Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
AYDIN SAFA AKAY
Sayfa 1 2 3 4


Gümrük Birliği


1983 yılında Türkiye'de sivil idarenin yeniden kurulması ve 1984 yılından itibaren ithal ikamesi politikalarının hızla terkedilerek dışa açılma sürecinin başlatılması, Türkiye-AET ilişkilerini yeniden canlandırmıştır. Türkiye bir taraftan 14 Nisan 1987'de AB'ne tam üyelik müracaatında bulunurken, diğer taraftan da ertelenmiş bulunan gümrük vergileri uyum ve indirim takvimini 1988 yılından itibaren hızlandırılmış bir şekilde yeniden yürürlüğe konmuştur.

Türkiye'nin 14 Nisan 1987 tarihinde, Roma Anlaşmasının 237. maddesi, AKÇT'ni kuran Anlaşmanın 205. Maddesi, EURATOM'u kuran anlaşmanın 98. Maddesi ve 1963 Ankara Anlaşmasının umumî hükümleri uyarınca, -o günkü adıyla- Avrupa Topluluğuna (AT) tam üyelik müracaatını komisyon, olağandan çok daha uzun bir sürede incelemiş, iki buçuk yıl sonra 18 Aralık 1989'da raporunu açıklamıştır. Rapor iki kısımdır. 164 sayfalık raporun 150 sayfası ekonomik değerlendirmelerle ilgili olup Türk ekonomisinin olumlu ve olumsuz yönleri objektif bir şekilde yansıtılmıştır. Ekonomik engeller arasında, sanayi ve tarım alanında yapısal eşitsizlikler, sanayide aşırı koruma, makro ekonomik dengesizlikler ve toplumsal güvenliğin çok düşük bir düzeyde olması halleri sayılmaktadır. 14 sayfalık siyasal bölüm ise kararlarında etkili olan kısımdır. Buna göre, "Türkiye'nin hukuken tam üye olma hakkı vardır" denilmekte ve sonra AT bakımından olumsuz yönler sıralanmaktadır. Bugünkü halden farklı olmayan politik değerlendirmelerden ilki, "Kıbrıs ve bir ülke (isim vermiyor, ama Yunanistan olduğu açık) ile sorunlar Türkiye-AT ilişkilerini olumsuz etkilemektedir." İbarelerinde ifadesini bulan Kıbrıs ile Yunanistan'la Ege'deki sorunlar, diğeri de demokratikleşme ve Türkiye'de azınlık hakları (azınlık haklarından da Lozan Andlaşması dışında kalan zümrelere azınlık statüsü tanınması kastediliyor) meseleleri idi. Komisyon Raporunun (Avis) son cümlesi ile, Türkiye'ye bu aşamada olumlu veya olumsuz bir cevap verilmemesi ifade olunmuş ve başvurunun 1992 sonunda oluşacak "Tek Avrupa Pazarı" sonrasında yeniden değerlendirilmesinin uygun olacağı belirtilmiştir. İlişkilerin geliştirilmesi amacıyla da Matudes Paketi hazırlanarak bu yola gidilmiştir. Rapor, Türkiye'nin AB'ne üyelik konusundaki ehliyetini kabul etmekle birlikte, bunun gerçekleşebilmesi için gerekli ekonomik ve siyasal şartları saymıştır. Raporda, sonuç olarak Türkiye ile AB arasında tam üyelik için görüşme başlayamayacağı belirtilirken Türkiye'nin batıya dönük politikası ve AT ile tarihî ilişkisi göz önüne alınarak iş birliğinin sürdürüleceği karar altına alınmıştır. Bu iş birliğinin sürdürülebilmesi için de 1995 sonuna kadar Gümrük Birliğinin gerçekleştirilmesi önerilmiştir (Gönlübol 1996: 719). Bu öneri tarafımızdan da olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliğinin Katma Protokolde öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir (Gönlübol 1996: 722).

Gümrük Birliğinin tamamlanmasıyla Türkiye'nin AB ülkeleriyle ekonomik entegrasyon istikametinde çok önemli bir merhale katetmiştir. En azından, Türk ekonomisi ve sanayii Gümrük Birliğini tamamlayarak altından kalkılamayacak bir yük üstlenmediğini ispatlamış, dolayısıyla tam üyeliğin gerektireceği ekonomik yükümlülükleri de zaman içinde üstlenebileceğini göstermiştir. Türkiye, AB ile Gümrük Birliğine giren tek ülkedir. Ancak, Gümrük Birliğinin sorunsuz yürüdüğü de söylenemez. Öncelikle, AB, Gümrük Birliği ile birlikte Türkiye'ye karşı üstlendiği bazı yükümlülükleri yerine getirmemiştir. AB, Gümrük Birliği kararının kabul edildiği Ortaklık Konseyi toplantısında üstlendiği ve 4-5 yıllık bir dönem içinde 2,5 milyar Euroya varan malî yardım yapma yükümlülüğünü yerine getirmemiş, aynı şekilde kurumsal alanda entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla öngörülen bazı tedbirleri almamıştır. Bunlar Gümrük Birliği anlaşması paketinin bir parçasını teşkil etmekte olup, yerine getirilmemeleri ilişkinin dengesini bozma sonucunu doğurmaktadır.

Avrupa Birliğinin Genişleme Süreci ve Türkiye Gündem 2000

Avrupa Birliği 1993 Kopenhag zirve toplantısında aldığı kararlar uyarınca eski Varşova Paktı ülkeleri olan merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan bir genişleme süreci başlatmıştır. AB Komisyonunun genişlemeye ilişkin stratejisine esas teşkil etmek üzere hazırladığı öneriler 16 Temmuz 1997 tarihinde "Gündem 2000" başlıklı bir raporda açıklanmıştır. Raporda MDAÜ (Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri) ve GKRY'nin iki dalga şeklinde 2000'li yıllarda AB'ne tam üye olmaları öngörülmüştür. İlk dalga ülkeleri arasına, Kopenhag Kriterleri dediğimiz kriterlere (demokrasi, insan hakları, ekonomik gelişme, topluluk müktesebatını benimseme) en fazla uyum gösterebilme yeteneğine sahip olduğu değerlendirilen Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Estonya dahil olurken, söz konusu kriterlere göre daha geri bir durumda bulunan ikinci dalgaya ise Slovak Cumhuriyeti, Litvanya, Letonya, Bulgaristan ve Romanya girmiştir. GKRY de daha önce alınan bir kararla söz konusu genişlemenin içinde dahil edilmiştir. Türkiye ise genişlemenin kapsamına alınmamıştır. Gündem 2000 raporunda Türkiye ile ilgili olarak, tatmin edici şekilde işleyen Gümrük Birliğinin, Türkiye ile AB arasında ilişkilerin geliştirilmesi için sağlam bir dayanak teşkil etmekle birlikte, siyasî durumun, malî iş birliği ve siyasî diyaloğun -6 Mart 1995 tarihinde kararlaştırıldığı şekilde- sürdürülmesine imkân vermediği; Gümrük Birliğinin uygulanmasının Türkiye'nin birçok alanda AB müktesebatını başarıyla üstlenebileceğini gösterdiğini, buna karşılık ekonomisinin makro ekonomik istikrarsızlık kıskacını kıramadığı ifade edilmiştir. Siyasî konularda ise insan hakları ve Güney-doğu sorunu ile ilgili bilinen görüşler tekrar edilmiş ve bu soruna askerî değil, siyasî bir çözüm bulunması gerektiği ifade edilmiştir.
Gündem 2000 raporunun açıklanmasını izleyen dönemde Türkiye AB üyesi ülkeler ve AB komisyonu düzeyinde yoğun ikili temaslar gerçekleştirmiştir. Bütün bu görüşmelerde Türkiye, komisyonun kendisini AB'nin hâlihazır genişleme sürecinden dışlayan Gündem 2000'deki önerileri hakkında olumsuz görüşlerini ortaya koyarak, AB'nin bu yönde bir tutum almasının Türkiye-AB ilişkilerinin müktesebatıyla ciddî biçimde çelişeceğini vurgulamış ve Lüksemburg Zirve toplantısından beklentilerini aşağıdaki biçimde ortaya koymuştur:

-Türkiye'nin AB'nin genişleme sürecine dahil olduğunun resmen ilânı.
-Türkiye'nin uygun bir katılma öncesi stratejisi ile desteklenmesi.
-Türkiye'nin Avrupa Daimî Konferansına diğer adaylarla eşit statüde katılması.

Lüksemburg Zirvesi


12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg'da yapılan Avrupa Birliği zirvesinde kabul edilen sonuç bildirisinin en önemli bölümü genişleme konusuna ayrılmıştır. Bu bildiri, genelde Komisyonun Gündem 2000 raporunda yaptığı önerileri benimsemekle birlikte, Türkiye için bunun ötesine giden bir içerik taşımıştır.
Lüksemburg zirvesi sonrasında varılmış bulunan noktaya bakıldığında Türkiye açısından şu unsurlar göze çarpmaktadır:

- Hukuksal açıdan Türkiye'nin tam üyeliğe ehliyeti bir kez daha teyid edilmiştir.
- Avrupa Birliği, Türkiye'yi tam üyeliğe hazırlamak için bir strateji tespitini imkânların geliştirilmesi, Gümrük Birliğinin güçlendirilmesi, malî işbirliği ve mevzuat uyumu gibi unsurlara yer verilmesi ve gelişmelerin düzenli olarak Ankara Anlaşmasının 28. maddesi, Kopenhag Kriterleri ve AB'nin 29 Nisan 1997 tarihli deklarasyonu çerçevesinde gözden geçirilmesi öngörülmüştür.
- Bunlara karşılık, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesinin aynı zamanda ülkedeki siyasî ve ekonomik reformların sürmesine, Yunanistan ile iyi ve istikrarlı ilişkilere sahip olunmasına ve Kıbrıs sorununa çözüm bulunması amacıyla BM gözetimindeki müzakerelerin desteklenmesine bağlı olduğu vurgulanmıştır. Bu paragraftaki ilişkilerin özünü siyasî şartlar teşkil etmektedir. İleride Kıbrıs ile ilişkiler kısmında ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Lüksemburg Zirvesi Sonraki Türkiye'nin Tutumu


Lüksemburg zirvesinin ertesi günü 14 Aralık 1997 tarihinde Türk hükûmeti tarafından yapılan bir açıklama ile, AB'nin Türkiye'ye yönelik yanlı ve ayırımcı tutumu kınanmıştır. Ancak AB ile köprüler tamamen atılmayarak, tam üyelik hedefinin muhafaza edildiği ve AB ile mevcut ortaklık ilişkilerinin sürdürüleceği, ancak bu ilişkilerin geliştirilmesinin AB'nin yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olacağı, AB'nin mevcut zihniyet ve yaklaşımı değişmedikçe ilişkilerin ahdi çerçevesi dışındaki konuların AB ile ele alınamayacağı da aynı açıklamada ilâve edilmiştir. Müteakiben yapılan açıklamalarda, AB ile siyasî diyaloğun, -ilişkilerin gelişmesine engel oldukları iddia edilen,-Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan ilişkileri ve insan hakları dahil olmak üzere Türkiye'nin iç meselelerini bundan böyle kapsamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca, ilk oturumunu 12 Mart 1998 tarihinde Londra'da yapan Avrupa Konferansına katılınmayacağı, bu arada Gümrük Birliğinin, ortaklık anlaşmalarında öngörüldüğü şekilde sürdürüleceği, AB tarafının Lüksemburg zirvesinin sonuç bildirisinde yapmayı üstlendiği, Gümrük Birliğinin derinleştirilmesine ve Ankara Anlaşmasının sağladığı imkânların kullanılmasına yönelik tekliflerin beklendiği ifade edilmiştir. Bu suretle ilişkilerin içinde bulunduğu durumdan çıkış yolunun AB'nin göstereceği siyasî iradeye bağlı olduğu karşı tarafa ifade edilmiştir.
Avrupa Birliği ile ilişkiler Lüksemburg zirvesinden sonraki dönemde yukarıda belirtilen hükûmet açıklaması çerçevesinde yürütülmüştür. Bu dönemde komisyon, Lüksemburg zirvesinde kendisine verilen yönerge gereğince 4 Mart 1998 tarihinde Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesini konu alan bir strateji belgesini açıklamıştır. Söz konusu raporun giriş bölümünde, bu stratejinin uygulanmasıyla Türkiye'nin AB'nin genişleme sürecinde yer alacağı bildirilmiştir. Aynı bölümde, Türkiye tarafından eleştiri konusu yapılan, malî iş birliği alanındaki AB taahhütlerine de değinilmiş ve stratejide yer alan unsurların gerçekleşmesinin AB'nin Türkiye'ye taahhüt ettiği malî yardımların yürürlüğe konması ile mümkün olabileceğine dikkat çekilerek, bu konuda yetkili bulunan Konseyin söz konusu yardımları gecikmeksizin kullanılabilir hale getirecek düzenlemeyi yapması istenmiştir.

Cardiff ve Viyana Zirveleri


15-16 Haziran 1998 tarihinde gerçekleşen AB Cardiff Zirvesi sonunda yayınlanan Başkanlık Sonuç Belgesinin "genişleme" ile ilgili bölümünde, Türkiye'nin Avrupa Birliğinin genişleme sürecindeki konumunu nispî şekilde iyileştiren bir üsluba yer verildiği görülmüştür. Belgede, bu kere Türkiye'nin "üyelik için ehil" olduğu ifadesinden vazgeçildiği, bunun yerine zımnen, "üyelik adayı" tanımlanmasının getirildiği gözlenmektedir. Bu çerçevede, adayların tüm üyeliğe hazırlanma durumunu incelemek üzere kurulmuş bulunan ve AB komisyonunun her aday için 1998 yılı sonunda bir rapor sunmasını öngören dönemsel gözden geçirme mekanizmasına Türkiye de dahil edilmiş ve Türkiye için hazırlanacak raporun, 1963 Ankara Ortaklık Anlaşmasının tam üyeliğin öngörüldüğü 28. maddesi ile Lüksemburg başkanlık kararlarını temel alması öngörülmüştür. Belgede ayrıca, Komisyon tarafından Türkiye'yi tam üyeliğe hazırlamak için sunulan "Avrupa Stratejisi" onaylanmış, bu stratejinin Türkiye'nin önerileriyle de zenginleştirilebileceği vurgulanarak, hayata geçirilmesi için komisyondan, gerekli malî desteğin sağlanması amacıyla çözüm yolları bulunması istenmiştir.

Belgede yer alan bu olumlu unsurların, Türkiye'nin genişleme sürecindeki konumunda nispî nitelikte bir iyileşme yaptığı, ancak bunun Lüksemburg'da Türkiye'ye karşı yapılan ayrımcı muameleyi izale edecek bir düzeyde olmadığı ve adaylığının kabul edilmesinin ilâve siyasî koşullara bağlanmasının kabul edilemeyeceği, 17 Haziran 1998 tarihli bir açıklama ile bildirilmiştir. Türk hükûmetinin söz konusu açıklamasında ayrıca, (Lüksemburg zirvesinin ertesi günü olan) 14 Aralık 1997 tarihli hükûmet açıklamasında ortaya konulan parametrelerin hâlen geçerli olduğu da vurgulanmıştır.

Öte yandan AB Komisyonu, Cardiff kararları doğrultusunda, diğer aday ülkelerle birlikte Türkiye için de hazırladığı ilerleme raporunu 4 Kasım 1998 tarihinde Türkiye'ye tevdi etmiştir. Bazı ön yargılı ifade ve tespitler içeren rapor her ne kadar Komisyonun Türkiye'yi aday ülke olarak algıladığına dair zımnî ibareler içermiş ise de, bu konuda 11-12 Aralık 1998 tarihlerinde yapılan Viyana zirvesinde en önemli bir gelişme kaydedilmemiştir.

Cardiff zirvesinde Türkiye'ye ilişkin olarak alınan kararların, Lüksemburg ile Türkiye'yi tamamen kaybederek, adaylık kapısında istediklerini yaptıramama tehlikesi ile karşı karşıya gelen AB'nin, Helsinki Sonuç Belgesinin girizgâhı olduğu anlaşılmaktadır.
Köln Zirvesi

Almanya'da Ekim 1998'de iş başına gelen Sosyal Demokrat-Yeşiller Koalisyonu, Türkiye-AB ilişkileri konusunda bir önceki hükûmete kıyasla daha olumlu bir görüntü vermiştir. Bu husus, Köln Zirvesi öncesinde, İngiltere ve Avusturya dönem başkanlıkları sırasında uygulanandan farklı olarak, Alman Dönem Başkanlığı ile daha yakın temaslar kurulmasını sağlamıştır. Bu çerçevede, Başbakan Bülent Ecevit ile Almanya Başbakanı Schroeder arasında Köln zirvesinde Türkiye'nin adaylığının tescili konusunda bir mektup teatisinde bulunulmuş ve Türkiye'nin AB'den beklentileri, ayrıntıları ve gerekçeleriyle ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, 3-4 Haziran 1999 tarihlerinde Köln'de yapılan AB hükûmet ve devlet başkanları zirvesinde Almanya tarafından hazırlanan ve Türkiye'nin beklentilerini karşılayabilecek nitelikteki taslak metin, İngiltere ve Fransa'nın desteğine rağmen, Yunanistan'ın ve diğer bazı üye ülkelerin olumsuz tutumları neticesinde kabul edilmemiştir. Bu gelişme üzerine Dışişleri Bakanlığı tarafından, 4 Haziran 1999 günü yapılan açıklamada, Alman dönem başkanlığının gayretlerinin memnuniyetle karşılandığı, ancak AB'nin Türkiye'ye yönelik ayrımcı politikasında herhangi bir değişiklik meydana gelmemesi sebebiyle, Türkiye'nin de AB ile ilişkilerinde, hükûmet tarafından 14 Aralık 1997 tarihinde yapılan açıklama ile belirlenen yaklaşımın değişmeyeceği bildirilmiştir.

17 Ağustos Depremi Ertesindeki Gelişmeler


Deprem Yardımları


İzmit depreminin ardından AB ülkelerinden münferiden ve Komisyon aracılığıyla gelen yardımlar ile Yunanistan'ın davranışı, Türkiye-AB ilişkilerinin de yumuşamasına yol açmıştır. Fin Dışişleri Bakanı Halonen, Komiser Van der Broek ile 27 Ağustos 1999 tarihinde Ankara'ya gelerek, yardımlar bakımından somut bir gösteride bulunmuştur.
4-5 Eylül 1999 tarihlerinde Finlandiya'nın Saariselka kasabasında yapılan Avrupa Birliği Dışişleri Bakanlığı Gayriresmî toplantısında, deprem vesilesiyle tekrar gündeme gelen Türkiye ile malî iş birliği konusu ve ayrıca AB'nin genişlemesi bağlamında Türkiye'nin adaylığı ele alınmıştır. Ancak bu konuda Saariselka'dan herhangi bir karar çıkmamıştır. Aynı toplantıda deprem felâketi nedeniyle verilmiş bulunan 4 milyon Euro tutarındaki acil yardıma ilâveten, Türkiye'ye insanî yardım ve yeniden yapılanma için 30 milyon Euro ve Avrupa Yatırım Bankasından 500-600 milyon Euro kredi sağlanması kararlaştırılmıştır.

Deprem ve Yunanistan

Türkiye'nin uğradığı bu deprem felâketinin diğer yandan Yunanistan ile ilişkilerinin sıcaklaşmasına vesile olduğuna şüphe bulunmamaktadır. Bir kısım Yunanlının depreme yardım için koştukları da malûmdur. Ancak bu ikili ilişkilerde bazı noktaların göz ardı edilerek her şeyin toz pembe gösterilmesi de doğru değildir. Önce, deprem öncesi Yunanistan'ın Avrupa'daki durumu incelenmelidir:

Eski Yugoslavya topraklarında Sırpların önce Bosnalı Müslümanları, daha sonra Kosovalı Arnavutları katletmesi sonucunda NATO'nun müdahalesi ve Sırbistan'a uygulanan ambargolar sırasında AB ve NATO ülkeleri ile birlikte hareket etmeyen, ambargoları deldiği yetmezmiş gibi Sırplara her türlü yardımda bulunan Yunanistan önemli derecede prestij kaybına uğramıştı. Makedonya Cumhuriyetinin ismine, bayrağına itirazları, Makedon ulusunun varlığını inkârı ile milletler camiasında sevimsiz bir hâle gelmişti. Aynı zamanda terör ile içiçeliği ayyuka çıkmış, Suriye ve Libya'nın yer aldığı ABD'nin, terörist ülkeler listesine (bu ülkedeki güçlü lobisi ve eski Yunan medeniyetinin bitmeyen mirası nedeniyle) girmese de adı terörle birlikte anılır hâle gelmişti. Birçok Türk diplomatının katili olan 17 Kasım örgütünün Yunan devletinin bir kolu olduğuna dair bulgular batı basınında sık sık çıkmaya başlamıştı. Yunanistan'da PKK'lılara sadece sığınma imkânı ile yetinilmemiş, Yunan subayları tarafından bomba başta olmak üzere, bunlara eğitim verildiği açığa çıkmıştı. En son Abdullah Öcalan'a Yunanistan'da ve Kenya'daki sefaretinde resmî görevlileri vasıtasıyla melce görevi üstlenen Yunan hükûmeti diğer taraftan da AB ile Türkiye'nin ilişkilerinde çıban başı olmaya devam ediyordu. Her ne kadar Türkiye'nin AB'ne adaylığına karşı çıkanlar, ortaya çıkmadan topu Yunanistan'a atıyolar ise de asıl maksatları, Türkiye'yi kızdırmadan, küstürmeden AB'ne almamaktı. Yani Türkiye'nin AB'ne girme ümidini taze tutacaklar, 65 milyonluk Türkiye pazarını kaçırmayacaklar, Kafkasya, Ortadoğu bölgelerinde bir tampon bölge olarak kalmasını sağlayacaklar, tamamen küstürüp yönünü başka tarafa çevirmesine engel olacaklarken, Yunanistan'ın küçük hesaplarla AB'nin ödemek zorunda kaldığı meblağların dahi vetosu cihetine gitmesi AB ülkelerince hoş karşılanmıyordu. Diğer taraftan Yunanistan'ın önündeki en önemli hedef, "Ortak Avrupa Para Birimine" geçmekti. Ancak, uzlaşmaz tutumu, AB ülkelerinden ayrı bir dış politika izlemesi, terör ile işbirliği onu AB içinde yalnızlığa itiyordu. Yunanistan'da siyasetin en önemli parametresi, Türk ve Türkiye düşmanlığı idi.

Seçimlerde Türk düşmanlığı oy getiriyordu. Oyu veren halk olduğuna göre politikacılara rağmen halkın dost olduğunu söylemenin mantığının olmadığı bir tarafa, bu tutum birbirini beslemekteydi. Yani halkın düşmanlığı devam ettikçe politikacı oy kaygısı ile düşmanlığı körükleyecek, politikacı Türk düşmanlığı yaptıkça halk daha fazla düşman olacaktı. Bu durum Yunanistan'ın savunma giderleri nedeniyle ekonomisine de olumsuz tesir icra etmekteydi. AB'nin istediği ekonomik standartlar özellikle bu nedenle bir türlü yakalanamıyordu. Yunanistan Topluluğa kabul edilirken de kötü ekonomik durumu nedeniyle komisyon olumsuz rapor vermiş, ancak Konsey'in siyasî kararı ile kabulü mümkün olmuştu. O tarihte raporda, ekonomisi kötü olan Yunanistan'ın AB kaynaklarını eriteceği belirtilmişti. Yani Yunanistan, kendisine verilen onca krediyi, yardımı uygun bir şekilde kullanamamıştı. Ayrıca Batı Trakya'daki Türk azınlığa yapılan zulüm, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar intikal etmiş, mahkûmiyet kararları çıkmaya başlamıştı. Kuzey Yunanistan'da bulunan ve Yunanlılaştırılmaya çalışılan Makedon, Ulah ve Arnavut azınlık da Avrupa Konseyinin ve Avrupa Birliğinin kurumlarından istifade ile haklarını istemeye başlamıştı. AİHM'de, Yunan vatandaşı Sidiropulos isimli Makedonun, Makedon kimliği ile ilgili olarak açtığı ve kazandığı dava, Yunanlıların bu inkâr politikasını sürdürmesi hâlinde azınlıkları perçinlemekten ve Avrupa kurumları içinde yalnızlığa itilmekten başka bir şeye yaramayacağının göstergesi idi. Ancak sürekli düşmanlık ve kinle beslenmiş Yunan toplumunun girdiği kısır döngüyü yıkmak hiçbir politikacının göze alabileceği bir husus değildi. İşte bu noktada Türkiye'ye felâket getiren deprem, Yunanistan'a ise bir açılım sağlamıştır. Diğer ülkeler ile birlikte Yunanlar tarafından başlatılan yardım, Türk medyasında fazlasıyla öne çıkarılmış, bu öne çıkarma, Yunanistan medyasının övünme ile başlasa da bu yardımı daha da benimsemesine yol açmış, Türk halkının geleneksel minnet ifadeleri, Yunanistan'daki birçok şartlanmış zihniyeti bertaraf ederek, ilk defa Türklerin her zaman Yunanistan'a saldırmaya hazır insanlar olmadığının farkına varılmıştır. Bu dostluk münasebetleri Türkiye'nin evvelden beri arzusu idi. Değişen Yunanistan olmuştur. Ama ne derecede? Depremin ertesi günü Kıbrıs Rum basınında depremden bahsedilirken, Türkiye'nin köhneliği, Yunanlıların, "Küçük Asya"dan sökülüp atılmalarına rağmen Yunan medeniyetine has insanlık, âlicenaplık örneği verdiği, Türkiye'de çürük yapıların, bu ülkenin orduya ve cezaevine para harcamaktan normal binalara aldırılmadığından kaynaklandığı, "Türkiye'nin en sefil ve faşist ülke" olduğu gibi ifadeler yer almıştır. Günlerce bu felâket, Türklere sövgü için bir yeni vesile edilmiştir

Kısaca Türkiye'nin maruz kaldığı deprem Türkiye ile birlikte Yunanistan'ın Avrupa politikalarında yeni bir iklim yaratmıştır. Bu iklim her ne kadar Yunanistan'a yaramış, Yunanistan'da halk ile politikacılar arasında Türk düşmanlığını körükleyen kısır döngüyü kırmış ise de, Yunanistan Avrupa Ortak Para Birimi "Euro"ya geçtikten ve Kıbrıs'ı Elen adası yapma isteğine kavuşamayacağını ve Ege'de istediği tavizleri alamayacağını anladıktan sonra düşmanca tutum ve davranışlarının çok çabuk geri geleceğinden emin bulunmaktayız.

AB Komisyonunca Açıklanan İkinci İlerleme Raporu

AB Komisyonu'nun, Cardiff zirvesi kararları uyarınca, aday ülkeler hakkında hazırladığı raporlardan ikincisi, 13 Ekim 1999 tarihinde Komisyon Başkanı Romano Prodi tarafından açıklanmıştır. Türkiye, bu raporda, bu kez tam üyeliğe aday gösterilmiş ve Lüksemburg zirvesinde diğer ülkeler için yapılmış olduğu gibi, somut bir katılma ortaklığı stratejisi önerilmiştir.

AB Devlet ve Hükümet Başkanları Tampere Özel Zirvesi


Adalet ve iç işleri konularının ele alındığı AB devlet ve hükûmet başkanlarının özel zirve toplantısı 15-16 Ekim 1999 tarihlerinde Finlandiya'da Tampere kentinde yapılmıştır. Zirvede ayrıca, genişleme ve bu kapsamda Türkiye'nin AB'ne adaylığı, konusu da gayriresmî olarak ele alınmıştır.

AB ile Münasebetlerde AGİT Zirvesi

İstanbul'da 18-19 Kasım 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen AGİT Zirvesi'nin ardından Türk Dışişleri Bakanı tarafından AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına İstanbul'da verilen bir öğle yemeğinde, 10-11 Aralık 1999- Helsinki AB devlet ve hükûmet başkanları zirvesinde Türkiye'nin AB'ne adaylık statüsü konusu ile Türkiye'de son dönemde kaydedilen gelişmeler ele alınmıştır.

AB Helsinki Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki'de yapılan AB devlet ve hükûmet başkanları zirvesinde oy birliği ile Avrupa Birliğine aday ülke olarak kabul ve ilân edilmiş, diğer aday ülkelerle eşit konumda olacağı ifade edilmiştir. Helsinki zirvesi kararlarına göre, Türkiye, diğer aday ülkeler gibi bir katılım öncesi stratejisinden yararlanacaktır. Böylece, Türkiye topluluk programları ve ajansları ile, aday ülkeler ile birlik arasında, katılım süreci çerçevesinde yapılan toplantılara katılma imkânına sahip olacaktır. Zirve sonuç bildirisi ayrıca, önceki AB konseyi kararları çerçevesinde bir katılım ortaklığı hazırlanmasını öngörmektedir. Bu ortaklığın aynı zamanda, siyasî ve ekonomik kriterleri ile, üye ülke olmanın gerektirdiği yükümlülükler ışığında ve AB müktesebatının üstlenilmesine ilişkin ulusal program ile bir arada, katılım hazırlıkları üzerinde yoğunlaşacağı belirtilmiştir. Komisyon ayrıca, Türk mevzuatının topluluk müktesebatıyla uyumlaştırılması amacıyla, müktesebatın analitik incelenmesi sürecini hazırlamakla görevlendirilmiş, öte yandan, katılım öncesine yönelik malî kaynakların eş güdümü için tek bir çerçeve sunmaya çağrılmıştır.

AB Lüksemburg ve Helsinki Kararları - Kıbrıs


Londra ve Zürih anlaşmalarına göre "Kıbrıs"ın bir uluslararası kuruluşa katılabilmesi için garantör devletlerin (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) muvafakatı gerekli bulunmaktadır.

GKRY, AB'ne üyelik için başvurusunu 3 Temmuz 1990 tarihinde yapmıştır. İçinde garantör Yunanistan ve İngiltere'nin de bulunduğu AB'nin, GKRY'nin üyeliğe kabulünde, Türkiye'nin muvafakatını aramaması, Londra ve Zürih andlaşmalarının ihlâli anlamındadır.

-10/11 Aralık 1999 tarihli Helsinki zirvesinde GKRY'ne, Kıbrıs konusunun çözümü konusunda GKRY ile ilgili hüküm, Sonuç belgesinin 9. maddesindedir. Bu maddenin (a) bendinde, Kıbrıs konusunda BMGS'nin 3 aralıkta başlattığı dolaylı görüşmelere destek ile başarılı sonuç alınmasına "temenni" yer almaktadır. (b) bendinde "siyasal çözümün, GKRY'nin AB'ne girmesini kolaylaştıracağı" belirtilmektedir. (b) bendinin ikinci cümlesinde ise, bir anlaşmaya varılamaması halinde, birinci cümledeki ön şartın kalkacağı hüküm altına alınmakta, ancak bunu yaparken konseyin tüm ilgili faktörleri dikkate alacağı (üçüncü cümle) kararlaştırılmaktadır.

Görüleceği üzere, burada GKRY'nin üyeliğini engelleyebilecek kuvvetli bir hüküm bulunmamaktadır. Niyet GKRY'ni AB'ne almak ise, -ki öyle görünüyor- aksine kolaylaştırıcıdır.

Türkiye ile ilgili 12. maddede ise, 4. ve 9 (a) maddelerine de yapılan atıflarla daha somut istekler bulunmaktadır. 4. Madde, her aday ülke için geçerli ve genel bir madde iken, 12. maddede yapılan atıfla Türkiye için özel bir madde hâline gelmiştir.

Londra ve Zürih anlaşmaları açısından baktığımızda GKRY'nin AB'ne girmesi için zımnî muvafakat alınmış olmaktadır. Zira Türkiye bu belgeyi kabul etmiştir. "Kıbrıs"ın üyeliğe alınmasının Londra ve Zürih anlaşmaları nedeniyle mümkün olamayacağına dair Türkiye tarafından bugüne kadar net bir beyanda maalesef bulunulmamıştır. Yani Türkiye açısından GKRY'nin AB'ne üye olarak alınmasına engel, 9. maddede belirtilen şarta indirgenmiştir (yalnız Londra ve Zürih anlaşmaları bakımından). 9. Maddede belirtildiği üzere anlaşmazlık çözümlenemediği takdirde AB, tüm ilişkili faktörleri de gözönüne alarak, GKRY'yi üye alabilecektir. Bu durumda Türkiye, gerekli gördüğü siyasî girişimlerini yapacaktır. Ama, Londa ve Zürih anlaşmalarının ihlâl edildiğine dair bir hukukî dayanaktan yoksun kalmıştır. Bu anlaşmalara atıfta bulunan beyanlarda bulunulması gereklidir.

Diğer taraftan 12. ve 4. maddeler birlikte mütalaâ edildiğinde, Türkiye'nin diğer aday ülkelerle eşit konumda bulunmadığı görülmektedir. Zira Türkiye'nin, üyelik sürecinde diğer adaylarla "equal footing" konumunda olabilmesi için en geç 2004 yılına kadar Uluslar arası Adalet Divanı (UAD) kanalı ile komşularıyla (yani Yunanistan ile) uyuşmazlıklarını çözecektir. Önce aralarındaki "sınır uyuşmazlıkları ve onunla ilintili diğer konuları" çözmek için elinden gelen her çabayı gösterecek, makûl bir sürede bu yerine getirilmez ise U.A.D.'na gidilecektir. Yani Yunanistan, "karşılıklı anlaşmayı sağlayamıyoruz" derse, UAD'na gitmekten başka yapacak bir şey kalmayacaktır. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinde, özellikli denizler dikkate alınmadığından ve UAD uyuşmazlığı bu sözleşmeye göre çözümleyeceğinden, adaların kıta sahanlığı ile 12 mil kara suyu konularında olumlu sonuç alabilmemiz mümkün olamayacaktır.

Bu durumda, Lüksemburg'da önümüze kaba bir şekilde dayatılan Ege ve Kıbrıs konuları, Helsinki'de cilâlanarak zamana yayılmaktan başka bir değişikliğe uğramamıştır. Lüksemburg'da "aday olmak için" getirilen bu şartlar, Helsinki'de "diğer 12 aday ile aynı konuma gelebilmek için" getirilen şartlar olarak değişmiştir. Tüm bunlara karşılık AB, Türk itirazını kaldırarak GKRY'ni uluslar arası hukuka aykırı olmayan bir şekilde (Londra ve Zürih anlaşmalarının ihlâl etmeden) alacak, Türkiye'ye adaylık teklif etmek suretiyle de, bir Hristiyan kulübü olmadığını isbat etmiş olacaktır. Coğrafî olarak tamamen Asya kıtasına bağlı olan Kıbrıs adası için de, Türkiye'ye teklif edilen adaylık ile birlikte coğrafî mazeret bulunmuş olmaktadır.

Fin Başbakanı Lipponen'in mektubu da ileride açıkladığımız üzere, Sonuç Belgesini değiştirebilecek nitelikte olmaktan uzaktır.

Diğer taraftan, 8. ve 10. maddelerle Türkiye dışındaki aday ülkeler ikiye ayrılmıştır. İlk grupta (8. maddede) sırasıyla, GKRY, Macaristan, Polonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya sayılmış, ikinci grubu teşkil eden Romanya, Slovakya, Latvia, Litvanya, Bulgaristan ve Malta ile 2000 Şubat'ında ikili hükûmetler arası görüşmelerin başlatılması kararlaştırılmıştır. Türkiye ise 12.madde ile bu 12'nin dışında ayrı bir muameleye tâbi tutulmuştur. Kıbrıs ve Ege dışında Türkiye için ayrıca, Kopenhag kriterlerine uyum sağlamak için reformlar yapmaya niyetli olduğunun anlaşıldığı belirtilmiştir. Diğer ülkelerin bu aşamayı geçtiği anlaşılıyor.

"Equal footing" meselesine gelince; 1997 Lüksemburg zirvesinde de (Sonuç Belgesinin 31. maddesinde) Türkiye'nin diğer müracaatçı ülkelerle aynı kriterler altında değerlendirileceği belirtilmişti. Bu "aynı kriterler altında değerlendirme" esasen, somut bir kavram olmaktan uzak bulunmaktadır. Lüksemburg'da da aynı şekilde "equal footing" söz konusudur. Oysa gerçekte, yukarıda da belirttiğimiz gibi 12+1 formülü işletilmiştir.

Sayfa 1 2 3 4


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...