Türk Toplumda Sınıf Meselesi ve Milliyetçilik – Nasrullah Uzman

TÜRK TOPLUMUNDA SINIF MESELESİ VE MİLLİYETÇİLİK

Nasrullah UZMAN*

Türkiye, Avrupa ve Asya memleketlerinde tarih boyunca hüküm süren imtiyazlı ve esir sınıflara ve bunlar arası uçurumlara hiçbir zaman sahne olmadığı için kolaylıkla demokrasi yolunu bulmuştur.” değerlendirmesini yapan Prof. Dr. Osman Turan, referans olarak Türk tarihine atıfta bulunmaktadır. Şöyle ki Büyük Selçuklu Devleti ile başlayan ve Osmanlı Devleti döneminde Tanzimat’a kadar devam eden “Mirî sistem”, son derece mükemmel bir toprak rejimi olup; büyük toprak sahipleri ile topraksız halk sınıflarının teşekkülüne imkân vermediği gibi içtimaî tezatların doğmasına da engel olmuştur. Geçtiğimiz yüzyılda “Mirî sistem” tarihe karışmışsa da bu tarihî birikim ve sistem sâyesinde bugün dahi Türkiye, sınırlı sayıdaki geniş toprak sahipleri dışında ciddî bir toprak meselesiyle karşılaşmamıştır.

Kadim Türk tarihinin hangi dönemi incelenirse incelensin herhangi bir sınıf çatışmasının vuku bulmadığı ve Türklerin imtiyazsız/sınıfsız bir millet olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu tarihî hakikate rağmen ülkemizdeki komünist/marksist/sosyalist kesim; 1940’lı yıllardan itibaren yapay bir sınıf mücadelesi oluşturmaya çalışmış; bu çalışmaları netice vermeyince bu kez de sanki bir sınıf mücadelesi varmış gibi davranmaya/söylenmeye başlamıştır. Oysaki Türk milletinde herhangi bir sınıf mücadelesi görülmediği gibi komünizmin/sosyalizmin/marksizmin hiçbir zaman geniş bir taban bul(a)madığı da tarihî bir realitedir. Buna karşın Türkiye’nin Doğusunda (Avrupa’da) ve Batısında (Rusya’da) ise tarih boyunca büyük toprak sahipleri ile topraksız/fakir halk kitleleri daima var olmuştur. Hatta bu coğrafyalardaki büyük toprak sahipleri ile topraksız/fakir halk kitlelerinden müteşekkil sınıflar ve bu sınıfların mücadeleleri birçok edebî esere dahi konu olmuştur. Esasen Türkiye’de “sol cenah”, 1940’lı yıllardan itibaren, tabanını genişletmek ve kitleleri mevcut düzen aleyhine harekete geçirmek üzere, sürekli olarak yapay bir sınıf mücadelesi türetmeye çalışmıştır. Bu amaçla Türkiye’deki “sol cenah”, önceleri “köylü” kesimi hedef almıştır. Hatta köy enstitülerine yönelik eleştiriler de esasen bu yüzdendir. Daha açık bir ifadeyle bu yöndeki eleştiriler, köy enstitüleri vesilesiyle Türkiye’de zoraki bir sınıf mücadelesi oluşturulmaya çalışıldığı noktasında toplanmaktadır. “Sol cenah”, bu yöndeki faaliyetlerden bir netice alınamayınca, 1950’li yıllardan itibaren kentleşmenin de hız kazanmasıyla birlikte, “işçi” kesim üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Ancak, netice itibariyle doğuda ve batıda var olan ezen/ezilen sınıfları Türkiye’de bulamadıkları gibi yapay olarak da türetememişlerdir. Esasen Türk toplumu içerisinde yapay sınıf oluşturma çabalarının ana hedefi Türkiye’yi, Rusya’nın bir eyaleti/uydusu haline getirme arzusudur. Bu tehlike karşısında Milliyetçi Hareket Partisi, kurulduğu tarihten 12 Eylül askerî darbesine kadar yayınladığı tüzük ve seçim bildirilerinde tarihî gerekçeleriyle birlikte Türklerde ezen/ezilen sınıfların olmadığını ve yapay sınıflar oluşturulmaya çalışıldığını ifade ile bu tehlikeye ısrarla dikkat çekmiştir. Şayet bu dönemde zoraki de olsa ezen/ezilen sınıflar oluşturulabilseydi kolaylıkla bir çatışma ortamı hatta iç savaş çıkarılabilecektir. Devlet otoritesini yok sayan bu anlayış, çatışma ortamını işçi-işveren ya da köylü-ağa/muhtar eliyle oluşturmak istemiştir. Tam da bu noktada Prof. Dr. Osman Turan’ın şu değerlendirmesi son derece önemlidir: “enstitülerle bir köylü-şehirli husumeti yaratmak, zavallı ezen muhtar ve ağa ile ezilen halk sınıfları icâd ederek ihtilâli köye sokmak gayreti baş gösterdi. Bu sebeple de dinî, millî, ahlâkî bütün an’anelerin köy çocukları ile yıkılacağı sanıldı. İşte bu teşebbüs tam kızıl muhafız teşkilâtı idi. Fakir Türk köylüsü, kerpiç evi yıkılıp kerpiç mektep ve masrafları karşılanırken hem maddî sefâlete düşüyor; hem de mukaddesatını kaybetme suikastına uğratılıyordu. Şehir ve kasabalarda mektep ve öğretmen devlet hesabına çalıştığı halde köyde bütün masraflar fakir halka yükletiliyor ve böylece zoraki ezilen bir sınıfı devlet yaratıyordu. Bu tazyikler yüzünden birçok köylünün yurtlarından şehirlere kaçtığı görülüyordu.” Ne yazık ki bugün dahi aynı hatayı savunmaktan çekinmeyenlerin varlığı, ibret alınmadığı müddetçe tarihin tekerrür edeceği tezini tekraren doğruluyor.

Oysaki Türkler, yerleşik hayata geçtikleri andan itibaren büyük toprak sahibi zengin kimselerin türemesine fırsat vermemişlerdir. Avrupa’da feodal bir yapı ve aralarında adeta uçurumların olduğu sosyal tabakalar oluşurken; bu tutum sayesinde Türkler arasında sosyal sınıfların oluşması engellenmiştir. Buna karşın Türk toplumunda her bir bireyin kabiliyetine göre yükselmesinin önü açılmıştır. Yüzlerce yıldır süre gelen bu anlayış Türkiye Cumhuriyeti’ne tevarüs etmiştir. Cumhuriyet idaresinin devraldığı bu miras günümüze imtiyazsız/sınıfsız bir millet şeklinde yansımıştır. Nitekim Türkiye’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık doğrudan hürriyeti, eşitliği ve millî egemenliği öngörmektedir. Bu doğrultuda Atatürk, Türk milletinin kanun önünde eşit, sınıfsız ve ayrıcalıksız olduğuna dikkat çekmektedir. Türk milletinin herhangi bir şahıs veya sınıf tarafından sömürülmesine kesinlikle karşı çıkan Atatürk, sınıf çatışmalarını ve ayrımcılığı kesinlikle reddetmekte; hiç kimseyi ayırt etmeksizin devletin tüm vatandaşlarına eşit davranması gerektiğini savunmaktadır. Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık doktrininde ortaya koyduğu fikirler de Atatürk’ün bu yöndeki görüşlerini pekiştirmektedir. “Milleti sınıf veya zümrelere bölen, bir sınıfı diğer sınıfa ezdiren yöneticileri milletten ayırıp ona tepeden bakmayı öğreten sistem ve ideolojiler, yabancı ve bölücü ideolojilerdir. Her türlü yabancı ve bölücü ideolojiyi, yozlaşmış, köhne marksist, kapitalist bölücü ve faşist sistemleri ezip, parçalayacağız. Milliyetçi Hareket olarak Türk Milletine vereceğimiz söz budur.” diyen Türkeş, toplumu sermaye ve emek sınıfı olarak ikiye ayıran; dolayısıyla da milleti sınıflara bölüp bu çatışmadan nemalanan yabancı ideolojilere karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur. Atatürk ve Türkeş’in benimsediği Türk Milliyetçiliği de sınıf mücadelesini reddeder ve toplumun katmanlarını oluşturan meslek gruplarına da aynı anlayışla yaklaşır. Bu anlayış Türk toplumunun, “menfaatleri birbiriyle çatışan ve aralarında zorunlu olarak bir mücadele olması gereken” sınıflardan değil, “birbirine muhtaç olan ve aralarında uyum bulunan çeşitli meslek gruplarından” oluştuğunu savunur.

Millet gerçeğini ve milliyetçiliği düşman olarak gören zihniyet ise esasen tenakuza düşmektedir. Nitekim millet fikrinin reddedildiği, komünist rejimin hâkim olduğu Rusya ve Çin’de bile milliyetçilik varlığını korumuştur. Üstelik ırkçı Çin ve Rus milliyetçiliklerinin sonuçlarını en iyi bilenler de yine Türklerdir. Bu yüzden gururla ifade etmeliyiz ki Türk milliyetçiliği ırkçı olmayan, sınıf kavgasını reddeden, birlik-beraberliği öngören bir yapıya sahiptir. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” vecizesi bu açıdan adeta millî mutabakatın ön koşuludur. Bu yapı, etnik ve mezhep farklılıklarını kaşıyarak; yapay sınıf kavgaları çıkarmaya çalışarak Türkiye’yi yıkmak ve parçalamak isteyenlerin önündeki en büyük engeldir. Milli Mücadele döneminde verilen mücadele bu durumun en somut ve şanlı örneğidir. Nitekim Atatürk liderliğinde Türk Milleti topyekûn işgale karşı çıkmış; canı pahasına mücadele etmiştir. Bu şanlı mücadeleyi, var olmayan bir sınıfsal hareket olarak nitelendirmek mümkün değildir. 12 Eylül öncesinde, güya sınıf bilincini geliştirme amacı güden ama esasında Türkiye’yi anarşi ve iç savaşa sürüklemek isteyenlere karşı verilen mücadeleyi de bu bakımdan değerlendirmek gerekir.

Tüm bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Türklerde, Avrupa’da ve Rusya’da olduğu gibi imtiyazlı sınıflar ve sosyal tabakalar oluşmamıştır. Her şeyden önce Türk Milliyetçiliği sınıf oluşumunu (ve dolayısıyla çatışmasını) reddettiği gibi birlik ve beraberliği öngörür; eşitliği ve millî egemenliği savunur. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in de ifade ettiği gibi milliyetçi, “millettaşlarını seven, sınıf ve zümre farkı gözetmeyen” kişidir. Bu tarihî hakikat gün gibi aşikârken, yapay sınıflar oluşturma çabalarının bugün dahi görülüyor olması, akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Akıl tutulmasına kapılanların arzuları ise millî iradeye karşı bir azınlığın egemenliğini hâkim kılmaktır. Ancak alçakça planlanan 15 Temmuz darbesinde de görüldüğü üzere 140 yıllık köklü bir parlamento kültürüne sahip olan Türk milleti, canı pahasına da olsa, şahıs ve zümre tahakkümlerine asla müsaade etmeyecektir.

Kaynakça

İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015.

Osman Turan, Yeni İstanbul Yazıları, Hitabevi Yay., Ankara 2016.

Yusuf Sarınay, Atatürk’ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı, İstanbul 1996.



* Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü. E-posta: nasrullah@gazi.edu.tr


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter