir yazı konusudur. Ancak bu kuruluşlara bir bütün olarak da ayrıca bakmakta yarar olacaktır:

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde insan hakları kavramları ileri çıkmaya başlamıştır. Kendi içindeki ırk ayrımlarını, özellikle asimilasyon yoluyla önemli derecede halleden ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler ile homojen yapısını hiç değiştirmeyen Almanya gibi ülkeler için artık ulusal diller azınlık hakları gibi kavramlar o kadar önemli yer tutmamaya başlamışlardı. Ülkesindeki birçok dili tek dile indiren Fransa, zencilerin haklarını teslim eden ve zenginlikten yararlanmanın alt kültürlerinden daha önemli olduğu sonucuna varan Amerikalılar için artık, 1948 İnsan Hakları Bildirgesi ile koruma altına alma çabaları başlayan temel hak ve özgürlüklerin savunulmasının bir zararı kalmamıştı. BM İnsan Hakları Komisyonu, AK, AB, AGİT çabalarını bu yönde yoğunlaştırmıştı. Türkiye bir yandan Avrupa içinde yer almak isterken, diğer yandan yaşadığı 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 (aralardaki 22 mayıs, 22 şubat hareketleri de dâhil olmak üzere) tecrübeleri ile Avrupa'da şekillenen demokratik yapıya ve insan haklarına uyumda zorlanıyordu. NATO'nun güneydoğu kanadındaki geopolitik yeri, askerî gücündeki ayrıcalıklı hâli, onu dışarıda bırakmamakla birlikte, içeride olmasını engelliyordu. 1960 yılında Kıbrıs'ın İngilizlerden bağımsızlığını kazanması öncesinde Londra ve Zürih anlaşmalarına katılarak Türk varlığının teminat altına alınmasında, bu adanın NATO'nun sadık müttefiki Türkiye ve oradaki Türkler sayesinde komünist bloka geçmesini önleyici işlevinin rol oynadığı, İngilizlerin bu nedenle Kıbrıs konusunda Türkiye'yi engelleyici davranmadığı düşünülmektedir.

Kıbrıs devletinin kurulmasıyla adada iki egemen üs bulundurma hakkını alan İngilizler, Ortadoğu'ya açılan köprü başını tutmuşlar, NATO üyesi Türklerin garantörlüğü ile de bu üslerini ayrıca garanti altına almış oluyorlardı. Rumların 1963 yılında Türkleri hükûmetten atarak başlattığı ve 1974 Kıbrıs harekâtı öncesinde zirveye çıkan katliamları o tarihlerde batı basınında yer bulmuş ise de, engelleyici bir tavır içine de girmemişlerdi. Türkiye'nin uluslar arası hukuka ve insanlığa uygun müdahalesi ise ilk günlerde, Rum katliamlarının etkisiyle fazla bir reaksiyonu celbetmemiş ise de adayı kuzey ve güney olarak ikiye ayırıp, Türklerin emniyetini sağlayan Türkiye suçlu sandalyesine oturtulmaya başlanmıştı. ABD bunun üzerine Türkiye'ye silâh ambargosu başlatacaktır. Ancak tepkiler bunlarla sınırlı kalmıştır. Zaten daha fazlasını yapmaları da mümkün değildi. Zarar verici ambargo, uzun vadede kendi savunma sanayiini geliştirme mecburiyetinin görülmesi ve bunun başarılması bakımından Türkiye'ye yarar da sağlamıştır.

12 Eylül 1980 ile Avrupa'da demokrasi bakımından imaj kaybına uğrayan Türkiye, 1990'lı yıllara kadar siyasî açıdan batıdan yakınlık görmemiş ise de 1983 sonrası ekonomide serbest piyasa ekonomisine geçmedeki arzusu ve uygulamaları ve askerî rejimden çok partili siyasî hayata geçiş, sonrası batının uzak duruşu önemli nisbette değişmiştir. 1990 yılı yaz aylarına gelinceye kadar Türkiye'nin batının lokomotifi ABD ile ilişkilerinin çok sıcak olduğu söylenemez. Bilhassa Rum ve Ermeni lobilerinin faaliyetleri, ABD'de etkin Yahudi lobisi ile karşılanmaya çalışılmış ise de Türkiye aleyhine önemli kazanımlar elde etmişlerdi. Doğu Berlin duvarının çöküşü ile sembolize edilen, SSCB'nin başı çektiği doğu blokunda başlayan çözülme, artık Türkiye'ye ihtiyaç kalmadığı yönünde bir yargıyı batı Avrupa toplumuna getirmekteydi. Ancak Irak'ın 8 Ağustos 1991'de işgal etmesiyle başlayan Körfez krizinde ilk günden itibaren ABD ile aynı paralelde yer alan ve 17 Ocak 1991'de ABD önderliğindeki koalisyon güçlerince başlatılan "Çöl Fırtınası" harekâtında (savaşan güç olarak yer almamakla birlikte), lojistik destek bakımından önemli rol oynayan Türkiye, bölgenin en güçlü devlet olması ve Kerkük-Yumurtalık boru hattının kapatılması başta olmak üzere büyük ekonomik kayıplara rağmen BM'nin ambargosuna tam riayet ederek Amerikan ve batı kamuoyunda önemli bir sempati kazanmıştı. Irak ordularının önüne kattığı Kürt mültecilerin Türkiye'ye sığınması ve Türkiye'nin tüm imkânları ile onlara kucak açmasındaki insanî yaklaşım bir yana bırakılıp, uygulamalardaki kimi aksaklıklar, her ne kadar batı kamuoyunca istismar edilmiş ise de olayları objektif değerlendirmek durumunda olan ve kendileri bu mültecilerin yarattığı güçlükleri yüklenmek istemeyen batılı hükûmetler tarafından olumlu karşılanmıştı. Körfez savaşından sonra Dünya durulmamış, doğu blokunun çözülmesi ve Varşova Paktının çökmesiyle Avrupa'da kaynaşmalar başlamıştır. Almanya'nın birleşmesi ile güçlü ekonomisi ile Avrupa'da önde olan Almanya, siyasette ve dolayısıyla Dünya politikasında da önemli rol oynayan bir ülke konumuna gelmiştir. Slav ırkından olmakla birlikte tarih boyunca Rusya'ya uzak durmuş ve Avrupa tarihi içinde yer almış bulunan ve Lâtin alfabesi kullanan Katolik Polonya, tarihi öteden beri Almanya ile iç içe olan Çeklerin Slovaklardan ayrılmalarıyla Çek Cumhuriyeti ve Avusturyalılarla uzun yüzyıllar birliktelik gösteren ve ayrı bir ırk ve dil grubundan olan Macarlar, diğer Varşova Paktı üyelerinden daha iyi durumda olan ekonomilerinin ve sosyal hayatlarının da etkisiyle ilk plânda Batıyla bütünleşme sürecine girmişlerdir. İşgalleri, başta ABD olmak üzere Batı tarafından hiçbir zaman tanınmamış olan Baltık ülkeleri de batı ile bütünleşme sürecine girmekte gecikmemişti.

Varşova Paktı sonrasında tahakkümden kurtulan Merkezî Avrupa ve Doğu Avrupa ülkeleri ilk önce NATO şemsiyesi altına girmeye çalışmışlar ve bu amaçla 1994 yılında NATO bünyesinde bu ülkeler ile birlikte "Barış İçin Ortaklık" (BİO) Projesi başlatılmıştır. Bu arada Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya, NATO üyeliğine de kabul edilmişlerdir. Bu üç ülke ayrıca Avrupa Birliğinin genişleme sürecinde birliğe ilk alınacak ülkelerdir. Son on yılda vuku bulan bir diğer önemli gelişme ise Yugoslavya'nın dağılmasıdır. İlk olarak kendi soyu olan Slavlardan daha fazla Almanlarla çok yakın tarihî ilişkisi olan Hırvatistan ile Avusturyalılarla aynı derecede ilişkili Slovenya birlikten ayrılmıştır. Bu süreçle başlayan kanlı hadiseler, yüzbinlerce Boşnak'ın katledilmesi, yerlerinden edilmesi ile sürmüş ve uzun zaman buna seyirci kalan BM, AB ve tüm batı dünyası başta Türkiye olmak üzere İslâm Konferansı Örgütünün (İKÖ) pek az sayıda üyesinin zorlamasıyla müdahale etmeye karar vermiş ve soy kırımdan kurtulan Boşnakları, bu kez Bosna-Hersek Cumhuriyetinin Bosnalı Sırp, Bosnalı Hırvat ve
Boşnaklardan ibaret bir federasyon altında toplanmasına önayak olmuştur.

Bugünkü Avrupa'nın ana aktörü AB'dir. "Para birliğini" önemli ölçüde sağlayan birlik, "Batı Avrupa Birliği" ve "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" ile ortak savunmasını da hallederek siyasal birliği gerçekleştirme yolundadır. 15 AB üyesi dışındaki Avrupa ülkeleri ise hedeflerini bu birliğe üye olmaya kilitlemiş bulunmaktadırlar. AK bir anlamda AB'nin bekleme odası görevini yapmaktadır. AK'nin 41 üyesinden 15'i AB üyesi olup, politikaların tekillenmesinde birinci derecede rol oynamaktadırlar.

Şimdilik tek kutuplu olarak yeniden şekillenmekte olan dünyada öne çıkan kavram
"insan hakları ve özgürlükleri" olmuştur. Bu özgürlüklerin tanınması aşaması çok gerilerde kalmış, ana tema bunların korunması olmuştur. BM şartının "Uluslararası Barış ve Güvenliğin Korunması"nı düzenleyen ve tehdit hâlinde BM Güvenlik Konseyi tarafından yaptırımlar uygulanmasını mümkün kılan VII. bölümü, Somali ve Haiti örneğinde olduğu gibi yeniden yorumlanarak, insan hak ve özgürlüklerinin ihlâli halinde de, ihlâllerin vuku bulduğu devletlere askerî müdahalede bulunulmuş ve gelecekte de uygulanabilmesi için emsal yaratılmıştır. Ancak hemen her zaman olduğu gibi bu yetki, ancak gücün yettiğine karşı uygulanmıştır. Çeçenistan'da vuku bulan soy kırımda BM nezdinde ciddi bir adım atılmamıştır. Çeçenistan'da vuku bulan soy kırımda BM nezdinde ciddî bir adım atılmamıştır. AB de Kopenhag kriterlerinde söz konusu edilen hak ve özgürlükleri ilişkilerinde ön plâna çıkarmaktadır. Türkiye'nin bu hususta AK ve AB ile karşılıklı durumu ilgili bahislerde sunulmuştu. Ancak 50 yıl önce Türkiye'nin NATO'ya girmek için çabalarını hatırladığımızda bugün AB'ne girmek için sarfedilen çabaları da hatırlamadan edememekteyiz. Bu çabaların evveliyatının ise Osmanlı İmparatorluğundaki batılaşma hareketlerine kadar gittiği hatırlardan çıkmamalıdır.

Kısaltmalar

AB= Avrupa Birliği
ABD= Amerika Birleşik Devletleri
AET= Avrupa Ekonomik Topluluğu
AGİK= Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı
AGİT= Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı
AİHD= Avrupa İnsan Hakları Derneği
AİHK= Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
AİHM= Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
AİHS= İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)
AK= Avrupa Konseyi
AKÇT= Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu
AKKA= Avrupa'da Konvansiyonel Silâhlı Kuvvetler Andlaşması
AKPM= Avrupa Konseyi Parlamenter Assamblesi
AT= Avrupa Toplulukları
BM= Birleşmiş Milletler
CEEC= Committee on European Economic Cooperation = Avrupa Ekonomik İşbirliği Komitesi
COMECON= Council of Mutual Assistance = Karşılıklı Yardım
COREPER= Daimî Temsilciler Komitesi
ECSC= European Coal and Steel Community = İngilizce'de AKÇT
EEC= European Economic Community = İngilizce'de AET
EURATOM= Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
GGAÖ= Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler
İHD= İnsan Hakları Derneği Konseyi
KHRP= Kurdish Human Rights Project
KOMİNFORM= Communist Information Bureau = Komünist Enformasyon Bürosu
MAI= Multilateral Agreement on Investment = Çok Taraflı Yatırım Anlaşması
MDAÜ= Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri
NATO= North Atlantic Treaty Organization = Kuzey Atlantik Andlaşması
NGO= Non Governmental Organizations
OECD= Organization of European Economic Cooperation and Development = Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü
OEEC= Organization of European Economic Cooperation = Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü
SSCB= Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
UAD= Uluslar arası Adalet Divanı
UNRRA= United Nations Relief and Rehabilition Administration = Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi
UNESCO= Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü= United Nations Educational Scientific and Cultural Organization.
WTO= Warsaw Treaty Organization-Varşova Andlaşması Örgütü. Genelde kullanılan adı ile "Varşova Paktı"

Kaynaklar

Alithia, 16.08.1999; 19.08.1999 Takis AGATHOKLEUS (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
ALTUĞ, Ömer, (1971). "Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Türkiye-AET İlişkileri", Dışişleri Akademisi V. Eğitim Dönemi Çalışmaları, Birinci Kitap, Ankara.
ARMAOĞLU, Fahir, (1991). 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Cilt.I., Ankara: T. İş Bankası Kültür Yayınları
BA?CI, Hüseyin, (1990). Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, Ankara.
DA?I, İhsan D., (1997). "İnsan Hakları ve Demokratikleşme: Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Siyasal Boyut", Türkiye ve Avrupa, Ankara.
DIXON, Martin, (1990). Textbook on International Law, London.
ERKİN, Feridun Cemal, (1968). Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Ankara.
Filelefthoros, 22.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, dergi).
GAZİOĞLU, Ahmet, (2000). İngiliz Yönetiminde Kıbrıs; Son İki Yıl (1958-60), Lefkoşa.
GİRGİN, Kemal, (1998). T.C. Hükûmetleri Programlarında Dış Politikamız (75 Yılın Panaroması 1923-1989), Ankara.
GÖKTUĞ, Güner, (1990). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Hazırlayan Siyasal Nedenler, Kıbrıs.
GÖNLÜBOL, Mehmet, (1996). Olaylarla Türk Dış Politikası, 9.Baskı, Ankara: Siyasal Kitabevi.
---, (Tarihsiz). International Organizations, Law 353, KKTC: Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayını.
İSMAİL, Sabahattin, (1992a). Kıbrıs Cumhuriyetinin Doğuşu, Çöküşü ve Unutulan Yıllar, İstanbul.
---, (1992b). Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisi Nasıl İşgal Edildi, Lefkoşa.
---, (1998). 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, İstanbul.
KABAALİOĞLU, Haluk, (Tarihsiz). Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu, İstanbul.
LAGAND, Donald, Steven OSMENT, Frank M TURNER, (1995). The Western Heriage Since 1300, 5th Edition, New Jersey.
LOEWENSTEIN, K., "The Union of Western Europe: Illusion and Reality", 52 Columbia Law Review,
Mahi, 20.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
MALANCZUK, Peter, (1987). Akethurst's Modern Introduction to International Law, 6th Edition, New York.
MANİSALI, Erol, (1988). Türkiye-Avrupa İlişkileri, 2.Baskı, İstanbul: Çağdaş Yayınları.
---, (Tarihsiz). Türkiye-AET İlişkileri, Ankara: Avrupa Topluluğu Yayınları.
Periodiko, 27.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, haftalık dergi).
Politis, Yiorgos Tzivas 19.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, günlük gazete).
Simerini, 25.08.1999 Marios Dimitriu (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
ŞAHİNBAŞ, Faruk, (1968). "Türkiye ABD ilişkileri", Dışişleri Akademisi 1. Eğitim Dönemi Çalışmaları, Ankara.
TACAR, Pulat, (1999). "Lüksemburg'a Giden Yollar ve Sonrası", Avrupa Siyasî Birliği ve Türkiye, Ankara: TCMB Yayını.

Sayfa 1 2 3 4


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...