| AVRUPA
BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ |
|
AYDIN
SAFA AKAY
|
|
|
doğrultudadır.
Hemen burada AB'nin Türkiye'ye üyelik perspektifi için öngördüğü
üç koşulu hatırlayalım:
1) Güneydoğuda "azınlık haklarının temini", (tabir
"azınlık"tır, "İnsan Hakları" değil.)
2) Kıbrıs sorununun çözümü,
3) Ege sorununun çözümü, (Bu iki sorunun, Yunanistan'ın arayışı
istikametinde olduğu açıktır.
Diğer taraftan AK'de AB'nin oynadığı rolün önemini de göz
ardı etmemek gerekir. Gerek AB, gerek (Türkiye, Rusya, Belarus
dışındaki) diğer üye ülkeler AK'ni AB'nin âdeta bahçesi olarak
görmektedir. Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, sınavı
veren ilk gruptur. Diğerleri sırada beklemektedirler. Kendilerini
AK'de ispat edeceklerdir. Bu nedenle AB'nin dediklerinden
dışarı çıkmazlar. AB'nin Lüksemburg'da koştuğu kabul edilemez
şartlar nedeniyle ilişkilerini ekonomik çerçeveye hasreden
Türkiye'yi, bu şartları dâhilinde kontrol altında tutabileceği
tek kuruluş ise AK'dir. (Helsinki zirvesi ile kontrolün şekli
biraz değişmiş ise de özde bir fark bulunmamaktadır). Karar
AB'nin, Kıbrıs, Ege ve Kürt şartlarından Ege dışındakilerinin
AK mekanizmalarında kuvvetli bir şekilde dile getirilmesi,
bu tetkiklerinin yürüdüğünü göstermektedir. AİHM'deki Kürtçü
ve GKRY kaynaklı davalar ve bu davalar sonunda verilen taraflı
kararlar bunun göstergesidir. Bu mahkeme üyelerinden üçünün
Sadık Ahmet davasında, Karar celsesinden üç gün önce karar
değiştirdikleri AK çevrelerinde bilinmektedir. Doğu Avrupalı
üç üye, Yunanistan'ın AB şantajı ile kararlarını değiştirmişlerdir.
Üyelerin çoğunluğu, bağımsız farz olunsalar da, ülkelerinin
direktifi dâhilinde hareket etmektedirler.
Avrupa Konseyinin Türkiye ile İlgili Olarak Avrupa Birliği
ile Yollarının Buluştuğu Nokta AİHM Kanalıyla Kesişen Yol
AİHM kararlarının, -aşağıda da izah edildiği üzere-, Delegeler
Komitesi vasıtasıyla icrasının sağlanması aşamasının başlamasıyla,
şikâyet konuları hukuktan siyasete taşınmakta ve bundan sonra
muhatap AİHM değil, AK olmaktadır.
AİHM'nin, Türkiye'nin güney-doğusu kaynaklı başvurulara ilişkin
kararları özetle, Kürt kimliğinin ön plâna çıkarılması ve
âdeta kültürel bir olguya siyasal kimlik verilmesi yanında
bu bölgede Türk yargısının bulunmadığı sonucunu verecek niteliktedir.
- Bu uygulama AB'nin 1 no'lu isteği çerçevesindedir.
AİHM'nin Loizidou kararı ile açıkça ve kelimesi kelimesine,
"Türkiye, Kıbrıs'ta işgalci" olarak tanımlanmış
ve Loizidou'nun gayrimenkûllerine tasarruf etmesinin engellenmemesi
istenmiştir. Binlerce dava da yoldadır. Delegeler Komitesi
de bu kararın uygulanması için bastırmaktadır.
- Bu uygulama da AB'nin 2 no.lu isteği çerçevesindedir.
AKPM Kanalıyla Kesişen Yol
AK bütün olarak, AİHM dışında da Türkiye'nin üzerine fütursuzca
gelmeye devam etmektedir. Organlarından AKPM ise, ülkemizi
parçalamaya yönelik aldığı birçok kararlar ile başı çekmektedir.
Basınımızda maalesef yumuşatılmış olarak takdim edilen "Vermot-Mangold"
Raporu tetkik edildiğinde, nasıl kabul edilemez olduğu görülmektedir.
Çok kısa olarak bu rapor, Türkiye'de azınlıkların bulunduğundan
ve bu azınlıkların kimler olduğunun Lozan Andlaşması ile sınırlanamayacağından
başlayarak üniter devlet yapımıza müdahale edici unsurlar
içermektedir. Azınlıklar ile ilgili tartışmalar, AB'nin yalnız
Lüksemburg değil, -içeriği açılarak dikkatle tetkik edilirse,
diğer belgelere yapılan atıfların ne anlamlara geleceğine
gözler kapanmaz ise- Helsinki Sonuç Belgesinde de görülmektedir.
Tüm bunlar, AK'nin, AB'nin adeta bir "taşeron" kuruluşu
olduğu yönündeki düşüncelerimizi doğrular niteliktedir.
Delegeler Komitesi
Bugün AİHM'de Türkiye aleyhine derdest 2.800 civarında başvurunun
hemen başında Delegeler Komitesinde görüşülmekte olan Loizidou
kararı vardır. AK tarafından bu kararın uygulanması beklenmektedir.
Türkiye bu kararın uygulanmasının imkânsız olduğunu belirtmiştir.
Kararın icrası için ara kararı çıkaran Delegeler Komitesi
Türkiye'nin kararlı tutumunu gösterdiğinde, hiç değilse kararın
parça parça icrası suretiyle bir yol açmaya çalışmaktadır.
Aslında AİHD, haksız ve siyasî bir karar almakla önemli problem
yaratmıştır. Kararın uygulanmamasının AİHM düzenine prestij
kaybı getirecektir. Türkiye'nin üyeliğinin askıya alınması
sürecinin işletilmesinin getireceği siyasî yansımaların önemi
ise izahtan varestedir. Kısacası bu konuda iki taraf için
de "açmaz" bir duruma gelinmiştir. "Aman AK'den
atılmayalım" güdüsü ve kaygısıyla ara yol şeklinde getirilen
tuzak önerilere çok dikkat edilmelidir. Mesele, yalnız milyarlarca
dolar tazminat ödemek değildir. Ondan da önemlisi, Loizidou
kararının siyasî olarak, Kıbrıs
meselesine zarar vermesi meselesidir.
Delegeler Komitesinde bekleyen bir başka karar da Doğu Perinçek
ile ilgilidir. Delegeler Komitesinde bu şahsın cezaevinden
tahliye edilmesi istenmiştir. Böyle bir yetkisi olmayan AK,
yetki alanını giderek Türkiye'nin aleyhine genişletmektedir.
Böyle bir talebin bir örneği daha bulunmaktadır.
Venedik Komisyonu
AK'nin, yukarıda sayılanlar dışındaki organlarından biri olan
Venedik Komisyonu'nda, eski Varşova Paktı üyeleri ile bağımsızlığına
yeni kavuşan ülkelerin anayasalarının tanzimi üzerinde çalışılmaktadır.
AK'nin orijinal üyelerinden olan Türkiye, -kabul edilemez
bir biçimde-, bu sınıfta mütalâa olunmaktadır.
AK'nin bunlar ve bunlar dışında birçok organı çerçevesinde,
bazı hatalı iç düzenleme ve uygulamaların kabullenilmesi kadar
tabiî bir şey olamaz. Ancak bunda aşırıya kaçmaya mütemayil
olunduğu da aşikârdır. Birçok alanda Türkiye aleyhine karar,
tutum ve davranışların eleştiri değil, eski Sevr'in hortlatılması
boyutuna geldiği, bir kuruntu veya hissî davranmak değil,
bir gerçekliktir. 1906 Erzurum isyanları başlarken vali, padişaha
gerçeği olduğu gibi söyleyip, "birkaç çapulcu haksız
isteklerde bulunuyorlar, bir problem yoktur" demeseydi,
belki o isyanlar çıkmayacaktı. AK ile ilişkilerde de benzerlikler
vardır.
Avrupa Birliği Kuruluşu ve Gelişimi
Avrupa'nın bütünleşme çabalarında AK'nin istenilen oranda
bir gelişme sağlayamayacağı anlaşılınca, yeni arayışlara yönelinmiştir.
Bu çerçevede önce altı üye devletin katıldığı Avrupa Kömür
ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuş, onun üzerine de AET (Bugünkü
adıyla "AB") inşa olunmuştur (Loewenstein: 55-59).
Daha önce tarihte Avrupa ülkelerinin birleşerek siyasî birlik
sağlama yönündeki çabaları, hemen her zaman zorlama ve asgarî
güç kullanımı aracılığıyla boyun eğdirme yöntemlerine dayalı
olmuş ve başarıya da ulaşamamıştı. İkinci Dünya Savaşından,
siyasî ve ekonomik yapısı büyük tahribata uğrayarak çıkan,
savaş sonrasında da iki bloka ayrılan Avrupa, böyle bir savaşın
tekrarının önlenmesi ile kıtadaki refah düzeyinin yükselmesinin
ülkelerin bir araya gelmeleriyle sağlanabileceği yolundaki
akımlara sahne olmuştur. Bu akımların temel özelliği, "siyasî
birliğin, ancak ekonomik bütünleşmeyle sağlanabileceği"
düşüncesi üzerine kurulu oluşudur. Böylece, "siyasî birlik
kurma" idealine ulaşabilmek için uluslar üstü (supranational)
nitelikli, ekonomik bütünleşmeye ağırlık veren örgütler kurulmasına
öncelik tanınmıştır. Nihaî hedefi ise bir "Avrupa Birleşik
Devletleri"nin gerçekleştirilmesi teşkil etmiştir.
Bu hedefe varmak için önce Belçika, Hollanda, Lüksemburg,
İtalya, Fransa ve F.Almanya tarafından 18 Nisan 1951'de, Paris'te
imzalanan bir anlaşma ile AKÇT (European Coal and Steel Community
= ECSC) kurulmuştur (Manisalı:8; Kabaalioğlu: 75). Kömür ve
demir-çelik ürünlerinin üretim ve pazarlamasının tek bir merkezden
plânlanıp yönetilmesini ve bu ürünlere ilişkin olarak imzacı
altı ülke arasında bir ortak pazar kurulmasını öngören bu
anlaşmanın uygulanmasının arzu edilen sonuçları vermesi üzerine,
ekonominin diğer alanlarını da içine alabilecek ve ekonomik
bütünleşmeyi sağlayacak çok daha kapsamlı bir örgütün kurulması
fikrinin çekiciliği artmıştır (Altuğ 1971: 224).
Aynı altı ülkede Roma'da, 25 Mart 1957 tarihinde akdedilen
ve 1 Ocak 1958'de yürürlüğe giren andlaşmalar ile "AET"
(European Economic Community "EEC" ile Avrupa Atom
Enerjisi Topluluğu"nu (EURATOM) (Lagand 1995: 1139) kurarak
Avrupa'nın barış içinde birleşmesine giden yolu açmışlardır.
AET, AKÇT ve EURATOM 1967 yılında birleştirilerek ortak kurumlara
sahip kılınmışlardır. Bu üç kuruluş birleşmeden sonra Avrupa
Toplulukları (AT) olarak adlandırılmışlardır (Altuğ 1971:
224).
Roma Andlaşması'yla AET'yi kuran altı ülke, önceden plânlanandan
daha erken bir süre içinde 1968 yılında aralarındaki gümrük
vergilerini kaldırmışlar, sermaye, ticaret ve iş gücü dolaşımını
sağlamışlar ve böylelikle "Müşterek Pazar" (Common
market) tesis olunabilmiştir. Başarılan "Müşterek Pazar",
üye olmayan diğer Avrupa ülkelerine de örnek olmuştur. Altı
ülke dışındaki İngiltere, Danimarka, Norveç, İsveç, İsviçre,
Avusturya ve Portekiz'in aralarında teşkil ettikleri "Avrupa
Serbest Ticaret Bölgesi" (EFTA = European Free Trade
Area) Avrupa'da oluşan bir başka ekonomik birliği oluşturmuştur.
Bunlardan İngiltere'nin 3 ve 1967 yıllarında AET'ye başvurusu,
ABD'ye çok yakın olması nedeniyle bu topluluğu candan desteklemeyeceği
gerekçesiyle reddolunmuştur (Lagand 1995: 1140).
1973 yılına gelindiğinde AET'nin genişleme süreci başlamış
ve o yıl İngiltere, İrlanda ve Danimarka üye olmuşlardır.
Norveç topluluğa kabul edilmiş ise de yapılan ulusal referandumda
Norveçliler, Topluluğa katılmama kararı almışlardır. 1981
yılında Yunanistan, 1986 yılında da İspanya ve Portekiz AET
üyesi olmuşlardır.
AB'nin gelişiminde, ayrıca 1986'da imzalanarak 1 Temmuz 1987'de
yürürlüğe giren
"Avrupa Tek Senedi" (Single European Act) önemli
bir aşama oluşturmuştur. 1973-86 yılları arasında topluluğun
durgunluk döneminde üye devlet temsilcilerinin siyasal alanda
iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla yapılan "Hükûmetler
arası Konferanslar"ın (Intergovernmental Conferences)
düzenli bir şekilde yapılmaya başlanmasıyla "Doruk"
adıyla kurumsallaşmasının (Avrupa Konseyi Doruğu = European
Council Summit) bu "Senet" ile tanınması, gelişimde
önemli bir köşe taşı oluşturmuştur. Avrupa tek senedinin önsözünde
yer alan "Avrupa Birliği istikametinde atılmış bir adım"
sözleri ve getirilen değişiklikler ile senet, "Siyasal
Birlik" bakımından önemli bir adım olmuştur.
"Avrupa Birliği" (European Union) bugünkü adını,
7 Şubat 1992'de Hollanda'nın Maastricht şehrinde imzalanan
ve adı yanında birçok yapısal değişikliği de getiren "Avrupa
Birliği Andlaşması" (Treaty on the European Union) ile
almıştır. Söz konusu andlaşma yaygın olarak "Maastricht
Andlaşması" olarak da anılmaktadır.
Avrupa Birliğinin Kurumları
Bakanlar Konseyi:
Karar mercii olan Bakanlar Konseyi, üye ülkelerin her birinin
bakanlarından oluşur ve genel olarak Brüksel'de, istisnaî
durumlarda ise Lüksemburg'da toplanır. Dönem başkanlığı alfabe
sırasına göre ve alfabetik sıraya göre değişir. Toplantıya,
toplantı konusuyla ilgili bakanlar katılır. Konsey toplantıları
"genel" ve "özel" olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
Genellere Dışişleri Bakanları, özellere ise ilgili bakanlar
katılmaktadır (Kabaalioğlu: 189).
AB'ne üye ülkelerin Daimî Temsilcilerinden oluşan ve AB kararlarının
hazırlık çalışmalarını koordine eden COREPER (Daimî Temsilciler
Komitesi) (Kabaalioğlu: 208) Konsey'e yardımcı olur.
Roma Andlaşması uyarınca çoğu alanlardaki kararların oy çokluğuyla
alınabilmesi öngörülmekle birlikte, uygulamada hemen hemen
bütün kararlarda oy birliği aranmaktadır. Oy çokluğu usulü
1966 yılında Fransa'nın neden olduğu bunalımın "Lüksemburg
uzlaşısı" diye bilinen çözümü sırasında varılan uzlaşma
gereğince uzun süre hiç uygulanmamıştır.
Oy çokluğu sisteminde üye ülkelerin ağırlıklı oyları bulunmaktadır.
Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya'nın on, İspanya'nın sekiz,
Belçika, Yunanistan, Hollanda ve Portekiz'in beş, Danimarka,
Finlandiya ve İrlanda'nın üç, İsveç ve Avusturya'nın dört,
Lüksemburg'un ise iki oyu bulunmaktadır. Bir kararın kabulü
için en az sekiz üye ülke tarafından verilen toplam 54 oyun
bulunması gerekir.
Avrupa Konseyi (The European Council)
Roma Andlaşmasında öngörülmemiş olmakla birlikte, üye ülkelerin
devlet ve hükûmet başkanlarının gerçekleştirdikleri zirve
toplantılarının, 1974 Paris Zirvesi'nde yılda üç kez düzenli
yapılmasının kararlaştırılmasıyla bu toplantılar, "Avrupa
Konseyi" (European Council) adını aldılar. Bu mekanizmanın
başlangıcını 1970 yılında Bakanlar Konseyine sunulan Davignon
Raporu teşkil eder. Bu rapor, dış politika konusunda iş birliğine
gidilerek siyasal bütünleşmenin sağlanmasını öngörmekteydi.
Böylelikle, teşkil olunan mekanizma ile üyeler, anlaşmalardan
kaynaklanan topluluk faaliyetlerinden doğan işlerden, bunlar
dışında mütalâa edilen uluslararası siyasete ilişkin konuları
ayırmış olundu. "Tek Avrupa Senedi" ile de "Devlet
ve Hükûmet Başkanları Zirvesi" bir topluluk kurumu olarak
resmen kabul edilmiştir. Senet, bu konsey toplantılarının
yılda iki kere yapılmasını öngörmüştür. Maastricht Andlaşması
uyarınca, "Devlet ve hükûmet başkanlarından oluşan Avrupa
Konseyi (Merkezi Strazburg'da olan Avrupa Konseyi ile bir
ilişkisi yoktur), AB'nin gelişmesi için gerekli yönlendirmeyi
yapacak ve bunun için de genel siyasî ilkeleri tamamlayacaktır.
Konsey her toplantısından sonra Avrupa Parlamentosuna, görüşülen
konular hakkında Maastricht Andlaşması uyarınca rapor sunmakla
yükümlüdür. AB'ni ilgilendiren çok önemli kararların alındığı
Avrupa Konseyi kararları Avrupa Adalet Divanının yargı yetkisi
dışındadır. Ancak yasama işlemi yaptıkları zaman "Bakanlar
Konseyi" sıfatıyla hareket ettiklerinden, yargı denetimi
altına girerler. Bazı kararlar da andlaşma ile konsey yetkisine
verilmiştir. Bunlar, ekonomik ve parasal birliğin üçüncü aşamasına
geçiş kararı ve tek bir para biriminin kabul edilmesi için
üyelerin gerekli şartları yerine getirip getirmediklerinin
tesbitidir.
Komisyon
AB'nin yürütme organı olan komisyon, Almanya, Fransa, İtalya,
İngiltere ve İspanya'dan ikişer ve diğer ülkelerden birer
kişi olmak üzere 20 üyeden teşekkül etmektedir. Komiserler,
AB'ne üye hükûmetlerin ortak murakabatı ile beş yıl için görevlendirilir.
Komisyon üyeleri hükûmetlerden talimat alamazlar, ancak parlamentonun
denetimi altındadırlar. Komisyon üyeleri arasından bir başkan
ve beş başkan yardımcısı aynı usullar çerçevesinde iki yıl
süreyle atanırlar. Bu süre gerekli görülürse uzatılabilir
(Kabaalioğlu: 215-223).
Komisyonun başlıca görevleri, birlik yöntemlerine ve Ortak
Pazar ilkelerine saygınlığı temin etmek, anlaşmaların ve birlik
kurumlarının kararlarının uygulanmasına nezaret etmek, üye
ülkelerin korunma hükümlerinden yararlanma istikametindeki
isteklerini sonuçlandırmak, Bakanlar Konseyine tarım, enerji,
sanayi, araştırma, çevre sorunları, sosyal ve bölgesel meseleler;
dış ticaret, ekonomi ve para birliği gibi birlik politikalarının
geliştirilmesine yararlı tüm önlemleri önermek, Konsey kararlarına
ya da anlaşmalar hükümlerine dayanarak topluluk politikalarını
uygulamak şeklinde ifade edilebilir.
Adalet
Divanı
Merkezi Lüksemburg'da bulunan AB Adalet Divanı, 15 yargıç
ile altı savcıdan oluşmaktadır. Adalet Divanının görevleri
şu şekilde özetlenebilir:
"- Bir AB kurumunun, bir devletin veya doğrudan ilgili
bir şahsın talebine uygun olarak Komisyonun, Bakanlar Konseyinin
veya hükûmetlerin, anlaşmalarla bağdaşmayan fiillerini iptal
etmek,
- AB'ne üye bir ülkenin millî mahkemesinin, birlik hükümlerinin
yorumlanması ya da geçerliliği konusundaki talebi üzerine
mütalâa serdetmek."
Karar ve yorumları ile Adalet Divanı, topluluk kurumlarına,
üye ülkelere, millî mahkemelere, fertlere şamil gerçek bir
Avrupa hukukunun oluşmasını teşvik etmektedir. Adalet Divanınca
alınan kararlar üye ülkeler için bağlayıcı nitelik taşır.
İlgili üye ülke, Adalet Divanı yargısının yerine getirilmesini
sağlayacak önlemleri almak zorundadır.
Adalet Divanı bünyesinde ayrıca tek senet ile bir de "İlk
Derece Mahkemesi (Court of First Instance)" kurulmuştur.
Amacı divanın yükünü hafifletmektir. 15 yargıçtan oluşur;
üç veya beş yargıçtan oluşan daireler halinde çalışır. Bakmaya
yetkili olduğu davalar özetle şunlardır: AB kurumları ile
çalışanları arasında ihtilâflar, AB rekabet hukukunun uygulanmasına
yönelik olarak gerçek veya tüzel kişilerce açılan davalar,
AB kurumlarının eylemlerinden veya eylemsizliklerinden doğan
tazminat davaları (bir nevi idarî işlemlere karşı açılan davalar).
Bu kararlar aleyhine Adalet Divanı nezdinde temyiz mümkündür.
Ancak temyiz, maddî olayların yorumlanması, değerlendirilmesi
değil, ancak hukukî vakıalar bakımından mümkündür.
Avrupa Parlamentosu Yapısı:
Avrupa Parlamentosu 626 üyeden müteşekkildir. Bu üyeliklerin
dağılımı şu şekildedir:
Almanya 626, Fransa, İtalya ve İngiltere 87'şer, İspanya 64,
Hollanda 31, Belçika, Portekiz ve Yunanistan 25'er, İsveç
22, Avusturya 21, Finlandiya ve Danimarka 16'şar, İrlanda
15, Lüksemburg altı.
Her ne kadar adı parlamento olsa da esas itibariyle Avrupa
Parlamentosunun genel anlamda yasama yetkisi yoktur. Kurucu
andlaşmalarda başlangıçtan itibaren bu kuruma sadece asamble
veya meclis adı verilmiştir. Zira bu kurum, bir yasama organı
olarak değil, "istişarî" nitelikle öngörülmüştür.
AB yasama işlemi tasarıları ("Regulation", "Directiva"
tasarıları) kabul edilmeden önce, bu meclise danışılması ve
görüşünün alınması öngörülmekteydi. Gerçekten de "Tek
Avrupa Senedi" ve Maastricht Antlaşması ile yapılan değişikliklerden
önce, genel kural Avrupa Parlamentosuna danışılmasıyda. Konsey,
komisyondan gelen bir tasarı üzerinde ve Avrupa Parlamentosuna
danışılması öngörülen konuların sayısını artırırken, konsey
ile parlamento arasında bir iş birliği yöntemini de geliştirmiştir.
Maastricht ile andlaşmaya eklenen madde 138/b; "andlaşmanın
öngördüğü ölçüde, Avrupa Parlamentosunun topluluk tasarruflarının
oluşturulması sürecinde 189/b ve 189/c maddelerinde belirlenen
usuller çerçevesindeki yetkilerini kullanarak ve assent (muvafakat)
veya istişarî görüş vererek katılacağını" belirtmektedir.
Avrupa Parlamentosunun yasama işlemlerine katkısını dört ana
bölümde ele almak mümkündür: Danışma (consultation), işbirliği
(cooperation), onay (Assent) ve birlikte karar (co-decision)
prosedürleri (Kabaalioğlu: 215-223).
Yetkileri:
Avrupa Parlamentosu genel olarak şu yetkilere sahiptir:
1. AB mevzuatının (karar, direktif v.s.) tesbit edilmesinde
görüş belirtme yetkisi,
2. AB'nin üçüncü ülkeler ile akdettiği çeşitli anlaşmalar
konusunda da parlamentonun görüşünün alınması mecburiyeti,
3. Komisyonu kontrol yetkisi; Komisyon parlamentoya yıllık
faaliyet raporları sunmakla ve çeşitli konularda parlamentoda
görüşlerini izah etmekle ve savunmakla görevlidir. Parlamento,
ayrıca bir güvensizlik oyu ile komisyonu istifaya zorlayabilir.
4. Bütçe yetkisi; AB faaliyetlerinin finansmanı için oluşturulan
topluluk bütçesi konsey ile parlamentonun iş birliği hâlinde
kesinleştirilir. Bunda, parlamentonun diğer topluluk mevzuatının
oluşturulmasına kıyasla, yetkisi geniş olup bütçe tasarısına
değişiklikler getirebilmektir. Hatta, 1979 yılında olduğu
gibi Parlamentonun bütçeyi red yetkisi de bulunmaktadır.
Yeni Üye Kabulü ve Ortakları Anlaşmalarının Parlamento'da
Onaylanması
AB'ne yeni üye kabulünü öngören "Katılma Andlaşmaları"
ile "Ortaklık Andlaşmalarının" konsey tarafından
kabul edilmesinden önce, Avrupa Parlamentosunun onayının alınması
gerekir.
Tam üyelik başvurularında izlenecek yöntem ise şu şekilde
belirlenmiştir:
Aday devletin başvurusu 26 üyeden oluşan ilgili parlamento
komitesine gönderilir. Bu komite, aday ülke ile katılmaya
ilişkin görüşmeler başlamadan önce, söz konusu başvurunun
Parlamento Genel Kurulunda tartışılmasını önerebilir. Ayrıca,
basit çoğunlukla alacağı kararlarla, konsey ile komisyonun
da bu tartışmaya katılmasını isteyebilir. Bunlardan sonra,
aday devlet ile komisyon ve konseyin katılma istemi hakkında
yürüttüğü görüşmeler tamamlandıktan sonra parlamento konuyu
tekrar tartışır ve parlamento komitesinin başvuruya ilişkin
raporunu da dikkate alarak "onay" (assent) kararını
verebilecektir (Kabaalioğlu: 170,171).
Ekonomik ve Sosyal Komite
İstişarî bir organ olan bu Komitede, büyük devletlere 24'er,
en küçük ülke olan Lüksemburg'da ise altı üye verilmiştir.
Bu üyeler işveren, işçi sendikaları, tarım ehli ve tüketicileri
gibi pek çok diğer menfaat grupları temsilcilerinden oluşmaktadır.
Ekonomik ve sosyal alanlardaki AB mevzuatının çıkartılmasından
önceki aşamalarda pek çok hâlde bu komitenin görüşüne başvurulması
zorunludur. Komite kendi insiyatifi ile de görüş bildirebilir.
Komitenin görüşleri konsey ve komisyon açısından bağlayıcı
olmamakla birlikte, bu görüşler ekonomik yaşamın her alanında
faaliyet gösteren temsilcilerin düşüncelerini yansıttığından,
çoğu kez mevzuatın oluşmasında etkili rol oynamaktadır.
Avrupa Yatırım Bankası
Kendine has karar organlarına sahip ve merkezi Lüksemburg'da
bulunan Avrupa Yatırım Bankasının sermayesi üye ülkeler tarafından
oluşturulmaktadır. Sermaye piyasasında da borçlanma yoluna
giden banka, bölgesel, enerji, ulaştırma gibi alanlarda, öncelikli
yatırımları teşvik için finansman imkânları sağlamaktadır.
Avrupa Yatırım Bankası tüzel kişiliği olan bir malî organdır.
İşlemlerinde kâr amacı gütmez. Ekonominin her sektöründe daha
az gelişmiş bölgeleri kapsayacak yeni iş imkânları yaratmaya
yönelik olan ya da birden fazla üye ülkenin çıkarlarını ilgilendiren
projelerden bir tek üye ülke tarafından finanse edilemeyecek
projelere borç ve garanti sağlamak suretiyle, bunların gerçekleşmesine
yardımcı olmak görevleri arasındadır.
Türkiye'nin AB ile Ortaklık İlişkisinin Kurulması
İkinci Dünya Savaşının bitimi ertesinde yeniden şekillenen
dünya siyasî tablosunda tercihini Batıdan yana koyarak, demokrasilerin
siyasî ve ekonomik alanlardaki temel forumları durumundaki
Avrupa Konseyi ve OECD'nin kurucu üyeleri arasında yer alan
ve Batı âleminin savunma ve güvenlik alanlarında kaderini
bağladığı NATO'ya katılan Türkiye için Avrupa ailesinin içinde
yer almak konusunda Tanzimattan beri süregelen siyasî ve sosyal
tercihin yanında ekonomik yönlerin de bu tercihlerin önemli
bir parçasını oluşturduğu kuşkusuzdur. İşte bu temel tercih
ve buna bağlı olarak kurulan geliştirilmeye çalışılan ilişkiler
ağı, ekonomik bütünleşmesinin yanı sıra, ileride siyasî bir
birliğe de gidilmesini öngören Avrupa Ekonomik Topluluğuna
müracaatı Türkiye için âdeta zorunlu hâle getirmiştir. Topluluğu
kuran ve 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Andlaşmasının
dibaçesinde, aynı ilkeleri paylaşan öteki Avrupa ülkelerinin
de topluluğun çabalarına ortak olmaya çağrılması ile andlaşmanın
233. maddesinde, topluluğun üçüncü devletlere karşılıklı haklar
ve yükümlülükler dâhilinde ortaklık kuran anlaşmalar akdedebilmesine
imkân tanınması, Türkiye tarafından, kendisine tanınan bir
hak olarak algılanmıştır.
Ankara Anlaşması
Türkiye, Roma Andlaşmasının yürürlüğe girişinin üzerinden
henüz iki yıl geçmeden ve Yunanistan'ın ardından 31 Temmuz
1959 tarihinde AET ile bir ortaklık kurmak üzere resmen başvuruda
bulunmuş (Manisalı: 165) ve yapılan müzakereler sonucunda
12 Eylül 1963 günü imzalanarak 1 Aralık 1964'te yürürlüğe
giren Ankara Anlaşmasıyla Türkiye ile AET arasında ortaklık
ilişkileri kurulmuştur.
Ankara Anlaşmasının ön sözünde, Türk halkının yaşam standardının
yükseltilmesi amacıyla Avrupa Ekonomik Topluluğunun sağlayacağı
desteğin ilerideki bir tarihte Türkiye'nin topluluğa katılmasına
yardımcı olacağı belirtilmektedir. 28. maddede ise, "Anlaşmanın
işleyişi, topluluğu kuran andlaşmadan doğan yükümlülüklerin
tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde,
Akit Taraflar, Türkiye'nin topluluğa katılması olanağını inceler"
denmektedir (Manisalı:165). Bundan da görüleceği üzere Ankara
Anlaşması uyarınca kurulan Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin
nihaî hedefi Türkiye'nin topluluğa tam üyeliğidir. Anlaşma,
hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihaî dönem olarak üç devre
öngörmüştür. Geçiş döneminin sonunda ise Gümrük Birliğinin
tamamlanması planlanmıştır. Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin
sona ermesiyle birlikte, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan
ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokole geçiş döneminin
hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir.
"Onlar Ortak, Biz Pazar"
Ancak, gerek Ankara Anlaşması gerek Katma Protokol öngörüldüğü
şekilde uygulanmamıştır. Bunda her iki tarafın da karşılıklı
sorumluluğu bulunmaktadır. 1970'li yıllarda Türkiye, içinde
bulunduğu ekonomik krizler ve bazı siyasî tercihlerle Katma
Protokolden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekten
kaçınmıştır. O tarihlerde yaygın olan kanaat, AET ile ilişkinin
bir çeşit sömürü düzeni kurmakta olduğu, pazarımızı Topluluk
ürünlerine açmanın sanayileşmemizi ve kalkınmamızı baltalayacağı,
dolayısıyla koruma duvarlarının muhafaza edilmesi gerektiği
yolundaydı. O günlerin "Onlar ortak, biz pazar"
sloganı, bu düşüncenin bir ifadesi idi. AB ile ortaklık ilişkisinin
ve Gümrük Birliğinin temsil ettiği kalkınma modeli dışarıya
açık, bütünleşmeyi öngören bir model iken, 1970'li yılların
tamamı boyunca bu modelin tam tersini sembolize eden içe dönük,
ithalat ikamesine dayalı politikalar uygulanmıştır. Türkiye
anlaşma ile kendine düşen kendi yükümlülüklerini yerine getirmeye
ve Toplulukla ilişkilerine soğuk bakmaya başlayınca, topluluk
da kendi yükümlülüklerini aksatmaya ve ortaklık ilişkisinin
geliştirilmesi istikametinde çaba harcamaktan kaçınmaya başlamıştır.
1970 yılında Türkiye AT'den Gümrük Birliği ilişkisinin yeniden
gözden geçirilmesini talep ederek beş yıllık ek süre istemiştir.
AT tarafından hoş karşılanmayan bu durum, esasen AT ile pek
de iyi olmayan ilişkilerin askıya alınmasını gündeme getirmiştir.
Bu zamana kadar Yunanistan ve Türkiye'nin AT karşısında paralel
yürüyen yolları ayrılmaya başlamıştır. Yunanlılar, global
Akdeniz politikasının icabı olarak diğer Akdeniz ülkelerine,
Yunanistan'a tanınan ticarî kolaylıkların tanındığını, bu
nedenle sorunların, ancak Yunanistan'ın tam üye olarak karar
alma sürecine katılmasıyla çözümlenebileceğini belirtmişlerdir.
Yani Yunanlılar, Gümrük Birliğinin yarattığı sorunları aşmak
için 1975 yılında tam üyelik başvurusunda bulunurken, Türkiye
aynı tür sorunları nedeniyle, Avrupa Topluluğu ile ilişkileri
askıya alma yolunu seçmiştir. Bu anlamda 1970'ler, Avrupa'da
Yunanistan'ın bulunduğu, başvurduğu her kuruluşta yer alma
şeklinde özetlenebilecek klâsik Türkiye Cumhuriyeti dış politikasının
ilk defa dışına çıkıldığı yıllar olmuştur. Yunanistan'ın tam
üyelik sürecinde aldığı yol sonuçlanırken, 6 Şubat 1980 tarihinde
yapılan Ortaklık Konseyinde Türk Dışişleri Bakanı Hayrettin
Erkmen tam üyelik başvurusunda bulunmuş ise de çalkantılı
dönemde bu girişim takip edilememiştir. Bu tarihlerde AT'nin
artık ekonomik kriterler yanında, Yunanistan, İspanya ve Portekiz
başvurularında olduğu gibi, demokrasi, insan hakları konularında,
yani siyasî kriterler bakımından da yeni üyeleri değerlendirmeye
başladığını görüyoruz.
Türkiye'nin AT ile başlangıçta sadece ekonomik olan sorunlarının,
12 Eylül döneminde ve Yunanistan'ın 1980'de topluluğa tam
üye olmasıyla siyasî boyutlar da kazanmaya başladığı görülmektedir(Dağı
1997: 120-171). 12 Eylül ertesinde, topluluk, Türkiye ile
ilişkilerini dondurmuş ve malî iş birliğine son vermiştir.
Katma protokolün ise sadece ticarî hükümleri işlemeye devam
etmiş, diğer bütün hükümleri atıl kalmıştır.
|