|
| KÜRESELLEŞME
ve TÜRK KÜLTÜRÜ |
|
KADİR
KOÇDEMİR
|
ÇAĞIMIZ
... Çağımız varlığın, var olmanın esrarını
insanın parça parça etmek, tabiata dizgin vurmak istemesi
çağıdır.... Zaman, mesafe onun (insanın) elinde ve emrindedir.
Koca, sonsuz kâinat şimdi ademoğlunun avucu içine girmiştir.
... Göçen milletlere akını teknik gerildiğinden dolayı yok
edilenlerin sayısı: teknikte ileri olarak çökenlerin sayısından
çok değildir.
... Bize öyle geliyor ki, cemiyetlerin bu türlü türlü müessesesi
arasında sürüp giden mütevaziliği: işe yeni koyulan tezle
milletler halledecek.
... Ancak Türkiye'de insanlığın hayrına olacak bu tecrübeyi
yapacak bâkir "el dokunulmamış "bir cemiyet var."
Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık
Türk İnkılâbı ve Millîyetçiliğimiz, s.200-202
Küreselleşme
Küreselleşme, yeni bir "binyıl"ın arifesinde bugünü
ve geleceği açıklama iddiasına sahip temel tartışına konularından
birisidir. Tartışmalarda küresellik, küreselciIik ve küreselleşme
(Beck 1997a: 5) birbirine karıştırılmaktadır. "Batı,
ruh yapımıza kendi mefhumlarını zerk etmekte, idrakimizi mefluç
hale getirmektedir. Kavga öncelikle kelimeler dünyasında kazanılmak
mecburiyetindedir (Meriç 1997:303-309). Küreselleşme de Türk
kültürü bakımından kazanmak mecburiyetinde olduğumuz kavramlardan
biridir. Burada, küreselciliğe sapmadan küreselleşmenin Türk
kültürü üzerindeki muhtemel etkileri sorgulanacaktır. Kültürümüzün
geleceğin belirlenmesinde müessir olabilecek özelliklerine
dikkat çekilmeye çalışılacaktır.
Kavram
Küreselleşme, son yıllarda içinde yaşadığımız devri ifade
etmek için bolca kullanılan post, turbo, ultra, ileri, geç,
gelişmiş, ötesi gibi kavramlardan (postizm) (Beck 1991:55)
farklı olarak mevcut toplumsal tanımlamalara atıfta bulunmayan
yeni bir kavramdır (Kneer 19997). Üzerinde herkesin mutabık
olduğu bir tarifi yoktur. Bu kavramın hem mevcut durumu hem
de bir süreci ifade etme iddiasında olmasından kaynaklanmaktadır.
Böyle olunca, bazen devam eden gelişmeler, bazen mevcut durum,
bazen de gelecekle ilgili tahminler tarif unsurları olarak
ele alınmaktadır.
Küreselleşme "kavramı"nın (küreselleşmenin değil!)
tarihi 20 Haziran 1969'dan başlatılabilir (Dahrendorf 1997).
Bilindiği gibi o tarihte Neil Armtrong yeryüzüne, bir bütün
(globus) olarak bakmıştı. Yetmişli yıllarda Roma Kulübünün
gündeme getirdiği "Gelişmenin Sınırları", nükleer
silahlarla ilgili tartışmalar ve Çernobil gibi olaylar dünyanın
tehdit ve tehlikeler bakımından küreselleştiğine dair izlenimler
verdi. Enformasyon devrimi ve televizyonun yaygınlaşmasıyla
dünya gerçek (ya da virtüel!) tek bir mekân hâline geldi.
Bunu teknolojide (bilgisayar) ve haberleşmedeki (telefon ve
internet) gelişmeler izledi. Bunların finans piyasalarında
ve insanların yaşantısı üzerindeki etkileri sürecin son halkalarının
oluşturdu.
Kavram konusundaki farklı tarifler ve ihtilâflar bir yana,
kürselleşme denilince genellikle, ekonomik faaliyetlerin dünya
çapında birbirine bağlanması, bağlantılı hale gelmesi anlaşılmaktadır.
Buna göre küreselleşme sermaye, yönetim, istihdam, bilgi,
doğal kaynaklar ve organizasyonun uluslar arasılılaştığı ve
tam anlamıyla karşılıklı bağımlılaştığı (Brezezinski 1996:
155; Mohammadi 1991: 323) bir ekonomik ve siyasal yapılanmadır.
Nigel Thrift'e göre küreselleşme kavramı beş süreçle ifade
edilebilir (Friedrichs 1997: 3-5):
1. Kredi araçlarının temini, dağıtımı ve kullanımının merkezileşmesi
ve buna bağlı olarak finansmanın üretim üzerindeki hâkimiyetinin
artması,
2. Bilgi yapısının ve uzmanlık sistemlerinin öneminin artması,
3. Global oligopollerin öneminin gittikçe artması,
4. Transasyonel bir işadamı sınıfının ortaya çıkması,
5. Millî devlet gücünün küreselleşmesi ve transasyonal bir
ekonomik diplomasinin ortaya çıkması,
Küreselleşme
ile yoğunlaşan bu ağlanmanın (karşılıklı bağımlılaşmanın)
içine üretim yerlerinin sanayileşmiş ülkelerden üçüncü dünya
ülkelerine nakli, bu ülkelerde imalât ve hizmet işletmelerinin
kurulması ve aynı zamanda kültürün global olarak pazarlanması
gibi çok sayıda faktör girmektedir.
Belki de bu yüzden Martin Albrow, küreselleşmeyi, "dünya
insanlarının tek bir dünya toplumunda bütünleştirme süreciyle
ilgili" görmektedir. Teorinin mucitlerinden biri sayılan
Roland Roberson'a göre ise küreselleşme, "Tüm dünyanın
tek bir mekân olarak kristalleşmesi, global insan şartlarının
açığa çıkışı ve dünya bilinçliliğidir." (Khonderr 1997:
67).
Netice olarak, sosyolojik anlamda küreselleşme mahallî kültürlerin
ve geleneksel sosyal bağların çözüldüğü millî devletlerin
belirleyiciliğinin azaldığı, gruplar ve kişiler arasındaki
her türlü ilişkinin kolaylaşıp yaygınlaştığı, üretimin ve
bölüşümün yeni bir dönüşüm içine girdiği, gerek toplumlar
arasında gerekse aynı toplum içindeki sürtüşmelerin yayılma
tehlikesinin her zamankinden daha çok olduğu, sınırların ve
geleneksel faktörlerin öneminin azaldığı, farklı bir bireyselciliğin
geçerli olduğu geleneksel sosyal kurumların fonksiyonlarını
yitirdiği, dayanışmanın azaldığı, değerler sistemi henüz ortaya
konulmamış bir süreç olarak tanımlanabilir. Küreselleşme,
hem bir gerçeklik tespiti, hem bir hegomonik güç iddiası,
hem mevcut sistemin işleyişinden esas payı alanların değer
ve ölçülerini "evrenselleştirmek" anlamında spekülatif
bir iddia, hem de bir baskı aracıdır (Özel 1995: 32).
Kavramın Dayanakları
Küreselleşme, hemen herkesin itirazsız varlığına inandığı
bir olgu olmakla birlikte, dayanak ve kabullerine biraz daha
yakından bakıldığında, sorgulanmaya muhtaç birçok hususun
bulunduğu görülür.
Bu sürecin ayırt edici özellikleri olarak ticaretin ve doğrudan
yabancı yatırımların artması, uluslararası şirketlerin etkinliklerinin
artması, ulaşım ve iletişimin baş döndürücü gelişimi, insanlar,
mallar, hizmetler ve sermayenin önündeki sınırların ortadan
kalkması, teknolojinin dünyanın her yerinde üretime ve pazarlamaya
imkân vermesi, ekonominin bilhassa finansman alanında virtürel
hale gelmesi, kültürler arasındaki çatışmaların sona ererek
bir batılı dünya kültürünün hâkim olması, buna bağlı olarak
kültürel bir aynılaşma ya da terkipleşmenin yaşanması gibi
hususlar gösterilmektedir.
Bu unsurların gerçeği ne kadar yansıttığı ayrı bir çalışma
konusu olmakla birlikte belli noktaların altının çizilmesinde
fayda vardır: Küreselleşme konusunda üzerinde ihtilâf olmayan
hususlar, iletişim ve ulaşım alanlarında önemli değişikliklerin
olması ve finansman piyasalarının ağırlığının artmasıdır.
Bu gelişmeler bile dünyanın sadece bazı bölümleri için geçerli
olup, dünyanın büyük çoğunluğu için geçerli değildir. Küreselleşmiş
bir dünyanın üyesi olmak için gerekli zarurî alt yapı, çok
sayıda ülke için uzak gelecekte bile muhtemel gözükmemektedir
(Khonder 1997: 65-78). Hatta gerek küresel ölçekte gerekse
münferit toplumların kendi içinde gelir seviyesi ve hayat
tarzları bakımından kutuplaşma yaşanmaktadır.
Diğer unsurlar ise ya abartılmakta yada hiç gerçekleşmemektedir;
Meselâ sınırlar sadece virtürel olarak kalkmıştır. Gelişmiş
ülkeler tarafından, insanlar için konulan duvarlar yükseltilmeye
devam edebilmektedir. Ticaret savaşları, gümrük politikalar
mahiyet değiştirmekle birlikte eskisinden daha şiddetli olarak
sürmektedir. Bilgiye ulaşma her konuda tanıtıldığı kadar kolay
ve mümkün değildir.
Dünya ticaret hacmi seksenli yılların başlarından bu yana
hemen hiç değişmemiş ve dünya millî gelirinin yaklaşık %20'leri
düzeylerinde kalmıştır (Hartel 1996: 42 vd.). Dünya üretiminin
sadece %20'si uluslar arası ticarete konu olmaktadır. Dünya
nüfusunun sadece %30'u doğrudan dünya ekonomisine entegre
olmuş durumdadır ve bu entegre olanların çoğunluğu gelişmekte
olan ülkelerde yaşamaktadır. 1990-94 yılları arasında dünya
ticaretinin %97'si Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya,
Çin ve Asya Kaplanlarının bölgelerinde yoğunlaşmaktadır (Rehyl
1996: 10). Bölgeler içinde ayakkabıya karşılık araba gibi
intra-sektörel ticaret yitirmeleri üzerine yeni arayışlar
ortaya çıkmıştır. Geç kapitalizm, sanayi toplumu, hizmet toplumu,
iş toplumu, boş zamanlar toplumu, bilgi toplumu, risk toplumu,
macera toplumu vs. çok sayıda isimlendirme yapılmış ve yapılmaktadır
(Assheuer 1997).
Küreselleşmeyle birlikte çok kültürlü toplumların (multikulturelle
Gesellschaften) ortaya çıktığı, müsamaha ve anlayışın egemen
olduğu ileri sürülmekte, ancak etnik ve kültürel çatışmaların
bununla birlikte şiddetin artması, radikalleşen modernliğin
toplumu çözülmeye doğru götürmesi (Hoffman 1998) karşısında,
bunların yaşanılan sürecin istisnasını teşkil ettiği, münasebetinin
de başta İslâm olmak üzere fundamentalizm olduğu (Huntington)
söylemektedir.
Peter Drucker, mevcut durumu, Dahrendford'un Çatışma Kuramında
olduğu gibi, post-kapitalizm olarak isimlendirilmekte ve kapitalistlerin
de etkide bulunma imkânlarını yitirdiklerini, çünkü en önemli
üretim faktörünün (eğitim, tecrübe ve bilgi kombinasyonun
sahip çalışanlar ya da genç müteşebbisler) artık onların mülkiyetinde
bulunmadığı, ağlanmış (karşılıklı bağımlılaşmış) üretim süreci
içinde üretimin kolektif bir fenomen olduğunu belirtmektedir.
Sosyal birliğin dağılması tehlikesi, küreselleşmenin en ciddi
sonuçlarından (Dahrendorf 1997) biri olarak görülmektedir.
Küreselleşme rekabetin büyük, dayanışmanın ise küçük harflerle
yazılmasını öngörmektedir. Küreselleşme birlikte değerler
alanında da önemli dönüşmeler taşınmaktadır. Eskiden önemli
bulunmayan bağımsız ve bireysel hareket etme, yeni devrin
el üstünde tutulan ve (anlayış bir yana) takdirle karşılanan
değerleri hâline gelmiştir. Dayanışma, fakirlere yardım ise
ya eski devrin değerleri olarak küçümsenmekte yada imajın
güçlendirilmesi yoluyla kazancın arttırılmasına ne kadar katkıda
bulunduğu noktasında değerlendirilmektedir. Sosyal Darwinci
seleksiyon (hayatta kalma) mücadelesi, kurumsal gelişmelerle
keskinleştirilmiştir.
Mümkün olan bütün formlarıyla yeni bir cemaat yapılanması
arayışı (lokalizm-integrizm) yeni bir dindarlık ve fundamentalizm
de yaşadığımız devrin özellikleri arasındadır. Batıda kurumlara
olan itimadın kaybolmasıyla birlikte kiliseden ayrı bir Hıristiyanlık
(Der Spigel 1997), Scientology (Der Spigel 1997), Moon gibi
"modern" tarikatlar, İslâm dünyasında siyasî yanı
ağır basan militan bir din anlayışı, mafya vb. örgütlenmelerde
cemaat yapısından daha ileride dayanışma, bazı spor kulüpleri,
sanatçı vb. çevresinde irrasyonel bağlılıklar, Türkiye'de
kendine özgü bir "particilik" ilk akla gelen modern
cemaat örnekleridir.
Küreselleşme, ferdin ortadan kalktığı bir aşırı ferdiyetçiliği
öngörmektedir. Sosyal güvenlik anlayışının ekonomi bakımından
yük olarak görülmesi, sosyal güvenlik kurumlarının etkinliklerinin
azaltılması, ferdin dayanışma içinde bulunduğu aile, köy,
grup gibi kurumların parçalanması, ahlakî referansların geçersiz
hale gelmesiyle fert, ne yükselmesi ve olumlu şeylere ulaşılmasında
ne de belli risklerin gerçekleşmesi hâlinde hiç kimseden yardım
ve dayanışma bekleyemez hale gelmektedir. Bu ortam içinde
sosyalleşme ve kişilik oluşumu gibi süreçler eski mahiyetlerini
kaybetmektedir. Modern sosyal hayat, yabancılaşma, güvensizlik,
yüzyüze olmayan ilişkiler gibi özellikleriyle mekân ve zaman
kombinasyonlarının yeniden düzenlenmesine yol açmaktadır (Richter,
D; 185-204). sosyal ilişkilerin geleneksel çerçevesinden ayrılması,
bireysel düzeyde güvensizlik ve almaktadır. Ayrıca anti-işletme-ticareti
de artmaktadır. Bunun dünya ticaretine oranının %33 kadar
olduğunu tahmin edilmektedir (Douglas 1996: 109).
Küreselleşme ile ilgili en somut gelişme finansman piyasaları
alanındadır. Uluslar arası finans ticareti dünya ticaretinden
çok daha hızlı bir biçimde genişlemiştir. Finansman piyasaları
her türlü komploya, spekülasyona, hızlı para kazanmaya imkan
vermektedir. Bu piyasaların reel ekonomik göstergelerle pek
bir bağı bulunmamaktadır. Finansman piyasaları reel ekonomik
göstergelerle pek bir bağı bulunmamaktadır. Finansman piyasaları
reel üretim piyasalarından koparak Gazino-Kapitalizmini (Strange
1986; Mahnkopf 1996) ortaya çıkmıştır. Millî hükümetler ve
merkez bankaları, uluslararası finansman piyasalarının kendilerini
dikta ve disiplin altına aldıklarını ve ekonomi politikası
ile ilgili karar alanlarının bu piyasaların ciddi şekilde
sınırlandırıldığını düşünmektedirler. Yapılan araştırmalara
göre dünya çapındaki günlük döviz işlemlerinin sadece %12'si
mal ticareti ya da uzun vadeli sermaye hareketleriyle ilgilidir
(Hengsback 1997:7). Çok kısa vadeler, teknik imkanlar, irrasyonel
refleksler, kollektif enfeksiyonlar, yatırımcıların riziko
konsantrasyonları ve diğer çok sayıda faktör bu işlemleri
cazip, riskli ve bol kazançlı hale getirmiştir. Bütün dünyada,
üretim olmadan paranın para kazanması, olağan hale gelmektedir
(Herr 1996:270).
Millî devletlerin sona erdiği iddiası da bazı devletlerin
jandarmalığına gerekçe olarak kullanılmaktadır. Birleşmelerle
sayıları azalan ve etkileri artan global şirketler menfaatlerini
sağlamaya yönelik yine millî devletleri kullanmaktadırlar.
Diğer yandan, oluşturulan devletler arasına ve devletler üstü
kurum ve kuruluşlar dünya sistemi içinde hâlâ millî devletler
kadar etkili olamamaktadır (Giddens 1991). Hatta, soğuk savaşın
sona ermesinden sonra başta ABD olmak üzere birkaç süper devletin
ağırlığı artmış ve bu kuruluşlar gelişmiş ülkelerin avukatları
durumuna düşmüşlerdir. Bu da bu kuruluşlarının inandırıcılıklarının
ve meşruiyetlerinin kaybolmasına yol açmıştır. Son yıllarda
dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan sorunların çözümü,
bu devletler arası ya da devletler üstü organizasyonlardan
değil, başta ABD olmak üzere münferit devletlerden talep edilmiştir.
Küreselleşmenin Sosyolojik Etkileri
o Genel Olarak
Küreselleşme, dünyayı global bir köy hâline getirmekte; bu
"köy"de tüketim kalıpları, kurumlar, guruplar birbirine
benzeşmektedir. Küreselleşme büyük bir aynılaştırıcı (ein
grober Gleincmacher) olarak (Dahredorf 1997) görülmektedir.
Bir başka ifadeyle, farklı hayat tarzları zorlaşmaktadır.
Yemekten giyime, eğlenceden dinlenmeye kadar birçok alanda
"tektipleşme" yaşanmaktadır.
Sosyolojide 50'li yılların itibaren klasik tahlil unsurlarının
geçerliliklerini korkuyu ortaya çıkması bakımından büyük bir
tehlike anlamına gelmektedir (Giddens 1991). Modern toplum
sunduğu çoğulculuk içinde muşahhas bir kimlik tespitini imkansız
hale getirmektedir. Günümüz bireyi bizzat tecrübe neticesinde
elde etmediği bilgilere göre davranışta bulunmakta ve sosyal
münasebetlerin geçerliliği konusundaki eski kabullere katılmamaktadır.
Gelişen
ulaşım ve iletişim imkanları ile artan mobilizasyon, fertlerin
birbirlerine, aile ve sülâle gibi kan bağlılıklarını azaltmaktadır.
Küreselleşme sürecinden en iyi şekilde istifade etmek isteyenlerin
heimatlos/vatansız olması gerekmektedir. Önemli olan evrensel
homojen kültürün değerlidir. Millî kültürler ile ilgili saplantılar,
tek pazar hâline gelen dünyada anlaşılmayı zorlaştırmakta,
rekabet bakımından engel olmaktadır. Artık sosyal sistemlerin
sınırlı millî devletlerin sınırları ile örtüşmesidir. Tartışmalı
olmakla birlikte, sosyolojik analizlerde Türk toplumu denildiğinde
Türkiye sınırları içindeki insanların oluşturdukları sosyal
yapısının kastedilmesi artık mümkün değildir (Luhmann 1993a:
571 vd.).
Küreselleşme, beraberinde getirdiği bireyselcilik ve sosyal
normlara bağlı olmama özellikleriyle bireylerin toplumsal
kuramlara olan inanç ve bağlılığının kopmasına yol açmaktadır.
Başta kilise ve siyasî partiler olmak üzere hemen bütün toplumsal
kurumların ağırlıkların azalmaktadır. Çünkü küreselleşme kurumların
yerine atomize bireylerin ikame edilmesini gerektirmektedir.
Gelecek yüzyılda otoriter düzenlerin toplumsal birliği koruyup,
devam ettirme şanslarının daha fazla olacağı (Dahrendorf 1997)
söylemektedir. Çünkü, ekonomik küreselleşmenin birer nesne
değil, özne olan insanların tahammül edemeyeceği sonuçları
vardır. Agressif bölgecilik ve fundamentalizmin önlenmesi
de ancak otoriter düzenlerle mümkündür. Ayrıca, küreselleşmenin,
hukukun ve düzenin korunmaması gibi, normal demokratik usullerle
bertaraf edilmeyecek yan etkileri de vardır
Modern toplum aileyi parçalamakta, onun çekirdek olarak bile
devamını tehlikeye düşürmektedir. Üretim için gerekli emek
miktarının azalmasıyla ortaya çıkan boş zamanlar konusundaki
"yeni üretimler" (bilgisayar, eğlence, kozmetik,
moda, turizm, tüketim çılgınlığı gibi) nüfus artış oranını
olumsuz yönde etkilemektedir. Yaşlı nüfusun oranının artması
hastalık, yaşlılık sigortaları gibi alanlardaki harcamaları
artırmakta, bu durum aktif nüfusu aşırı bir yük altına sokmaktadır.
o Kültür
Cemil Meriç'e göre "Kültür her ülkede ayrı bir libasa
bürünen uçarı, serâzâd bir mefhum"dur (Meriç 1979:100).
Mümtaz Turhan'a göre ise, kültür bedeni, içtimai ve "o
cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer
cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı temin eder."
(Turhan 1994: 45). Ziya Gökalp'e göre ise, kültür millî, medeniyet
ise milletler arasıdır (Gökalp 1977:31). Erol Güngör, Gökalp'in
-belki de bir endişe ile- değiştirilmesi istenmeyen bütün
değerleri kültür adı altında toplandığı, değiştirilmesi istenenleri
ise medeniyete dahil ettiği kanaatidir (Güngör 1996: 17).
Erol Güngör de benzer şekilde kültürü "bir cemiyetin
kendi problemlerini çözmenin bir tarzı olarak benimsemiş olup
kullandığı her türlü davranış sistemleri ve maddi vasıtaların
bir terkibi" (Güngör 1996: 31) olarak görmektedir. Kültürü
en basit ve toplu olarak "toplumların tarihlerinden devraldıkları
maddi ve manevi mirasların toplamı" olarak tarif etmek
mümkündür.
Kültürler ve sistemler bakımından iki noktanın altının çizilmesi
gerekmektedir: Birincisi kültür son derece akışkan ve son
derece esnek olduğundan, bunun herhangi bir anlamlı projeksiyonunu
yapmak neredeyse imkansızdır (Wallerstein 1993:283). Bu husus,
sanal kürelerine bakıp geleceği okuduklarını zanneden modern
falcılar bakımından bilhassa önemlidir. İkincisi, sistemlerin
kendilerini en güçlü hissettikleri denge durumunda kendini
üretemez ve yenileyemez hale geldikleri ve işte tam bu anda
sistemi tali unsurlardaki değişikliklerin, esas unsurlardan
çok daha fazla etkilediğidir. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Küreselleşmenin, hayat tarzları bu hedeflerde aynılaşma sağlayarak,
millî kültürleri aşındırıp yok edeceği, bu kültürlerin "yüksek
değerler"i temelinde yeni bir "dünya kültürünün"
ortaya çıkacağı (Kondylis 1996) ve bu kültürün de dünya barışının
garantisi olacağı ileri sürülmektedir. Eldeki bazı veriler
farklı dünyaların kültürel difüzyon boyutlarını çok aşan bir
benzeşme süreciyle karşı karşıya olduklarına dair, açık ipuçları
ticaretindeki hareketlilik, kültür taşıyıcılarının sirkülasyonu,
batı kültürü temelinde bir evrensel homojen kültür yapısına
gidişe işaret etmektedir. Bu süreç içinde batının ürettiği
ve genel kabul gören ortak değerler ortaya çıkmıştır (Bostancı
1990: 31-36): İnsaniyetçilik, ırk ayrımını muhalefet, temel
hak ve hürriyetler, siyasî katılım, demokrasi gibi...
Diğer
yandan kapitalizmin sermaye birikimi dışındaki bir ayırıcı
özelliği de her şeyin meta haline geldiği bir iktisadî anlam
dünyası oluşturmasıdır. Bu durum hem genel kabul gören evrensel
değerler hem de kültür için de geçerlidir (Mahçupyan 1997:
17-23). Artık kültürün, sanatın ve bilimin sponsorsuz olarak
yaşatılması çok zor hale gelmiştir. Bu sponsorlar ise genellikle
uluslar arası şirketler olup, global kültür yönünde baskıda
bulunmaktadırlar.
o Uygulamada gördüğümüz, kitle iletişim araçlarının,
teknolojinin ve sermayenin imkânlarını yedeğine alarak millî
kültürleri yerle bir etme niyetinde olan, üstelik bu niyetinin
insanlığın hayrına olduğunu, insanlığın böyle bir dönüşüme,
tektiplileşmeye ve aynılaşmaya mahkûm olduğunu söyleyen, dayatmacı,
değerlerden bağımsız yeni bir kültürün, hatta dinin empoze
edilmek istendiğidir. Bu kültür (global mono-kültür), tüketimin
artırılması esasına dayanmaktadır (Sklair 1991). Bu talan
karşısında zayıf kültürler hemen teslim olmakta, Türk kültürü
gibi tarihî kökleri, derinliği, coğrafî, alanı itibariyle
kuvvetli kültürler ise, henüz tam bir alternatif olamasalar
bile umut sebebi olarak ortada durmaktadırlar. Çünkü, "Kültürde
kuvvetli bir mazinin perçinlediği tecanüs belki istenen-bazı
değişmelerin meydana gelmesinde güçlükler çıkarır, fakat kültürün
istenmeyen değişmelere karşı direnme gücü de aynı tecanüsten
gelmektedir" (Güngör 1993: 26).
Ancak küreselleşmenin kültür üzerinde bir homojenizasyon yerine
özellikle CD, kaset, radyo-televizyon, medya yoluyla tam aksi
yönde etkide bulunduğu da ileri sürülebilir (Richter. D. 1997:
196-197). Hatta ampirik araştırmalar da bu görüşü daha fazla
desteklenmektedir. Roberson'a göre, içinde bulunduğumuz süreçte
hem münferit olanın üniverselleşmesi hem de üniversal olanın
içselleştirilmesi aynı anda yaşanmaktadır (Roberson 1992:
100).
İnsanlık bugün geldiği noktada, başta çevre, gen teknolojisi,
sosyal çözülme olmak üzere maruz kaldığı meselelerin bilimselcilikle,
teknoloji ile, rasyonellikle çözülemeyeceğini görmüş durumdadır.
Büyüden arındırmanın, dünyanın anlamdan arındırılması sonucunu
doğurduğu, hayatın boşluk kabul etmemesi sebebiyle tahrip
edilen, değersiz hale getirilen değer ve inançların yerine
yenilerinin (bilim, metafizik, sanallık, çevre gibi) oluşturulduğu
görülmüştür. Sanal bebeklere cenaze merasimi ve mezar yaptırılmaktadır.
Liderlerin karizmasından, peygamberlerin otoritesinden kurtulan
insanlar pop şarkıcılarının konserlerinde kendilerini jiletlemekte,
İngiltere Prensesiin ölümü bütün dünyayı yasa boğmaktadır.
Bütün bunlarda açıklayıcı anahtar kavram iletişim olarak görülmektedir
(Richter 1997: 201).
o Küreselleşme ve Türk Kültürü
Küreselleşme ve Türk kültürü arasındaki ilişkiler ve bunların
muhtemel seyrini yukarında belirtilen aynı süreç içinde yaşanan
iki olgu (üniversal olanın içselleştirilmesi ve münferit olanın
üniversalleştirilmesi) belirleyecektir. Bu gelişmede, Türk
kültürünün özellikleri ve yeni süreç içinde en önemli unsur
olan iletişim belirleyici olacaktır.
Erol Güngör'e göre, Türk kültürünün üç ana kaynağı vardır:
İlki "Türklerin müşterek tarih ve dil sahibi bir kavim
olarak çok eskiden veri edindikleri ve geliştirdikleri vasıflar,
yani Anadolu'ya yerleşen Türklerin kavmî hususiyetleri; ikincisi
İslâm medeniyeti; üçüncüsü de Anadolu'da Rumeli geçen uzun
bir tarih boyunca edindikleri bilgi ve tecrübe" (Güngör
1980: 106).
Türk milletinin millî karekteri ve refklesleri hariçten gelen
ve devlet-i ebed müddet anlayışını tahribe yönelik müdahalelere
karşı her zaman bir savunma mekanizması bulmuştur: Türk kültürü
tarih boyunca daima sağlam bir siyasi organizasyonla birlikte
var olmuştur (Güngör 1996: 96). Türk'ün "devlete bir
can borcu" vardır. Bunun içindir ki, Türk insanı kendisine
empoze edilmek istenen şeyin, devleti tahrip edeceğini anladığı
anda, buna karşı bir koruma mekanizmasını refleks olarak yaratılabilmektedir.
Türk kültürü, global düşünmeyi esas alır. Dünyayı tek bir
bütün olarak kabul eder. Osmanlı padişah-hâlifelerinin "Zıllullâh-ı
fi'l arz" (Allah'ın yeryüzündeki gölgesi) olmaları Türklere
has bir inançtır. Uygur Kağanı da 1027'de Gazneli Mahmud'a
gönderdiği bir mektupta "Tanrı yeryüzü ülkelerinin hâkimiyetini
bize verdi" demektedir. Selçuk Sultanı Sancar ise aynı
şekilde "Allah dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet
etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır."demiştir
(Güngör 1980: 108-109). Karaoğlan bunu, "Ben dünyayı
sonsuz evren belledim/Meğer dünya bir sultanlık imiş"
şeklinde ifâde etmiştir. Başka bir ifade ile Türk kültürü,
diğer yakın zaman içinde ortaya çıkan kültürlerden farklı
olarak küresel bir kültürdür. Sorumluluk, bakış, planlama,
kavrayış... hepsi küresel düzeydedir.
Hakikî bir kültüre kudretli bir ağacın büyümesi gibi bakılabilir.
En uzak yaprakları ve dallarının her biri aynı özsuyu ile
beslenir (Güngör 1980: 136). Bu bakımdan yeryüzünde Türk kültürü
kadar köklü "dallı-budaklı" bir kültür daha göstermek
imkânsızdır. Üstelik bu kültür, mucizevî bir biçimde canlılığını
da devam ettirmektedir. Her ne kadar okumuş-yazmış ve halkın
"kültürlü" dediği kendisinden bihaber insanlar tarafından
horlansa da, onu en ücra köşede her şeyden (mahrumiyetten
bile) mahrum kalan insanın refleks tavırlarında görebilirisiniz.
Dünya ülkelerinin küreselleşme sürecinden nasıl etkilendiklerine
baktığımızda, Amerika, İngiltere, Hollanda (hatta Çin) gibi
geçmişte "dünya imparatorluğu" tecrübesine sahip
olanların kazançlı çıktığını, Almanya, Balkan devletleri gibi
sadece ulus devlet olarak var olmuş, yada yakın geçmişte dünya
sahnesine çıkan devletlerin ise yeni sürece intibak edemediklerini
görmekteyiz. Türk toplumu "imparatorluk" değil,
"dünya devleti tecrübesiyle bu sayılanlardan daha avantajlıdır.
Gerçekten, Anadolu'nun küçük bir kasabasındaki fırıncının
Türk Cumhuriyetlerine ya da dünyanın başka bir köşesine gidip
orada iş kurmasına benzer bir tavrı, Avrupa'da ancak büyük
holdinglerden bekleyebiliriz.
İnsanlığın ortak kıymetleri sayılmaya layık beşerî Türk kültürü
kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür yoktur (Güngör
1996: 78). Dünya yine Türk kültürünün teşkilatçılık, idarecilik,
hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, vakar, yiğitlik, fedakârlık
ve feragat, manevî derinlik gibi mümeyyiz vasıflarına (Güngör
1996: 79) muhtaçtır. Meselâ, yeni dönemin en önemli özelliklerinden
birisi de dünyanın ekolojik tahribat sebebiyle intihar noktasına
yaklaşımı ve bu konudaki tehdit ve tehlikelerin global bir
mahiyet kazanmasıdır. Bu tehlikenin azaltılması için yeni
değerler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak, zorlama, sun'î
programlar başarıya ulaşmamaktadır. Türk kültürü göçer-konar
yaşantısı, İslâm dini, dünya görüşü gibi kaynaklardan ve bizzat
kendisinde mevcut (tasarruf, sadelik, az tüketim, kalıcı olmayan
mimarî, tabiatla iç içelik, dünya telâkkisi gibi...) özellikleriyle
ekolojik tehdide en güzel cevaplara sahip bir kültürdür.
Küreselleşme, kapitalizmin toplumu kutuplaşmaya ve kamplaşmaya
götüren etkilerinin "sosyalleştirilmesi" için getirilen
kurumsal düzenlemeleri geçersiz hale getirmektedir. Sosyal
güvenlik kurumları ve sosyal devlet yük olarak telâkki edilmektedir.
Batı toplumları bu gidiş karşısında yeni çözümler bulamazken,
Türk kültürü yardımlaşma, hayır duygusu, ana-baba hakkı, vakıf
müessesi, intibak kabiliyeti ve böylesine kurumların etkin
olmamasından kaynaklanan yeni durumlara hazırlıklı olma özelliğiyle
toplumun devamını sağlayacak unsurlarla doludur.
Türk kültürünün küreselleşme bakımından önem taşıyan bu özelliklerini
belirttikten sonra yaşanılan süreçle ilgili şu tespitler yapılabilir:
Aydınlarla halk arasında, kopukluk Türk kültürünün küreselleşme
bakımından üzerinde durulması gerekli en hayatî meselelerinden
birisidir. Kılık-kıyafet, sanat, gıda, yemek gibi hususlarda
yabancı kültür unsurlarının Türk kültürü içine girme hızı
ve miktarı fazla olsa da, halkın temsil ettiği yerli kültür
büyük ölçüde ayaktadır. Türk insanı kültürünü koruma ve devam
ettirme konusunda şaşırtıcı reflekslere sahiptir. O, bilmese
bile sezerek birçok tahribata müsaade etmemektedir. Dışarıya
giden işçide bile yabancıya karşı bir üstünlük duygusu vardır.
Buna mukabil varlık durumundadırlar (Güngör 1995: 149). Hem
Türk kültürünün evrenselleştirilmesi, hem de evrensel değerlerin
içselleştirilmesi konusunda aydınlarımız sade insanlarımızın
gerisinde kalmıştır. Adalet, insan hakları, eşitlik gibi kavramlar
aydınların kendi pozisyonlarına hizmet ettiği müddetle ve
ölçüde benimsedikleri değerlerdir.
Evrensel değerler ve kültür unsurlarının neler olduğunun iyi
tespit edilmesi gereklidir. Unutulmamalıdır ki, kültür ve
medeniyet birbirinden ayrı hadiseler değildir. Millî kültürler
bir medeniyetin çeşitli manzaralarından ibarettir (Güngör
1996: 101). Kültür konusunda şekilde kalan, Türk insanının
kabul ve takdirine mazhar olmayan uygulamalar neticesiz kalmaya
mahkûmdur. Erol Güngör bu durumu şöyle izah etmektedir (Güngör
1996: 104): "Bir odanın sıcaklığı artınca termometrenin
ibresi yükselir, fakat termometreyi ısıtarak ibreyi yükselttiğimiz
taktirde odanın harareti hiç değişmez." Günümüzde moda
olan yabancı dille eğitim, bilgisayarı değerlendirmekte fayda
vardır. Diğer taraftan bu evrensel kültür unsurlarının lâyıkıyla
içselleştirilmesi için Türk kültürünün canlı ve diri bir biçimde
mevcudiyetini devam ettiriyor olması şarttır.
Kültür politikasında tarih görüşü tesis edilmesinin önemi
büyüktür (Chomsky 1993: 196-199). Tarih şuuru tarihin akışı
hakkında belli bir görüş sahibi olmak demektir. Millî tarih
şuuru ise, millete ait tarihin basit bakalar yığınından ibaret
değil de bugünkü kaderi çizen manalı bir zincirin halkalar
halinde anlaşılması demektir (Güngör 1980: 59). Geçmiş, hiç
olmazsa bir sosyal hafıza olarak bugünkü hayatımızda bulunmalıdır
(Güngör 1980: 63-64). Çünkü nasıl ki lisanı olmayan birinin
düşmesi, hafızası olmayan birinin tahayyülünün olması mümkün
değilse, tarih şuurundan mahrum olanların da gelecekle ilgili
bir planlarının olması mümkün değildir. Oysa günümüz gençliği,
tarihi kendisinden, en fazla da ana ve babasından başlamaktadır.
Gençlere incelemeye değer bir tarihleri olmadığını, sadece
fethetmeleri beklenen bir geleceklerinin olduğunun öğretilmesi
yanlıştır (Wallerstein 1993: 222). Batı kültürünün evrenselliği
iddiası yada tüm dünya medeniyetleri içinde sadece batı medeniyetinin
modernlik öncesinden modernliğe geçme yeteneğine sahip olduğu
iddiaları ideolojiktir (Wallerstein 1993:230). Yugoslavyalı
bir tarihçiye "Öyle görünüyor ki Türklerden en son kurtulan
siz oldunuz" (Güngör 1996: 50) dedirten bir tarih ve
kendi kendine düşmanlıktan, kendini aşağı görme kompleksinden
(Güngör 1996: 75) vazgeçilmelidir.
Türk milliyetçiliğinin en önemli gayelerinden birisi de Türk
kültürüne sahip çıkmıştır. Bu ne dünya saadetini bozucu ne
de nafile bir çabadır. Milliyetçilik, millî kültürü bizzat
bir medeniyet kaynağı hâline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin
açık pazar yeri hâlinden kurtarmak hareketidir (Güngör 1996:
113). Mesafeler sadece mekânla ilgili değildir ve teknolojik
gelişme yada küreselleşme kültürel mesafeleri azaltmak bir
yana açmaktadır. Afrika'nın ilkel kabilelerinin yada tarih
sahnesinde çoktan çekilmiş Uzak Doğu kültürlerinin yeniden
dirildiği ve batı kültürü içine nüfuz ettiği bir dönemde,
dünyanın en köklü ve şümullü kültürü olan Türk kültürünün
şiddetli bir erozyona tabi tutulması, sadece bu kültürü oluşturan
tarihe ve insanların değil, bu kültürün unsurlarına ihtiyacı
olan bütün insanlığa karş bir suç olarak görülmelidir.
Teknolojideki gelişmeler sayesinde kültür yeni vasıtalar kazanmakta;
bu vasıtalar bir taraftan kültürün ifade gücünü artırırken,
bir taraftan da kültürün daha geniş kitlelere yayılmasını
sağlamaktadır. Teknolojinin artırdığı üretim gücü sayesinde
insan daha çok zaman ve emeğini kültür işlerine ayırabilecek
duruma gelmektedir. Ancak modern cemiyetin kültürü E. Sapir'in
"sahte kültür" kavramına daha uygun düşmektedir.
Gayelerin yerine vasıtalar geçmekte, hatta gerçek kültürde
gaye olan birçok şey vasıtaların vasıtası haline dönüşmektedir
(Güngör 1980: 23). Modern birey, bilgiyi bizzat kendi tecrübelerinden
ve iç serüveninden değil, aktarma yoluyla elde etmektedir.
Bu aktarım işi, kitle iletişim araçlarınn şekillendirmesiyle
gerçekleşmektedir. Kitle iletişim araçları haberdar etmekten
ziyade haberdar etmeme prensibiyle çalışabilmektedir. Bu bakımdan
gerek ülke içinde gerekse diğer ülkelerdeki iletişim imkanlarının
Türk kültürüne hizmet etmesi, Türk kültürü içine sadece gerçek
evrensel kültür unsurlarının girmesini temin etmesi sağlanmalıdır.
Yeni dönemin özelliklerinden birisi de bilimin ve kültürün
sponsorlar eliyle yayılmasıdır. Sponsorluk gücünü elinde tutan
uluslararası sermaye, genellikle tüketimin artırılmasına ve
batı kültürünün yayılmasına yönelik faaliyetleri desteklemektedir.
Bilim ve kültür alanında iştigal edenler bu şirketlerin proje,
program, yayın, ödül, teşvik vb. isimler altında aktardıkları
kaynaklara bağımlı hale gelmektedir. Bu duruma gönüllü intibak
edenlerle, bu durumdan istifade etmek isteyenler bir süre
sonra birbirlerinden farksız hale gelmektedir. İnsanlar inandıkları
gibi yaşamazlarsa, yaşadıkları gibi inanmaya başlamaktadırlar.
Cazip ve baştan çıkarıcı sermaye desteğinden esas maksatları
için istifade etiklerini ve oyunun kurallarına uyduklarını
söyleyenler, bir süre sonra oyunun içinde oyuncak haline gelmektedirler.
O halde ülkemizdeki mevcut sponsorluk faaliyetlerinin yakından
takip edilmesi, devletin ve Türk insanının meydan getirdiği
ekonomik müesseselerin Türk kültür unsurlarının işlenmesi
ve yaşatılmasına destek vermeleri gerekmektedir. Türk kültürüne
gönül verenlerin de yapacakları faaliyetlerde esas saikleri
sponsorlardan alacakları maddhi ve manevhi ödüller (?) değil,
kendi millî duyguları olmalıdır.
Küreselleşme ve Türkiye
Küreselleşme konusunda genel bir kabul vardır. Yaygın kanaate
göre üç yol mümkündür: izolasyon, kervana katılma ya d batılılaşmadan
modenleşmeye çalışmak... Literatürde bazı istisnalar dışında
ikinci yolun önerildiği görülmektedir.
Kanaatimizce ülkemizbakımından dördüncü bir yol vardır ve
gündeme gelecektir (Koçdemir, 1995). Çaresizlik ve can sıkıntısı,
tartışmada soruları belirleyenlerin kavramlarıyla düşünmekten
kurtulamamaktan kaynaklanmaktadır. Tarihe bakıldığında doğrusal
ve determinist tarih anlayışının aksine horizontal bir tarih
anlayışının daha geçerli olduğu ortaya çıkmaktadır. O bakımdan
tarihin iyi analiz edilmesi halinde belki de birden fazla
yol mümkün olacaktır.
Diğer batılı toplumların yaşadıkları bazı süreçleri hiç, bazı
süreçleri ise aynı uzunluk ve yoğunlukta yaşamayan ülkemizin
küreseleşmeden nasıl etkileneceği alınacak önlemlere bağlı
olacaktır. Öncelikle, kültür ve kimlik konusunun tartışılması
ve alınacak tavrın belirlenmesi gereklidir.
Kısacası hedef, küreselleşme sürecinde pasif bir rol oynayarak
ülkeyi ucuz iş gücü ya da ham maddeler nedeniyle yabancı uluslararası
"devler" için ideal hale getirmenin değil, aktif
olarak bu süreci etkilemenin yollarının araştırılması olmalıdır.
Bu noktada, tarihî devamlılığımıza uygun, ancak günümüz şartlarını
da dikkate alan bir çözüm, sadece bizim için değil, insanlık
ve yukarıda işaret edildiği manasıyla "alem" için
de çözüm olacaktır.
Dünyanın yarın nasıl bir hal alacağını kimse bilmiyor (Das
Parlament 1997: 13-14). Bilinen bir şey varsa, beşeri sermayenin
ve dolayısıyla eğitimin ve kültürün gelecekle ilgili esas
tema olacağıdır. Eğitim sosyal eşitliğin, istihdamın, demokrasinin,
gittikçe artan bir baskı altına giren kültürün belirleyici
unsurudur. Maalesef Türkiye bu konuda çok talihsiz bir süreç
içine girmiştir.
Sonuç
Küreselleşme kavramı yapılan bütün tartışmalara, yayınlara
rağmen henüz sistematik olarak geliştirilmiş bir teoriye kavuşturulmamıştır.
Hayat tarzları arasında yeknesaklık, kültürel homojenizasyon,
yaygın ve yüzeysel bir kültürün içe sızıp, yerelleşmesi, beynimizin
içine işleyen bir üst dil... İşte bunlar küreselleşmenin somut
görüntüleridir.
Bilim adamları aksini iddia etmekten büyük bir zevk alsalar
da, hayat her zaman teorilerin birkaç adım önünde yürür. Tarihî
gelişim, sadece önceden öngörülme bakımından değil, kendini
kontrol ettirme bakımından da bütün fikir ve teşebbüslere
üstün gelmiştir. Diğer taraftan tarih, akşamdan sabah anî
kırılmalara şahit olmamıştır. Tarihteki her dönüşümde, önce
insanların zihniyet yapılarında, oradan tarihin rahminde,
çok çeşitli etkenlerle ve çok uzun süren bir oluşum yatmaktadır.
Bugün karşı karşıya kaldığımız değişimler de yüzyıllar önce
başlamıştır (Beck 1997a: 3-15).
Gerçekten de tarih optimist ya da pesimist gelecek tahminleriyle
doludur. Genellikle tarih, bu falcıları her defasında yanıltmıştır.
Meselâ, Hegel, Prusya devletinde dünya tininin (Waltgeist)
zaferini, tarihî idrakin son hakikati olarak görüyordu. Marks,
proletaryanın ihtiyaçların belirlediği alandan özgürlük alanına
yükselmesini aynı anlamda ele alıyordu. Bugün ne Prusya devleti
ve devlet fikri var, ne de proloter devrim tarihi noktaladı.
60'lı yıllarda Amerika, 70'li ve 80'li yıllarda Japonya için
yapılan tahminler de tutmadı. Japonya 80'li yılların sonlarından
itibaren kriz içinde, Amerika aynı şekilde büyük kriz yaşadı;
ancak şimdilerde istatistik olarak bunu atlatmış görünüyor.
Model olarak gösterilen Asya Kaplanları küçük bir borsa dalgalanmasının
ardından çözülme süreci içine girdiler. Tecrübeler bize tarihte
son durağın değil, ara durakların var olduğunu göstermektedir
(Sommer 1998).
Dünya politikasını ve tarihin gelişimini belirleyen faktörler,
daima coğrafya, güç, din, tarih, kültür, ekonomi ve nüfus
artışı, başka bir ifadeyle jeopolitik olmuştur. Yeni dönemde
bütün bunların sahneden çekilip yerini ticaret, ulaşım ve
iletişime bırakacağını düşünmek mümkün değildir. Bunlar bütün
zamanlarda olduğu gibi gelecek bin yılda da etkili olacaklardır
(Buck 1996). Geçmişin ve geleceğin kavranılmasında kültürel
bir bakış açıs zorunludur.
Türk kültürü tarihî derinliği, insana, topluma, çevreye, dünyaya
bakışla ilgili değerleri, yabancı kültür saldırılarına mukavemeti,
kendisini kuvveden fiile çıkaracak beşerî, coğrafî, jeopolitik
özellikleri ile sadece Türkler için değil, insanlık ve dünyanın
geleceği için küreselleştirilmesi zorunlu bir kültürdür. Küreselleştirme
ya da evrenselleştirme ise, ancak böyle bir bilinç ve buna
uygun gayretle
|