Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi

 

KÜRESELLEŞME ve TÜRK KÜLTÜRÜ
KADİR KOÇDEMİR

ÇAĞIMIZ

... Çağımız varlığın, var olmanın esrarını insanın parça parça etmek, tabiata dizgin vurmak istemesi çağıdır.... Zaman, mesafe onun (insanın) elinde ve emrindedir. Koca, sonsuz kâinat şimdi ademoğlunun avucu içine girmiştir.

... Göçen milletlere akını teknik gerildiğinden dolayı yok edilenlerin sayısı: teknikte ileri olarak çökenlerin sayısından çok değildir.

... Bize öyle geliyor ki, cemiyetlerin bu türlü türlü müessesesi arasında sürüp giden mütevaziliği: işe yeni koyulan tezle milletler halledecek.

... Ancak Türkiye'de insanlığın hayrına olacak bu tecrübeyi yapacak bâkir "el dokunulmamış "bir cemiyet var."

Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık
Türk İnkılâbı ve Millîyetçiliğimiz, s.200-202


Küreselleşme

Küreselleşme, yeni bir "binyıl"ın arifesinde bugünü ve geleceği açıklama iddiasına sahip temel tartışına konularından birisidir. Tartışmalarda küresellik, küreselciIik ve küreselleşme (Beck 1997a: 5) birbirine karıştırılmaktadır. "Batı, ruh yapımıza kendi mefhumlarını zerk etmekte, idrakimizi mefluç hale getirmektedir. Kavga öncelikle kelimeler dünyasında kazanılmak mecburiyetindedir (Meriç 1997:303-309). Küreselleşme de Türk kültürü bakımından kazanmak mecburiyetinde olduğumuz kavramlardan biridir. Burada, küreselciliğe sapmadan küreselleşmenin Türk kültürü üzerindeki muhtemel etkileri sorgulanacaktır. Kültürümüzün geleceğin belirlenmesinde müessir olabilecek özelliklerine dikkat çekilmeye çalışılacaktır.

Kavram

Küreselleşme, son yıllarda içinde yaşadığımız devri ifade etmek için bolca kullanılan post, turbo, ultra, ileri, geç, gelişmiş, ötesi gibi kavramlardan (postizm) (Beck 1991:55) farklı olarak mevcut toplumsal tanımlamalara atıfta bulunmayan yeni bir kavramdır (Kneer 19997). Üzerinde herkesin mutabık olduğu bir tarifi yoktur. Bu kavramın hem mevcut durumu hem de bir süreci ifade etme iddiasında olmasından kaynaklanmaktadır. Böyle olunca, bazen devam eden gelişmeler, bazen mevcut durum, bazen de gelecekle ilgili tahminler tarif unsurları olarak ele alınmaktadır.

Küreselleşme "kavramı"nın (küreselleşmenin değil!) tarihi 20 Haziran 1969'dan başlatılabilir (Dahrendorf 1997). Bilindiği gibi o tarihte Neil Armtrong yeryüzüne, bir bütün (globus) olarak bakmıştı. Yetmişli yıllarda Roma Kulübünün gündeme getirdiği "Gelişmenin Sınırları", nükleer silahlarla ilgili tartışmalar ve Çernobil gibi olaylar dünyanın tehdit ve tehlikeler bakımından küreselleştiğine dair izlenimler verdi. Enformasyon devrimi ve televizyonun yaygınlaşmasıyla dünya gerçek (ya da virtüel!) tek bir mekân hâline geldi. Bunu teknolojide (bilgisayar) ve haberleşmedeki (telefon ve internet) gelişmeler izledi. Bunların finans piyasalarında ve insanların yaşantısı üzerindeki etkileri sürecin son halkalarının oluşturdu.

Kavram konusundaki farklı tarifler ve ihtilâflar bir yana, kürselleşme denilince genellikle, ekonomik faaliyetlerin dünya çapında birbirine bağlanması, bağlantılı hale gelmesi anlaşılmaktadır. Buna göre küreselleşme sermaye, yönetim, istihdam, bilgi, doğal kaynaklar ve organizasyonun uluslar arasılılaştığı ve tam anlamıyla karşılıklı bağımlılaştığı (Brezezinski 1996: 155; Mohammadi 1991: 323) bir ekonomik ve siyasal yapılanmadır.

Nigel Thrift'e göre küreselleşme kavramı beş süreçle ifade edilebilir (Friedrichs 1997: 3-5):

1. Kredi araçlarının temini, dağıtımı ve kullanımının merkezileşmesi ve buna bağlı olarak finansmanın üretim üzerindeki hâkimiyetinin artması,
2. Bilgi yapısının ve uzmanlık sistemlerinin öneminin artması,
3. Global oligopollerin öneminin gittikçe artması,
4. Transasyonel bir işadamı sınıfının ortaya çıkması,
5. Millî devlet gücünün küreselleşmesi ve transasyonal bir ekonomik diplomasinin ortaya çıkması,

Küreselleşme ile yoğunlaşan bu ağlanmanın (karşılıklı bağımlılaşmanın) içine üretim yerlerinin sanayileşmiş ülkelerden üçüncü dünya ülkelerine nakli, bu ülkelerde imalât ve hizmet işletmelerinin kurulması ve aynı zamanda kültürün global olarak pazarlanması gibi çok sayıda faktör girmektedir.

Belki de bu yüzden Martin Albrow, küreselleşmeyi, "dünya insanlarının tek bir dünya toplumunda bütünleştirme süreciyle ilgili" görmektedir. Teorinin mucitlerinden biri sayılan Roland Roberson'a göre ise küreselleşme, "Tüm dünyanın tek bir mekân olarak kristalleşmesi, global insan şartlarının açığa çıkışı ve dünya bilinçliliğidir." (Khonderr 1997: 67).

Netice olarak, sosyolojik anlamda küreselleşme mahallî kültürlerin ve geleneksel sosyal bağların çözüldüğü millî devletlerin belirleyiciliğinin azaldığı, gruplar ve kişiler arasındaki her türlü ilişkinin kolaylaşıp yaygınlaştığı, üretimin ve bölüşümün yeni bir dönüşüm içine girdiği, gerek toplumlar arasında gerekse aynı toplum içindeki sürtüşmelerin yayılma tehlikesinin her zamankinden daha çok olduğu, sınırların ve geleneksel faktörlerin öneminin azaldığı, farklı bir bireyselciliğin geçerli olduğu geleneksel sosyal kurumların fonksiyonlarını yitirdiği, dayanışmanın azaldığı, değerler sistemi henüz ortaya konulmamış bir süreç olarak tanımlanabilir. Küreselleşme, hem bir gerçeklik tespiti, hem bir hegomonik güç iddiası, hem mevcut sistemin işleyişinden esas payı alanların değer ve ölçülerini "evrenselleştirmek" anlamında spekülatif bir iddia, hem de bir baskı aracıdır (Özel 1995: 32).

Kavramın Dayanakları

Küreselleşme, hemen herkesin itirazsız varlığına inandığı bir olgu olmakla birlikte, dayanak ve kabullerine biraz daha yakından bakıldığında, sorgulanmaya muhtaç birçok hususun bulunduğu görülür.

Bu sürecin ayırt edici özellikleri olarak ticaretin ve doğrudan yabancı yatırımların artması, uluslararası şirketlerin etkinliklerinin artması, ulaşım ve iletişimin baş döndürücü gelişimi, insanlar, mallar, hizmetler ve sermayenin önündeki sınırların ortadan kalkması, teknolojinin dünyanın her yerinde üretime ve pazarlamaya imkân vermesi, ekonominin bilhassa finansman alanında virtürel hale gelmesi, kültürler arasındaki çatışmaların sona ererek bir batılı dünya kültürünün hâkim olması, buna bağlı olarak kültürel bir aynılaşma ya da terkipleşmenin yaşanması gibi hususlar gösterilmektedir.

Bu unsurların gerçeği ne kadar yansıttığı ayrı bir çalışma konusu olmakla birlikte belli noktaların altının çizilmesinde fayda vardır: Küreselleşme konusunda üzerinde ihtilâf olmayan hususlar, iletişim ve ulaşım alanlarında önemli değişikliklerin olması ve finansman piyasalarının ağırlığının artmasıdır. Bu gelişmeler bile dünyanın sadece bazı bölümleri için geçerli olup, dünyanın büyük çoğunluğu için geçerli değildir. Küreselleşmiş bir dünyanın üyesi olmak için gerekli zarurî alt yapı, çok sayıda ülke için uzak gelecekte bile muhtemel gözükmemektedir (Khonder 1997: 65-78). Hatta gerek küresel ölçekte gerekse münferit toplumların kendi içinde gelir seviyesi ve hayat tarzları bakımından kutuplaşma yaşanmaktadır.

Diğer unsurlar ise ya abartılmakta yada hiç gerçekleşmemektedir; Meselâ sınırlar sadece virtürel olarak kalkmıştır. Gelişmiş ülkeler tarafından, insanlar için konulan duvarlar yükseltilmeye devam edebilmektedir. Ticaret savaşları, gümrük politikalar mahiyet değiştirmekle birlikte eskisinden daha şiddetli olarak sürmektedir. Bilgiye ulaşma her konuda tanıtıldığı kadar kolay ve mümkün değildir.

Dünya ticaret hacmi seksenli yılların başlarından bu yana hemen hiç değişmemiş ve dünya millî gelirinin yaklaşık %20'leri düzeylerinde kalmıştır (Hartel 1996: 42 vd.). Dünya üretiminin sadece %20'si uluslar arası ticarete konu olmaktadır. Dünya nüfusunun sadece %30'u doğrudan dünya ekonomisine entegre olmuş durumdadır ve bu entegre olanların çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. 1990-94 yılları arasında dünya ticaretinin %97'si Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya, Çin ve Asya Kaplanlarının bölgelerinde yoğunlaşmaktadır (Rehyl 1996: 10). Bölgeler içinde ayakkabıya karşılık araba gibi intra-sektörel ticaret yitirmeleri üzerine yeni arayışlar ortaya çıkmıştır. Geç kapitalizm, sanayi toplumu, hizmet toplumu, iş toplumu, boş zamanlar toplumu, bilgi toplumu, risk toplumu, macera toplumu vs. çok sayıda isimlendirme yapılmış ve yapılmaktadır (Assheuer 1997).

Küreselleşmeyle birlikte çok kültürlü toplumların (multikulturelle Gesellschaften) ortaya çıktığı, müsamaha ve anlayışın egemen olduğu ileri sürülmekte, ancak etnik ve kültürel çatışmaların bununla birlikte şiddetin artması, radikalleşen modernliğin toplumu çözülmeye doğru götürmesi (Hoffman 1998) karşısında, bunların yaşanılan sürecin istisnasını teşkil ettiği, münasebetinin de başta İslâm olmak üzere fundamentalizm olduğu (Huntington) söylemektedir.

Peter Drucker, mevcut durumu, Dahrendford'un Çatışma Kuramında olduğu gibi, post-kapitalizm olarak isimlendirilmekte ve kapitalistlerin de etkide bulunma imkânlarını yitirdiklerini, çünkü en önemli üretim faktörünün (eğitim, tecrübe ve bilgi kombinasyonun sahip çalışanlar ya da genç müteşebbisler) artık onların mülkiyetinde bulunmadığı, ağlanmış (karşılıklı bağımlılaşmış) üretim süreci içinde üretimin kolektif bir fenomen olduğunu belirtmektedir.

Sosyal birliğin dağılması tehlikesi, küreselleşmenin en ciddi sonuçlarından (Dahrendorf 1997) biri olarak görülmektedir. Küreselleşme rekabetin büyük, dayanışmanın ise küçük harflerle yazılmasını öngörmektedir. Küreselleşme birlikte değerler alanında da önemli dönüşmeler taşınmaktadır. Eskiden önemli bulunmayan bağımsız ve bireysel hareket etme, yeni devrin el üstünde tutulan ve (anlayış bir yana) takdirle karşılanan değerleri hâline gelmiştir. Dayanışma, fakirlere yardım ise ya eski devrin değerleri olarak küçümsenmekte yada imajın güçlendirilmesi yoluyla kazancın arttırılmasına ne kadar katkıda bulunduğu noktasında değerlendirilmektedir. Sosyal Darwinci seleksiyon (hayatta kalma) mücadelesi, kurumsal gelişmelerle keskinleştirilmiştir.

Mümkün olan bütün formlarıyla yeni bir cemaat yapılanması arayışı (lokalizm-integrizm) yeni bir dindarlık ve fundamentalizm de yaşadığımız devrin özellikleri arasındadır. Batıda kurumlara olan itimadın kaybolmasıyla birlikte kiliseden ayrı bir Hıristiyanlık (Der Spigel 1997), Scientology (Der Spigel 1997), Moon gibi "modern" tarikatlar, İslâm dünyasında siyasî yanı ağır basan militan bir din anlayışı, mafya vb. örgütlenmelerde cemaat yapısından daha ileride dayanışma, bazı spor kulüpleri, sanatçı vb. çevresinde irrasyonel bağlılıklar, Türkiye'de kendine özgü bir "particilik" ilk akla gelen modern cemaat örnekleridir.

Küreselleşme, ferdin ortadan kalktığı bir aşırı ferdiyetçiliği öngörmektedir. Sosyal güvenlik anlayışının ekonomi bakımından yük olarak görülmesi, sosyal güvenlik kurumlarının etkinliklerinin azaltılması, ferdin dayanışma içinde bulunduğu aile, köy, grup gibi kurumların parçalanması, ahlakî referansların geçersiz hale gelmesiyle fert, ne yükselmesi ve olumlu şeylere ulaşılmasında ne de belli risklerin gerçekleşmesi hâlinde hiç kimseden yardım ve dayanışma bekleyemez hale gelmektedir. Bu ortam içinde sosyalleşme ve kişilik oluşumu gibi süreçler eski mahiyetlerini kaybetmektedir. Modern sosyal hayat, yabancılaşma, güvensizlik, yüzyüze olmayan ilişkiler gibi özellikleriyle mekân ve zaman kombinasyonlarının yeniden düzenlenmesine yol açmaktadır (Richter, D; 185-204). sosyal ilişkilerin geleneksel çerçevesinden ayrılması, bireysel düzeyde güvensizlik ve almaktadır. Ayrıca anti-işletme-ticareti de artmaktadır. Bunun dünya ticaretine oranının %33 kadar olduğunu tahmin edilmektedir (Douglas 1996: 109).

Küreselleşme ile ilgili en somut gelişme finansman piyasaları alanındadır. Uluslar arası finans ticareti dünya ticaretinden çok daha hızlı bir biçimde genişlemiştir. Finansman piyasaları her türlü komploya, spekülasyona, hızlı para kazanmaya imkan vermektedir. Bu piyasaların reel ekonomik göstergelerle pek bir bağı bulunmamaktadır. Finansman piyasaları reel ekonomik göstergelerle pek bir bağı bulunmamaktadır. Finansman piyasaları reel üretim piyasalarından koparak Gazino-Kapitalizmini (Strange 1986; Mahnkopf 1996) ortaya çıkmıştır. Millî hükümetler ve merkez bankaları, uluslararası finansman piyasalarının kendilerini dikta ve disiplin altına aldıklarını ve ekonomi politikası ile ilgili karar alanlarının bu piyasaların ciddi şekilde sınırlandırıldığını düşünmektedirler. Yapılan araştırmalara göre dünya çapındaki günlük döviz işlemlerinin sadece %12'si mal ticareti ya da uzun vadeli sermaye hareketleriyle ilgilidir (Hengsback 1997:7). Çok kısa vadeler, teknik imkanlar, irrasyonel refleksler, kollektif enfeksiyonlar, yatırımcıların riziko konsantrasyonları ve diğer çok sayıda faktör bu işlemleri cazip, riskli ve bol kazançlı hale getirmiştir. Bütün dünyada, üretim olmadan paranın para kazanması, olağan hale gelmektedir (Herr 1996:270).

Millî devletlerin sona erdiği iddiası da bazı devletlerin jandarmalığına gerekçe olarak kullanılmaktadır. Birleşmelerle sayıları azalan ve etkileri artan global şirketler menfaatlerini sağlamaya yönelik yine millî devletleri kullanmaktadırlar. Diğer yandan, oluşturulan devletler arasına ve devletler üstü kurum ve kuruluşlar dünya sistemi içinde hâlâ millî devletler kadar etkili olamamaktadır (Giddens 1991). Hatta, soğuk savaşın sona ermesinden sonra başta ABD olmak üzere birkaç süper devletin ağırlığı artmış ve bu kuruluşlar gelişmiş ülkelerin avukatları durumuna düşmüşlerdir. Bu da bu kuruluşlarının inandırıcılıklarının ve meşruiyetlerinin kaybolmasına yol açmıştır. Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan sorunların çözümü, bu devletler arası ya da devletler üstü organizasyonlardan değil, başta ABD olmak üzere münferit devletlerden talep edilmiştir.

Küreselleşmenin Sosyolojik Etkileri

o Genel Olarak

Küreselleşme, dünyayı global bir köy hâline getirmekte; bu "köy"de tüketim kalıpları, kurumlar, guruplar birbirine benzeşmektedir. Küreselleşme büyük bir aynılaştırıcı (ein grober Gleincmacher) olarak (Dahredorf 1997) görülmektedir. Bir başka ifadeyle, farklı hayat tarzları zorlaşmaktadır. Yemekten giyime, eğlenceden dinlenmeye kadar birçok alanda "tektipleşme" yaşanmaktadır.

Sosyolojide 50'li yılların itibaren klasik tahlil unsurlarının geçerliliklerini korkuyu ortaya çıkması bakımından büyük bir tehlike anlamına gelmektedir (Giddens 1991). Modern toplum sunduğu çoğulculuk içinde muşahhas bir kimlik tespitini imkansız hale getirmektedir. Günümüz bireyi bizzat tecrübe neticesinde elde etmediği bilgilere göre davranışta bulunmakta ve sosyal münasebetlerin geçerliliği konusundaki eski kabullere katılmamaktadır.

Gelişen ulaşım ve iletişim imkanları ile artan mobilizasyon, fertlerin birbirlerine, aile ve sülâle gibi kan bağlılıklarını azaltmaktadır. Küreselleşme sürecinden en iyi şekilde istifade etmek isteyenlerin heimatlos/vatansız olması gerekmektedir. Önemli olan evrensel homojen kültürün değerlidir. Millî kültürler ile ilgili saplantılar, tek pazar hâline gelen dünyada anlaşılmayı zorlaştırmakta, rekabet bakımından engel olmaktadır. Artık sosyal sistemlerin sınırlı millî devletlerin sınırları ile örtüşmesidir. Tartışmalı olmakla birlikte, sosyolojik analizlerde Türk toplumu denildiğinde Türkiye sınırları içindeki insanların oluşturdukları sosyal yapısının kastedilmesi artık mümkün değildir (Luhmann 1993a: 571 vd.).

Küreselleşme, beraberinde getirdiği bireyselcilik ve sosyal normlara bağlı olmama özellikleriyle bireylerin toplumsal kuramlara olan inanç ve bağlılığının kopmasına yol açmaktadır. Başta kilise ve siyasî partiler olmak üzere hemen bütün toplumsal kurumların ağırlıkların azalmaktadır. Çünkü küreselleşme kurumların yerine atomize bireylerin ikame edilmesini gerektirmektedir. Gelecek yüzyılda otoriter düzenlerin toplumsal birliği koruyup, devam ettirme şanslarının daha fazla olacağı (Dahrendorf 1997) söylemektedir. Çünkü, ekonomik küreselleşmenin birer nesne değil, özne olan insanların tahammül edemeyeceği sonuçları vardır. Agressif bölgecilik ve fundamentalizmin önlenmesi de ancak otoriter düzenlerle mümkündür. Ayrıca, küreselleşmenin, hukukun ve düzenin korunmaması gibi, normal demokratik usullerle bertaraf edilmeyecek yan etkileri de vardır

Modern toplum aileyi parçalamakta, onun çekirdek olarak bile devamını tehlikeye düşürmektedir. Üretim için gerekli emek miktarının azalmasıyla ortaya çıkan boş zamanlar konusundaki "yeni üretimler" (bilgisayar, eğlence, kozmetik, moda, turizm, tüketim çılgınlığı gibi) nüfus artış oranını olumsuz yönde etkilemektedir. Yaşlı nüfusun oranının artması hastalık, yaşlılık sigortaları gibi alanlardaki harcamaları artırmakta, bu durum aktif nüfusu aşırı bir yük altına sokmaktadır.

o Kültür

Cemil Meriç'e göre "Kültür her ülkede ayrı bir libasa bürünen uçarı, serâzâd bir mefhum"dur (Meriç 1979:100). Mümtaz Turhan'a göre ise, kültür bedeni, içtimai ve "o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı temin eder." (Turhan 1994: 45). Ziya Gökalp'e göre ise, kültür millî, medeniyet ise milletler arasıdır (Gökalp 1977:31). Erol Güngör, Gökalp'in -belki de bir endişe ile- değiştirilmesi istenmeyen bütün değerleri kültür adı altında toplandığı, değiştirilmesi istenenleri ise medeniyete dahil ettiği kanaatidir (Güngör 1996: 17). Erol Güngör de benzer şekilde kültürü "bir cemiyetin kendi problemlerini çözmenin bir tarzı olarak benimsemiş olup kullandığı her türlü davranış sistemleri ve maddi vasıtaların bir terkibi" (Güngör 1996: 31) olarak görmektedir. Kültürü en basit ve toplu olarak "toplumların tarihlerinden devraldıkları maddi ve manevi mirasların toplamı" olarak tarif etmek mümkündür.

Kültürler ve sistemler bakımından iki noktanın altının çizilmesi gerekmektedir: Birincisi kültür son derece akışkan ve son derece esnek olduğundan, bunun herhangi bir anlamlı projeksiyonunu yapmak neredeyse imkansızdır (Wallerstein 1993:283). Bu husus, sanal kürelerine bakıp geleceği okuduklarını zanneden modern falcılar bakımından bilhassa önemlidir. İkincisi, sistemlerin kendilerini en güçlü hissettikleri denge durumunda kendini üretemez ve yenileyemez hale geldikleri ve işte tam bu anda sistemi tali unsurlardaki değişikliklerin, esas unsurlardan çok daha fazla etkilediğidir. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Küreselleşmenin, hayat tarzları bu hedeflerde aynılaşma sağlayarak, millî kültürleri aşındırıp yok edeceği, bu kültürlerin "yüksek değerler"i temelinde yeni bir "dünya kültürünün" ortaya çıkacağı (Kondylis 1996) ve bu kültürün de dünya barışının garantisi olacağı ileri sürülmektedir. Eldeki bazı veriler farklı dünyaların kültürel difüzyon boyutlarını çok aşan bir benzeşme süreciyle karşı karşıya olduklarına dair, açık ipuçları ticaretindeki hareketlilik, kültür taşıyıcılarının sirkülasyonu, batı kültürü temelinde bir evrensel homojen kültür yapısına gidişe işaret etmektedir. Bu süreç içinde batının ürettiği ve genel kabul gören ortak değerler ortaya çıkmıştır (Bostancı 1990: 31-36): İnsaniyetçilik, ırk ayrımını muhalefet, temel hak ve hürriyetler, siyasî katılım, demokrasi gibi...

Diğer yandan kapitalizmin sermaye birikimi dışındaki bir ayırıcı özelliği de her şeyin meta haline geldiği bir iktisadî anlam dünyası oluşturmasıdır. Bu durum hem genel kabul gören evrensel değerler hem de kültür için de geçerlidir (Mahçupyan 1997: 17-23). Artık kültürün, sanatın ve bilimin sponsorsuz olarak yaşatılması çok zor hale gelmiştir. Bu sponsorlar ise genellikle uluslar arası şirketler olup, global kültür yönünde baskıda bulunmaktadırlar.

o Uygulamada gördüğümüz, kitle iletişim araçlarının, teknolojinin ve sermayenin imkânlarını yedeğine alarak millî kültürleri yerle bir etme niyetinde olan, üstelik bu niyetinin insanlığın hayrına olduğunu, insanlığın böyle bir dönüşüme, tektiplileşmeye ve aynılaşmaya mahkûm olduğunu söyleyen, dayatmacı, değerlerden bağımsız yeni bir kültürün, hatta dinin empoze edilmek istendiğidir. Bu kültür (global mono-kültür), tüketimin artırılması esasına dayanmaktadır (Sklair 1991). Bu talan karşısında zayıf kültürler hemen teslim olmakta, Türk kültürü gibi tarihî kökleri, derinliği, coğrafî, alanı itibariyle kuvvetli kültürler ise, henüz tam bir alternatif olamasalar bile umut sebebi olarak ortada durmaktadırlar. Çünkü, "Kültürde kuvvetli bir mazinin perçinlediği tecanüs belki istenen-bazı değişmelerin meydana gelmesinde güçlükler çıkarır, fakat kültürün istenmeyen değişmelere karşı direnme gücü de aynı tecanüsten gelmektedir" (Güngör 1993: 26).

Ancak küreselleşmenin kültür üzerinde bir homojenizasyon yerine özellikle CD, kaset, radyo-televizyon, medya yoluyla tam aksi yönde etkide bulunduğu da ileri sürülebilir (Richter. D. 1997: 196-197). Hatta ampirik araştırmalar da bu görüşü daha fazla desteklenmektedir. Roberson'a göre, içinde bulunduğumuz süreçte hem münferit olanın üniverselleşmesi hem de üniversal olanın içselleştirilmesi aynı anda yaşanmaktadır (Roberson 1992: 100).

İnsanlık bugün geldiği noktada, başta çevre, gen teknolojisi, sosyal çözülme olmak üzere maruz kaldığı meselelerin bilimselcilikle, teknoloji ile, rasyonellikle çözülemeyeceğini görmüş durumdadır. Büyüden arındırmanın, dünyanın anlamdan arındırılması sonucunu doğurduğu, hayatın boşluk kabul etmemesi sebebiyle tahrip edilen, değersiz hale getirilen değer ve inançların yerine yenilerinin (bilim, metafizik, sanallık, çevre gibi) oluşturulduğu görülmüştür. Sanal bebeklere cenaze merasimi ve mezar yaptırılmaktadır. Liderlerin karizmasından, peygamberlerin otoritesinden kurtulan insanlar pop şarkıcılarının konserlerinde kendilerini jiletlemekte, İngiltere Prensesiin ölümü bütün dünyayı yasa boğmaktadır. Bütün bunlarda açıklayıcı anahtar kavram iletişim olarak görülmektedir (Richter 1997: 201).

o Küreselleşme ve Türk Kültürü

Küreselleşme ve Türk kültürü arasındaki ilişkiler ve bunların muhtemel seyrini yukarında belirtilen aynı süreç içinde yaşanan iki olgu (üniversal olanın içselleştirilmesi ve münferit olanın üniversalleştirilmesi) belirleyecektir. Bu gelişmede, Türk kültürünün özellikleri ve yeni süreç içinde en önemli unsur olan iletişim belirleyici olacaktır.

Erol Güngör'e göre, Türk kültürünün üç ana kaynağı vardır: İlki "Türklerin müşterek tarih ve dil sahibi bir kavim olarak çok eskiden veri edindikleri ve geliştirdikleri vasıflar, yani Anadolu'ya yerleşen Türklerin kavmî hususiyetleri; ikincisi İslâm medeniyeti; üçüncüsü de Anadolu'da Rumeli geçen uzun bir tarih boyunca edindikleri bilgi ve tecrübe" (Güngör 1980: 106).

Türk milletinin millî karekteri ve refklesleri hariçten gelen ve devlet-i ebed müddet anlayışını tahribe yönelik müdahalelere karşı her zaman bir savunma mekanizması bulmuştur: Türk kültürü tarih boyunca daima sağlam bir siyasi organizasyonla birlikte var olmuştur (Güngör 1996: 96). Türk'ün "devlete bir can borcu" vardır. Bunun içindir ki, Türk insanı kendisine empoze edilmek istenen şeyin, devleti tahrip edeceğini anladığı anda, buna karşı bir koruma mekanizmasını refleks olarak yaratılabilmektedir.

Türk kültürü, global düşünmeyi esas alır. Dünyayı tek bir bütün olarak kabul eder. Osmanlı padişah-hâlifelerinin "Zıllullâh-ı fi'l arz" (Allah'ın yeryüzündeki gölgesi) olmaları Türklere has bir inançtır. Uygur Kağanı da 1027'de Gazneli Mahmud'a gönderdiği bir mektupta "Tanrı yeryüzü ülkelerinin hâkimiyetini bize verdi" demektedir. Selçuk Sultanı Sancar ise aynı şekilde "Allah dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır."demiştir (Güngör 1980: 108-109). Karaoğlan bunu, "Ben dünyayı sonsuz evren belledim/Meğer dünya bir sultanlık imiş" şeklinde ifâde etmiştir. Başka bir ifade ile Türk kültürü, diğer yakın zaman içinde ortaya çıkan kültürlerden farklı olarak küresel bir kültürdür. Sorumluluk, bakış, planlama, kavrayış... hepsi küresel düzeydedir.

Hakikî bir kültüre kudretli bir ağacın büyümesi gibi bakılabilir. En uzak yaprakları ve dallarının her biri aynı özsuyu ile beslenir (Güngör 1980: 136). Bu bakımdan yeryüzünde Türk kültürü kadar köklü "dallı-budaklı" bir kültür daha göstermek imkânsızdır. Üstelik bu kültür, mucizevî bir biçimde canlılığını da devam ettirmektedir. Her ne kadar okumuş-yazmış ve halkın "kültürlü" dediği kendisinden bihaber insanlar tarafından horlansa da, onu en ücra köşede her şeyden (mahrumiyetten bile) mahrum kalan insanın refleks tavırlarında görebilirisiniz.

Dünya ülkelerinin küreselleşme sürecinden nasıl etkilendiklerine baktığımızda, Amerika, İngiltere, Hollanda (hatta Çin) gibi geçmişte "dünya imparatorluğu" tecrübesine sahip olanların kazançlı çıktığını, Almanya, Balkan devletleri gibi sadece ulus devlet olarak var olmuş, yada yakın geçmişte dünya sahnesine çıkan devletlerin ise yeni sürece intibak edemediklerini görmekteyiz. Türk toplumu "imparatorluk" değil, "dünya devleti tecrübesiyle bu sayılanlardan daha avantajlıdır. Gerçekten, Anadolu'nun küçük bir kasabasındaki fırıncının Türk Cumhuriyetlerine ya da dünyanın başka bir köşesine gidip orada iş kurmasına benzer bir tavrı, Avrupa'da ancak büyük holdinglerden bekleyebiliriz.

İnsanlığın ortak kıymetleri sayılmaya layık beşerî Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür yoktur (Güngör 1996: 78). Dünya yine Türk kültürünün teşkilatçılık, idarecilik, hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, vakar, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevî derinlik gibi mümeyyiz vasıflarına (Güngör 1996: 79) muhtaçtır. Meselâ, yeni dönemin en önemli özelliklerinden birisi de dünyanın ekolojik tahribat sebebiyle intihar noktasına yaklaşımı ve bu konudaki tehdit ve tehlikelerin global bir mahiyet kazanmasıdır. Bu tehlikenin azaltılması için yeni değerler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak, zorlama, sun'î programlar başarıya ulaşmamaktadır. Türk kültürü göçer-konar yaşantısı, İslâm dini, dünya görüşü gibi kaynaklardan ve bizzat kendisinde mevcut (tasarruf, sadelik, az tüketim, kalıcı olmayan mimarî, tabiatla iç içelik, dünya telâkkisi gibi...) özellikleriyle ekolojik tehdide en güzel cevaplara sahip bir kültürdür.

Küreselleşme, kapitalizmin toplumu kutuplaşmaya ve kamplaşmaya götüren etkilerinin "sosyalleştirilmesi" için getirilen kurumsal düzenlemeleri geçersiz hale getirmektedir. Sosyal güvenlik kurumları ve sosyal devlet yük olarak telâkki edilmektedir. Batı toplumları bu gidiş karşısında yeni çözümler bulamazken, Türk kültürü yardımlaşma, hayır duygusu, ana-baba hakkı, vakıf müessesi, intibak kabiliyeti ve böylesine kurumların etkin olmamasından kaynaklanan yeni durumlara hazırlıklı olma özelliğiyle toplumun devamını sağlayacak unsurlarla doludur.

Türk kültürünün küreselleşme bakımından önem taşıyan bu özelliklerini belirttikten sonra yaşanılan süreçle ilgili şu tespitler yapılabilir:

Aydınlarla halk arasında, kopukluk Türk kültürünün küreselleşme bakımından üzerinde durulması gerekli en hayatî meselelerinden birisidir. Kılık-kıyafet, sanat, gıda, yemek gibi hususlarda yabancı kültür unsurlarının Türk kültürü içine girme hızı ve miktarı fazla olsa da, halkın temsil ettiği yerli kültür büyük ölçüde ayaktadır. Türk insanı kültürünü koruma ve devam ettirme konusunda şaşırtıcı reflekslere sahiptir. O, bilmese bile sezerek birçok tahribata müsaade etmemektedir. Dışarıya giden işçide bile yabancıya karşı bir üstünlük duygusu vardır. Buna mukabil varlık durumundadırlar (Güngör 1995: 149). Hem Türk kültürünün evrenselleştirilmesi, hem de evrensel değerlerin içselleştirilmesi konusunda aydınlarımız sade insanlarımızın gerisinde kalmıştır. Adalet, insan hakları, eşitlik gibi kavramlar aydınların kendi pozisyonlarına hizmet ettiği müddetle ve ölçüde benimsedikleri değerlerdir.

Evrensel değerler ve kültür unsurlarının neler olduğunun iyi tespit edilmesi gereklidir. Unutulmamalıdır ki, kültür ve medeniyet birbirinden ayrı hadiseler değildir. Millî kültürler bir medeniyetin çeşitli manzaralarından ibarettir (Güngör 1996: 101). Kültür konusunda şekilde kalan, Türk insanının kabul ve takdirine mazhar olmayan uygulamalar neticesiz kalmaya mahkûmdur. Erol Güngör bu durumu şöyle izah etmektedir (Güngör 1996: 104): "Bir odanın sıcaklığı artınca termometrenin ibresi yükselir, fakat termometreyi ısıtarak ibreyi yükselttiğimiz taktirde odanın harareti hiç değişmez." Günümüzde moda olan yabancı dille eğitim, bilgisayarı değerlendirmekte fayda vardır. Diğer taraftan bu evrensel kültür unsurlarının lâyıkıyla içselleştirilmesi için Türk kültürünün canlı ve diri bir biçimde mevcudiyetini devam ettiriyor olması şarttır.

Kültür politikasında tarih görüşü tesis edilmesinin önemi büyüktür (Chomsky 1993: 196-199). Tarih şuuru tarihin akışı hakkında belli bir görüş sahibi olmak demektir. Millî tarih şuuru ise, millete ait tarihin basit bakalar yığınından ibaret değil de bugünkü kaderi çizen manalı bir zincirin halkalar halinde anlaşılması demektir (Güngör 1980: 59). Geçmiş, hiç olmazsa bir sosyal hafıza olarak bugünkü hayatımızda bulunmalıdır (Güngör 1980: 63-64). Çünkü nasıl ki lisanı olmayan birinin düşmesi, hafızası olmayan birinin tahayyülünün olması mümkün değilse, tarih şuurundan mahrum olanların da gelecekle ilgili bir planlarının olması mümkün değildir. Oysa günümüz gençliği, tarihi kendisinden, en fazla da ana ve babasından başlamaktadır. Gençlere incelemeye değer bir tarihleri olmadığını, sadece fethetmeleri beklenen bir geleceklerinin olduğunun öğretilmesi yanlıştır (Wallerstein 1993: 222). Batı kültürünün evrenselliği iddiası yada tüm dünya medeniyetleri içinde sadece batı medeniyetinin modernlik öncesinden modernliğe geçme yeteneğine sahip olduğu iddiaları ideolojiktir (Wallerstein 1993:230). Yugoslavyalı bir tarihçiye "Öyle görünüyor ki Türklerden en son kurtulan siz oldunuz" (Güngör 1996: 50) dedirten bir tarih ve kendi kendine düşmanlıktan, kendini aşağı görme kompleksinden (Güngör 1996: 75) vazgeçilmelidir.

Türk milliyetçiliğinin en önemli gayelerinden birisi de Türk kültürüne sahip çıkmıştır. Bu ne dünya saadetini bozucu ne de nafile bir çabadır. Milliyetçilik, millî kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı hâline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri hâlinden kurtarmak hareketidir (Güngör 1996: 113). Mesafeler sadece mekânla ilgili değildir ve teknolojik gelişme yada küreselleşme kültürel mesafeleri azaltmak bir yana açmaktadır. Afrika'nın ilkel kabilelerinin yada tarih sahnesinde çoktan çekilmiş Uzak Doğu kültürlerinin yeniden dirildiği ve batı kültürü içine nüfuz ettiği bir dönemde, dünyanın en köklü ve şümullü kültürü olan Türk kültürünün şiddetli bir erozyona tabi tutulması, sadece bu kültürü oluşturan tarihe ve insanların değil, bu kültürün unsurlarına ihtiyacı olan bütün insanlığa karş bir suç olarak görülmelidir.

Teknolojideki gelişmeler sayesinde kültür yeni vasıtalar kazanmakta; bu vasıtalar bir taraftan kültürün ifade gücünü artırırken, bir taraftan da kültürün daha geniş kitlelere yayılmasını sağlamaktadır. Teknolojinin artırdığı üretim gücü sayesinde insan daha çok zaman ve emeğini kültür işlerine ayırabilecek duruma gelmektedir. Ancak modern cemiyetin kültürü E. Sapir'in "sahte kültür" kavramına daha uygun düşmektedir. Gayelerin yerine vasıtalar geçmekte, hatta gerçek kültürde gaye olan birçok şey vasıtaların vasıtası haline dönüşmektedir (Güngör 1980: 23). Modern birey, bilgiyi bizzat kendi tecrübelerinden ve iç serüveninden değil, aktarma yoluyla elde etmektedir. Bu aktarım işi, kitle iletişim araçlarınn şekillendirmesiyle gerçekleşmektedir. Kitle iletişim araçları haberdar etmekten ziyade haberdar etmeme prensibiyle çalışabilmektedir. Bu bakımdan gerek ülke içinde gerekse diğer ülkelerdeki iletişim imkanlarının Türk kültürüne hizmet etmesi, Türk kültürü içine sadece gerçek evrensel kültür unsurlarının girmesini temin etmesi sağlanmalıdır.

Yeni dönemin özelliklerinden birisi de bilimin ve kültürün sponsorlar eliyle yayılmasıdır. Sponsorluk gücünü elinde tutan uluslararası sermaye, genellikle tüketimin artırılmasına ve batı kültürünün yayılmasına yönelik faaliyetleri desteklemektedir. Bilim ve kültür alanında iştigal edenler bu şirketlerin proje, program, yayın, ödül, teşvik vb. isimler altında aktardıkları kaynaklara bağımlı hale gelmektedir. Bu duruma gönüllü intibak edenlerle, bu durumdan istifade etmek isteyenler bir süre sonra birbirlerinden farksız hale gelmektedir. İnsanlar inandıkları gibi yaşamazlarsa, yaşadıkları gibi inanmaya başlamaktadırlar. Cazip ve baştan çıkarıcı sermaye desteğinden esas maksatları için istifade etiklerini ve oyunun kurallarına uyduklarını söyleyenler, bir süre sonra oyunun içinde oyuncak haline gelmektedirler. O halde ülkemizdeki mevcut sponsorluk faaliyetlerinin yakından takip edilmesi, devletin ve Türk insanının meydan getirdiği ekonomik müesseselerin Türk kültür unsurlarının işlenmesi ve yaşatılmasına destek vermeleri gerekmektedir. Türk kültürüne gönül verenlerin de yapacakları faaliyetlerde esas saikleri sponsorlardan alacakları maddhi ve manevhi ödüller (?) değil, kendi millî duyguları olmalıdır.

Küreselleşme ve Türkiye

Küreselleşme konusunda genel bir kabul vardır. Yaygın kanaate göre üç yol mümkündür: izolasyon, kervana katılma ya d batılılaşmadan modenleşmeye çalışmak... Literatürde bazı istisnalar dışında ikinci yolun önerildiği görülmektedir.

Kanaatimizce ülkemizbakımından dördüncü bir yol vardır ve gündeme gelecektir (Koçdemir, 1995). Çaresizlik ve can sıkıntısı, tartışmada soruları belirleyenlerin kavramlarıyla düşünmekten kurtulamamaktan kaynaklanmaktadır. Tarihe bakıldığında doğrusal ve determinist tarih anlayışının aksine horizontal bir tarih anlayışının daha geçerli olduğu ortaya çıkmaktadır. O bakımdan tarihin iyi analiz edilmesi halinde belki de birden fazla yol mümkün olacaktır.

Diğer batılı toplumların yaşadıkları bazı süreçleri hiç, bazı süreçleri ise aynı uzunluk ve yoğunlukta yaşamayan ülkemizin küreseleşmeden nasıl etkileneceği alınacak önlemlere bağlı olacaktır. Öncelikle, kültür ve kimlik konusunun tartışılması ve alınacak tavrın belirlenmesi gereklidir.

Kısacası hedef, küreselleşme sürecinde pasif bir rol oynayarak ülkeyi ucuz iş gücü ya da ham maddeler nedeniyle yabancı uluslararası "devler" için ideal hale getirmenin değil, aktif olarak bu süreci etkilemenin yollarının araştırılması olmalıdır. Bu noktada, tarihî devamlılığımıza uygun, ancak günümüz şartlarını da dikkate alan bir çözüm, sadece bizim için değil, insanlık ve yukarıda işaret edildiği manasıyla "alem" için de çözüm olacaktır.

Dünyanın yarın nasıl bir hal alacağını kimse bilmiyor (Das Parlament 1997: 13-14). Bilinen bir şey varsa, beşeri sermayenin ve dolayısıyla eğitimin ve kültürün gelecekle ilgili esas tema olacağıdır. Eğitim sosyal eşitliğin, istihdamın, demokrasinin, gittikçe artan bir baskı altına giren kültürün belirleyici unsurudur. Maalesef Türkiye bu konuda çok talihsiz bir süreç içine girmiştir.

Sonuç

Küreselleşme kavramı yapılan bütün tartışmalara, yayınlara rağmen henüz sistematik olarak geliştirilmiş bir teoriye kavuşturulmamıştır. Hayat tarzları arasında yeknesaklık, kültürel homojenizasyon, yaygın ve yüzeysel bir kültürün içe sızıp, yerelleşmesi, beynimizin içine işleyen bir üst dil... İşte bunlar küreselleşmenin somut görüntüleridir.
Bilim adamları aksini iddia etmekten büyük bir zevk alsalar da, hayat her zaman teorilerin birkaç adım önünde yürür. Tarihî gelişim, sadece önceden öngörülme bakımından değil, kendini kontrol ettirme bakımından da bütün fikir ve teşebbüslere üstün gelmiştir. Diğer taraftan tarih, akşamdan sabah anî kırılmalara şahit olmamıştır. Tarihteki her dönüşümde, önce insanların zihniyet yapılarında, oradan tarihin rahminde, çok çeşitli etkenlerle ve çok uzun süren bir oluşum yatmaktadır. Bugün karşı karşıya kaldığımız değişimler de yüzyıllar önce başlamıştır (Beck 1997a: 3-15).

Gerçekten de tarih optimist ya da pesimist gelecek tahminleriyle doludur. Genellikle tarih, bu falcıları her defasında yanıltmıştır. Meselâ, Hegel, Prusya devletinde dünya tininin (Waltgeist) zaferini, tarihî idrakin son hakikati olarak görüyordu. Marks, proletaryanın ihtiyaçların belirlediği alandan özgürlük alanına yükselmesini aynı anlamda ele alıyordu. Bugün ne Prusya devleti ve devlet fikri var, ne de proloter devrim tarihi noktaladı. 60'lı yıllarda Amerika, 70'li ve 80'li yıllarda Japonya için yapılan tahminler de tutmadı. Japonya 80'li yılların sonlarından itibaren kriz içinde, Amerika aynı şekilde büyük kriz yaşadı; ancak şimdilerde istatistik olarak bunu atlatmış görünüyor. Model olarak gösterilen Asya Kaplanları küçük bir borsa dalgalanmasının ardından çözülme süreci içine girdiler. Tecrübeler bize tarihte son durağın değil, ara durakların var olduğunu göstermektedir (Sommer 1998).

Dünya politikasını ve tarihin gelişimini belirleyen faktörler, daima coğrafya, güç, din, tarih, kültür, ekonomi ve nüfus artışı, başka bir ifadeyle jeopolitik olmuştur. Yeni dönemde bütün bunların sahneden çekilip yerini ticaret, ulaşım ve iletişime bırakacağını düşünmek mümkün değildir. Bunlar bütün zamanlarda olduğu gibi gelecek bin yılda da etkili olacaklardır (Buck 1996). Geçmişin ve geleceğin kavranılmasında kültürel bir bakış açıs zorunludur.

Türk kültürü tarihî derinliği, insana, topluma, çevreye, dünyaya bakışla ilgili değerleri, yabancı kültür saldırılarına mukavemeti, kendisini kuvveden fiile çıkaracak beşerî, coğrafî, jeopolitik özellikleri ile sadece Türkler için değil, insanlık ve dünyanın geleceği için küreselleştirilmesi zorunlu bir kültürdür. Küreselleştirme ya da evrenselleştirme ise, ancak böyle bir bilinç ve buna uygun gayretle

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...