Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
AYDIN SAFA AKAY
Sayfa 1 2 3 4

doğrultudadır. Hemen burada AB'nin Türkiye'ye üyelik perspektifi için öngördüğü üç koşulu hatırlayalım:

1) Güneydoğuda "azınlık haklarının temini", (tabir "azınlık"tır, "İnsan Hakları" değil.)
2) Kıbrıs sorununun çözümü,
3) Ege sorununun çözümü, (Bu iki sorunun, Yunanistan'ın arayışı istikametinde olduğu açıktır.

Diğer taraftan AK'de AB'nin oynadığı rolün önemini de göz ardı etmemek gerekir. Gerek AB, gerek (Türkiye, Rusya, Belarus dışındaki) diğer üye ülkeler AK'ni AB'nin âdeta bahçesi olarak görmektedir. Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, sınavı veren ilk gruptur. Diğerleri sırada beklemektedirler. Kendilerini AK'de ispat edeceklerdir. Bu nedenle AB'nin dediklerinden dışarı çıkmazlar. AB'nin Lüksemburg'da koştuğu kabul edilemez şartlar nedeniyle ilişkilerini ekonomik çerçeveye hasreden Türkiye'yi, bu şartları dâhilinde kontrol altında tutabileceği tek kuruluş ise AK'dir. (Helsinki zirvesi ile kontrolün şekli biraz değişmiş ise de özde bir fark bulunmamaktadır). Karar AB'nin, Kıbrıs, Ege ve Kürt şartlarından Ege dışındakilerinin AK mekanizmalarında kuvvetli bir şekilde dile getirilmesi, bu tetkiklerinin yürüdüğünü göstermektedir. AİHM'deki Kürtçü ve GKRY kaynaklı davalar ve bu davalar sonunda verilen taraflı kararlar bunun göstergesidir. Bu mahkeme üyelerinden üçünün Sadık Ahmet davasında, Karar celsesinden üç gün önce karar değiştirdikleri AK çevrelerinde bilinmektedir. Doğu Avrupalı üç üye, Yunanistan'ın AB şantajı ile kararlarını değiştirmişlerdir. Üyelerin çoğunluğu, bağımsız farz olunsalar da, ülkelerinin direktifi dâhilinde hareket etmektedirler.

Avrupa Konseyinin Türkiye ile İlgili Olarak Avrupa Birliği
ile Yollarının Buluştuğu Nokta AİHM Kanalıyla Kesişen Yol


AİHM kararlarının, -aşağıda da izah edildiği üzere-, Delegeler Komitesi vasıtasıyla icrasının sağlanması aşamasının başlamasıyla, şikâyet konuları hukuktan siyasete taşınmakta ve bundan sonra muhatap AİHM değil, AK olmaktadır.

AİHM'nin, Türkiye'nin güney-doğusu kaynaklı başvurulara ilişkin kararları özetle, Kürt kimliğinin ön plâna çıkarılması ve âdeta kültürel bir olguya siyasal kimlik verilmesi yanında bu bölgede Türk yargısının bulunmadığı sonucunu verecek niteliktedir.

- Bu uygulama AB'nin 1 no'lu isteği çerçevesindedir.

AİHM'nin Loizidou kararı ile açıkça ve kelimesi kelimesine, "Türkiye, Kıbrıs'ta işgalci" olarak tanımlanmış ve Loizidou'nun gayrimenkûllerine tasarruf etmesinin engellenmemesi istenmiştir. Binlerce dava da yoldadır. Delegeler Komitesi de bu kararın uygulanması için bastırmaktadır.

- Bu uygulama da AB'nin 2 no.lu isteği çerçevesindedir.

AKPM Kanalıyla Kesişen Yol


AK bütün olarak, AİHM dışında da Türkiye'nin üzerine fütursuzca gelmeye devam etmektedir. Organlarından AKPM ise, ülkemizi parçalamaya yönelik aldığı birçok kararlar ile başı çekmektedir. Basınımızda maalesef yumuşatılmış olarak takdim edilen "Vermot-Mangold" Raporu tetkik edildiğinde, nasıl kabul edilemez olduğu görülmektedir. Çok kısa olarak bu rapor, Türkiye'de azınlıkların bulunduğundan ve bu azınlıkların kimler olduğunun Lozan Andlaşması ile sınırlanamayacağından başlayarak üniter devlet yapımıza müdahale edici unsurlar içermektedir. Azınlıklar ile ilgili tartışmalar, AB'nin yalnız Lüksemburg değil, -içeriği açılarak dikkatle tetkik edilirse, diğer belgelere yapılan atıfların ne anlamlara geleceğine gözler kapanmaz ise- Helsinki Sonuç Belgesinde de görülmektedir. Tüm bunlar, AK'nin, AB'nin adeta bir "taşeron" kuruluşu olduğu yönündeki düşüncelerimizi doğrular niteliktedir.

Delegeler Komitesi

Bugün AİHM'de Türkiye aleyhine derdest 2.800 civarında başvurunun hemen başında Delegeler Komitesinde görüşülmekte olan Loizidou kararı vardır. AK tarafından bu kararın uygulanması beklenmektedir. Türkiye bu kararın uygulanmasının imkânsız olduğunu belirtmiştir. Kararın icrası için ara kararı çıkaran Delegeler Komitesi Türkiye'nin kararlı tutumunu gösterdiğinde, hiç değilse kararın parça parça icrası suretiyle bir yol açmaya çalışmaktadır. Aslında AİHD, haksız ve siyasî bir karar almakla önemli problem yaratmıştır. Kararın uygulanmamasının AİHM düzenine prestij kaybı getirecektir. Türkiye'nin üyeliğinin askıya alınması sürecinin işletilmesinin getireceği siyasî yansımaların önemi ise izahtan varestedir. Kısacası bu konuda iki taraf için de "açmaz" bir duruma gelinmiştir. "Aman AK'den atılmayalım" güdüsü ve kaygısıyla ara yol şeklinde getirilen tuzak önerilere çok dikkat edilmelidir. Mesele, yalnız milyarlarca dolar tazminat ödemek değildir. Ondan da önemlisi, Loizidou kararının siyasî olarak, Kıbrıs
meselesine zarar vermesi meselesidir.

Delegeler Komitesinde bekleyen bir başka karar da Doğu Perinçek ile ilgilidir. Delegeler Komitesinde bu şahsın cezaevinden tahliye edilmesi istenmiştir. Böyle bir yetkisi olmayan AK, yetki alanını giderek Türkiye'nin aleyhine genişletmektedir. Böyle bir talebin bir örneği daha bulunmaktadır.

Venedik Komisyonu


AK'nin, yukarıda sayılanlar dışındaki organlarından biri olan Venedik Komisyonu'nda, eski Varşova Paktı üyeleri ile bağımsızlığına yeni kavuşan ülkelerin anayasalarının tanzimi üzerinde çalışılmaktadır. AK'nin orijinal üyelerinden olan Türkiye, -kabul edilemez bir biçimde-, bu sınıfta mütalâa olunmaktadır.

AK'nin bunlar ve bunlar dışında birçok organı çerçevesinde, bazı hatalı iç düzenleme ve uygulamaların kabullenilmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Ancak bunda aşırıya kaçmaya mütemayil olunduğu da aşikârdır. Birçok alanda Türkiye aleyhine karar, tutum ve davranışların eleştiri değil, eski Sevr'in hortlatılması boyutuna geldiği, bir kuruntu veya hissî davranmak değil, bir gerçekliktir. 1906 Erzurum isyanları başlarken vali, padişaha gerçeği olduğu gibi söyleyip, "birkaç çapulcu haksız isteklerde bulunuyorlar, bir problem yoktur" demeseydi, belki o isyanlar çıkmayacaktı. AK ile ilişkilerde de benzerlikler vardır.

Avrupa Birliği Kuruluşu ve Gelişimi


Avrupa'nın bütünleşme çabalarında AK'nin istenilen oranda bir gelişme sağlayamayacağı anlaşılınca, yeni arayışlara yönelinmiştir. Bu çerçevede önce altı üye devletin katıldığı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuş, onun üzerine de AET (Bugünkü adıyla "AB") inşa olunmuştur (Loewenstein: 55-59). Daha önce tarihte Avrupa ülkelerinin birleşerek siyasî birlik sağlama yönündeki çabaları, hemen her zaman zorlama ve asgarî güç kullanımı aracılığıyla boyun eğdirme yöntemlerine dayalı olmuş ve başarıya da ulaşamamıştı. İkinci Dünya Savaşından, siyasî ve ekonomik yapısı büyük tahribata uğrayarak çıkan, savaş sonrasında da iki bloka ayrılan Avrupa, böyle bir savaşın tekrarının önlenmesi ile kıtadaki refah düzeyinin yükselmesinin ülkelerin bir araya gelmeleriyle sağlanabileceği yolundaki akımlara sahne olmuştur. Bu akımların temel özelliği, "siyasî birliğin, ancak ekonomik bütünleşmeyle sağlanabileceği" düşüncesi üzerine kurulu oluşudur. Böylece, "siyasî birlik kurma" idealine ulaşabilmek için uluslar üstü (supranational) nitelikli, ekonomik bütünleşmeye ağırlık veren örgütler kurulmasına öncelik tanınmıştır. Nihaî hedefi ise bir "Avrupa Birleşik Devletleri"nin gerçekleştirilmesi teşkil etmiştir.

Bu hedefe varmak için önce Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Fransa ve F.Almanya tarafından 18 Nisan 1951'de, Paris'te imzalanan bir anlaşma ile AKÇT (European Coal and Steel Community = ECSC) kurulmuştur (Manisalı:8; Kabaalioğlu: 75). Kömür ve demir-çelik ürünlerinin üretim ve pazarlamasının tek bir merkezden plânlanıp yönetilmesini ve bu ürünlere ilişkin olarak imzacı altı ülke arasında bir ortak pazar kurulmasını öngören bu anlaşmanın uygulanmasının arzu edilen sonuçları vermesi üzerine, ekonominin diğer alanlarını da içine alabilecek ve ekonomik bütünleşmeyi sağlayacak çok daha kapsamlı bir örgütün kurulması fikrinin çekiciliği artmıştır (Altuğ 1971: 224).

Aynı altı ülkede Roma'da, 25 Mart 1957 tarihinde akdedilen ve 1 Ocak 1958'de yürürlüğe giren andlaşmalar ile "AET" (European Economic Community "EEC" ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu"nu (EURATOM) (Lagand 1995: 1139) kurarak Avrupa'nın barış içinde birleşmesine giden yolu açmışlardır.

AET, AKÇT ve EURATOM 1967 yılında birleştirilerek ortak kurumlara sahip kılınmışlardır. Bu üç kuruluş birleşmeden sonra Avrupa Toplulukları (AT) olarak adlandırılmışlardır (Altuğ 1971: 224).

Roma Andlaşması'yla AET'yi kuran altı ülke, önceden plânlanandan daha erken bir süre içinde 1968 yılında aralarındaki gümrük vergilerini kaldırmışlar, sermaye, ticaret ve iş gücü dolaşımını sağlamışlar ve böylelikle "Müşterek Pazar" (Common market) tesis olunabilmiştir. Başarılan "Müşterek Pazar", üye olmayan diğer Avrupa ülkelerine de örnek olmuştur. Altı ülke dışındaki İngiltere, Danimarka, Norveç, İsveç, İsviçre, Avusturya ve Portekiz'in aralarında teşkil ettikleri "Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi" (EFTA = European Free Trade Area) Avrupa'da oluşan bir başka ekonomik birliği oluşturmuştur. Bunlardan İngiltere'nin 3 ve 1967 yıllarında AET'ye başvurusu, ABD'ye çok yakın olması nedeniyle bu topluluğu candan desteklemeyeceği gerekçesiyle reddolunmuştur (Lagand 1995: 1140).

1973 yılına gelindiğinde AET'nin genişleme süreci başlamış ve o yıl İngiltere, İrlanda ve Danimarka üye olmuşlardır. Norveç topluluğa kabul edilmiş ise de yapılan ulusal referandumda Norveçliler, Topluluğa katılmama kararı almışlardır. 1981 yılında Yunanistan, 1986 yılında da İspanya ve Portekiz AET üyesi olmuşlardır.

AB'nin gelişiminde, ayrıca 1986'da imzalanarak 1 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren
"Avrupa Tek Senedi" (Single European Act) önemli bir aşama oluşturmuştur. 1973-86 yılları arasında topluluğun durgunluk döneminde üye devlet temsilcilerinin siyasal alanda iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla yapılan "Hükûmetler arası Konferanslar"ın (Intergovernmental Conferences) düzenli bir şekilde yapılmaya başlanmasıyla "Doruk" adıyla kurumsallaşmasının (Avrupa Konseyi Doruğu = European Council Summit) bu "Senet" ile tanınması, gelişimde önemli bir köşe taşı oluşturmuştur. Avrupa tek senedinin önsözünde yer alan "Avrupa Birliği istikametinde atılmış bir adım" sözleri ve getirilen değişiklikler ile senet, "Siyasal Birlik" bakımından önemli bir adım olmuştur.
"Avrupa Birliği" (European Union) bugünkü adını, 7 Şubat 1992'de Hollanda'nın Maastricht şehrinde imzalanan ve adı yanında birçok yapısal değişikliği de getiren "Avrupa Birliği Andlaşması" (Treaty on the European Union) ile almıştır. Söz konusu andlaşma yaygın olarak "Maastricht Andlaşması" olarak da anılmaktadır.

Avrupa Birliğinin Kurumları


Bakanlar Konseyi:


Karar mercii olan Bakanlar Konseyi, üye ülkelerin her birinin bakanlarından oluşur ve genel olarak Brüksel'de, istisnaî durumlarda ise Lüksemburg'da toplanır. Dönem başkanlığı alfabe sırasına göre ve alfabetik sıraya göre değişir. Toplantıya, toplantı konusuyla ilgili bakanlar katılır. Konsey toplantıları "genel" ve "özel" olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Genellere Dışişleri Bakanları, özellere ise ilgili bakanlar katılmaktadır (Kabaalioğlu: 189).

AB'ne üye ülkelerin Daimî Temsilcilerinden oluşan ve AB kararlarının hazırlık çalışmalarını koordine eden COREPER (Daimî Temsilciler Komitesi) (Kabaalioğlu: 208) Konsey'e yardımcı olur.

Roma Andlaşması uyarınca çoğu alanlardaki kararların oy çokluğuyla alınabilmesi öngörülmekle birlikte, uygulamada hemen hemen bütün kararlarda oy birliği aranmaktadır. Oy çokluğu usulü 1966 yılında Fransa'nın neden olduğu bunalımın "Lüksemburg uzlaşısı" diye bilinen çözümü sırasında varılan uzlaşma gereğince uzun süre hiç uygulanmamıştır.

Oy çokluğu sisteminde üye ülkelerin ağırlıklı oyları bulunmaktadır. Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya'nın on, İspanya'nın sekiz, Belçika, Yunanistan, Hollanda ve Portekiz'in beş, Danimarka, Finlandiya ve İrlanda'nın üç, İsveç ve Avusturya'nın dört, Lüksemburg'un ise iki oyu bulunmaktadır. Bir kararın kabulü için en az sekiz üye ülke tarafından verilen toplam 54 oyun bulunması gerekir.

Avrupa Konseyi (The European Council)


Roma Andlaşmasında öngörülmemiş olmakla birlikte, üye ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının gerçekleştirdikleri zirve toplantılarının, 1974 Paris Zirvesi'nde yılda üç kez düzenli yapılmasının kararlaştırılmasıyla bu toplantılar, "Avrupa Konseyi" (European Council) adını aldılar. Bu mekanizmanın başlangıcını 1970 yılında Bakanlar Konseyine sunulan Davignon Raporu teşkil eder. Bu rapor, dış politika konusunda iş birliğine gidilerek siyasal bütünleşmenin sağlanmasını öngörmekteydi. Böylelikle, teşkil olunan mekanizma ile üyeler, anlaşmalardan kaynaklanan topluluk faaliyetlerinden doğan işlerden, bunlar dışında mütalâa edilen uluslararası siyasete ilişkin konuları ayırmış olundu. "Tek Avrupa Senedi" ile de "Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi" bir topluluk kurumu olarak resmen kabul edilmiştir. Senet, bu konsey toplantılarının yılda iki kere yapılmasını öngörmüştür. Maastricht Andlaşması uyarınca, "Devlet ve hükûmet başkanlarından oluşan Avrupa Konseyi (Merkezi Strazburg'da olan Avrupa Konseyi ile bir ilişkisi yoktur), AB'nin gelişmesi için gerekli yönlendirmeyi yapacak ve bunun için de genel siyasî ilkeleri tamamlayacaktır.

Konsey her toplantısından sonra Avrupa Parlamentosuna, görüşülen konular hakkında Maastricht Andlaşması uyarınca rapor sunmakla yükümlüdür. AB'ni ilgilendiren çok önemli kararların alındığı Avrupa Konseyi kararları Avrupa Adalet Divanının yargı yetkisi dışındadır. Ancak yasama işlemi yaptıkları zaman "Bakanlar Konseyi" sıfatıyla hareket ettiklerinden, yargı denetimi altına girerler. Bazı kararlar da andlaşma ile konsey yetkisine verilmiştir. Bunlar, ekonomik ve parasal birliğin üçüncü aşamasına geçiş kararı ve tek bir para biriminin kabul edilmesi için üyelerin gerekli şartları yerine getirip getirmediklerinin tesbitidir.

Komisyon

AB'nin yürütme organı olan komisyon, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve İspanya'dan ikişer ve diğer ülkelerden birer kişi olmak üzere 20 üyeden teşekkül etmektedir. Komiserler, AB'ne üye hükûmetlerin ortak murakabatı ile beş yıl için görevlendirilir. Komisyon üyeleri hükûmetlerden talimat alamazlar, ancak parlamentonun denetimi altındadırlar. Komisyon üyeleri arasından bir başkan ve beş başkan yardımcısı aynı usullar çerçevesinde iki yıl süreyle atanırlar. Bu süre gerekli görülürse uzatılabilir (Kabaalioğlu: 215-223).

Komisyonun başlıca görevleri, birlik yöntemlerine ve Ortak Pazar ilkelerine saygınlığı temin etmek, anlaşmaların ve birlik kurumlarının kararlarının uygulanmasına nezaret etmek, üye ülkelerin korunma hükümlerinden yararlanma istikametindeki isteklerini sonuçlandırmak, Bakanlar Konseyine tarım, enerji, sanayi, araştırma, çevre sorunları, sosyal ve bölgesel meseleler; dış ticaret, ekonomi ve para birliği gibi birlik politikalarının geliştirilmesine yararlı tüm önlemleri önermek, Konsey kararlarına ya da anlaşmalar hükümlerine dayanarak topluluk politikalarını uygulamak şeklinde ifade edilebilir.

Adalet Divanı

Merkezi Lüksemburg'da bulunan AB Adalet Divanı, 15 yargıç ile altı savcıdan oluşmaktadır. Adalet Divanının görevleri şu şekilde özetlenebilir:

"- Bir AB kurumunun, bir devletin veya doğrudan ilgili bir şahsın talebine uygun olarak Komisyonun, Bakanlar Konseyinin veya hükûmetlerin, anlaşmalarla bağdaşmayan fiillerini iptal etmek,

- AB'ne üye bir ülkenin millî mahkemesinin, birlik hükümlerinin yorumlanması ya da geçerliliği konusundaki talebi üzerine mütalâa serdetmek."

Karar ve yorumları ile Adalet Divanı, topluluk kurumlarına, üye ülkelere, millî mahkemelere, fertlere şamil gerçek bir Avrupa hukukunun oluşmasını teşvik etmektedir. Adalet Divanınca alınan kararlar üye ülkeler için bağlayıcı nitelik taşır. İlgili üye ülke, Adalet Divanı yargısının yerine getirilmesini sağlayacak önlemleri almak zorundadır.

Adalet Divanı bünyesinde ayrıca tek senet ile bir de "İlk Derece Mahkemesi (Court of First Instance)" kurulmuştur. Amacı divanın yükünü hafifletmektir. 15 yargıçtan oluşur; üç veya beş yargıçtan oluşan daireler halinde çalışır. Bakmaya yetkili olduğu davalar özetle şunlardır: AB kurumları ile çalışanları arasında ihtilâflar, AB rekabet hukukunun uygulanmasına yönelik olarak gerçek veya tüzel kişilerce açılan davalar, AB kurumlarının eylemlerinden veya eylemsizliklerinden doğan tazminat davaları (bir nevi idarî işlemlere karşı açılan davalar).

Bu kararlar aleyhine Adalet Divanı nezdinde temyiz mümkündür. Ancak temyiz, maddî olayların yorumlanması, değerlendirilmesi değil, ancak hukukî vakıalar bakımından mümkündür.

Avrupa Parlamentosu Yapısı:


Avrupa Parlamentosu 626 üyeden müteşekkildir. Bu üyeliklerin dağılımı şu şekildedir:
Almanya 626, Fransa, İtalya ve İngiltere 87'şer, İspanya 64, Hollanda 31, Belçika, Portekiz ve Yunanistan 25'er, İsveç 22, Avusturya 21, Finlandiya ve Danimarka 16'şar, İrlanda 15, Lüksemburg altı.

Her ne kadar adı parlamento olsa da esas itibariyle Avrupa Parlamentosunun genel anlamda yasama yetkisi yoktur. Kurucu andlaşmalarda başlangıçtan itibaren bu kuruma sadece asamble veya meclis adı verilmiştir. Zira bu kurum, bir yasama organı olarak değil, "istişarî" nitelikle öngörülmüştür. AB yasama işlemi tasarıları ("Regulation", "Directiva" tasarıları) kabul edilmeden önce, bu meclise danışılması ve görüşünün alınması öngörülmekteydi. Gerçekten de "Tek Avrupa Senedi" ve Maastricht Antlaşması ile yapılan değişikliklerden önce, genel kural Avrupa Parlamentosuna danışılmasıyda. Konsey, komisyondan gelen bir tasarı üzerinde ve Avrupa Parlamentosuna danışılması öngörülen konuların sayısını artırırken, konsey ile parlamento arasında bir iş birliği yöntemini de geliştirmiştir. Maastricht ile andlaşmaya eklenen madde 138/b; "andlaşmanın öngördüğü ölçüde, Avrupa Parlamentosunun topluluk tasarruflarının oluşturulması sürecinde 189/b ve 189/c maddelerinde belirlenen usuller çerçevesindeki yetkilerini kullanarak ve assent (muvafakat) veya istişarî görüş vererek katılacağını" belirtmektedir.

Avrupa Parlamentosunun yasama işlemlerine katkısını dört ana bölümde ele almak mümkündür: Danışma (consultation), işbirliği (cooperation), onay (Assent) ve birlikte karar (co-decision) prosedürleri (Kabaalioğlu: 215-223).

Yetkileri:

Avrupa Parlamentosu genel olarak şu yetkilere sahiptir:

1. AB mevzuatının (karar, direktif v.s.) tesbit edilmesinde görüş belirtme yetkisi,
2. AB'nin üçüncü ülkeler ile akdettiği çeşitli anlaşmalar konusunda da parlamentonun görüşünün alınması mecburiyeti,
3. Komisyonu kontrol yetkisi; Komisyon parlamentoya yıllık faaliyet raporları sunmakla ve çeşitli konularda parlamentoda görüşlerini izah etmekle ve savunmakla görevlidir. Parlamento, ayrıca bir güvensizlik oyu ile komisyonu istifaya zorlayabilir.
4. Bütçe yetkisi; AB faaliyetlerinin finansmanı için oluşturulan topluluk bütçesi konsey ile parlamentonun iş birliği hâlinde kesinleştirilir. Bunda, parlamentonun diğer topluluk mevzuatının oluşturulmasına kıyasla, yetkisi geniş olup bütçe tasarısına değişiklikler getirebilmektir. Hatta, 1979 yılında olduğu gibi Parlamentonun bütçeyi red yetkisi de bulunmaktadır.

Yeni Üye Kabulü ve Ortakları Anlaşmalarının Parlamento'da Onaylanması

AB'ne yeni üye kabulünü öngören "Katılma Andlaşmaları" ile "Ortaklık Andlaşmalarının" konsey tarafından kabul edilmesinden önce, Avrupa Parlamentosunun onayının alınması gerekir.

Tam üyelik başvurularında izlenecek yöntem ise şu şekilde belirlenmiştir:


Aday devletin başvurusu 26 üyeden oluşan ilgili parlamento komitesine gönderilir. Bu komite, aday ülke ile katılmaya ilişkin görüşmeler başlamadan önce, söz konusu başvurunun Parlamento Genel Kurulunda tartışılmasını önerebilir. Ayrıca, basit çoğunlukla alacağı kararlarla, konsey ile komisyonun da bu tartışmaya katılmasını isteyebilir. Bunlardan sonra, aday devlet ile komisyon ve konseyin katılma istemi hakkında yürüttüğü görüşmeler tamamlandıktan sonra parlamento konuyu tekrar tartışır ve parlamento komitesinin başvuruya ilişkin raporunu da dikkate alarak "onay" (assent) kararını verebilecektir (Kabaalioğlu: 170,171).

Ekonomik ve Sosyal Komite


İstişarî bir organ olan bu Komitede, büyük devletlere 24'er, en küçük ülke olan Lüksemburg'da ise altı üye verilmiştir. Bu üyeler işveren, işçi sendikaları, tarım ehli ve tüketicileri gibi pek çok diğer menfaat grupları temsilcilerinden oluşmaktadır.

Ekonomik ve sosyal alanlardaki AB mevzuatının çıkartılmasından önceki aşamalarda pek çok hâlde bu komitenin görüşüne başvurulması zorunludur. Komite kendi insiyatifi ile de görüş bildirebilir.

Komitenin görüşleri konsey ve komisyon açısından bağlayıcı olmamakla birlikte, bu görüşler ekonomik yaşamın her alanında faaliyet gösteren temsilcilerin düşüncelerini yansıttığından, çoğu kez mevzuatın oluşmasında etkili rol oynamaktadır.

Avrupa Yatırım Bankası

Kendine has karar organlarına sahip ve merkezi Lüksemburg'da bulunan Avrupa Yatırım Bankasının sermayesi üye ülkeler tarafından oluşturulmaktadır. Sermaye piyasasında da borçlanma yoluna giden banka, bölgesel, enerji, ulaştırma gibi alanlarda, öncelikli yatırımları teşvik için finansman imkânları sağlamaktadır.

Avrupa Yatırım Bankası tüzel kişiliği olan bir malî organdır. İşlemlerinde kâr amacı gütmez. Ekonominin her sektöründe daha az gelişmiş bölgeleri kapsayacak yeni iş imkânları yaratmaya yönelik olan ya da birden fazla üye ülkenin çıkarlarını ilgilendiren projelerden bir tek üye ülke tarafından finanse edilemeyecek projelere borç ve garanti sağlamak suretiyle, bunların gerçekleşmesine yardımcı olmak görevleri arasındadır.

Türkiye'nin AB ile Ortaklık İlişkisinin Kurulması

İkinci Dünya Savaşının bitimi ertesinde yeniden şekillenen dünya siyasî tablosunda tercihini Batıdan yana koyarak, demokrasilerin siyasî ve ekonomik alanlardaki temel forumları durumundaki Avrupa Konseyi ve OECD'nin kurucu üyeleri arasında yer alan ve Batı âleminin savunma ve güvenlik alanlarında kaderini bağladığı NATO'ya katılan Türkiye için Avrupa ailesinin içinde yer almak konusunda Tanzimattan beri süregelen siyasî ve sosyal tercihin yanında ekonomik yönlerin de bu tercihlerin önemli bir parçasını oluşturduğu kuşkusuzdur. İşte bu temel tercih ve buna bağlı olarak kurulan geliştirilmeye çalışılan ilişkiler ağı, ekonomik bütünleşmesinin yanı sıra, ileride siyasî bir birliğe de gidilmesini öngören Avrupa Ekonomik Topluluğuna müracaatı Türkiye için âdeta zorunlu hâle getirmiştir. Topluluğu kuran ve 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Andlaşmasının dibaçesinde, aynı ilkeleri paylaşan öteki Avrupa ülkelerinin de topluluğun çabalarına ortak olmaya çağrılması ile andlaşmanın 233. maddesinde, topluluğun üçüncü devletlere karşılıklı haklar ve yükümlülükler dâhilinde ortaklık kuran anlaşmalar akdedebilmesine imkân tanınması, Türkiye tarafından, kendisine tanınan bir hak olarak algılanmıştır.

Ankara Anlaşması


Türkiye, Roma Andlaşmasının yürürlüğe girişinin üzerinden henüz iki yıl geçmeden ve Yunanistan'ın ardından 31 Temmuz 1959 tarihinde AET ile bir ortaklık kurmak üzere resmen başvuruda bulunmuş (Manisalı: 165) ve yapılan müzakereler sonucunda 12 Eylül 1963 günü imzalanarak 1 Aralık 1964'te yürürlüğe giren Ankara Anlaşmasıyla Türkiye ile AET arasında ortaklık ilişkileri kurulmuştur.

Ankara Anlaşmasının ön sözünde, Türk halkının yaşam standardının yükseltilmesi amacıyla Avrupa Ekonomik Topluluğunun sağlayacağı desteğin ilerideki bir tarihte Türkiye'nin topluluğa katılmasına yardımcı olacağı belirtilmektedir. 28. maddede ise, "Anlaşmanın işleyişi, topluluğu kuran andlaşmadan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye'nin topluluğa katılması olanağını inceler" denmektedir (Manisalı:165). Bundan da görüleceği üzere Ankara Anlaşması uyarınca kurulan Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin nihaî hedefi Türkiye'nin topluluğa tam üyeliğidir. Anlaşma, hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihaî dönem olarak üç devre öngörmüştür. Geçiş döneminin sonunda ise Gümrük Birliğinin tamamlanması planlanmıştır. Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin sona ermesiyle birlikte, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokole geçiş döneminin hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir.

"Onlar Ortak, Biz Pazar"

Ancak, gerek Ankara Anlaşması gerek Katma Protokol öngörüldüğü şekilde uygulanmamıştır. Bunda her iki tarafın da karşılıklı sorumluluğu bulunmaktadır. 1970'li yıllarda Türkiye, içinde bulunduğu ekonomik krizler ve bazı siyasî tercihlerle Katma Protokolden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmıştır. O tarihlerde yaygın olan kanaat, AET ile ilişkinin bir çeşit sömürü düzeni kurmakta olduğu, pazarımızı Topluluk ürünlerine açmanın sanayileşmemizi ve kalkınmamızı baltalayacağı, dolayısıyla koruma duvarlarının muhafaza edilmesi gerektiği yolundaydı. O günlerin "Onlar ortak, biz pazar" sloganı, bu düşüncenin bir ifadesi idi. AB ile ortaklık ilişkisinin ve Gümrük Birliğinin temsil ettiği kalkınma modeli dışarıya açık, bütünleşmeyi öngören bir model iken, 1970'li yılların tamamı boyunca bu modelin tam tersini sembolize eden içe dönük, ithalat ikamesine dayalı politikalar uygulanmıştır. Türkiye anlaşma ile kendine düşen kendi yükümlülüklerini yerine getirmeye ve Toplulukla ilişkilerine soğuk bakmaya başlayınca, topluluk da kendi yükümlülüklerini aksatmaya ve ortaklık ilişkisinin geliştirilmesi istikametinde çaba harcamaktan kaçınmaya başlamıştır. 1970 yılında Türkiye AT'den Gümrük Birliği ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesini talep ederek beş yıllık ek süre istemiştir. AT tarafından hoş karşılanmayan bu durum, esasen AT ile pek de iyi olmayan ilişkilerin askıya alınmasını gündeme getirmiştir. Bu zamana kadar Yunanistan ve Türkiye'nin AT karşısında paralel yürüyen yolları ayrılmaya başlamıştır. Yunanlılar, global Akdeniz politikasının icabı olarak diğer Akdeniz ülkelerine, Yunanistan'a tanınan ticarî kolaylıkların tanındığını, bu nedenle sorunların, ancak Yunanistan'ın tam üye olarak karar alma sürecine katılmasıyla çözümlenebileceğini belirtmişlerdir. Yani Yunanlılar, Gümrük Birliğinin yarattığı sorunları aşmak için 1975 yılında tam üyelik başvurusunda bulunurken, Türkiye aynı tür sorunları nedeniyle, Avrupa Topluluğu ile ilişkileri askıya alma yolunu seçmiştir. Bu anlamda 1970'ler, Avrupa'da Yunanistan'ın bulunduğu, başvurduğu her kuruluşta yer alma şeklinde özetlenebilecek klâsik Türkiye Cumhuriyeti dış politikasının ilk defa dışına çıkıldığı yıllar olmuştur. Yunanistan'ın tam üyelik sürecinde aldığı yol sonuçlanırken, 6 Şubat 1980 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyinde Türk Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen tam üyelik başvurusunda bulunmuş ise de çalkantılı dönemde bu girişim takip edilememiştir. Bu tarihlerde AT'nin artık ekonomik kriterler yanında, Yunanistan, İspanya ve Portekiz başvurularında olduğu gibi, demokrasi, insan hakları konularında, yani siyasî kriterler bakımından da yeni üyeleri değerlendirmeye başladığını görüyoruz.

Türkiye'nin AT ile başlangıçta sadece ekonomik olan sorunlarının, 12 Eylül döneminde ve Yunanistan'ın 1980'de topluluğa tam üye olmasıyla siyasî boyutlar da kazanmaya başladığı görülmektedir(Dağı 1997: 120-171). 12 Eylül ertesinde, topluluk, Türkiye ile ilişkilerini dondurmuş ve malî iş birliğine son vermiştir. Katma protokolün ise sadece ticarî hükümleri işlemeye devam etmiş, diğer bütün hükümleri atıl kalmıştır.

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...