| AVRUPA
BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ |
|
AYDIN
SAFA AKAY
|
|
|
Gümrük Birliği
1983 yılında Türkiye'de sivil idarenin yeniden kurulması ve
1984 yılından itibaren ithal ikamesi politikalarının hızla
terkedilerek dışa açılma sürecinin başlatılması, Türkiye-AET
ilişkilerini yeniden canlandırmıştır. Türkiye bir taraftan
14 Nisan 1987'de AB'ne tam üyelik müracaatında bulunurken,
diğer taraftan da ertelenmiş bulunan gümrük vergileri uyum
ve indirim takvimini 1988 yılından itibaren hızlandırılmış
bir şekilde yeniden yürürlüğe konmuştur.
Türkiye'nin 14 Nisan 1987 tarihinde, Roma Anlaşmasının 237.
maddesi, AKÇT'ni kuran Anlaşmanın 205. Maddesi, EURATOM'u
kuran anlaşmanın 98. Maddesi ve 1963 Ankara Anlaşmasının umumî
hükümleri uyarınca, -o günkü adıyla- Avrupa Topluluğuna (AT)
tam üyelik müracaatını komisyon, olağandan çok daha uzun bir
sürede incelemiş, iki buçuk yıl sonra 18 Aralık 1989'da raporunu
açıklamıştır. Rapor iki kısımdır. 164 sayfalık raporun 150
sayfası ekonomik değerlendirmelerle ilgili olup Türk ekonomisinin
olumlu ve olumsuz yönleri objektif bir şekilde yansıtılmıştır.
Ekonomik engeller arasında, sanayi ve tarım alanında yapısal
eşitsizlikler, sanayide aşırı koruma, makro ekonomik dengesizlikler
ve toplumsal güvenliğin çok düşük bir düzeyde olması halleri
sayılmaktadır. 14 sayfalık siyasal bölüm ise kararlarında
etkili olan kısımdır. Buna göre, "Türkiye'nin hukuken
tam üye olma hakkı vardır" denilmekte ve sonra AT bakımından
olumsuz yönler sıralanmaktadır. Bugünkü halden farklı olmayan
politik değerlendirmelerden ilki, "Kıbrıs ve bir ülke
(isim vermiyor, ama Yunanistan olduğu açık) ile sorunlar Türkiye-AT
ilişkilerini olumsuz etkilemektedir." İbarelerinde ifadesini
bulan Kıbrıs ile Yunanistan'la Ege'deki sorunlar, diğeri de
demokratikleşme ve Türkiye'de azınlık hakları (azınlık haklarından
da Lozan Andlaşması dışında kalan zümrelere azınlık statüsü
tanınması kastediliyor) meseleleri idi. Komisyon Raporunun
(Avis) son cümlesi ile, Türkiye'ye bu aşamada olumlu veya
olumsuz bir cevap verilmemesi ifade olunmuş ve başvurunun
1992 sonunda oluşacak "Tek Avrupa Pazarı" sonrasında
yeniden değerlendirilmesinin uygun olacağı belirtilmiştir.
İlişkilerin geliştirilmesi amacıyla da Matudes Paketi hazırlanarak
bu yola gidilmiştir. Rapor, Türkiye'nin AB'ne üyelik konusundaki
ehliyetini kabul etmekle birlikte, bunun gerçekleşebilmesi
için gerekli ekonomik ve siyasal şartları saymıştır. Raporda,
sonuç olarak Türkiye ile AB arasında tam üyelik için görüşme
başlayamayacağı belirtilirken Türkiye'nin batıya dönük politikası
ve AT ile tarihî ilişkisi göz önüne alınarak iş birliğinin
sürdürüleceği karar altına alınmıştır. Bu iş birliğinin sürdürülebilmesi
için de 1995 sonuna kadar Gümrük Birliğinin gerçekleştirilmesi
önerilmiştir (Gönlübol 1996: 719). Bu öneri tarafımızdan da
olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliğinin Katma Protokolde
öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli
hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda
5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında
alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği
1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir (Gönlübol 1996:
722).
Gümrük Birliğinin tamamlanmasıyla Türkiye'nin AB ülkeleriyle
ekonomik entegrasyon istikametinde çok önemli bir merhale
katetmiştir. En azından, Türk ekonomisi ve sanayii Gümrük
Birliğini tamamlayarak altından kalkılamayacak bir yük üstlenmediğini
ispatlamış, dolayısıyla tam üyeliğin gerektireceği ekonomik
yükümlülükleri de zaman içinde üstlenebileceğini göstermiştir.
Türkiye, AB ile Gümrük Birliğine giren tek ülkedir. Ancak,
Gümrük Birliğinin sorunsuz yürüdüğü de söylenemez. Öncelikle,
AB, Gümrük Birliği ile birlikte Türkiye'ye karşı üstlendiği
bazı yükümlülükleri yerine getirmemiştir. AB, Gümrük Birliği
kararının kabul edildiği Ortaklık Konseyi toplantısında üstlendiği
ve 4-5 yıllık bir dönem içinde 2,5 milyar Euroya varan malî
yardım yapma yükümlülüğünü yerine getirmemiş, aynı şekilde
kurumsal alanda entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla öngörülen
bazı tedbirleri almamıştır. Bunlar Gümrük Birliği anlaşması
paketinin bir parçasını teşkil etmekte olup, yerine getirilmemeleri
ilişkinin dengesini bozma sonucunu doğurmaktadır.
Avrupa Birliğinin Genişleme Süreci ve Türkiye Gündem 2000
Avrupa Birliği 1993 Kopenhag zirve toplantısında aldığı kararlar
uyarınca eski Varşova Paktı ülkeleri olan merkezî ve Doğu
Avrupa ülkelerini kapsayan bir genişleme süreci başlatmıştır.
AB Komisyonunun genişlemeye ilişkin stratejisine esas teşkil
etmek üzere hazırladığı öneriler 16 Temmuz 1997 tarihinde
"Gündem 2000" başlıklı bir raporda açıklanmıştır.
Raporda MDAÜ (Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri) ve GKRY'nin
iki dalga şeklinde 2000'li yıllarda AB'ne tam üye olmaları
öngörülmüştür. İlk dalga ülkeleri arasına, Kopenhag Kriterleri
dediğimiz kriterlere (demokrasi, insan hakları, ekonomik gelişme,
topluluk müktesebatını benimseme) en fazla uyum gösterebilme
yeteneğine sahip olduğu değerlendirilen Polonya, Macaristan,
Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Estonya dahil olurken, söz konusu
kriterlere göre daha geri bir durumda bulunan ikinci dalgaya
ise Slovak Cumhuriyeti, Litvanya, Letonya, Bulgaristan ve
Romanya girmiştir. GKRY de daha önce alınan bir kararla söz
konusu genişlemenin içinde dahil edilmiştir. Türkiye ise genişlemenin
kapsamına alınmamıştır. Gündem 2000 raporunda Türkiye ile
ilgili olarak, tatmin edici şekilde işleyen Gümrük Birliğinin,
Türkiye ile AB arasında ilişkilerin geliştirilmesi için sağlam
bir dayanak teşkil etmekle birlikte, siyasî durumun, malî
iş birliği ve siyasî diyaloğun -6 Mart 1995 tarihinde kararlaştırıldığı
şekilde- sürdürülmesine imkân vermediği; Gümrük Birliğinin
uygulanmasının Türkiye'nin birçok alanda AB müktesebatını
başarıyla üstlenebileceğini gösterdiğini, buna karşılık ekonomisinin
makro ekonomik istikrarsızlık kıskacını kıramadığı ifade edilmiştir.
Siyasî konularda ise insan hakları ve Güney-doğu sorunu ile
ilgili bilinen görüşler tekrar edilmiş ve bu soruna askerî
değil, siyasî bir çözüm bulunması gerektiği ifade edilmiştir.
Gündem 2000 raporunun açıklanmasını izleyen dönemde Türkiye
AB üyesi ülkeler ve AB komisyonu düzeyinde yoğun ikili temaslar
gerçekleştirmiştir. Bütün bu görüşmelerde Türkiye, komisyonun
kendisini AB'nin hâlihazır genişleme sürecinden dışlayan Gündem
2000'deki önerileri hakkında olumsuz görüşlerini ortaya koyarak,
AB'nin bu yönde bir tutum almasının Türkiye-AB ilişkilerinin
müktesebatıyla ciddî biçimde çelişeceğini vurgulamış ve Lüksemburg
Zirve toplantısından beklentilerini aşağıdaki biçimde ortaya
koymuştur:
-Türkiye'nin
AB'nin genişleme sürecine dahil olduğunun resmen ilânı.
-Türkiye'nin uygun bir katılma öncesi stratejisi ile desteklenmesi.
-Türkiye'nin Avrupa Daimî Konferansına diğer adaylarla eşit
statüde katılması.
Lüksemburg Zirvesi
12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg'da yapılan Avrupa
Birliği zirvesinde kabul edilen sonuç bildirisinin en önemli
bölümü genişleme konusuna ayrılmıştır. Bu bildiri, genelde
Komisyonun Gündem 2000 raporunda yaptığı önerileri benimsemekle
birlikte, Türkiye için bunun ötesine giden bir içerik taşımıştır.
Lüksemburg zirvesi sonrasında varılmış bulunan noktaya bakıldığında
Türkiye açısından şu unsurlar göze çarpmaktadır:
- Hukuksal açıdan Türkiye'nin tam üyeliğe ehliyeti bir kez
daha teyid edilmiştir.
- Avrupa Birliği, Türkiye'yi tam üyeliğe hazırlamak için bir
strateji tespitini imkânların geliştirilmesi, Gümrük Birliğinin
güçlendirilmesi, malî işbirliği ve mevzuat uyumu gibi unsurlara
yer verilmesi ve gelişmelerin düzenli olarak Ankara Anlaşmasının
28. maddesi, Kopenhag Kriterleri ve AB'nin 29 Nisan 1997 tarihli
deklarasyonu çerçevesinde gözden geçirilmesi öngörülmüştür.
- Bunlara karşılık, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin
güçlendirilmesinin aynı zamanda ülkedeki siyasî ve ekonomik
reformların sürmesine, Yunanistan ile iyi ve istikrarlı ilişkilere
sahip olunmasına ve Kıbrıs sorununa çözüm bulunması amacıyla
BM gözetimindeki müzakerelerin desteklenmesine bağlı olduğu
vurgulanmıştır. Bu paragraftaki ilişkilerin özünü siyasî şartlar
teşkil etmektedir. İleride Kıbrıs ile ilişkiler kısmında ayrıntılı
olarak inceleyeceğiz.
Lüksemburg Zirvesi Sonraki Türkiye'nin Tutumu
Lüksemburg zirvesinin ertesi günü 14 Aralık 1997 tarihinde
Türk hükûmeti tarafından yapılan bir açıklama ile, AB'nin
Türkiye'ye yönelik yanlı ve ayırımcı tutumu kınanmıştır. Ancak
AB ile köprüler tamamen atılmayarak, tam üyelik hedefinin
muhafaza edildiği ve AB ile mevcut ortaklık ilişkilerinin
sürdürüleceği, ancak bu ilişkilerin geliştirilmesinin AB'nin
yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olacağı, AB'nin
mevcut zihniyet ve yaklaşımı değişmedikçe ilişkilerin ahdi
çerçevesi dışındaki konuların AB ile ele alınamayacağı da
aynı açıklamada ilâve edilmiştir. Müteakiben yapılan açıklamalarda,
AB ile siyasî diyaloğun, -ilişkilerin gelişmesine engel oldukları
iddia edilen,-Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan ilişkileri ve insan
hakları dahil olmak üzere Türkiye'nin iç meselelerini bundan
böyle kapsamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca, ilk oturumunu
12 Mart 1998 tarihinde Londra'da yapan Avrupa Konferansına
katılınmayacağı, bu arada Gümrük Birliğinin, ortaklık anlaşmalarında
öngörüldüğü şekilde sürdürüleceği, AB tarafının Lüksemburg
zirvesinin sonuç bildirisinde yapmayı üstlendiği, Gümrük Birliğinin
derinleştirilmesine ve Ankara Anlaşmasının sağladığı imkânların
kullanılmasına yönelik tekliflerin beklendiği ifade edilmiştir.
Bu suretle ilişkilerin içinde bulunduğu durumdan çıkış yolunun
AB'nin göstereceği siyasî iradeye bağlı olduğu karşı tarafa
ifade edilmiştir.
Avrupa Birliği ile ilişkiler Lüksemburg zirvesinden sonraki
dönemde yukarıda belirtilen hükûmet açıklaması çerçevesinde
yürütülmüştür. Bu dönemde komisyon, Lüksemburg zirvesinde
kendisine verilen yönerge gereğince 4 Mart 1998 tarihinde
Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesini konu alan bir strateji
belgesini açıklamıştır. Söz konusu raporun giriş bölümünde,
bu stratejinin uygulanmasıyla Türkiye'nin AB'nin genişleme
sürecinde yer alacağı bildirilmiştir. Aynı bölümde, Türkiye
tarafından eleştiri konusu yapılan, malî iş birliği alanındaki
AB taahhütlerine de değinilmiş ve stratejide yer alan unsurların
gerçekleşmesinin AB'nin Türkiye'ye taahhüt ettiği malî yardımların
yürürlüğe konması ile mümkün olabileceğine dikkat çekilerek,
bu konuda yetkili bulunan Konseyin söz konusu yardımları gecikmeksizin
kullanılabilir hale getirecek düzenlemeyi yapması istenmiştir.
Cardiff ve Viyana Zirveleri
15-16 Haziran 1998 tarihinde gerçekleşen AB Cardiff Zirvesi
sonunda yayınlanan Başkanlık Sonuç Belgesinin "genişleme"
ile ilgili bölümünde, Türkiye'nin Avrupa Birliğinin genişleme
sürecindeki konumunu nispî şekilde iyileştiren bir üsluba
yer verildiği görülmüştür. Belgede, bu kere Türkiye'nin "üyelik
için ehil" olduğu ifadesinden vazgeçildiği, bunun yerine
zımnen, "üyelik adayı" tanımlanmasının getirildiği
gözlenmektedir. Bu çerçevede, adayların tüm üyeliğe hazırlanma
durumunu incelemek üzere kurulmuş bulunan ve AB komisyonunun
her aday için 1998 yılı sonunda bir rapor sunmasını öngören
dönemsel gözden geçirme mekanizmasına Türkiye de dahil edilmiş
ve Türkiye için hazırlanacak raporun, 1963 Ankara Ortaklık
Anlaşmasının tam üyeliğin öngörüldüğü 28. maddesi ile Lüksemburg
başkanlık kararlarını temel alması öngörülmüştür. Belgede
ayrıca, Komisyon tarafından Türkiye'yi tam üyeliğe hazırlamak
için sunulan "Avrupa Stratejisi" onaylanmış, bu
stratejinin Türkiye'nin önerileriyle de zenginleştirilebileceği
vurgulanarak, hayata geçirilmesi için komisyondan, gerekli
malî desteğin sağlanması amacıyla çözüm yolları bulunması
istenmiştir.
Belgede yer alan bu olumlu unsurların, Türkiye'nin genişleme
sürecindeki konumunda nispî nitelikte bir iyileşme yaptığı,
ancak bunun Lüksemburg'da Türkiye'ye karşı yapılan ayrımcı
muameleyi izale edecek bir düzeyde olmadığı ve adaylığının
kabul edilmesinin ilâve siyasî koşullara bağlanmasının kabul
edilemeyeceği, 17 Haziran 1998 tarihli bir açıklama ile bildirilmiştir.
Türk hükûmetinin söz konusu açıklamasında ayrıca, (Lüksemburg
zirvesinin ertesi günü olan) 14 Aralık 1997 tarihli hükûmet
açıklamasında ortaya konulan parametrelerin hâlen geçerli
olduğu da vurgulanmıştır.
Öte yandan AB Komisyonu, Cardiff kararları doğrultusunda,
diğer aday ülkelerle birlikte Türkiye için de hazırladığı
ilerleme raporunu 4 Kasım 1998 tarihinde Türkiye'ye tevdi
etmiştir. Bazı ön yargılı ifade ve tespitler içeren rapor
her ne kadar Komisyonun Türkiye'yi aday ülke olarak algıladığına
dair zımnî ibareler içermiş ise de, bu konuda 11-12 Aralık
1998 tarihlerinde yapılan Viyana zirvesinde en önemli bir
gelişme kaydedilmemiştir.
Cardiff zirvesinde Türkiye'ye ilişkin olarak alınan kararların,
Lüksemburg ile Türkiye'yi tamamen kaybederek, adaylık kapısında
istediklerini yaptıramama tehlikesi ile karşı karşıya gelen
AB'nin, Helsinki Sonuç Belgesinin girizgâhı olduğu anlaşılmaktadır.
Köln Zirvesi
Almanya'da Ekim 1998'de iş başına gelen Sosyal Demokrat-Yeşiller
Koalisyonu, Türkiye-AB ilişkileri konusunda bir önceki hükûmete
kıyasla daha olumlu bir görüntü vermiştir. Bu husus, Köln
Zirvesi öncesinde, İngiltere ve Avusturya dönem başkanlıkları
sırasında uygulanandan farklı olarak, Alman Dönem Başkanlığı
ile daha yakın temaslar kurulmasını sağlamıştır. Bu çerçevede,
Başbakan Bülent Ecevit ile Almanya Başbakanı Schroeder arasında
Köln zirvesinde Türkiye'nin adaylığının tescili konusunda
bir mektup teatisinde bulunulmuş ve Türkiye'nin AB'den beklentileri,
ayrıntıları ve gerekçeleriyle ortaya konulmuştur. Bununla
birlikte, 3-4 Haziran 1999 tarihlerinde Köln'de yapılan AB
hükûmet ve devlet başkanları zirvesinde Almanya tarafından
hazırlanan ve Türkiye'nin beklentilerini karşılayabilecek
nitelikteki taslak metin, İngiltere ve Fransa'nın desteğine
rağmen, Yunanistan'ın ve diğer bazı üye ülkelerin olumsuz
tutumları neticesinde kabul edilmemiştir. Bu gelişme üzerine
Dışişleri Bakanlığı tarafından, 4 Haziran 1999 günü yapılan
açıklamada, Alman dönem başkanlığının gayretlerinin memnuniyetle
karşılandığı, ancak AB'nin Türkiye'ye yönelik ayrımcı politikasında
herhangi bir değişiklik meydana gelmemesi sebebiyle, Türkiye'nin
de AB ile ilişkilerinde, hükûmet tarafından 14 Aralık 1997
tarihinde yapılan açıklama ile belirlenen yaklaşımın değişmeyeceği
bildirilmiştir.
17 Ağustos Depremi Ertesindeki Gelişmeler
Deprem Yardımları
İzmit depreminin ardından AB ülkelerinden münferiden ve Komisyon
aracılığıyla gelen yardımlar ile Yunanistan'ın davranışı,
Türkiye-AB ilişkilerinin de yumuşamasına yol açmıştır. Fin
Dışişleri Bakanı Halonen, Komiser Van der Broek ile 27 Ağustos
1999 tarihinde Ankara'ya gelerek, yardımlar bakımından somut
bir gösteride bulunmuştur.
4-5 Eylül 1999 tarihlerinde Finlandiya'nın Saariselka kasabasında
yapılan Avrupa Birliği Dışişleri Bakanlığı Gayriresmî toplantısında,
deprem vesilesiyle tekrar gündeme gelen Türkiye ile malî iş
birliği konusu ve ayrıca AB'nin genişlemesi bağlamında Türkiye'nin
adaylığı ele alınmıştır. Ancak bu konuda Saariselka'dan herhangi
bir karar çıkmamıştır. Aynı toplantıda deprem felâketi nedeniyle
verilmiş bulunan 4 milyon Euro tutarındaki acil yardıma ilâveten,
Türkiye'ye insanî yardım ve yeniden yapılanma için 30 milyon
Euro ve Avrupa Yatırım Bankasından 500-600 milyon Euro kredi
sağlanması kararlaştırılmıştır.
Deprem ve Yunanistan
Türkiye'nin uğradığı bu deprem felâketinin diğer yandan Yunanistan
ile ilişkilerinin sıcaklaşmasına vesile olduğuna şüphe bulunmamaktadır.
Bir kısım Yunanlının depreme yardım için koştukları da malûmdur.
Ancak bu ikili ilişkilerde bazı noktaların göz ardı edilerek
her şeyin toz pembe gösterilmesi de doğru değildir. Önce,
deprem öncesi Yunanistan'ın Avrupa'daki durumu incelenmelidir:
Eski Yugoslavya topraklarında Sırpların önce Bosnalı Müslümanları,
daha sonra Kosovalı Arnavutları katletmesi sonucunda NATO'nun
müdahalesi ve Sırbistan'a uygulanan ambargolar sırasında AB
ve NATO ülkeleri ile birlikte hareket etmeyen, ambargoları
deldiği yetmezmiş gibi Sırplara her türlü yardımda bulunan
Yunanistan önemli derecede prestij kaybına uğramıştı. Makedonya
Cumhuriyetinin ismine, bayrağına itirazları, Makedon ulusunun
varlığını inkârı ile milletler camiasında sevimsiz bir hâle
gelmişti. Aynı zamanda terör ile içiçeliği ayyuka çıkmış,
Suriye ve Libya'nın yer aldığı ABD'nin, terörist ülkeler listesine
(bu ülkedeki güçlü lobisi ve eski Yunan medeniyetinin bitmeyen
mirası nedeniyle) girmese de adı terörle birlikte anılır hâle
gelmişti. Birçok Türk diplomatının katili olan 17 Kasım örgütünün
Yunan devletinin bir kolu olduğuna dair bulgular batı basınında
sık sık çıkmaya başlamıştı. Yunanistan'da PKK'lılara sadece
sığınma imkânı ile yetinilmemiş, Yunan subayları tarafından
bomba başta olmak üzere, bunlara eğitim verildiği açığa çıkmıştı.
En son Abdullah Öcalan'a Yunanistan'da ve Kenya'daki sefaretinde
resmî görevlileri vasıtasıyla melce görevi üstlenen Yunan
hükûmeti diğer taraftan da AB ile Türkiye'nin ilişkilerinde
çıban başı olmaya devam ediyordu. Her ne kadar Türkiye'nin
AB'ne adaylığına karşı çıkanlar, ortaya çıkmadan topu Yunanistan'a
atıyolar ise de asıl maksatları, Türkiye'yi kızdırmadan, küstürmeden
AB'ne almamaktı. Yani Türkiye'nin AB'ne girme ümidini taze
tutacaklar, 65 milyonluk Türkiye pazarını kaçırmayacaklar,
Kafkasya, Ortadoğu bölgelerinde bir tampon bölge olarak kalmasını
sağlayacaklar, tamamen küstürüp yönünü başka tarafa çevirmesine
engel olacaklarken, Yunanistan'ın küçük hesaplarla AB'nin
ödemek zorunda kaldığı meblağların dahi vetosu cihetine gitmesi
AB ülkelerince hoş karşılanmıyordu. Diğer taraftan Yunanistan'ın
önündeki en önemli hedef, "Ortak Avrupa Para Birimine"
geçmekti. Ancak, uzlaşmaz tutumu, AB ülkelerinden ayrı bir
dış politika izlemesi, terör ile işbirliği onu AB içinde yalnızlığa
itiyordu. Yunanistan'da siyasetin en önemli parametresi, Türk
ve Türkiye düşmanlığı idi.
Seçimlerde Türk düşmanlığı oy getiriyordu. Oyu veren halk
olduğuna göre politikacılara rağmen halkın dost olduğunu söylemenin
mantığının olmadığı bir tarafa, bu tutum birbirini beslemekteydi.
Yani halkın düşmanlığı devam ettikçe politikacı oy kaygısı
ile düşmanlığı körükleyecek, politikacı Türk düşmanlığı yaptıkça
halk daha fazla düşman olacaktı. Bu durum Yunanistan'ın savunma
giderleri nedeniyle ekonomisine de olumsuz tesir icra etmekteydi.
AB'nin istediği ekonomik standartlar özellikle bu nedenle
bir türlü yakalanamıyordu. Yunanistan Topluluğa kabul edilirken
de kötü ekonomik durumu nedeniyle komisyon olumsuz rapor vermiş,
ancak Konsey'in siyasî kararı ile kabulü mümkün olmuştu. O
tarihte raporda, ekonomisi kötü olan Yunanistan'ın AB kaynaklarını
eriteceği belirtilmişti. Yani Yunanistan, kendisine verilen
onca krediyi, yardımı uygun bir şekilde kullanamamıştı. Ayrıca
Batı Trakya'daki Türk azınlığa yapılan zulüm, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesine kadar intikal etmiş, mahkûmiyet kararları
çıkmaya başlamıştı. Kuzey Yunanistan'da bulunan ve Yunanlılaştırılmaya
çalışılan Makedon, Ulah ve Arnavut azınlık da Avrupa Konseyinin
ve Avrupa Birliğinin kurumlarından istifade ile haklarını
istemeye başlamıştı. AİHM'de, Yunan vatandaşı Sidiropulos
isimli Makedonun, Makedon kimliği ile ilgili olarak açtığı
ve kazandığı dava, Yunanlıların bu inkâr politikasını sürdürmesi
hâlinde azınlıkları perçinlemekten ve Avrupa kurumları içinde
yalnızlığa itilmekten başka bir şeye yaramayacağının göstergesi
idi. Ancak sürekli düşmanlık ve kinle beslenmiş Yunan toplumunun
girdiği kısır döngüyü yıkmak hiçbir politikacının göze alabileceği
bir husus değildi. İşte bu noktada Türkiye'ye felâket getiren
deprem, Yunanistan'a ise bir açılım sağlamıştır. Diğer ülkeler
ile birlikte Yunanlar tarafından başlatılan yardım, Türk medyasında
fazlasıyla öne çıkarılmış, bu öne çıkarma, Yunanistan medyasının
övünme ile başlasa da bu yardımı daha da benimsemesine yol
açmış, Türk halkının geleneksel minnet ifadeleri, Yunanistan'daki
birçok şartlanmış zihniyeti bertaraf ederek, ilk defa Türklerin
her zaman Yunanistan'a saldırmaya hazır insanlar olmadığının
farkına varılmıştır. Bu dostluk münasebetleri Türkiye'nin
evvelden beri arzusu idi. Değişen Yunanistan olmuştur. Ama
ne derecede? Depremin ertesi günü Kıbrıs Rum basınında depremden
bahsedilirken, Türkiye'nin köhneliği, Yunanlıların, "Küçük
Asya"dan sökülüp atılmalarına rağmen Yunan medeniyetine
has insanlık, âlicenaplık örneği verdiği, Türkiye'de çürük
yapıların, bu ülkenin orduya ve cezaevine para harcamaktan
normal binalara aldırılmadığından kaynaklandığı, "Türkiye'nin
en sefil ve faşist ülke" olduğu gibi ifadeler yer almıştır.
Günlerce bu felâket, Türklere sövgü için bir yeni vesile edilmiştir
Kısaca Türkiye'nin maruz kaldığı deprem Türkiye ile birlikte
Yunanistan'ın Avrupa politikalarında yeni bir iklim yaratmıştır.
Bu iklim her ne kadar Yunanistan'a yaramış, Yunanistan'da
halk ile politikacılar arasında Türk düşmanlığını körükleyen
kısır döngüyü kırmış ise de, Yunanistan Avrupa Ortak Para
Birimi "Euro"ya geçtikten ve Kıbrıs'ı Elen adası
yapma isteğine kavuşamayacağını ve Ege'de istediği tavizleri
alamayacağını anladıktan sonra düşmanca tutum ve davranışlarının
çok çabuk geri geleceğinden emin bulunmaktayız.
AB Komisyonunca Açıklanan İkinci İlerleme Raporu
AB Komisyonu'nun, Cardiff zirvesi kararları uyarınca, aday
ülkeler hakkında hazırladığı raporlardan ikincisi, 13 Ekim
1999 tarihinde Komisyon Başkanı Romano Prodi tarafından açıklanmıştır.
Türkiye, bu raporda, bu kez tam üyeliğe aday gösterilmiş ve
Lüksemburg zirvesinde diğer ülkeler için yapılmış olduğu gibi,
somut bir katılma ortaklığı stratejisi önerilmiştir.
AB Devlet ve Hükümet Başkanları Tampere Özel Zirvesi
Adalet ve iç işleri konularının ele alındığı AB devlet ve
hükûmet başkanlarının özel zirve toplantısı 15-16 Ekim 1999
tarihlerinde Finlandiya'da Tampere kentinde yapılmıştır. Zirvede
ayrıca, genişleme ve bu kapsamda Türkiye'nin AB'ne adaylığı,
konusu da gayriresmî olarak ele alınmıştır.
AB ile Münasebetlerde AGİT Zirvesi
İstanbul'da 18-19 Kasım 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen
AGİT Zirvesi'nin ardından Türk Dışişleri Bakanı tarafından
AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına İstanbul'da verilen
bir öğle yemeğinde, 10-11 Aralık 1999- Helsinki AB devlet
ve hükûmet başkanları zirvesinde Türkiye'nin AB'ne adaylık
statüsü konusu ile Türkiye'de son dönemde kaydedilen gelişmeler
ele alınmıştır.
AB Helsinki Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi
Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki'de yapılan
AB devlet ve hükûmet başkanları zirvesinde oy birliği ile
Avrupa Birliğine aday ülke olarak kabul ve ilân edilmiş, diğer
aday ülkelerle eşit konumda olacağı ifade edilmiştir. Helsinki
zirvesi kararlarına göre, Türkiye, diğer aday ülkeler gibi
bir katılım öncesi stratejisinden yararlanacaktır. Böylece,
Türkiye topluluk programları ve ajansları ile, aday ülkeler
ile birlik arasında, katılım süreci çerçevesinde yapılan toplantılara
katılma imkânına sahip olacaktır. Zirve sonuç bildirisi ayrıca,
önceki AB konseyi kararları çerçevesinde bir katılım ortaklığı
hazırlanmasını öngörmektedir. Bu ortaklığın aynı zamanda,
siyasî ve ekonomik kriterleri ile, üye ülke olmanın gerektirdiği
yükümlülükler ışığında ve AB müktesebatının üstlenilmesine
ilişkin ulusal program ile bir arada, katılım hazırlıkları
üzerinde yoğunlaşacağı belirtilmiştir. Komisyon ayrıca, Türk
mevzuatının topluluk müktesebatıyla uyumlaştırılması amacıyla,
müktesebatın analitik incelenmesi sürecini hazırlamakla görevlendirilmiş,
öte yandan, katılım öncesine yönelik malî kaynakların eş güdümü
için tek bir çerçeve sunmaya çağrılmıştır.
AB Lüksemburg ve Helsinki Kararları - Kıbrıs
Londra ve Zürih anlaşmalarına göre "Kıbrıs"ın bir
uluslararası kuruluşa katılabilmesi için garantör devletlerin
(Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) muvafakatı gerekli bulunmaktadır.
GKRY, AB'ne üyelik için başvurusunu 3 Temmuz 1990 tarihinde
yapmıştır. İçinde garantör Yunanistan ve İngiltere'nin de
bulunduğu AB'nin, GKRY'nin üyeliğe kabulünde, Türkiye'nin
muvafakatını aramaması, Londra ve Zürih andlaşmalarının ihlâli
anlamındadır.
-10/11 Aralık 1999 tarihli Helsinki zirvesinde GKRY'ne, Kıbrıs
konusunun çözümü konusunda GKRY ile ilgili hüküm, Sonuç belgesinin
9. maddesindedir. Bu maddenin (a) bendinde, Kıbrıs konusunda
BMGS'nin 3 aralıkta başlattığı dolaylı görüşmelere destek
ile başarılı sonuç alınmasına "temenni" yer almaktadır.
(b) bendinde "siyasal çözümün, GKRY'nin AB'ne girmesini
kolaylaştıracağı" belirtilmektedir. (b) bendinin ikinci
cümlesinde ise, bir anlaşmaya varılamaması halinde, birinci
cümledeki ön şartın kalkacağı hüküm altına alınmakta, ancak
bunu yaparken konseyin tüm ilgili faktörleri dikkate alacağı
(üçüncü cümle) kararlaştırılmaktadır.
Görüleceği üzere, burada GKRY'nin üyeliğini engelleyebilecek
kuvvetli bir hüküm bulunmamaktadır. Niyet GKRY'ni AB'ne almak
ise, -ki öyle görünüyor- aksine kolaylaştırıcıdır.
Türkiye ile ilgili 12. maddede ise, 4. ve 9 (a) maddelerine
de yapılan atıflarla daha somut istekler bulunmaktadır. 4.
Madde, her aday ülke için geçerli ve genel bir madde iken,
12. maddede yapılan atıfla Türkiye için özel bir madde hâline
gelmiştir.
Londra ve Zürih anlaşmaları açısından baktığımızda GKRY'nin
AB'ne girmesi için zımnî muvafakat alınmış olmaktadır. Zira
Türkiye bu belgeyi kabul etmiştir. "Kıbrıs"ın üyeliğe
alınmasının Londra ve Zürih anlaşmaları nedeniyle mümkün olamayacağına
dair Türkiye tarafından bugüne kadar net bir beyanda maalesef
bulunulmamıştır. Yani Türkiye açısından GKRY'nin AB'ne üye
olarak alınmasına engel, 9. maddede belirtilen şarta indirgenmiştir
(yalnız Londra ve Zürih anlaşmaları bakımından). 9. Maddede
belirtildiği üzere anlaşmazlık çözümlenemediği takdirde AB,
tüm ilişkili faktörleri de gözönüne alarak, GKRY'yi üye alabilecektir.
Bu durumda Türkiye, gerekli gördüğü siyasî girişimlerini yapacaktır.
Ama, Londa ve Zürih anlaşmalarının ihlâl edildiğine dair bir
hukukî dayanaktan yoksun kalmıştır. Bu anlaşmalara atıfta
bulunan beyanlarda bulunulması gereklidir.
Diğer taraftan 12. ve 4. maddeler birlikte mütalaâ edildiğinde,
Türkiye'nin diğer aday ülkelerle eşit konumda bulunmadığı
görülmektedir. Zira Türkiye'nin, üyelik sürecinde diğer adaylarla
"equal footing" konumunda olabilmesi için en geç
2004 yılına kadar Uluslar arası Adalet Divanı (UAD) kanalı
ile komşularıyla (yani Yunanistan ile) uyuşmazlıklarını çözecektir.
Önce aralarındaki "sınır uyuşmazlıkları ve onunla ilintili
diğer konuları" çözmek için elinden gelen her çabayı
gösterecek, makûl bir sürede bu yerine getirilmez ise U.A.D.'na
gidilecektir. Yani Yunanistan, "karşılıklı anlaşmayı
sağlayamıyoruz" derse, UAD'na gitmekten başka yapacak
bir şey kalmayacaktır. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinde, özellikli
denizler dikkate alınmadığından ve UAD uyuşmazlığı bu sözleşmeye
göre çözümleyeceğinden, adaların kıta sahanlığı ile 12 mil
kara suyu konularında olumlu sonuç alabilmemiz mümkün olamayacaktır.
Bu durumda, Lüksemburg'da önümüze kaba bir şekilde dayatılan
Ege ve Kıbrıs konuları, Helsinki'de cilâlanarak zamana yayılmaktan
başka bir değişikliğe uğramamıştır. Lüksemburg'da "aday
olmak için" getirilen bu şartlar, Helsinki'de "diğer
12 aday ile aynı konuma gelebilmek için" getirilen şartlar
olarak değişmiştir. Tüm bunlara karşılık AB, Türk itirazını
kaldırarak GKRY'ni uluslar arası hukuka aykırı olmayan bir
şekilde (Londra ve Zürih anlaşmalarının ihlâl etmeden) alacak,
Türkiye'ye adaylık teklif etmek suretiyle de, bir Hristiyan
kulübü olmadığını isbat etmiş olacaktır. Coğrafî olarak tamamen
Asya kıtasına bağlı olan Kıbrıs adası için de, Türkiye'ye
teklif edilen adaylık ile birlikte coğrafî mazeret bulunmuş
olmaktadır.
Fin Başbakanı Lipponen'in mektubu da ileride açıkladığımız
üzere, Sonuç Belgesini değiştirebilecek nitelikte olmaktan
uzaktır.
Diğer taraftan, 8. ve 10. maddelerle Türkiye dışındaki aday
ülkeler ikiye ayrılmıştır. İlk grupta (8. maddede) sırasıyla,
GKRY, Macaristan, Polonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya
sayılmış, ikinci grubu teşkil eden Romanya, Slovakya, Latvia,
Litvanya, Bulgaristan ve Malta ile 2000 Şubat'ında ikili hükûmetler
arası görüşmelerin başlatılması kararlaştırılmıştır. Türkiye
ise 12.madde ile bu 12'nin dışında ayrı bir muameleye tâbi
tutulmuştur. Kıbrıs ve Ege dışında Türkiye için ayrıca, Kopenhag
kriterlerine uyum sağlamak için reformlar yapmaya niyetli
olduğunun anlaşıldığı belirtilmiştir. Diğer ülkelerin bu aşamayı
geçtiği anlaşılıyor.
"Equal footing" meselesine gelince; 1997 Lüksemburg
zirvesinde de (Sonuç Belgesinin 31. maddesinde) Türkiye'nin
diğer müracaatçı ülkelerle aynı kriterler altında değerlendirileceği
belirtilmişti. Bu "aynı kriterler altında değerlendirme"
esasen, somut bir kavram olmaktan uzak bulunmaktadır. Lüksemburg'da
da aynı şekilde "equal footing" söz konusudur. Oysa
gerçekte, yukarıda da belirttiğimiz gibi 12+1 formülü işletilmiştir.
|