| AVRUPA
BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ |
|
AYDIN
SAFA AKAY
|
|
|
Giriş
XX. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye'nin batı dünyası ile
olan ilişkilerinin şekillenmesinde başlangıçta II. Dünya Savaşı
sırasında Türkiye'nin tarafsız tutumu önemli rol oynamıştı.
Daha sonra dünyanın batı ve doğu bloku olarak ikiye ayrılması
ile Türkiye kendisini bu iki blokun, hemen hemen en hassas
sınır noktasında bulmuştur. Ayrıca, doğu blokunun patronu
olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB), Akdeniz
başta olmak üzere sıcak denizlere inişini sağlayacak Boğazlara
sahip olması ve petrol kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu için
köprübaşı oluşturması Türkiye'nin stratejik önemini daha da
çok ortaya koymaktaydı.
Coğrafyadan kaynaklanan bu önem, doğu blokunun yıkılmasından
sonra bir süre göz ardı edilmiş ise de, pek kısa bir süre
içinde eski önemine kavuşmuştur. Daha Tanzimattan beri yönünü
batıya çeviren Türkiye, cumhuriyetin kurulmasıyla kavuştuğu
yeni batılı kurumlarıyla, batı tarafından yeniden şekillendirilen
dünyada, batı ile birlikte yol alma isteğini bugüne kadar
mücadele ile sürdürmüştür. Birçok Batı Avrupa ülkesi, "Batılı
değerler" olarak adlandırılan sosyal, kültürel, siyasal,
ekonomik kıstaslardan kimi zaman Türkiye'ye nazaran çok daha
uzaklaşmış olsa da bu değerlere ya kendileri tekrar sahip
çıkmışlar yahut da diğer Batılı ülkelerce bu hizaya gelmeleri
sağlanmıştır. Oysa Türkiye, NATO başka olmak üzere, Avrupa
Konseyi (AK) üyelikleri ile Avrupa Birliği (AB) adaylığını
neredeyse zorla iktisap etmiştir. Çoğu kere ise -batının sınır
bekçiliğini yapmada elzem olmasının yanında-, Yunanistan'ın
gözetilmesi için yanında tutma isteği bu kurumlara kabulde
rol oynamıştır. Türkiye'nin NATO'ya girmesinde veya İkinci
Dünya Savaşı sonrası askerî zorunluluk bulunduğunu tesbit
etmesi yetmemiş, kendi kamuoyuna Türkiye'ye yardımı anlatabilmek
ve kabul ettirebilmek için Yunanistan öne çıkarılmıştır (Gönlübol
1996: 214).
XX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ile ilişkilerimiz genelde
uluslararası kuruluşlar çerçevesinde seyretmiştir. Esasen
II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'da devamlı bir barış sağlanması
için gayretler de Avrupa'nın siyasî birliğinin gerçekleşmesi
ile mümkün olabileceği düşüncesiyle, "supranational"
kurumlar üzerinde odaklanmıştı. Bu nedenle ilişkilerin incelenmesinde
bu kuruluşlar önemli bir yer tutmaktadır. Bunlardan hemen
hepsinin lokomotifi hiç şüphesiz NATO'dur. Bugün kamuoyumuzu
çok meşgul eden Avrupa Birliği ile Avrupa Konseyi, -yüzyılın
son çeyreğinin ürünü- Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı
(AGİT) ve OECD ise diğer başlıca kuruluşlardır. Avrupa ile
ilişkilerde her zaman baş aktör olan ABD'yi de bu incelemelerin
dışında tutmak mümkün değildir.
XX. yüzyıl sona ererken sıklaşan ilişkilerimiz ve bu çerçevede
AB ve AK karşısında konumumuz, bu araştırmamızın konusunu
teşkil etmektedir. Kamuoyu tarafından birbiri ile çok sık
olarak karıştırılan bu iki kuruluş, dış ilişkilerimizde önemli
bir yer tutmaktadır.
Avrupa Konseyi
Kuruluşu Hazırlayan Ortam ve Nedenler
Avrupa Konseyinin kuruluşunun temellerinde, esasen aynı dil
grubuna ve Hitler'in Aryan ırkı olarak nitelediği soy birliğine
ve -mezhep farklılıkları olsa da- din birliğine sahip 'Avrupa
halkı'nın birleşmesi arzuları yatmaktadır. Bu birliğin savunucuları;
Alman devletlerinin birleşerek Alman birliğini kurmasını,
İtalya'nın birliğini sağlamasını, hatta Fransa ve İspanya'nın
farklı alt kültürleri ile tek devlet halinde birleştirmesini
örnek göstererek, Avrupa üst kültürü şemsiyesinde bir birleşik
Avrupa'nın kurulabileceğini öngörmüşlerdir. Çoğunluğu Avrupalı
milletlerden oluşan ABD ise Avrupa'nın çok uluslu "Avrupa
Birleşik Devletleri" için ideal bir örnek olarak kabul
edilmiştir. Böyle bir oluşum, ABD tarafından da desteklenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı, bu düşüncenin vahşî bir savaş yoluyla
ve Cermen ırkının önderliğinde gerçekleşmesini isteyen Almanya
tarafından, yönetimde olan Naziler ve onların lideri Hitler
eliyle başlatılmıştır. Amaç, bir "Kutsal Roma-Cermen
İmparatorluğu"nun yeniden tesisi idi.
Oysa Avrupa, doğasının ve medeniyetin verdiği imkânları barış
içinde kullanması halinde, birlik ve beraberlik içinde çok
daha müreffeh bir hayata kavuşabilirdi. Savaşın acı gerçeğini
de gören Avrupalılar, bu amacı gerçekleştirmek için siyaset,
felsefe ve bilim dünyasında çalışmalarını derinleştirme yolunu
seçmişlerdir. Bu yolda onlara en büyük itici güç ABD'den gelmiştir.
Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra bu çabalar, Avrupa Konseyinin
teşekkülü ile sonuçlanmıştır. Bu sonuç, aynı zamanda bir başlangıç
olmuştur. AK'ni takip eden ve bugünkü aşamada resmen olmasa
da uygulamada AK'ni adeta bir taşeron kuruluş gibi kullanan
Avrupa Birliğinin temelleri de bu çalışmalar ve bu felsefe
ile atılmıştır.
Avrupa Bütünleşmesinde ABD'nin Rolü
Marshall yardımı ile OECD'nin kuruluşuna ön ayak olan ABD,
Avrupa bütünleşmesinin gerçekleşmesini ve bu yolda, "Avrupa
Birleşik Devletleri"nin kurulmasını istemekteydi. Hitler
nedeniyle ABD'ye kaçan ve "Pan- Europe" hareketinin
öncülüğünü yapan Kont Richard Coudenhove-Kalergi, ABD'deki
çabalarına, 1946'da Avrupa'ya döndükten sonra da devam etmişti.
Sadece Kalergi örneğinden değil, birçok bakımdan, bugünkü
AB'nin temellerinin ABD'de atıldığını söylemek mümkündür.
Kendisi esas olarak Avrupa'nın hemen her ulusundan gelen kişilerden
oluşan ve federal bir yapıya sahip olan ABD'liler, Avrupa'da
kalıcı barışın, tek bir devlet halinde, ABD örneğinde olduğu
gibi birleşmekten geçtiğini inanıyorlardı. Bu dürtü ile 1946
yılından itibaren Avrupa'da faaliyetler artarak devam etmiş,
son aşamada da, bir Avrupa Kongresi toplanması kararlaştırılmıştı.
Lahey'de Toplanan Avrupa Kongresi
Churchill'in "Birleşmiş Avrupa Hareketi" başta olmak
üzere çeşitli kuruluşlar tarafından oluşturulan "Avrupa
Birliği Hareketleri Uluslararası Komitesi"nin 7-11 Mayıs
1948 tarihlerinde Lahey'de topladığı "Avrupa Kongresi"ne
onaltı ülkeden 663 delege ile gözlemci statüsünde ABD, Kanada,
Yugoslavya, İspanya, Finlandiya temsilcileri katılmıştı1.
Kongrede ayrıca, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya,
Romanya gibi ülkelerden gelen mülteciler de yer almıştı. Görüldüğü
gibi Türkiye bu oluşumda yoktur.
Kongre, Avrupa Birliği hareketinin kapsamının genişletilerek,
bu yolda gerekli adımlar için strateji tayin etmek amacını
gütmekteydi. Kongre ile ilgili olarak 10 Mayıs 1947 günü The
New York Times'da yayınlanan ve "Egemen devletlerin gittikçe
zayıflayacağını" belirten makale iki bin yılına girildiğinde
AB'ne egemen olan düşüncenin ilk tohumları olarak görülebilir.
Ayrıca "küreselleşme" kavramı altında toplanan ve
ekonomiden, insan haklarına, siyasete, kültüre kadar uzanan
dünyamızda -yine batı kaynaklı- moda akımında bu düşüncenin
devamı niteliğindedir. Makalede yer alan bütünleşme çabaları
sonucu devletlerin bazı yetkilerini uluslar üstü devletlere
devredecekleri" öngörüsü ise AB ile büyük çapta gerçekleşmiş
bulunmaktadır.
Kongre "şeref başkanlığına" seçilen Sir Winston
Churchill'in kurulacak birliğin daha gevşek nitelikte olmasını
dile getirdiği Kongre'nin son oturumunda kabul edilen "Avrupalılara
mesaj" da şu hususlar bulunmaktaydı:
"Kişilerin, fikirlerin ve malların serbest dolaşımının
sağlandığı birleşik bir Avrupa kurulmasını arzu ediyoruz.
Düşünce, toplanma ve ifade hürriyeti yanında, siyasî muhalefet
oluşturma hakkını garantiye alan bir İnsan Hakları Sözleşmesi
istiyoruz.
Bu sözleşmenin uygulanabilmesi için yeterli güce sahip İnsan
Hakları Adalet Divanı kurulmasını talep ediyoruz.
Milletlerimizin dinamik güçlerinin temsil edileceği bir Avrupa
Asamblesi teşkilini istiyoruz." (Kabaalioğlu: 54).
Daha sonra kurulan AK ve ilk paragraf bakımından AB içinde
bu mesajların gerçekleşmesi yolunu açan Kongre'de ayrıca şu
kararlar alınmıştı:
1. Avrupa'nın yeniden inşasında ulusal egemenliğin sert ayrımlarına
dayalı bir temel olmamalıdır.
2. Güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve sosyal ilerlemeyi sağlamak
üzere Avrupa milletleri, bir ekonomik ve siyasî birlik yaratmalı
ve bu amaçla belirli bazı egemenlik haklarını birleştirmeyi
kararlaştırmalıdırlar.
3. Katılan ülkelerin parlemantolarından seçilecek üyelerden
oluşacak bir "Avrupa Danışma Meclisi" hemen toplantıya
çağrılmalıdır.
4. Avrupa Birliği ve Federasyon, temel insan haklarına saygı
göstermeyi kabul eden bütün demokratik Avrupa milletlerine
açık olmalıdır.
5. Bu hakların ihlâl edildiği iddiaları üzerine yeterli güçle
donatılmış bir "Avrupa İnsan Hakları Divanı" kurulmalıdır.
6. Birleşik Avrupa'nın kurulması, birleşik bir dünya kurulması
için temel bir adım olarak kabul edilmelidir (Kabaalioğlu:
54, 55).
Avrupa Konseyinin Kuruluşu
Bu birleşme hareketleri doğrultusunda ve çeşitli toplantılar
sonrasında nihayet "ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel
ve idarî konularda anlaşma ve ortak hareket ile insan hakları
ve temel özgürlüklerin korunması" amacıyla 5 Mayıs 1949'da
10 Avrupa ülkesi, (Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere,
İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç) Avrupa Konseyini
kuran anlaşmayı imzalamışlardır.
9 Ağustos 1949 tarihinde Yunanistan, 7 Mart 1950 tarihinde
İzlanda Avrupa Konseyine üye olmuşlardır. Türkiye ise 13 Nisan
1950 tarihinde Avrupa Konseyine katılmıştır .
ABD, Japonya ve Vatikan AK Bakanlar Komitesi nezdinde, İsrail
AK Parlamenterler Meclisi nezdinde, Kanada ve Meksika ise
hem Bakanlar Komitesi ve hem de Parlamenterler Meclisi nezdinde
gözlemci statüsünde bulunmaktadırlar. Belarus'un Avrupa Konseyine
üyelik başvurusu ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi nezdindeki
özel davetli statüsü ise bu ülkenin demokratik yapıda bulunmaması
nedeniyle askıya alınmış bulunmaktadır.
Avrupa Konseyinin statüsü gereği, hukukun üstünlüğü, temel
insan hakları ve özgürlüklerine saygı ilkelerine bağlı tüm
Avrupa ülkeleri konseye üye olabilirler.
Kuruluşunun ilk 20 yılında, çeşitli alanlarda teknik iş birliği
gerçekleştirilen ve aynı zamanda siyasî istişare imkânı da
sağlayan Avrupa Konseyinin önemi gittikçe artarken, 70'li
yıllardan itibaren Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), önem verilme
bakımından AK'nin önemli rakibi olmuştur. AET, sahip olduğu
geniş ekonomik imkânların etkisiyle, Avrupa ülkeleri için
öncelikli hedef haline gelmiştir. Bunun paralelinde siyasî
ağırlığı da artmıştır. 70'li yıllardan 90'lı yıllara kadar
Avrupa Konseyi AET'nin gölgesinde kalmıştır. Bu süre boyunca,
konsey siyasî ağırlığını gittikçe kaybetmiş ve teknik çalışmalarla
yetinmiştir. SSCB'nin yıkılması ile yeniden şekillenen dünya
düzeni içinde eski Doğu Bloku üyelerinin üyelik müracaatları
ile AK yeniden etkisini göstermeye başlamıştır. AB'nin fiilî
egemenliğinin bulunduğu AK aynı zamanda yeni demokratikleşen
Doğu Avrupa ülkeleri için AB'nin kapısı olarak görülmüştür.
Üye sayısının hızla artması ve konseyin tüm kıtayı kapsayacak
hale gelmiş olması ile konsey, yıllarca içinde kapalı kaldığı
ihtisas kuruluşu kabuğundan sıyrılmıştır. Ayrıca, eski komünist
yapılardan uzaklaşmaları gereken demirperde ülkelerine, demokratikleşme
çabalarında destek sağlayacak, yol gösterecek en geniş forum
haline gelmiştir.
Avrupa Konseyinin Amaçları ve Faaliyet Alanı
AK'nin amaçları;
- İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini
korumak ve güçlendirmek,
- Azınlıklar, ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı,
sosyal dışlanma, uyuşturucu madde, çevre sorunlarına çözüm
aramak,
- Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda
bulunmak, olarak özetlenebilir.
AK'nin faaliyet alanları içine, savunma konuları dışında toplumların
karşılaştığı tüm temel sorunlar gitmektedir. Bunlar arasında,
insan hakları, hukukî işbirliği, medya, eğitim, kültür, spor,
gençlik, sağlık, yerel yönetimler, bölgesel plânlama, çevre,
aile işleri, sosyal güvenlik sorunları sayılabilecektir.
Avrupa
Konseyinin Organları
AK'nin temel organları, karar organı olan Bakanlar Komitesi,
danışma organı olan Parlamenter Meclis ve yerel yönetimlerin
geliştirilmesini amaçlayan Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresidir.
a) Bakanlar Komitesi:
Bakanlar Komitesi'nde üye ülkeler Dışişleri Bakanları, bakanlara
vekâleten daha sık toplanan delegeler komitesinde ise daimî
temsilciler yer alır.
b) Parlamenter Meclisi:
Parlamenter Meclisi (AKPM), üye ülkelerin parlamentolarından
seçilen 291 asil, 291
yedek üyeden oluşur. AKPM üyeleri, her üye ülke parlamentosundan
parlamentodaki güç dengesini yansıtacak şekilde seçilmektedir.
Her üye devlete ayrılan parlamenter sayısı, söz konusu ülkenin
nüfusuyla orantılıdır.
c) Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi:
Avrupa Konseyi prensiplerinin yerel yönetimler düzeyinde de
geliştirilmesini amaçlar. Yerel ve bölgesel yönetimlerin güçlendirilmesi,
bu yapılanmaların hukukî ve idarî açıdan incelenmesi ve aralarındaki
sınır ötesi iş birliğinin artırılmasına yönelik çalışmalar
yapmaktadır. Üye ülkelerin belediye başkanlarından ve mahallî
idareler temsilcilerinden seçilen asil ve yedek üyelerin katılımıyla
oluşur. Bölgesel Meclis ve Yerel Meclis olmak üzere iki alt
organı bulunmaktadır.
Türkiye'nin Avrupa Konseyindeki Konumu
Avrupa Konseyini bu geniş yelpaze içindeki her alanda olduğu
gibi insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında da önemli
bir diyalog platformu olarak gören Türkiye'nin AKPM heyeti,
12 asil, 12 yedek üye milletvekilimizden oluşmaktadır. Genel
Kurul oturumlarına ve AKPM komisyonlarının toplantılarına
düzenli olarak katılmakta, Türkiye'yi ilgilendiren konularda
katkıda bulunmakta, gerektiğinde ülkemize yönelik eleştirileri
cevaplandırmaktadır. Ayrıca Türkiye, Yerel ve Bölgesel Yönetimler
Kongresinin çalışmalarına da 12 asil, 12 yedek üyeden oluşan
bir heyetle katılmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
Avrupa Konseyinin hazırladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
(AİHS) çerçevesinde kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
(AİHM), kendi sekretaryası ile birlikte ayrıca teşkilâtlandırılmış
bulunmaktadır.
AİHS ile düzenlenmiş bulunan temel hak ve özgürlüklerden birinin
veya bir kaçının akit devletlerden biri tarafından ihlâl edildiğini
ileri süren herhangi bir kişi AİHM'ne o devleti şikâyet edebilmektedir.
Şikâyetler belirli bir prosedüre bağlıdır. Çok genel hatlarıyla
ifade edecek olursak, kişinin şikayette bulunabilmesi için
hak ve özgürlüklerinin ihlâl edildiğini ileri sürdüğü olayla
ilgili olarak iç hukuk yollarına başvurup, bunları tamamen
tüketmesi ve son hükümden itibaren altı ay içinde başvuruda
bulunması gerekir. Etkin bir iç hukuk yolunun bulunmaması
halinde ise ihlâle konu son olay tarihinden itibaren altı
aydan fazla süre geçmemiş olmalıdır. Başvurular şahıslar tarafından
olduğu gibi devletler tarafından da bir diğer devlet aleyhine
yapılabilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bugünkü konumumun geçmişi
bir yıldır. Daha önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK)
ve Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) olarak iki aşamalı bir
yapı bulunmaktaydı. 11 No'lu protokolün yürürlüğe girmesi
ile bugünkü tek mahkeme, (AİHM) oluşmuştur. Eski yapıya nazaran
en önemli fark, taraf ülkelerin eskiden olduğu gibi bireysel
başvuru hakkını belirli sürelerde yenilememeleri, bireysel
başvuru hakkını sürekli olarak kabul etmeleridir.
AİHM ve Türkiye
Toplumumuzda Avrupa Konseyi hakkında çıkan haberler daha çok
İnsan Hakları Mahkemesi ve İşkenceyi Önleme Komitesi ile ilgilidir.
Diğer taraftan AK, çoğu zaman Avrupa Birliği (AB) ile karıştırılmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği kararlar
da basında, "AİHM Türkiye'yi tazminata mahkûm etti"
gibi sırf işin parasal yönüne endeksli haberlerle kimi zaman
yer almaktadır. Fakat bu kararların nasıl bir siyasî boyut
kazandığı konusunda bilgilere -kamuoyu bir tarafa- sivil olsun,
askerî olsun bürokrasi ve hatta siyasî çevrelerce yeteri kadar
bilinmemektedir.
Bugün itibariyle AİHM önünde Türkiye aleyhine iki binden fazla
dava bulunmaktadır. Kabul edilebilirlik kararından önceki
inceleme aşamasında bulunan başka başvuruların sayısı da oldukça
kabarıktır.
AİHM'de Türkiye aleyhine bireysel şikâyetler yanında devletler
tarafından da açılmış davalar mevcuttur. Bunlardan biri Kemal
Koç adlı bir Danimarka vatandaşının Kürt asılı olmasından
ötürü Türkiye'de işkence gördüğü iddiası ile bu ülke tarafından
açılan dava , diğeri ise Güney Kıbrıs Rum yönetiminin (GKRY),
Kıbrıs'ta yerlerinden edilen kişilerle, kayıplar bulunduğu
ve bundan Türkiye'nin sorumlu bulunduğu iddiasıyla açılan
davadır (Sonuçlanmış bulunan, daha önceki üç adet GKRY başvurusu
ile 12 Eylül sonrası açılan davalar hariç).
AİHM'nde Türkiye aleyhine açılan bireysel davalardan kamulaştırma
gibi özel hukuka ilişkin olanlar bir yana bırakılırsa, büyük
çoğunluğu Güney-doğu kaynaklı davalar teşkil etmektedir. Ayrıca,
Yalçın Küçük, Yaşar Kemal, Halûk Gerger, Ahmet Zeki Okçuoğlu,
Mehmet Selim Okçuoğlu (Apo'nun avukatları), Fikret Başkaya
başvurularında olduğu gibi ifade özgürlüğünün ihlâline (AİHS.
Madde 10) ilişkin davalar, 1980'de başlayan "Dev-Sol"
davasında yargılamanın çok uzun sürdüğünden dolayı AİHS 6.
maddenin ihlâl edildiğine dair şikâyetler, Yüksek Askerî Şura
(YAŞ) Kararlarına karşı kanun yollarının bulunmadığından dolayı
AİHS'nin 6. maddesinin ihlâline ilişkin davalar, Devlet Güvenlik
Mahkemeleri kararlarının AİHS'nin 6. maddesine aykırılığına
ilişkin başvurular ve nihayet -meşhur Loizidou Kararının pilotluğunu
yaptığı ve geride bekleyen- GKRY'li Rumların gayrimenkûllerine
ilişkin davalar bulunmaktadır. Bu davalar ilk bakışta yalnız
hukukî sonuçlar doğurur gibi görünmekle birlikte, bilhassa
Güney-doğu kökenli davalar ile GKRY kaynaklı davaların siyasal
boyutları çok önemli bulunmaktadır.
Hukukî problemlere boğulup, bunların siyasal yansımalarının
çok rahatsız edici boyutlara ulaştığı gerçeğinin kamuoyuna
yeterince yansıtılmadığını gözönünde bulundurarak aşağıdaki
hususların açılması yararlı olacaktır:
1- Güney-Doğu Anadolu kaynaklı davalar
Bu davalarda genel olarak şu strateji takip edilmektedir:
Bu bölgede kaybolan, yaralanan, mülküne şu veya bu nedenle
zarar gelen şahıslar ve ölen kişilerin yakınları, İnsan Hakları
Derneği Diyarbakır Şubesi kanalıyla, şikâyete konu oluşturabilecek
olay hakkında İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi ve Londra'da
Essex Üniversitesi bünyesindeki "Kurdish Human Rights
Project"e (KHRP) bilgi verilmektedir. KHRP neredeyse
Güney-doğu'da vuku bulunan hemen her olayı, göz altına alınmaları,
tutuklananları, mahkûm edilenleri, polis ve asker operasyonlarını,
saat, tarih, yer, görevli veya sivil kişi adlarıyla ve en
ince ayrıntılarıyla bilgisayarlarına yüklemiştir. Örnek vermek
gerekirse, "X" davasında eğer hükûmet, falanca olayda,
"X" adlı kişinin göz altına alınmadığını iddia ettiyse,
bazen (belki) iki yıl önceki "Y" davasında "X"in
göz altında bulunduğunu veya "Z" davasında bir operasyonda
oraya götürüldüğünü tesbit edebilmektedir. Yani resmî kayıtlar
Hükûmetin elinde olmasına rağmen kimi zaman iletişimden kaynaklanan
bir yanlış, bu teşkilât tarafından hemen tespit olunabilmektedir.
Bu davaların aleyhte sonuçlanması, yüklü paralar ödenmesi
ve sonuçlandığında Türkiye'nin İnsan Hakları sicilinin bozulması
gibi olguların yanında, bir başka tehlike vardır ki maalesef
şimdiye kadar bu nokta üzerinde siyaseten yeteri kadar durulmamıştır.
O da, "Güney-doğu kaynaklı davalarda başvuru sahiplerinin
iç hukuk yollarını tüketmeleri şartının aranmaması" şeklinde
AİHM'ne yerleşen uygulama biçimidir. Bu hususun ortaya çıkışı
ve olumsuz sonucu şu şekildedir: AİHS'nin 35. maddesi, bir
başvurunun hangi şartlar altında kabul edilebileceğini (admissibility
criteria) hüküm altına almaktadır. Başvurunun esasının incelenmesine
geçilmesinden önce bu maddede belirtilen ön şartların mevcut
olup olmadığı araştırılacaktır. "Kabul edilebilirlik"
şartlarından en önde geleni ise "iç hukuk yollarının
tüketilmesi"dir. Yani kişi veya kişiler haklarını, önce
ülke içindeki yetkili makamlarda aramak zorundadırlar. Örnek
vermek gerekirse, kendisine işkence yapıldığını yahut yakınının
öldürüldüğünü yahut köyünün yakıldığını ileri süren kişi önce,
sorumluları yetkili makamlara şikayet edecektir. Sorumluların
yargılanmaları, cezalandırılmaları için yargı organları önünde
müdahil olarak davasını takip edecektir. Yargıtay aşaması
dahil, tüm kanun yollarını tükettiğinde ise ülkesinde yapabileceği
bir şey kalmadığından, AİHM'ne başvuruda bulunabilecektir.
Kanun yollarının tüketilmesi kuralının bir istisnası şu şekildedir:
AİHM içtihatlarıyla oluşan uygulama (case-law) ile şikâyet
olunan ülkede sonuç alınmasını sağlayabilecek "etkin"
bir iç hukuk yolu bulunmadığı takdirde iç hukuk yollarının
tüketilmesi şartı aranmamaktadır. Bu uygulama genelde, bir
ülkede belirli bir konuda mevzuat eksikliğinden dolayı hakkı
ihlâl edilen kişinin hakkını arayabilmekten mahrum kalması
gibi hallerde kullanılmıştır. Ancak Türkiye aleyhine yapılan
başvurularda ise durum daha değişik tezahür etmiştir.
Güney-doğu kaynaklı başvurularda, bu bölgede kişilerin etkin
iç hukuk yollarına başvurma imkânlarının bulunmadığı; bu durumun
kimi zaman Memurin Muhakematı Kanunu'ndan, kimi zaman kişilere
zarar verenlerin devletin temsilcileri olup, onların cezalandırılmasının
imkânsızlığından vs. kaynaklandığını hüküm altına almışlardır.
Bu kararların ilk kaynağı, "Akdıvar" kararıdır.
Bu kararda, iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek bulunmadığı,
bununla beraber kararın, bu konuda ileride emsal oluşturmayacağı
kararlaştırılmıştır. Ancak AİHD bu hükmünün aksine birçok
kararında Akdıvar davasına atıfta bulunmuş ve bunu emsal alarak
şikâyetçilerin iç hukuk yollarını tüketme şartını aramamıştır.
Türkiye aleyhine çok ağır olarak verilen her karar veya raporda
AİHM'nin teskin edici ibarelerine rastlanılmadığı gibi arada
tek tük de olsa lehe karar çıktığı olmuştur. Meselâ, ifade
özgürlüğü kapsamına girmesi mümkün olmayan, halkı silahlı
eyleme, ülkeyi bölmeye yönelik mahkûmiyet kararları nedeniyle
AİHK'na yapılan birçok başvuruda AİHS'nin 10. maddesinin ihlâl
edildiğine karar verilmiştir. Bunlardan bir tek Mehdi Zana
başvurusunda Zana'nın ifadelerinin 10. maddede tanınan özgürlük
kapsamında bulunmadığı kararlaştırılmıştır. Ancak bu kararı
lüzumundan fazla büyüterek bir zafer gibi göstermek, AİHK
veya AİHD'nin geride kalan tüm haksız kararlarına prim vermek
anlamına gelmiştir. Mehdi Zana'nın Cumhuriyet gazetesinde
"Bu bir savaştır; çocuklar da, kadınlar da öldürülebilir"
sözlerini AİHD, ifade özgürlüğü kapsamına alamamıştır. AİHK
veya AİHD'nin red karar verdiği bir başka 10. maddeye ilişkin
başvuru yoktur. Bu arada Mehdi Zana'nın yargılanmasındaki
usul bakımından AİHS'nin 6. Maddesini ihlâl ettiğimiz kararlaştırılmış
ve kendisine tazminat ödenmesi hüküm altına alınmıştır. Böyle
istisnai kararlar adeta Türkiye'yi teskin etme, AK mekanizmalarının
hep aleyhimize değil, arada lehimize de karar verdiği gibi
bir etki yaratma amaçlıdır. Bu kararlarla Türkiye'nin tepkileri
azaltılmaya çalışılmıştır. Ne zaman haksız kararlara Türkiye'nin
tepkileri çoğalmış ise, AK organları teskin edici unsurlar
bulmakta gecikmemişlerdir (AK'nin her yaptığının doğru, devlet
organlarının her yaptığının yanlış olduğu ön yargısını taşıyan
kimi sözü geçenlerin de yardımıyla tepkiler törpülenmiş ve
âdeta bir bina inşaatında bir kat çıkılmıştır. Müteakip karar
ve raporda da artık başlangıç noktası o yeni kat olmuştur).
AİHD'nın, Türkiye'nin güney-doğusundan gelen başvurularda
"iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek bulunmadığı"
uygulamasının önemi diğer hususların yanında, bilhassa "egemenlik"
konusunda ortaya çıkmaktadır. AK'de hukukî tartışmalar, didişmeler
içinde bu siyasî tehlike gözden uzak tutulmuştur. Oysa her
alanda ayrı ayrı "kazanımlar" Türkiye'nin aleyhine
kullanılmak üzere bir yerde toplanmaktadır. Bu uygulamalar
ile AİHM ve onun kararlarının yerine getirilmesine nezaret
eden Delegeler Komitesi vasıtasıyla AK, Türkiye'nin güney-doğusunda
kişilerin yargı yoluna gitmeleri şartını aramamaya başlamıştır.
İHD-KHRP mekanizması başta olmak üzere Güney-doğu kaynaklı
başvurular, AİHM'ne doğrudan yapılmaktadır. Yani dava dilekçelerinin
"uyrukluk" hanesine de yazdıkları gibi "Kürtler"
(Bu hanede kimlik değil, uyrukluk sorulmaktadır), Güney-doğu
vilâyetlerindeki mahkemelere başvurmak mecburiyetinde değillerdir;
doğrudan AİHM'ne gidebilirler. Maalesef AK mekanizması çerçevesinde
fiilî durum böyledir. Yüzlerce dava bu şekildedir. Devletin
egemenliğinin göstergelerinden biri de ülkesinde yargı yetkisini
kullanmasıdır (Dixon 1990: 118). Bu durumda, bu bölgede Türkiye
Cumhuriyeti devletinin egemenliğinin bulunmadığı sonucuna
varılmak istenmektedir. Bu kararlar tek tük olsalardı ne ise,
ama hem sayıları fazladır, hem de otomatiğe bağlanmıştır.
Güney-doğu dışındaki diğer davalarda da Türkiye aleyhine sergilenen
pek çok nokta vardır. Bunlar da tek tek incelenebilecektir.
Meselâ Abdullah Öcalan'ın neredeyse bütün avukatları, İnsan
Hakları Derneği, "Cumartesi Anneleri" ve benzerlerinin
hepsi AİHM'de ya çoğunlukla davacıdırlar ya tanıktırlar ya
da vekildirler.
2. GKRY Kaynaklı Başvurular
Türkiye aleyhine GKRY devlet başvurusu ve binlerce kişisel
başvuru bulunmaktadır. En önemlisi ise Lizidou davasıdır.
Bu dava, Girne'de gayrimenkûllerine tasarruf edemediğine dair
şikâyetinden kaynaklanmaktadır. AİHD, bu gayrimenkûllerin
kendisine ait olduğunu; kullanamadığı süre için T.C. hükûmetinin
kendisine tazminat ödemesi gerektiğini ve gayrimenkûllerine
dilediği gibi tasarruf edebilmesinin sağlanmasını kararlaştırmıştır.
AİHM kararları, siyasî organ olan AK Delegeler Komitesine
(Ministers' Deputies) gitmektedir. Üye devletlerin daimî temsilcilerinin
katıldıkları bu Komite, AİHM kararlarına uymak mecburiyetindedir.
Aksi hâlde başlatılan süreç, kararları yerine getirmeyen üye
ülkenin AK üyeliğinden ihracına kadar gitmektedir. Loizidou
kararı bu Delegeler Komitesi önündedir ve Türkiye'nin kararı
yerine getirmesi istenmektedir. Loizidou'ya ödenecek miktar
300 bin maddî, 20 bin manevî olmak üzere 320 bin Kıbrıs Lirasıdır.
Parasal yönü (bütün olarak) kendini takip edecek davalarla,
milyarlarca doları bulacaktır. Bundan da önemlisi, sanki hiç
1974 harekâtı yapılmamış, hiç BM'de iki kesimli bir Federasyon
çalışması yapılmamış gibi olay BM'den, -Türkiye'nin hep karşı
çıktığı, Rumların istediği, AB'nin çok kuvvetli olduğu- AK'ne
getirilmiş, burada çözümlenmeye çalışılmış olmaktadır. (AB'nin
üyelerinden birisinin Yunanistan olduğu malûmdur.) Davalarla
ilgili kararlar bütün Rumların KKTC'ye AK sayesinde gelebilmeleri
sonucunu doğuracaktır. Bu da tabiatıyla kabul edilemez bir
durumdur. Nitekim Loizidou, BM İnsan Hakları Komisyonunun
Nisan 1999'da Cenevre'de yaptığı 55. Dönem toplantısında "International
Federation for the Protection of the Rights of Ethnic, Religious,
Linguistis and Other Minorities" adlı bir NGO adına yaptığı
konuşmada, kararın GKRY'yi (onun söyleyişi ile Kıbrıs Cumhuriyetini)
adadaki tek yasal hükûmet olarak kabul ettiğini, kendisinin
Girne'deki gayrimenkullerin yasal maliki olduğunun teyid edildiğini,
Kıbrıs adasının kuzeyinin Türk (Türkiye kastediliyor) kontrolü
altında bulunduğunu ve gayrimenkûlüne tasarrufunun T.C. Hükümeti
tarafından engellendiği ve bu kararın yalnız kendisine değil,
aynı zamanda 1947'de gayrimenkûllerini kaybetmiş tüm Kıbrıslılara
bu haklarını kazanma yolunu açtığını ifade etmiştir. Ne yazık
ki, AİHD Kararı gerçekten bu şahsın dediği
|