Türkiye’de Sosyolojik Bilim Cemiyetinin Yokluğu Meselesi – Ertuğrul Sinan Sözen

TÜRKİYE’DE SOSYOLOJİK BİLİM CEMİYETİNİN YOKLUĞU MESELESİ

Ertuğrul Sinan SÖZEN

Sosyal evren, sosyal dünyanın ne olduğunu bilmek için girişilmiş bir mücadelenin mahallidir.”
P. Bourdieu

İnsan yapısı itibari ile sosyal bir varlıktır. Dünyaya gelişinden itibaren öncelikle ailesi ile ardından çevresindeki insanlar ile iletişim ve etkileşim halindedir.Bu iletişim ve etkileşimi “sosyoloji” bilimi ele almakta, incelemeler ve çalışmalar yapmaktadır. Sosyal bilimlerdeki gelişmeler Fransız ve Sanayi devrimlerinin ortaya çıkmasında önemli bir yer tutmaktadır. Terim olarak ilk defa Fransız Auguste Comte tarafından kullanılmıştır. Hatta sosyolojinin, fizik, kimya ve biyolojiden sonra en karmaşık bilim olduğunu belirtmiştir.1 Mesleklerin ve sosyal bilim dallarının bir çoğu bu husus ile ortaya çıkmıştır. Örnek verilecek olunursa; Tarihçiler, tarihte önem arz eden kişilerin ve olayların yer-zaman belirterek, belgelere dayanarak objektif bir şekilde geleceğe aktarılması üzerine çalışmalar yapmaktadır. Psikologlar; insanın davranışlarını, duyumlarını, algılarını, kişiliğini ve bilincini ele alarak çalışmalar yapmaktadır. Siyasetçiler ve siyaset bilimi devletin, siyasal kurumların amaçlarını ve işleyişini, iktidarları ve yönetimin işlevini esas alarak çalışır. Sosyoloji ise bilim olarak; fert fert insanı, insanların sorununu incelemek yerine toplumu esas almaktadır ve toplumun bütünü ile ilgilenmektedir.

Sosyal yaşamın bugün incelenebilen olguları insanın var oluşu kadar eski sayılabilir. Bazen ilkel formlarda olduğu gibi bazen de oldukça sofistike halde karşımıza çıkabilmektedir. Sosyologlar incelemelerinde kişilere dair sorular üzerinden başlamış, metod olarak insanların davranışlarını gözleme almışlar ve toplum yaşamının çeşitli formlarına dahil olmuşlardır. Gözlenebilir, analiz edilebilir ve çıkarım yapılabilir olması bilimsel açıdan incelenebilmesini sağlamaktadır. Yapılan aslında, daha iyi bir toplum idealine katkı sunmaktır. Bu ele alındığında sosyolog; dünyayı yeniden, yeniden anlamaya çalışan insandır. Görünen ve bilinenin temelindekileri bilimsel yöntemlere dayanarak araştırandır. Pierre Bourdieu’ya göre ise “Yaşadığımız dünyaya dair yanlış kabullerimizi sarsmak ve bize sahici bilgiler kazandırmakla mükelleftir.”.

Sosyoloji bilimi üzerine çalışmaların ve çalışanların oldukça arttığı dönemde yani 19. yüzyılda Avrupa’da ki bu gelişmeler Jön Türk aydınlarının da ilgisini çekmiştir. İlk hareketlenmeler 19. yüzyıl sonunda başlamış, 20. yüzyılın başında iyice tırmanmıştır. Özellikle 1908 sonrası dönemde önemli bir sürece girilmiştir. Yüzyıllarca hanedanlık ile yönetilen Osmanlı Devleti ilk defa çok partili hayata geçmiştir. Daha öncesinde yaşanan Lale Devri, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, I. Meşrutiyet, Jön Türk kongreleri Osmanlı sosyal yapısını derinden etkilemiştir. II. Meşrutiyet sonrasında yei bir boyut kazanan sosyal yapı içerisinde temeli geçmişte atılmış çeşitli sorunlar baş göstermiştir. “Bu ülke nasıl kurtulur, selamete varır ? ” sorusunu kendine soran aydınlar çözüm amaçlı ortaya fikir akımlarını sürmüştür.

İlgilerini çekmesinin bir nedeni de, sanayisi ile modern dünyayı yakalamaya haiz olan toplumların bilimi olarak görmesidir. Bu bağlamda Fransız ve Sanayi devrimlerininde ortaya çıkmasında önem arz eden sosyolojinin geliştirici, modernleştirici yönünü Osmanlı Devleti içerisinde de yarar sağlayacağı düşünülmüş; Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yapılacak batı tarzı yeniliklerde hedeflere ulaşılması hususunda en uygun yol olacağı düşünülmüştür.

Osmanlı Devleti 17. Yüzyıl’dan itibaren belirli alanlarda reformlara ihtiyaç duymuştur. Fakat yapılan bu reformlar ordunun belirli alanlarıyla sınırlı kalmıştır. Yapılan reformlar başka bir reform ile desteklenmediği gibi bütün aydınlarca benimsenen bir siyasi programada döneşebilmemiştir. Bundan dolayı reformların etkileri sınırlı düzeyde kalakalmıştır. Matbaanın, hendesehanenin, Topçu Ocağı’nın ve benzeri birçok girişimin başarısızlık ile sonuçlanması buna örnek olarak verilebilmektedir. 19. Yüzyılın ortalarında Avrupa siyasetinde gerçekleşen gelişmeler ( Matternich ve Viyana Kongreleri) Osmanlı’da reform hareketlerinde radikal değişiklikler ortaya çıkarmıştır. Reformlar artık gruplara hitap etmekten çok devlet siyaseti olarak benimsenmiştir. Batılılaşma siyaseti zamanla daha çok nitelik kazanmıştır. Reformlar, destekleyici reformlar ile ortaya çıkması ihtiyacı hasıl olmuştur.

II. Mahmud döneminin özellikle 1826 sonrasındaki süreçte başta hukuk alanı olmak üzere, yönetim, eğitim, bürokrasi, iletişim araçları ve benzeri alanlarda etkileri sonradan ortaya çıkacak olan kapsamlı reformlar ardı ardına gerçekleştirilmiştir.

Reformlar sonucu yapılan yenilikler ile ortaya yeni bir aydın kesimi ortaya çıkmıştır. Eski aydın kesimlerinin yerlerine gelmeye başlayan yeni aydınlar, reformları yayarak etkilerini kalıcılaştırmayı başarmışlardır. Bu reformların gerçekleştiği, batılılaşma çalışmalarının yapıldığı dönemlerde yetişen yeni aydın kuşak için pozitivizm belirleyici bir rol oynamıştır. “Terakki” sözcüğünün revaçta olduğu bu dönemde “Terakkiyat-ı Cedide” sözcüğünün etkisi ile Osmanlı’nın gerileyişinin temelinde “ulum ve fünun” bulunuyordu. Hem iktidar hem muhalefet pozitif felsefeyle örgütlenmiş bir toplum ve devlet tesis etme arzusu taşıyordu.2

II. Meşrutiyet sonrası topraklarımızda görülen sosyoloji anlayışlarının menşei Avrupa’dır. August Comte’un öncüsü olduğu Pozitivizm akımı, Herbert Spencer’ın temsil ettiği Ornagist Sosyoloji, Gabriel Tarde’nin kurduğu Psiko Sosyoloji akımı, Karl Marx’ın fikirleri ile ortaya çıkan Marksist sosyoloji akımı, Frederic LePlay’in temsilcileri tarafından sürülen Science Sociale akımı, Emile Durkheim’in Pozivitizm akımından feyz alınarak geliştirilen Sosyolojizm akımı, II. Meşrutiyet sonrası topluma yarar sağlamak amaç ile ortaya sürülmüş ve taraftarlarını toplamıştır . Osmanlı Devleti’nin yaşıyor olduğu beka sorununu ele alan aydınlar bu isimlerin düşüncelerinin bir nevi temsilciliğini üstlenmişlerdir.

Ziya Gökalp’in Emile Durkheim’in sosyolojik tespitlerinden hareketle, onları telif-tercüme etmek ile Osmanlı Devleti’ne bir kimlik ve çözüm önerme çabası; Rıza Tevfik ve Ahmet Rıza’nın August Comte’un düşüncelerini sürdürmesi ve Comte’un fikri doğrultusunda kurulan derneklere üye olması, Hasan Tahsin’in René Worms’ten yaptığı çeviriler, Ahmet Şuayip’in Herbert Spenser’ın düşüncelerini aktarması, Prens Sabahattin Bey’in Frederic LePlay’in kavram şemalarını kullanması, Ali Suavi’nin LePlay’in anlayışını tanıtması bu meyanda hatra getirilebilir. Ziya Gökalp’in temsil ettiği Sosyolojizm akımı ile Prens Sabahattin’in temsil ettiği Science Sociale akımı taraftar toplayabilmişken, diğer akımlar bir süre sonra etkisini kaybetmiş zamanla unutulmaya başlamıştır. 3Avrupa’da etki sahibi olan sosyoloji anlayışları sadece belirttiklerimiz ile sınırlı değildir. Ferdinand Tönnnies, Vilfredo Pareto, Max Weber, George Simmel gibi düşünürler önemli fikir önderleridir. Fakat II. Meşrutiyet döneminde ülkemizde yayılma imkanına sahip olamamıştır.

Türkiye’de sosyolojinin oluşum süreci üç dönemden oluşmaktadır. 1900-1950 birinci dönem, 1951-1970 ikinci dönem, üçüncü dönemde 1971 ve sonrasıdır.

Ziya Gökalp, Türk Sosyoloji’sinin ilk kurucusudur. 1911′de Selanik İttihat ve Terakki İdadisi’nde Sosyoloji derslerinden sonra İstanbul’da Darulfünun’da İlmi İçtima dersleri vermiştir. 1914 yılında Ziya Gökalp Sosyoloji kürsüsünü kurmuştur. İlk Sosyoloji Enstitüsü “İçtimaiyyat Dar’ül-Mesaisi” adıyla 1915 tarihinde kurulmuştur.Alman sosyolog Wolf R. Dombrowsky bu gelişmeler için 1991 yılında: ” Türkiye’de sosyolojinin kaynaklarını incelediğim zaman karmaşık duygular aklımı ve yüreğimi sardı. Ülkenizde, benim ülkemden çok daha önce, bir sosyoloji enstitüsü kurulmuş olduğu gerçeği beni hırslandırmıştı. Bu bilim dalının kurucularının soyundan geldiğini iddia eden bir Alman sosyolog için, bu olgu, gurura indirilmiş bir darbe etkisindedir. Alman Sosyoloji Enstitüsü’nün 1921′de kurulmuş olduğu bir gerçektir.” demiştir. İki yıl sonra Enstitü kendi adı ile dergi çıkarmaya başlar. American Journal of Sociology (1895) ve L’Année Sociologique (1896) gibi dünyanın ilk sosyoloji dergileri arasında yer alarak tarihi bir önemde taşımaktadır.4 İçtimiyat Mecmuası, sadece 6 sayı yayınlanmıştır. Her sayıda Durkheim’in çevirilerine yer verilmesi Durkheim-Gökalp etkisini belirtmektedir. Ayrıca makalelerin başlıkları da sosyoloji biliminin gelişmelerinin yakından takip edildiğini göstermektedir.5 Ziya Gökalp’in etkisi Darul Fünun’da sadece sosyoloji disiplininde değil birçok disiplinde de görülmektedir. Edebiyattan ilahiyata, iktisattan pedagojiye pek çok disiplinde gelişme gözlenmektedir.

I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’un işgaliyle Ziya Gökalp’in Malta’ya sürülmesi ile sosyoloji eğitimi sekteye uğramıştır ve mecmua da yayın hayatına son vermiştir. Kürsünün başına Necmeddin Sadak getirilmiştir. Fransadan döndükten sonra 1916′da asistan olarak eğitim vermeye başladığı kürsüde dersleri Gökalp’in çizgisinden devam ettirmeye gayret göstermiştir. 1927 seçimlerinde Necmeddin Sadak’ın Sivas Milletvekili seçilmesi ile 1907 yılında hükümet tarafından Fransa’ya felsefe eğitimi görmek üzere giden Mehmet İzzet, kürsünün başına geçirilmiştir. Mehmet İzzet, Durkheim’den, Levy ve Bruhl’dan ders almıştır. Alanı, ahlak ve sosyoloji olmasına rağmen Darul Fünun’a Felsefe Tarihi Profersörü olarak atanır. Fransızca’dan çeviriler, Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat, İçtimaiyat Dersleri, Yeni İçtimaiyat Dersleri isimlerindeki çalışmaları görev süresi içerisinde yaptığı önemli çalışmalardandır. 1928′de sağlık problemlerinden dolayı kürsüden ayrılır

1930′lu yılların içerisinde gerçekleştirilen reformlar sırasında kürsünün başında İsmail Hakkı Baltacıoğlu’dur. 1933′teki üniversite reformu ile Serbest Fırka’ya gönüllü olarak girmesi sonucu kürsüden uzaklaştırılmıştır. Cenevre Üniversitesi’nden Profesör Albert Marche Darul Fünun’da inceleme yapmak üzere 1931 yılında çağırılmıştır. 1932 yılında raporunu tamamlamıştır. Bunun sonucunda ” 31 Mayıs 1933 tarih ve 2252 numaralı kanun hükmüne uyularak 1 Ağustos 1933 tarihinden itibaren üniversite yeniden kurulmuştur.”6

Değişiklik sadece üniversitenin adıyla kalmamıştır. Almaya’da ki Nazi baskısı sonucu ülkemize gelen öğretim üyelerinin istihdamı sağlanmıştır. Gelen öğretim görevlileri arasında Ernest Von Aster, Gerhard Kessler oldukça önemli isimlerdir. 1933′te gerçekleşen reform etkisini sosyoloji kürsüsünde ciddi bir şekilde hissettirmiştir. 1940′lı yılların başına kadar dersleri Gerhard Kessler ve Fahrettin Ziya Fındıkoğlu vermiştir.

Gerçekleştirilen üniversite reformu ile yeniden oluşturulmaya çalışan kadroda bir önemli isimde Hilmi Ziya Ülken’dir. Üniversite reformundan önce Galatasaray Lisesi’nde “İçtimaiyyat Muallimliği” yapmıştır. Hilmi Ziya Ülken’nin entelektüel kişiliği ve akademik ilgisi bölümün kurumsallaşması için önemli olmuştur. Batıda ki gelişmeleride yakından takip eden Ülken, gelişmelerden Türk akademik çevresini de hızlıca bilgilendiriyordu. Bu dönemde Nurettin Şazi Kösemihal ve Cahit Tanyol’da İstanbul Ekolü’nün önemli isimleri arasında yer almışlardır. Bu isimlerin çalışmalarının yanında, Ülken’inde girişimleri ile birlikte Türk Sosyoloji Cemiyeti kurulmuştur. Ayrıca Ülken, Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin kuruluşu arasında ülkemizi temsil eden kişilerden biridir.7 Bu sırada Hilmi Ziya Ülken 27 Mayıs 1960 İhtilali sonrasında 147′liler hadisesi ile bölümden uzaklaştırılmıştır. Ülken’in uzaklaştırılmasından sonra bölüme kişisel çabaları neticesinde oluşturduğu kitaplığa kitap alımı düzensizleşmiştir. Bu durum aslında bölümdeki genel havanın bir yansımasıdır. Yayın etkinliği etkisini kaybetmiştir.

Sosyolojinin ülkemizde farklılaşma ve çeşitlenme ihtimalinin ortaya çıktığı bir dönem de Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde bölüm başkanlığını Oliever Lacombe’un yaptığı Felsefe Enstitü’sü bünyesinde Doçent Behice Boran başkanlığında kurulan Niyazi Berkes, Mediha Berkes ve Pertev Naili Boratav gibi akademisyenlerin görev aldıkları sosyoloji kürsüsünün kurulması ile yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen siyasal gelişmelere uyum sağlamak isteyen dönemin iktidar partisi CHP içerisindeki ayrılıklar neticesinde bahsettiğimiz akademisyenler 1948 yılında tasfiye edilmiştir. Tasfiye edilmiş olmalarına rağmen Berkes Kanada’da, Pertev Naili Fransa’da, Muzaffer Şerif ABD’de yaptıkları çalışmalar ile ülkemizde ve çeşitli dünya ülkelerinde etkisini sürdürmüştür.

1972′de İstanbul Sosyoloji’de asistan olan Baykan Sezer, Sosyoloji Derneği’nin 2001′de Ankara’da düzenlediği bir programda İstanbul Sosyoloji’nin yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen direnç göstererek, kişiliğini korumasında Hilmi Ziya Ülken’in etkisine dikkat çeker. 1997′ de İstanbul Sosyoloji’nin bir programının sonunda meydan okurcasına “Bu bölümde Ziya Gökalp-Hilmi Ziya Ülken çizgisi sürdürülmektedir. Var mı itirazı olan ? ” diyerek bitirir.8 Darul Fünun’da başlayıp günümüze kadar olan süreçte güçlü gelenekler kendini hissettirmektedir. Eğitim-Öğretim faaliyetleri yaşanan çeşitli kesilmelere, duraksamalara rağmen merkezi her zaman Ziya Gökalp olmuştur. Köklü geleneklere sahip olan İstanbul Sosyolojisi’nin oluşturduğu gelenek ile ülkemizinde birikimi ile hesaplaşarak ilerlemek temel amacıdır.

1950′lerin sonlarına doğru kurulmuş olan Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitü’sü, Devlet Planlama Teşkilatı gibi araştırma kuruluşları ve bürokratik kurumlar farklı bir sosyal bilim anlayışını canladırmaya çalıştılar. Mübeccel Kıray’a göre DPT’nın Ereğli Araştırması bir dönüm noktasıdır.9 Charles Abrams’ın teklifi ile 1956′da kurulan ODTÜ ile farklı bir sosyal bilim anlayışının kurumsallaştığı görülmektedir. Muzaffer Şerif, Boran ve Berkes’in öğrencisi olmuş, Mübeccel Belik Kıray ise ODTÜ’nün sosyal bilimler programını kurmaya başlamıştır.

1967′de kurulan Hacettepe Üniversitesi’nde ise sosyoloji eğitimi üniversitenin kuruluşu öncesi 1964′de başlamış, 1980 sonrasında eser veren birçok sosyolog Hacettepe Üniversitesi’nden mezun olmuştur. Daha sonra Boğaziçi, Ege ve Mimar Sinan gibi üniversiteler eklenmiş ve sosyoloji eğitiminin çeşitlenmesi artarak sürdürülmüştür. 1980′den sonra YÖK ile birlikte bağımsız sosyoloji bölümleri kurulmaya başlanmış, 30′a yakın bölüm kurulmuştur.

Avrupa dışındaki ülkeler baz alındığı taktirde birçok ülkeye kıyasla Türkiye’ye sosyolojik bilginin kurumsallaşmasında önemli ölçüde aşama kaydetmiştir. 1990′lı yıllarda eleştirel bir söylem inşasından öteye gitmeyen ve yaşayan toplum hakkında gerekçelendirilmiş şeyler söylemeyen bir yaklaşımda ağırlıktadır.

Ekseriyet ile dergiler etrafında gelişen düşünce, pozitivist olmayan bir ampirik ve etnografik çalışmaya dahi önem göstermemiştir. Marksist, tarihselci yaklaşımlar üzerine bir gruplaşma görülmektedir. Bunun nedeni özellikle değişen, canlı, dönüşen bu toplumun nasıl işlediği, tarihten süregelen yapıları, kültürel değişimlerin rotalarını, demografik yapılardaki değişimleri, devletin niteliğini, kentin büyümesini, kırsalın değişimini, göç hareketlerini nasıl hareketlendirdiği gibi konulardaki birikimin yetersizliği sosyologların kendi sistemlerini oluşturmalarını engellemiştir. Elbette elle tutulur çalışmalar yapılmıştır ve yapılagelmektedir. Yalnız dünya genelinde sosyal bilimlerin geldiği yer esas alındığında durumun iç açıcılığı muammadadır.

Eğer bir çıkarım yapılması gerekiyorsa o da şu olacaktır: İktidar gücünü toplumdan alan devletin nüfus planlarından göç stratejilerine, iç ve dış siyasi politikasından ekonomi politikalarına yapısını meşrulaştırmak ve geliştirmek için temel düşüncesi liyakat esaslı bir istihdam olması lazımdır. Buna çözüm olarak devletin öteki olarak gördüğü noktalara dokunması ile mental değişiklikleri de göze alarak kalifiye tabirini taşıyan yurttaşlara ulaşabilecektir. Halk ile devlet kurumu arasındaki bağı tanıyan, gözlemleyen ve bunu elle tutulur hale getiren sosyologların bundan dolayı gerek devletin halka yönelen yüzünü oluşturma sürecinde gerek eğitim ve araştırmalar yapabilme sürecinde yine liyakat esaslı olarak devlet kadrolarında ve kuruluşlarda istihdamı sağlanması gerekmektedir. İşin temelini oluşturan üniversiteler ele alınarak; eğitimin, eğiticinin, eğitim metodunun, sonrasında ki imkan ve durumlar ile yüzleşilmesi elzemdir. Günümüzde dergiler ile sayısı ve etkisi oldukça düşük olan dernekler üzerinde hayatta kalmaya çalışan sosyoloji biliminin bilim adamları olan sosyologlarımızın topluma, siyasete, dine, ekonomiye, dile, kültüre haiz oluşlarını dikkate almamak, toplumun gerçeklerini ve münevverini dikkate almamak olacaktır. Hiçbir devletin bunu gözardı etmeyeceği malumdur. Edilmesi halinde toplumda boy gösterecek sorunlara sağlıklı ve mantıklı bir açıklık getirmek pek mümkün olmayacaktır. Cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık eden ekoller dışarısında farklı düşünmeyi zenginlik olarak kabul ederek bu bilimin birçok okulda ve coğrafyada yayılmasını, sonrasında istihdamı ile halkla bir aydın cemiyetinin oluşması ve devamlılık arz etmesi hepimizin temennisidir.

KAYNAKLAR:

1-Sosyoloji, Anthony Giddens

2Mardin, Şerif, (2014). Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, İletişim Yayınları, İstanbul.

3Kabakçı, Enes, (2011). “Durkheim ve Ziya Gökalp: Tarih, İdeoloji ve Sosyolojinin Özerkliği Meselesi”, Ziya Gökalp, (Ed: K. Tuna ve İ. Coşkun), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

4 Baykan Sezer, “Yeniden Başlarken”, Sosyoloji Dergisi, 1988-1989, 3. Dizi-1. Say›, s. iii.

5 İçtimaiyat Mecmuası Mehmet Kanar (haz.), İstanbul: ‹ÜEF Sosyoloji Bölümü ve Sosyoloji

Araştırmaları Merkezi, 1997.

6 Mehmet Yalvaç, “İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Sosyoloji Eğitiminin Tarihçesi

(1912-1982)”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ocak 1985, sy. 1, s. 64.

7 Recep Ertürk, “Türk Sosyoloji Tarihi Çalışmalar› ve Hilmi Ziya Ülken”, Türk Yurdu, 2002, sy. 174, s. 31.

8 Türkiye’de Sosyolojinin 75. Yılı, Korkut Tuna, İsmail Coşkun ve Hayati Tüfekçioğlu (haz.), İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1989.

 


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter