Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
AYDIN SAFA AKAY
Sayfa 1 2 3 4

Giriş

XX. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye'nin batı dünyası ile olan ilişkilerinin şekillenmesinde başlangıçta II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin tarafsız tutumu önemli rol oynamıştı. Daha sonra dünyanın batı ve doğu bloku olarak ikiye ayrılması ile Türkiye kendisini bu iki blokun, hemen hemen en hassas sınır noktasında bulmuştur. Ayrıca, doğu blokunun patronu olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB), Akdeniz başta olmak üzere sıcak denizlere inişini sağlayacak Boğazlara sahip olması ve petrol kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu için köprübaşı oluşturması Türkiye'nin stratejik önemini daha da çok ortaya koymaktaydı.

Coğrafyadan kaynaklanan bu önem, doğu blokunun yıkılmasından sonra bir süre göz ardı edilmiş ise de, pek kısa bir süre içinde eski önemine kavuşmuştur. Daha Tanzimattan beri yönünü batıya çeviren Türkiye, cumhuriyetin kurulmasıyla kavuştuğu yeni batılı kurumlarıyla, batı tarafından yeniden şekillendirilen dünyada, batı ile birlikte yol alma isteğini bugüne kadar mücadele ile sürdürmüştür. Birçok Batı Avrupa ülkesi, "Batılı değerler" olarak adlandırılan sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik kıstaslardan kimi zaman Türkiye'ye nazaran çok daha uzaklaşmış olsa da bu değerlere ya kendileri tekrar sahip çıkmışlar yahut da diğer Batılı ülkelerce bu hizaya gelmeleri sağlanmıştır. Oysa Türkiye, NATO başka olmak üzere, Avrupa Konseyi (AK) üyelikleri ile Avrupa Birliği (AB) adaylığını neredeyse zorla iktisap etmiştir. Çoğu kere ise -batının sınır bekçiliğini yapmada elzem olmasının yanında-, Yunanistan'ın gözetilmesi için yanında tutma isteği bu kurumlara kabulde rol oynamıştır. Türkiye'nin NATO'ya girmesinde veya İkinci Dünya Savaşı sonrası askerî zorunluluk bulunduğunu tesbit etmesi yetmemiş, kendi kamuoyuna Türkiye'ye yardımı anlatabilmek ve kabul ettirebilmek için Yunanistan öne çıkarılmıştır (Gönlübol 1996: 214).

XX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ile ilişkilerimiz genelde uluslararası kuruluşlar çerçevesinde seyretmiştir. Esasen II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'da devamlı bir barış sağlanması için gayretler de Avrupa'nın siyasî birliğinin gerçekleşmesi ile mümkün olabileceği düşüncesiyle, "supranational" kurumlar üzerinde odaklanmıştı. Bu nedenle ilişkilerin incelenmesinde bu kuruluşlar önemli bir yer tutmaktadır. Bunlardan hemen hepsinin lokomotifi hiç şüphesiz NATO'dur. Bugün kamuoyumuzu çok meşgul eden Avrupa Birliği ile Avrupa Konseyi, -yüzyılın son çeyreğinin ürünü- Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) ve OECD ise diğer başlıca kuruluşlardır. Avrupa ile ilişkilerde her zaman baş aktör olan ABD'yi de bu incelemelerin dışında tutmak mümkün değildir.

XX. yüzyıl sona ererken sıklaşan ilişkilerimiz ve bu çerçevede AB ve AK karşısında konumumuz, bu araştırmamızın konusunu teşkil etmektedir. Kamuoyu tarafından birbiri ile çok sık olarak karıştırılan bu iki kuruluş, dış ilişkilerimizde önemli bir yer tutmaktadır.

Avrupa Konseyi

Kuruluşu Hazırlayan Ortam ve Nedenler

Avrupa Konseyinin kuruluşunun temellerinde, esasen aynı dil grubuna ve Hitler'in Aryan ırkı olarak nitelediği soy birliğine ve -mezhep farklılıkları olsa da- din birliğine sahip 'Avrupa halkı'nın birleşmesi arzuları yatmaktadır. Bu birliğin savunucuları; Alman devletlerinin birleşerek Alman birliğini kurmasını, İtalya'nın birliğini sağlamasını, hatta Fransa ve İspanya'nın farklı alt kültürleri ile tek devlet halinde birleştirmesini örnek göstererek, Avrupa üst kültürü şemsiyesinde bir birleşik Avrupa'nın kurulabileceğini öngörmüşlerdir. Çoğunluğu Avrupalı milletlerden oluşan ABD ise Avrupa'nın çok uluslu "Avrupa Birleşik Devletleri" için ideal bir örnek olarak kabul edilmiştir. Böyle bir oluşum, ABD tarafından da desteklenmiştir. İkinci Dünya Savaşı, bu düşüncenin vahşî bir savaş yoluyla ve Cermen ırkının önderliğinde gerçekleşmesini isteyen Almanya tarafından, yönetimde olan Naziler ve onların lideri Hitler eliyle başlatılmıştır. Amaç, bir "Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu"nun yeniden tesisi idi.

Oysa Avrupa, doğasının ve medeniyetin verdiği imkânları barış içinde kullanması halinde, birlik ve beraberlik içinde çok daha müreffeh bir hayata kavuşabilirdi. Savaşın acı gerçeğini de gören Avrupalılar, bu amacı gerçekleştirmek için siyaset, felsefe ve bilim dünyasında çalışmalarını derinleştirme yolunu seçmişlerdir. Bu yolda onlara en büyük itici güç ABD'den gelmiştir. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra bu çabalar, Avrupa Konseyinin teşekkülü ile sonuçlanmıştır. Bu sonuç, aynı zamanda bir başlangıç olmuştur. AK'ni takip eden ve bugünkü aşamada resmen olmasa da uygulamada AK'ni adeta bir taşeron kuruluş gibi kullanan Avrupa Birliğinin temelleri de bu çalışmalar ve bu felsefe ile atılmıştır.

Avrupa Bütünleşmesinde ABD'nin Rolü

Marshall yardımı ile OECD'nin kuruluşuna ön ayak olan ABD, Avrupa bütünleşmesinin gerçekleşmesini ve bu yolda, "Avrupa Birleşik Devletleri"nin kurulmasını istemekteydi. Hitler nedeniyle ABD'ye kaçan ve "Pan- Europe" hareketinin öncülüğünü yapan Kont Richard Coudenhove-Kalergi, ABD'deki çabalarına, 1946'da Avrupa'ya döndükten sonra da devam etmişti. Sadece Kalergi örneğinden değil, birçok bakımdan, bugünkü AB'nin temellerinin ABD'de atıldığını söylemek mümkündür. Kendisi esas olarak Avrupa'nın hemen her ulusundan gelen kişilerden oluşan ve federal bir yapıya sahip olan ABD'liler, Avrupa'da kalıcı barışın, tek bir devlet halinde, ABD örneğinde olduğu gibi birleşmekten geçtiğini inanıyorlardı. Bu dürtü ile 1946 yılından itibaren Avrupa'da faaliyetler artarak devam etmiş, son aşamada da, bir Avrupa Kongresi toplanması kararlaştırılmıştı.

Lahey'de Toplanan Avrupa Kongresi


Churchill'in "Birleşmiş Avrupa Hareketi" başta olmak üzere çeşitli kuruluşlar tarafından oluşturulan "Avrupa Birliği Hareketleri Uluslararası Komitesi"nin 7-11 Mayıs 1948 tarihlerinde Lahey'de topladığı "Avrupa Kongresi"ne onaltı ülkeden 663 delege ile gözlemci statüsünde ABD, Kanada, Yugoslavya, İspanya, Finlandiya temsilcileri katılmıştı1. Kongrede ayrıca, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Romanya gibi ülkelerden gelen mülteciler de yer almıştı. Görüldüğü gibi Türkiye bu oluşumda yoktur.

Kongre, Avrupa Birliği hareketinin kapsamının genişletilerek, bu yolda gerekli adımlar için strateji tayin etmek amacını gütmekteydi. Kongre ile ilgili olarak 10 Mayıs 1947 günü The New York Times'da yayınlanan ve "Egemen devletlerin gittikçe zayıflayacağını" belirten makale iki bin yılına girildiğinde AB'ne egemen olan düşüncenin ilk tohumları olarak görülebilir. Ayrıca "küreselleşme" kavramı altında toplanan ve ekonomiden, insan haklarına, siyasete, kültüre kadar uzanan dünyamızda -yine batı kaynaklı- moda akımında bu düşüncenin devamı niteliğindedir. Makalede yer alan bütünleşme çabaları sonucu devletlerin bazı yetkilerini uluslar üstü devletlere devredecekleri" öngörüsü ise AB ile büyük çapta gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Kongre "şeref başkanlığına" seçilen Sir Winston Churchill'in kurulacak birliğin daha gevşek nitelikte olmasını dile getirdiği Kongre'nin son oturumunda kabul edilen "Avrupalılara mesaj" da şu hususlar bulunmaktaydı:

"Kişilerin, fikirlerin ve malların serbest dolaşımının sağlandığı birleşik bir Avrupa kurulmasını arzu ediyoruz.

Düşünce, toplanma ve ifade hürriyeti yanında, siyasî muhalefet oluşturma hakkını garantiye alan bir İnsan Hakları Sözleşmesi istiyoruz.

Bu sözleşmenin uygulanabilmesi için yeterli güce sahip İnsan Hakları Adalet Divanı kurulmasını talep ediyoruz.

Milletlerimizin dinamik güçlerinin temsil edileceği bir Avrupa Asamblesi teşkilini istiyoruz." (Kabaalioğlu: 54).

Daha sonra kurulan AK ve ilk paragraf bakımından AB içinde bu mesajların gerçekleşmesi yolunu açan Kongre'de ayrıca şu kararlar alınmıştı:

1. Avrupa'nın yeniden inşasında ulusal egemenliğin sert ayrımlarına dayalı bir temel olmamalıdır.
2. Güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve sosyal ilerlemeyi sağlamak üzere Avrupa milletleri, bir ekonomik ve siyasî birlik yaratmalı ve bu amaçla belirli bazı egemenlik haklarını birleştirmeyi kararlaştırmalıdırlar.
3. Katılan ülkelerin parlemantolarından seçilecek üyelerden oluşacak bir "Avrupa Danışma Meclisi" hemen toplantıya çağrılmalıdır.
4. Avrupa Birliği ve Federasyon, temel insan haklarına saygı göstermeyi kabul eden bütün demokratik Avrupa milletlerine açık olmalıdır.
5. Bu hakların ihlâl edildiği iddiaları üzerine yeterli güçle donatılmış bir "Avrupa İnsan Hakları Divanı" kurulmalıdır.
6. Birleşik Avrupa'nın kurulması, birleşik bir dünya kurulması için temel bir adım olarak kabul edilmelidir (Kabaalioğlu: 54, 55).

Avrupa Konseyinin Kuruluşu

Bu birleşme hareketleri doğrultusunda ve çeşitli toplantılar sonrasında nihayet "ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel ve idarî konularda anlaşma ve ortak hareket ile insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması" amacıyla 5 Mayıs 1949'da 10 Avrupa ülkesi, (Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç) Avrupa Konseyini kuran anlaşmayı imzalamışlardır.

9 Ağustos 1949 tarihinde Yunanistan, 7 Mart 1950 tarihinde İzlanda Avrupa Konseyine üye olmuşlardır. Türkiye ise 13 Nisan 1950 tarihinde Avrupa Konseyine katılmıştır .

ABD, Japonya ve Vatikan AK Bakanlar Komitesi nezdinde, İsrail AK Parlamenterler Meclisi nezdinde, Kanada ve Meksika ise hem Bakanlar Komitesi ve hem de Parlamenterler Meclisi nezdinde gözlemci statüsünde bulunmaktadırlar. Belarus'un Avrupa Konseyine üyelik başvurusu ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi nezdindeki özel davetli statüsü ise bu ülkenin demokratik yapıda bulunmaması nedeniyle askıya alınmış bulunmaktadır.

Avrupa Konseyinin statüsü gereği, hukukun üstünlüğü, temel insan hakları ve özgürlüklerine saygı ilkelerine bağlı tüm Avrupa ülkeleri konseye üye olabilirler.

Kuruluşunun ilk 20 yılında, çeşitli alanlarda teknik iş birliği gerçekleştirilen ve aynı zamanda siyasî istişare imkânı da sağlayan Avrupa Konseyinin önemi gittikçe artarken, 70'li yıllardan itibaren Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), önem verilme bakımından AK'nin önemli rakibi olmuştur. AET, sahip olduğu geniş ekonomik imkânların etkisiyle, Avrupa ülkeleri için öncelikli hedef haline gelmiştir. Bunun paralelinde siyasî ağırlığı da artmıştır. 70'li yıllardan 90'lı yıllara kadar Avrupa Konseyi AET'nin gölgesinde kalmıştır. Bu süre boyunca, konsey siyasî ağırlığını gittikçe kaybetmiş ve teknik çalışmalarla yetinmiştir. SSCB'nin yıkılması ile yeniden şekillenen dünya düzeni içinde eski Doğu Bloku üyelerinin üyelik müracaatları ile AK yeniden etkisini göstermeye başlamıştır. AB'nin fiilî egemenliğinin bulunduğu AK aynı zamanda yeni demokratikleşen Doğu Avrupa ülkeleri için AB'nin kapısı olarak görülmüştür.

Üye sayısının hızla artması ve konseyin tüm kıtayı kapsayacak hale gelmiş olması ile konsey, yıllarca içinde kapalı kaldığı ihtisas kuruluşu kabuğundan sıyrılmıştır. Ayrıca, eski komünist yapılardan uzaklaşmaları gereken demirperde ülkelerine, demokratikleşme çabalarında destek sağlayacak, yol gösterecek en geniş forum haline gelmiştir.

Avrupa Konseyinin Amaçları ve Faaliyet Alanı

AK'nin amaçları;

- İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek,
- Azınlıklar, ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde, çevre sorunlarına çözüm aramak,
- Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak, olarak özetlenebilir.
AK'nin faaliyet alanları içine, savunma konuları dışında toplumların karşılaştığı tüm temel sorunlar gitmektedir. Bunlar arasında, insan hakları, hukukî işbirliği, medya, eğitim, kültür, spor, gençlik, sağlık, yerel yönetimler, bölgesel plânlama, çevre, aile işleri, sosyal güvenlik sorunları sayılabilecektir.

Avrupa Konseyinin Organları

AK'nin temel organları, karar organı olan Bakanlar Komitesi, danışma organı olan Parlamenter Meclis ve yerel yönetimlerin geliştirilmesini amaçlayan Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresidir.

a) Bakanlar Komitesi:


Bakanlar Komitesi'nde üye ülkeler Dışişleri Bakanları, bakanlara vekâleten daha sık toplanan delegeler komitesinde ise daimî temsilciler yer alır.

b) Parlamenter Meclisi:

Parlamenter Meclisi (AKPM), üye ülkelerin parlamentolarından seçilen 291 asil, 291
yedek üyeden oluşur. AKPM üyeleri, her üye ülke parlamentosundan parlamentodaki güç dengesini yansıtacak şekilde seçilmektedir. Her üye devlete ayrılan parlamenter sayısı, söz konusu ülkenin nüfusuyla orantılıdır.

c) Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi:

Avrupa Konseyi prensiplerinin yerel yönetimler düzeyinde de geliştirilmesini amaçlar. Yerel ve bölgesel yönetimlerin güçlendirilmesi, bu yapılanmaların hukukî ve idarî açıdan incelenmesi ve aralarındaki sınır ötesi iş birliğinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapmaktadır. Üye ülkelerin belediye başkanlarından ve mahallî idareler temsilcilerinden seçilen asil ve yedek üyelerin katılımıyla oluşur. Bölgesel Meclis ve Yerel Meclis olmak üzere iki alt organı bulunmaktadır.

Türkiye'nin Avrupa Konseyindeki Konumu

Avrupa Konseyini bu geniş yelpaze içindeki her alanda olduğu gibi insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında da önemli bir diyalog platformu olarak gören Türkiye'nin AKPM heyeti, 12 asil, 12 yedek üye milletvekilimizden oluşmaktadır. Genel Kurul oturumlarına ve AKPM komisyonlarının toplantılarına düzenli olarak katılmakta, Türkiye'yi ilgilendiren konularda katkıda bulunmakta, gerektiğinde ülkemize yönelik eleştirileri cevaplandırmaktadır. Ayrıca Türkiye, Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresinin çalışmalarına da 12 asil, 12 yedek üyeden oluşan bir heyetle katılmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)

Avrupa Konseyinin hazırladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kendi sekretaryası ile birlikte ayrıca teşkilâtlandırılmış bulunmaktadır.

AİHS ile düzenlenmiş bulunan temel hak ve özgürlüklerden birinin veya bir kaçının akit devletlerden biri tarafından ihlâl edildiğini ileri süren herhangi bir kişi AİHM'ne o devleti şikâyet edebilmektedir. Şikâyetler belirli bir prosedüre bağlıdır. Çok genel hatlarıyla ifade edecek olursak, kişinin şikayette bulunabilmesi için hak ve özgürlüklerinin ihlâl edildiğini ileri sürdüğü olayla ilgili olarak iç hukuk yollarına başvurup, bunları tamamen tüketmesi ve son hükümden itibaren altı ay içinde başvuruda bulunması gerekir. Etkin bir iç hukuk yolunun bulunmaması halinde ise ihlâle konu son olay tarihinden itibaren altı aydan fazla süre geçmemiş olmalıdır. Başvurular şahıslar tarafından olduğu gibi devletler tarafından da bir diğer devlet aleyhine yapılabilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bugünkü konumumun geçmişi bir yıldır. Daha önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ve Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) olarak iki aşamalı bir yapı bulunmaktaydı. 11 No'lu protokolün yürürlüğe girmesi ile bugünkü tek mahkeme, (AİHM) oluşmuştur. Eski yapıya nazaran en önemli fark, taraf ülkelerin eskiden olduğu gibi bireysel başvuru hakkını belirli sürelerde yenilememeleri, bireysel başvuru hakkını sürekli olarak kabul etmeleridir.

AİHM ve Türkiye

Toplumumuzda Avrupa Konseyi hakkında çıkan haberler daha çok İnsan Hakları Mahkemesi ve İşkenceyi Önleme Komitesi ile ilgilidir. Diğer taraftan AK, çoğu zaman Avrupa Birliği (AB) ile karıştırılmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği kararlar da basında, "AİHM Türkiye'yi tazminata mahkûm etti" gibi sırf işin parasal yönüne endeksli haberlerle kimi zaman yer almaktadır. Fakat bu kararların nasıl bir siyasî boyut kazandığı konusunda bilgilere -kamuoyu bir tarafa- sivil olsun, askerî olsun bürokrasi ve hatta siyasî çevrelerce yeteri kadar bilinmemektedir.

Bugün itibariyle AİHM önünde Türkiye aleyhine iki binden fazla dava bulunmaktadır. Kabul edilebilirlik kararından önceki inceleme aşamasında bulunan başka başvuruların sayısı da oldukça kabarıktır.

AİHM'de Türkiye aleyhine bireysel şikâyetler yanında devletler tarafından da açılmış davalar mevcuttur. Bunlardan biri Kemal Koç adlı bir Danimarka vatandaşının Kürt asılı olmasından ötürü Türkiye'de işkence gördüğü iddiası ile bu ülke tarafından açılan dava , diğeri ise Güney Kıbrıs Rum yönetiminin (GKRY), Kıbrıs'ta yerlerinden edilen kişilerle, kayıplar bulunduğu ve bundan Türkiye'nin sorumlu bulunduğu iddiasıyla açılan davadır (Sonuçlanmış bulunan, daha önceki üç adet GKRY başvurusu ile 12 Eylül sonrası açılan davalar hariç).

AİHM'nde Türkiye aleyhine açılan bireysel davalardan kamulaştırma gibi özel hukuka ilişkin olanlar bir yana bırakılırsa, büyük çoğunluğu Güney-doğu kaynaklı davalar teşkil etmektedir. Ayrıca, Yalçın Küçük, Yaşar Kemal, Halûk Gerger, Ahmet Zeki Okçuoğlu, Mehmet Selim Okçuoğlu (Apo'nun avukatları), Fikret Başkaya başvurularında olduğu gibi ifade özgürlüğünün ihlâline (AİHS. Madde 10) ilişkin davalar, 1980'de başlayan "Dev-Sol" davasında yargılamanın çok uzun sürdüğünden dolayı AİHS 6. maddenin ihlâl edildiğine dair şikâyetler, Yüksek Askerî Şura (YAŞ) Kararlarına karşı kanun yollarının bulunmadığından dolayı AİHS'nin 6. maddesinin ihlâline ilişkin davalar, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının AİHS'nin 6. maddesine aykırılığına ilişkin başvurular ve nihayet -meşhur Loizidou Kararının pilotluğunu yaptığı ve geride bekleyen- GKRY'li Rumların gayrimenkûllerine ilişkin davalar bulunmaktadır. Bu davalar ilk bakışta yalnız hukukî sonuçlar doğurur gibi görünmekle birlikte, bilhassa Güney-doğu kökenli davalar ile GKRY kaynaklı davaların siyasal boyutları çok önemli bulunmaktadır.

Hukukî problemlere boğulup, bunların siyasal yansımalarının çok rahatsız edici boyutlara ulaştığı gerçeğinin kamuoyuna yeterince yansıtılmadığını gözönünde bulundurarak aşağıdaki hususların açılması yararlı olacaktır:

1- Güney-Doğu Anadolu kaynaklı davalar


Bu davalarda genel olarak şu strateji takip edilmektedir: Bu bölgede kaybolan, yaralanan, mülküne şu veya bu nedenle zarar gelen şahıslar ve ölen kişilerin yakınları, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kanalıyla, şikâyete konu oluşturabilecek olay hakkında İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi ve Londra'da Essex Üniversitesi bünyesindeki "Kurdish Human Rights Project"e (KHRP) bilgi verilmektedir. KHRP neredeyse Güney-doğu'da vuku bulunan hemen her olayı, göz altına alınmaları, tutuklananları, mahkûm edilenleri, polis ve asker operasyonlarını, saat, tarih, yer, görevli veya sivil kişi adlarıyla ve en ince ayrıntılarıyla bilgisayarlarına yüklemiştir. Örnek vermek gerekirse, "X" davasında eğer hükûmet, falanca olayda, "X" adlı kişinin göz altına alınmadığını iddia ettiyse, bazen (belki) iki yıl önceki "Y" davasında "X"in göz altında bulunduğunu veya "Z" davasında bir operasyonda oraya götürüldüğünü tesbit edebilmektedir. Yani resmî kayıtlar Hükûmetin elinde olmasına rağmen kimi zaman iletişimden kaynaklanan bir yanlış, bu teşkilât tarafından hemen tespit olunabilmektedir.

Bu davaların aleyhte sonuçlanması, yüklü paralar ödenmesi ve sonuçlandığında Türkiye'nin İnsan Hakları sicilinin bozulması gibi olguların yanında, bir başka tehlike vardır ki maalesef şimdiye kadar bu nokta üzerinde siyaseten yeteri kadar durulmamıştır. O da, "Güney-doğu kaynaklı davalarda başvuru sahiplerinin iç hukuk yollarını tüketmeleri şartının aranmaması" şeklinde AİHM'ne yerleşen uygulama biçimidir. Bu hususun ortaya çıkışı ve olumsuz sonucu şu şekildedir: AİHS'nin 35. maddesi, bir başvurunun hangi şartlar altında kabul edilebileceğini (admissibility criteria) hüküm altına almaktadır. Başvurunun esasının incelenmesine geçilmesinden önce bu maddede belirtilen ön şartların mevcut olup olmadığı araştırılacaktır. "Kabul edilebilirlik" şartlarından en önde geleni ise "iç hukuk yollarının tüketilmesi"dir. Yani kişi veya kişiler haklarını, önce ülke içindeki yetkili makamlarda aramak zorundadırlar. Örnek vermek gerekirse, kendisine işkence yapıldığını yahut yakınının öldürüldüğünü yahut köyünün yakıldığını ileri süren kişi önce, sorumluları yetkili makamlara şikayet edecektir. Sorumluların yargılanmaları, cezalandırılmaları için yargı organları önünde müdahil olarak davasını takip edecektir. Yargıtay aşaması dahil, tüm kanun yollarını tükettiğinde ise ülkesinde yapabileceği bir şey kalmadığından, AİHM'ne başvuruda bulunabilecektir. Kanun yollarının tüketilmesi kuralının bir istisnası şu şekildedir: AİHM içtihatlarıyla oluşan uygulama (case-law) ile şikâyet olunan ülkede sonuç alınmasını sağlayabilecek "etkin" bir iç hukuk yolu bulunmadığı takdirde iç hukuk yollarının tüketilmesi şartı aranmamaktadır. Bu uygulama genelde, bir ülkede belirli bir konuda mevzuat eksikliğinden dolayı hakkı ihlâl edilen kişinin hakkını arayabilmekten mahrum kalması gibi hallerde kullanılmıştır. Ancak Türkiye aleyhine yapılan başvurularda ise durum daha değişik tezahür etmiştir.

Güney-doğu kaynaklı başvurularda, bu bölgede kişilerin etkin iç hukuk yollarına başvurma imkânlarının bulunmadığı; bu durumun kimi zaman Memurin Muhakematı Kanunu'ndan, kimi zaman kişilere zarar verenlerin devletin temsilcileri olup, onların cezalandırılmasının imkânsızlığından vs. kaynaklandığını hüküm altına almışlardır. Bu kararların ilk kaynağı, "Akdıvar" kararıdır. Bu kararda, iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek bulunmadığı, bununla beraber kararın, bu konuda ileride emsal oluşturmayacağı kararlaştırılmıştır. Ancak AİHD bu hükmünün aksine birçok kararında Akdıvar davasına atıfta bulunmuş ve bunu emsal alarak şikâyetçilerin iç hukuk yollarını tüketme şartını aramamıştır. Türkiye aleyhine çok ağır olarak verilen her karar veya raporda AİHM'nin teskin edici ibarelerine rastlanılmadığı gibi arada tek tük de olsa lehe karar çıktığı olmuştur. Meselâ, ifade özgürlüğü kapsamına girmesi mümkün olmayan, halkı silahlı eyleme, ülkeyi bölmeye yönelik mahkûmiyet kararları nedeniyle AİHK'na yapılan birçok başvuruda AİHS'nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine karar verilmiştir. Bunlardan bir tek Mehdi Zana başvurusunda Zana'nın ifadelerinin 10. maddede tanınan özgürlük kapsamında bulunmadığı kararlaştırılmıştır. Ancak bu kararı lüzumundan fazla büyüterek bir zafer gibi göstermek, AİHK veya AİHD'nin geride kalan tüm haksız kararlarına prim vermek anlamına gelmiştir. Mehdi Zana'nın Cumhuriyet gazetesinde "Bu bir savaştır; çocuklar da, kadınlar da öldürülebilir" sözlerini AİHD, ifade özgürlüğü kapsamına alamamıştır. AİHK veya AİHD'nin red karar verdiği bir başka 10. maddeye ilişkin başvuru yoktur. Bu arada Mehdi Zana'nın yargılanmasındaki usul bakımından AİHS'nin 6. Maddesini ihlâl ettiğimiz kararlaştırılmış ve kendisine tazminat ödenmesi hüküm altına alınmıştır. Böyle istisnai kararlar adeta Türkiye'yi teskin etme, AK mekanizmalarının hep aleyhimize değil, arada lehimize de karar verdiği gibi bir etki yaratma amaçlıdır. Bu kararlarla Türkiye'nin tepkileri azaltılmaya çalışılmıştır. Ne zaman haksız kararlara Türkiye'nin tepkileri çoğalmış ise, AK organları teskin edici unsurlar bulmakta gecikmemişlerdir (AK'nin her yaptığının doğru, devlet organlarının her yaptığının yanlış olduğu ön yargısını taşıyan kimi sözü geçenlerin de yardımıyla tepkiler törpülenmiş ve âdeta bir bina inşaatında bir kat çıkılmıştır. Müteakip karar ve raporda da artık başlangıç noktası o yeni kat olmuştur).

AİHD'nın, Türkiye'nin güney-doğusundan gelen başvurularda "iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek bulunmadığı" uygulamasının önemi diğer hususların yanında, bilhassa "egemenlik" konusunda ortaya çıkmaktadır. AK'de hukukî tartışmalar, didişmeler içinde bu siyasî tehlike gözden uzak tutulmuştur. Oysa her alanda ayrı ayrı "kazanımlar" Türkiye'nin aleyhine kullanılmak üzere bir yerde toplanmaktadır. Bu uygulamalar ile AİHM ve onun kararlarının yerine getirilmesine nezaret eden Delegeler Komitesi vasıtasıyla AK, Türkiye'nin güney-doğusunda kişilerin yargı yoluna gitmeleri şartını aramamaya başlamıştır. İHD-KHRP mekanizması başta olmak üzere Güney-doğu kaynaklı başvurular, AİHM'ne doğrudan yapılmaktadır. Yani dava dilekçelerinin "uyrukluk" hanesine de yazdıkları gibi "Kürtler" (Bu hanede kimlik değil, uyrukluk sorulmaktadır), Güney-doğu vilâyetlerindeki mahkemelere başvurmak mecburiyetinde değillerdir; doğrudan AİHM'ne gidebilirler. Maalesef AK mekanizması çerçevesinde fiilî durum böyledir. Yüzlerce dava bu şekildedir. Devletin egemenliğinin göstergelerinden biri de ülkesinde yargı yetkisini kullanmasıdır (Dixon 1990: 118). Bu durumda, bu bölgede Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliğinin bulunmadığı sonucuna varılmak istenmektedir. Bu kararlar tek tük olsalardı ne ise, ama hem sayıları fazladır, hem de otomatiğe bağlanmıştır.

Güney-doğu dışındaki diğer davalarda da Türkiye aleyhine sergilenen pek çok nokta vardır. Bunlar da tek tek incelenebilecektir. Meselâ Abdullah Öcalan'ın neredeyse bütün avukatları, İnsan Hakları Derneği, "Cumartesi Anneleri" ve benzerlerinin hepsi AİHM'de ya çoğunlukla davacıdırlar ya tanıktırlar ya da vekildirler.

2. GKRY Kaynaklı Başvurular

Türkiye aleyhine GKRY devlet başvurusu ve binlerce kişisel başvuru bulunmaktadır. En önemlisi ise Lizidou davasıdır. Bu dava, Girne'de gayrimenkûllerine tasarruf edemediğine dair şikâyetinden kaynaklanmaktadır. AİHD, bu gayrimenkûllerin kendisine ait olduğunu; kullanamadığı süre için T.C. hükûmetinin kendisine tazminat ödemesi gerektiğini ve gayrimenkûllerine dilediği gibi tasarruf edebilmesinin sağlanmasını kararlaştırmıştır. AİHM kararları, siyasî organ olan AK Delegeler Komitesine (Ministers' Deputies) gitmektedir. Üye devletlerin daimî temsilcilerinin katıldıkları bu Komite, AİHM kararlarına uymak mecburiyetindedir. Aksi hâlde başlatılan süreç, kararları yerine getirmeyen üye ülkenin AK üyeliğinden ihracına kadar gitmektedir. Loizidou kararı bu Delegeler Komitesi önündedir ve Türkiye'nin kararı yerine getirmesi istenmektedir. Loizidou'ya ödenecek miktar 300 bin maddî, 20 bin manevî olmak üzere 320 bin Kıbrıs Lirasıdır. Parasal yönü (bütün olarak) kendini takip edecek davalarla, milyarlarca doları bulacaktır. Bundan da önemlisi, sanki hiç 1974 harekâtı yapılmamış, hiç BM'de iki kesimli bir Federasyon çalışması yapılmamış gibi olay BM'den, -Türkiye'nin hep karşı çıktığı, Rumların istediği, AB'nin çok kuvvetli olduğu- AK'ne getirilmiş, burada çözümlenmeye çalışılmış olmaktadır. (AB'nin üyelerinden birisinin Yunanistan olduğu malûmdur.) Davalarla ilgili kararlar bütün Rumların KKTC'ye AK sayesinde gelebilmeleri sonucunu doğuracaktır. Bu da tabiatıyla kabul edilemez bir durumdur. Nitekim Loizidou, BM İnsan Hakları Komisyonunun Nisan 1999'da Cenevre'de yaptığı 55. Dönem toplantısında "International Federation for the Protection of the Rights of Ethnic, Religious, Linguistis and Other Minorities" adlı bir NGO adına yaptığı konuşmada, kararın GKRY'yi (onun söyleyişi ile Kıbrıs Cumhuriyetini) adadaki tek yasal hükûmet olarak kabul ettiğini, kendisinin Girne'deki gayrimenkullerin yasal maliki olduğunun teyid edildiğini, Kıbrıs adasının kuzeyinin Türk (Türkiye kastediliyor) kontrolü altında bulunduğunu ve gayrimenkûlüne tasarrufunun T.C. Hükümeti tarafından engellendiği ve bu kararın yalnız kendisine değil, aynı zamanda 1947'de gayrimenkûllerini kaybetmiş tüm Kıbrıslılara bu haklarını kazanma yolunu açtığını ifade etmiştir. Ne yazık ki, AİHD Kararı gerçekten bu şahsın dediği

Sayfa 1 2 3 4

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...