Türk Modernleşmesinde Tanzimat ve Tanzimat Aydınları

Merve TAPAN

Tanzimat kelimesi, Türkçede “düzenlemeler” anlamına gelmekte ve Türk tarihinin Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’dan esinlenen çok sayıda siyasî ve sosyal reformların gerçekleştirildiği bir dönemi belirtmek için kullanılmaktadır. 1839 yılının, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Avrupa Medeniyeti ile olan ilişkilerinde çok önemli bir yeri vardır. Bu tarih, Osmanlı İmparatorluğu’nun batılı devletlerde uyulmakta olan ”insan haklarının korunması” prensibini kabul ettiğini bir fermanla tüm dünyaya resmen bildirdiği tarihtir. 3 Kasım 1839′da İstanbul’da şimdiki Gülhane Park’ında okunduğu için Gülhane Hatt-ı Hümayunu diye de anılan bu ferman, yapılan resmi bir törenle ve bizzat Hariciye Nazırı Reşid Paşa tarafından okunmuştur.

Türkiye’deki batılılaşma hareketinin ilk resmi beyanı olan Gülhane Hattı, ilanı sıralarından başlayarak önemli direnme noktaları ile karşılaştı. Bu bakımdan, gerçekleştirilmesi gerçekten güç bir hareketin ifadesi idi. Bütün bu engellemelerin ve direnmelerin tehlikeli bir hal almasını önlemekte Reşid Paşa’nın zekâsı ile iradesi ve padişahın batılılaşmayı kaçınılmaz bir zorunluluk olarak kabul etmesi birinci derecede etkendir. Bu durum karşısında, Tanzimat-ı Hayriyye’nin oldukça ağır bi tempo ile plansız ve eksik olarak gerçekleşmesini doğal karşılamak gerekir. İmparatorluğun sosyal ve moral bünyesini yakından tanımayan batılı devletlerin, düzenleme hareketlerindeki ağır yürüyüşü zaman zaman eleştirmeleri haksızdır. Bir milletin, asırlarca alıştığı düşünüş ve yaşayış tarzlarından birdenbire sıyrılmasına imkân yoktur. Bunun içindir ki, Tanzimat Hareketi hiçbir zaman kökten bir düzenlemeye saptırılamamış, eski müesseselerin derhal ortadan kaldırılmaları yerine onların yanı başlarına batılı örneklerinin de kurularak, halkın zamanla onlara alıştırılması yoluna gidilmiş, her an olabilecek tehlikeli tepkileri ve eldeki imkânları kollamak suretiyle, ortalama bir yoldan yürünebilmiştir. Bunun içindir ki Tanzimat Devri, hemen her alanda, eski ile yeninin yanyana bulundukları zorunlu bir geçiş ve ikilik devridir. Sorunlara bakışları ve getirdikleri çözümler, yaşam biçimleri modern ile geleneksel arasında gidip gelir. Bugün bile hala halk dilinde ve fikir hayatında o zamanlardan kalan alafranga ve alaturka, eski ve yeni tabirleriyle ifade edilen bu ikilik realitesi Tanzimat’ın en büyük kaderidir. Tanzimat ile görülmeye başlanan bu ikilik meşrutiyetten günümüze dek taşınacaktır.

Mustafa Reşid Paşa’nın 1858′de ölümünden sonra 1871 tarhine kadar devlet idaresini çoğu zaman elinde tutan ve karakteri bakımından çok çekingen ve ihtiyatlı olan Ali Paşa batılılaşma hareketinin temposunu da ağırlaştırır. Batılılaşma hareketinin yürütülmesi ve sürekliliği bakımından burada dikkat edilecek önemli bir nokta, çağdaşlaşmayı sıkı bir kontrol altında tutan politikacıların yanıbaşında, onu samimiyetle benimsemiş, tamamıyla idealist ve aydın bir neslin yetişmiş olmasıdır. Böylelikle batılılaşma, yalnız devlet tarafından yürütülen bir hareket olmaktan çıkarak, aydınların halka mal etmeye çalıştıkları, çok daha şuurlu ve sistemli bir duruma gelmiştir. Türkiye’de 1860’dan sonraki batılılaşma faaliyeti, başlıca üç alanda gelişir: Siyaset, cemiyet, edebiyat. Yukarıda bahsettiğimiz aydın nesiller, batılılaşmayı bir bütün olarak düşündükleri için, bu üç alanın hepsinde de yoğun bir çabalama gösterirler.

Siyaset alanındaki çalışmalarına, imparatorlukta ilk özel gazeteciliği kurmakla başlarlar. İlk organlar: Agâh Efendi ile Şinasi’nin birlikte çıkardıkları Tercüman-ı Ahval (ilk sayı: 22 Ekim 1860), Şinasi’nin tek başına çıkardığı Tavir-i Efkar (ilk sayı: 28 Haziran 1862), Ali Suavi’nin çıkardığı ve Ziya Paşa’nın da yazı yazdığı Muhbir (ilk sayı: 2 Ocak 1867) dir. Bu organlar, çok açık bir şekilde ve sürekli olarak, şu esasları savunurlar: ”Gülhane Hatt-ı ile ilan edilen fert hak ve hürriyetleri, şimdiye kadar sadece kâğıt üzerinde kalmış; gerçekleştirilmesi yoluna gidilmemiştir. Bunların gereği gibi gerçekleştirilmesi için batılı devletlerdeki idare sisteminin kabulü şarttır. Bu bakımdan derhal bir anayasa hazırlanmalı ve bir Millet Meclisi kurulmalıdır. Yaptıklarında şimdiye kadar tamamiyle serbest bulunan hükümet, bu meclisin kontrolü altına girmeli ve kanun yapmak yetkisi de hükümetten alınmalıdır.” Böylece teşkilatlı olmamakla beraber, ülkede siyasi bir muhalefet hızla kurulmuş ve bir kamuoyu oluşturulmasına başlanmıştır. Basına karşı hükümetin aldığı sert tedbirler karşısında bu yolun tek başına bir sonuca götüremeyeceğini anlayan aydınlar, 1865 Haziranında, Yeni Osmanlılar adında gizli bir ihtilal derneği de kurdular. Bu dernek 1867 Mayısında hükümet tarafından haber alınınca, başlıca üyeleri olan: Namık Kemal, Menapır-zade Nuri, Sağır Ahmed Bey-zade Mehmet Bey ve Kaya-zade Reşad Bey Fransa’ya kaçtılar. Derneğe girmiş bulunmakla beraber, hükümete muhalif oldukları için Ziya Paşa, Agâh Efendi ve Ali Suavi de onlara katıldılar. Ali Suavi Londra’da Muhbir ve Paris’te Ulum, Ziya Paşa önce Namık Kemal ile birlikte Londra’da ve sonra tek başına Cenevre’de Hürriyet gazetelerini çıkarırlar. Yeni Osmanlılar, 1870′ten itibaren tekrar İstanbul’a dönmeye başladılar ve Namık Kemal’in çıkardığı İbret ve Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı Hadika gazeteleri ile siyasi çalışmalarının üçüncü dönemini açtılar. Şinasi, demokratik bir rejimin esaslarından genel olarak söz eder: fakat onun adını koymaz. Bu adı açıkça koyanlar, Yeni Osmanlılar’dır: Meşrutiyet. Yeni Osmanlılar’ın bu üçüncü muhalefet dönemi, 1876′da I.Meşrutiyet’in kurulmasına kadar sürer. Aynı yıl tahta çıkan II. Abdülhamid’in her türlü siyasi çalışmayı yasaklayan mutlak iradesi ile siyasi hayatları sona erer. Belirli bir sonuca ulaşamayan bu çabaların en olumlu yönü, hiç şüphesiz, gazeteciliğin bir halk müessesesi olarak kurulması ve bu sayede bir kamuoyunun da yaratılmış olmasıdır.

Batılılaşmanın sosyal alandaki gelişmesini ise, 1860′dan sonra gazeteler, romanlar ve piyesler birlikte yürütürler. Bu üç önemli vasıta, bir yandan batılı yaşayışı -bazen çok lüzumsuz ayıntılara kadar inerek- Türk halkına tanıtırlarken, bir yandan da çok çeşitli konular üzerindeki batılı görüş tarzını da getirmek amacıyla yeni bir aydın nesil yetiştiriyorlardı. Sosyal alandaki bu hizmeti ile edebiyat, tamamıyla Tanzimat’ın getirdiği esaslara bağlıdır. 1860-1875 yılları arasında Türk edebiyatı, ara sıra bu yönden ayrılmakla beraber, hemen hemen bir bütün halinde, kendisini bu esasların gerçekleştirilmesine vermiştir. Bu tutumu ile tam bir ”sosyal” karakter gösterir. Bu safhanın ilk büyük şahsiyeti olan Şinasi, Batı medeniyetinin unsurlarını gerçek bir kavrayış ve direnişle açıklamaya çalışır. Hedefe erişmek için bilgisizliğin ve dini taassubun bir an önce ortadan kaldırılması gerektiğini düşünerek, halkın fikir seviyesini yükseltmeye uğraşır. Bu hususta gazateyi en mühim vasıta olarak görür. Halkla kolayca anlaşabilmek için yeni bir dile ihtiyaç duyması, yeni bir nesrin doğmasına yol açar. Bu medeniyet temasına Ziya Paşa’da, Namık Kemal’de ve Ahmed Mithat’ta da sık sık rastlanır.

Tanzimat devrinde Türk edebiyatının çağdaşlaştırılması çabalarına gelince; yaratılışından gelen bir özellikle, düşüncelerini kimseye açmadan doğrudan doğruya onları gerçekleştirmeye geçen Şinasi, Türk edebiyatının modernleştirilmesi hakkında ortaya açık bir program koymuş değildir. Hâlbuki eski edebiyatın rağbette olduğu bir dönemde, ileride yeni bir edebiyat kuracak nesillere onun esaslarını açıklayan bir program vermek lazımdı. Bu programı ilk defa, ilk defa Tasfir-i Efkâr’daki ”Lisan-ı Osmani’nin Edebiyatı hakkında bazı mülahazatı şamildir” (1866) adlı uzun makalesi ile Namık Kemal dener. Kemal, edebiyatın tarifi ile başladığı ve onun ”fikrin gelişmesine ve halkın eğitilmesine olan büyük hizmetinden” söz ederek ”edebiyat, bir milletin bekasının teminatıdır” gibi değeri çok ağır basan bir hükme vardığı bu makalesinde, Divan Edebiyatı’nın ”gerçeklerle ilgisizliğine, suniliğine ve boşluğuna” şiddetle karşı çıkarak, Türk edebiyatının yeniden düzenlenebilmesi için birtakım esaslar ortaya koymaya çalışır. Üzerinde en çok direndiği nokta, Şinasi’nin de düşündüğü gibi, her şeyden önce yeni bir ifade şekli ve yeni bir dil ihtiyacıdır. Bunun için de yazı dilinin düzenlenmesini, bir an önce konuşma diline yakınlaştırılmasını ister. Kemal, bu makalesinde ileriye sürdüğü ”edebiyatta sosyal fayda arama” prensibini, Celaleddin Harzemşah (1875) adlı piyesinin önsözünde ayrıca savunur.

Böylece, Tanzimat hareketinin prensiplerine de uygun olarak, Türk edebiyatının takip etmesi gereken yol açıkça çizilmiş olur. Tanzimat hareketi -bir anlamda- bir ”halka iniş” hareketi olduğu için, edebiyatta ”halkın anlayabileceği bir dil” üzerinde direnilmesini de doğal karşılamak gerekir. Konuşma diline yaklaştırılacak yeni bir yazı dili yani yeni bir nesir, halka kültür yolu ile sağlanmak istenen ”sosyal fayda”nın da en güçlü aracı idi. Bu konuda Kemal’den sonra konuşan Ziya Paşa ise, daha cesur bir davranışla bu hedefe tek bir hamlede ulaşmak ister: 1868′de Hürriyet gazetesinde çıkan meşhur ”Şiir ve İnşa” makalesinde, Divan Edebiyatı’nı ”milli bir edebiyat olmamakla suçlayarak, modern Türk edebiyatının ancak ”Halk edebiyatına bağlanmakla” kurulabileceği gibi zamanına göre çok ileri bir düşünce ile bir sıçrayışta, halkın diline ve ifade şekline gidilmesi teklifinde bulunur. Burada önemli olan nokta, Batı edebiyatını örnek alma kararı veren Tanzimat Edebiyatı’nın, amacına ve yeni yapısına uygun bir ifade vasıtası yani ”yeni bir dil ve üslup” aramak ihtiyacını hemen duymuş olmasıdır. İlk çalışmalar bu noktada toplanarak kısa zamanda açık bir sonuca varılmış, gerek nesirde ve gerekse nazımda yeni bir dile ve söyleyişe ulaşabilmiştir. Türk edebiyatı, asırlardan beri ilk defa olarak, hayatla yüz yüze geliyor; olayları ve insanları oldukları gibi görüp göstermeye başlıyordu. Bu durum, eski edebiyatın her alandaki soyutluğundan kurtuluşun, somuta bağlanışın ifadesidir. Eski edebiyatın klişelerinden kurtulup hayatın karşısına vasıtasız olarak çıkan Tanzimat devri sanatçısı, hürriyetini duyar ve tek başına ”şahsiyet” olduğunu anlar. Bu anlayışı yeni bir tabiat görüşü, yeni bir estetik, doğrudan doğruya hayattan alınan yeni konular takip eder ve yaratılıcılığın kapıları sonuna kadar açılır. 1860′tan başlayarak gazetesi, tiyatrosu ve romanı ile batılı edebiyatın bütün nevilerini benimseyen Türk edebiyatı, teknikte henüz yeterli derecede ustalaşmamasına rağmen bütün nevilerde çok verimli çalışmalar ortaya koymuştur.

Tanzimat Edebiyatında nesirden sonra yenileştirilen ilk tür, şiirdir. Yeni şiirin ilk temaları, Şinasi’de ”medeniyet, hak, adalet, kanun, devletle milletin karşılıklı hak ve ödevleri” gibi sosyal unsurlardır. Namık Kemal ve Ziya Paşa’da bunlara ”hürriyet” ve ”vatan” temaları da eklenir. Tanzimat şiirinin ikinci nesline giren Recai-zade Ekrem ve Abdülhak Hamid ise sosyal temaları ikinci plana atmışlardır. Fransa’da bulundukları senelerde ”tiyatro” sanatını tanıyan ve tiyatronun etki gücünü gören Tanzimat sanatçıları bu türü ülkeye taşımanın gerekliliğine inanmışlardır. Şinasi, orta oyunu tiplerinden de faydalanarak ilk yerli tiyatro olarak kabul edilen Şair Evlenmesi’ni (1860) kaleme almış; bir töre komedisi olan bu eserinde görmeden evlenmenin (görücü usulü) mahzurlarını anlatmıştır.

 

Tanzimat Dönemi edebiyatının en verimli tiyatro yazarından biri Namık Kemal’dir. Vatan ve kahramanlık temalarının güçlü bir dille işlendiği “Vatan yahut Silistre (1873)” oyunu, uzun zaman aşılamayacak bir sahne ve seyirci rekoru kırmıştır. Tarihî bir tiyatro olan “Celalettin Harzemşah (1875)”, birer aşk dramı olan “Zavallı Çocuk (1873)“, “Akif Bey (1874)”, “Gülnihal (1875)” ve yazarın ölümünden çok sonra yayımlanan “Kara Bela (1910)” ile Namık Kemal’in bütün tiyatroları, onun yazı hayatının birkaç yılı içine sıkışmış eserlerdir. Aşk dramları da dâhil olmak üzere bütün tiyatrolarının ortak özelliği “vatanseverlik, fedakârlık, ahlak” gibi büyük insani değerlerin aşk duygusuyla çatışması ve üstünlüğüdür. Namık Kemal’in tiyatroları bu yönüyle klasik Fransız tiyatrolarını düşündürdüğü gibi, kahramanlarının aşırı duygusallık ifade eden diyalogları da romantizmden kaynaklanmaktadır.

 

Ahmet Mithat Efendi de yayımlanmış yedi tiyatrosuyla önemli oyun yazarları arasındadır. Başta romanları olmak üzere tiyatrolarında da topluma faydalı olmayı, eğlendirerek öğretmeyi hedef alan Ahmet Mithat “Eyvah (1871)” adlı oyununda iki kadınla evli olan erkeğin psikolojik bölünmesini dramatize ederek çok eşliliği eleştirir. “Açıkbaş (1874)”, alafranga yaşamaya özentili bir ihtiyarın kendisinden çok genç bir kızla evlenmesini eleştiren bir komedidir…

 

Recaizade Mahmut Ekrem‘in tiyatro ile ilgili çalışmaları Namık Kemal‘den de önce başlar. Ancak, o bu oyunlarında, şiirlerinde olduğundan daha da başarısız kalmıştır. “Afife Anjelik (1869)” ve “Vuslat yahut Süreksiz Sevinç (1875)” basit birer romantik aşk dramıdır. “Çok Bilen Çok Yanılır”  ise konusu halk hikâyelerinden çıkarılmış bir töre komedisidir.

 

Bütün Tanzimat Döneminin eser sayısı bakımından en verimli yazarı Abdülhak Hamit Tarhan‘dır. Basılmamış iki tiyatrosuyla birlikte 25 oyunu olan Hamit’in bu eserlerinin hemen hepsi trajedi türüne girer. Tiyatrolarından bazıları tamamen manzum, bazıları mensur, bir kısmı da nazım-nesir karışıktır. İlk yayımladığı üç tiyatrosu,“Macera-yı Aşk (1873)”, “Sabr ü Sebat (1875)” ve “İçli Kız (1875)” kendi döneminin duygusal dramlarının etkisiyle yazılmıştır. Oyun metni ve tiyatro tekniği açısından eleştirilere uğramış olan, genelde sahneye aktarılması mümkün olmayan (oynanmak için değil okunmak için yazılan) ve oldukça ağır ve külfetli bir dil kullandığı eserleri, bu kusurlarının dışında Türk tiyatro edebiyatına epey de zenginlik kazandırmıştır.

 

Bir devlet adamı, diplomat ve yazar olan Ahmet Vefik Paşa, Moliere’den yaptığı çevirilerle tanınmıştır. Victor Hugo ve Voltaire’in eserlerini tercüme ettirmiş, Bursa valisiyken yaptırdığı tiyatro binasında, kendi çevirdiği ve uyarladığı piyesleri oynatmış; halka tiyatro zevkini aşılamaya çalışmıştır. Bunun için Ahmet Vefik Paşa, Türk tiyatrosunun kurucusu sayılmaktadır. Tanzimat Devrinde roman ve hikâye türünde Batılı anlamda yenileşme ve modernleşme görülür. Roman ve hikâye türleri ile ilk tanışma çeviri eserler ile başlamıştır. İlk çevrilen eser Fenelon isimli Fransız yazarın Telemak isimli eseridir. Eseri Yusuf Kamil Paşa Tercüme-i Telemak ismi ile çevirmiştir(1859). Ahlaki öğreti içerikli olduğu için özellikle bu eser tercih edilmiştir. (İlk çevirilerde halkın tepkisinden çekinildiği için bu şekilde siyasi, ahlaki, öğretici eserlerin çevirisi yapılmıştır.) Daha sonra ise Les Miserable (Sefiller) adlı roman Mağdurun Hikâyesi adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Türkçeye çevirilen bir diğer eser de Robinson Crusoe’dir(Hikâye-i Robenson- Ahmet Lütfü Efendi). Bu ilk çeviri eserler ile halkın yabancı eserlere ilgi ve merakı iyice artmıştır. Özellikle Tanzimat yazarlarında Ahmet Mithat Efendinin özel çabaları ile yerli bir roman kültürü oluşmaya başlamıştır. Ahmet Mithat gayet sade bir dil ile yazdığı sayısız eseri ile geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Ahmet Mithat Efendi gibi ilk yerli romanımız olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat isimli eserin yazarı Şemsetti Sami ile Müsameretname isimli eseriyle tanıdığımız hikâye yazarı Emin Nihat’ın de Tanzimat dönemi roman ve hikâyeciliğin gelişmesinde önemli yerleri vardır. Roman ve hikâye türünde zengin bir Divan ve Halk edebiyatı  anlatı geleneği sayesinde bu yerlileşme ve gelişme dönemi çabuk atlatılmıştır. Halk için yazma anlayışı ile ilk dönem eserlerinde sanatsal yön ikinci plana atılmıştır. Sanat ve üslup yönünden ilk başarılı eserimiz Namık Kemal’in İntibah adlı romanıdır. İlk edebi romanımız olarak kabul edilen bu eserin yanında ilk modern hikâye olarak kabul ettiğimiz Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyler isimli hikâye kitabını da anmak gerekir. Bu eserden önce hikâye türünde ilk örnekleri Letaif-i Rivayat ismi ile Ahmet Mithat Efendi vermiştir.

 

Sonuç olarak şunu belirtmek gerekir ki, Tanzimat hareketi Türk cemiyetinin kapılarını Batı medeniyetine ardına kadar açtığı ve bu hususta hiçbir kontrol ve gümrük işleminin yapılmadığı bir dönemin sınırlarıdır. Batı ile kültürel münasebetlerin bu süre içinde büyük bir hızla gelişmesinde, Osmanlı İmparatorluğu ile batılı devletlerarasındaki siyasi ilişkilerin gelişmesi de büyük bir rol oynamıştır. Her iki taraf da dostluğa ihtiyaç duymakta idi. İmparatorluk bu dostluktan faydalanarak Mısır meselesini çözüp Rusya’yı yenmiş, batılı devletler de Rusya’nın imparatorluğa sızmasına engel olarak kendi iktisadi menfaatlerini korumuşlardır. Kırım Savaş’ından sonra yapılan Paris Barış Konferansı’nda imparatorluğun Avrupa devletler ailesi içine de alınması da, Batı ile olan medeni ilişkilerin gelişmesinde faydalı olmuştur.

 

Ancak, Batı medeniyetine karşı gösterilen büyük rağbet ve hayranlık bazen çok aşırı ve lüzumsuz bir seviyeye yükseldiği için, zamanla Türk halkının bütün milli gelenek ve değerlerin ortadan kalkması ve onun hızla çökmesi, soysuzlaşması tehlikesi başgöstermiştir. Zihniyetçe tamamıyla batılı olan avrupai Türk edebiyatının kurucularından bulunan Ziya Paşa’ya bile:

”Milliyyeti nisyan ederek, her işimizde

Efkar-ı firenge tebaiyyet yeni çıktı. ”

Mısralarını yazdırmıştır. Fakat yine bu aşırılığın sağladığı elverişli şartlar içindedir ki, 1860′tan sonra modern Türk edebiyatını kuracak olan Şinasi gibi aydınlar,  kendilerini serbestçe yetiştirme imkânları bulabilmişlerdir. Bu bakımdan Tanzimat dönemi,  gelecekteki Türk sanatçılarının kendilerini yetiştirme dönemi olduğu kadar, aydın Türk okuyucusunun ve biraz da halkın Batı kültürünün başlıca unsurlarını görüp tanıyabildikleri ve takip edebildikleri bir dönem olmuştur. Modernleşmenin etkisiyle aydınlar birçok eser ortaya koymuştur ve geniş kitlelere fikirlerini ulaştırma imkânı bulmuştur.

 

KAYNAKÇA

Akyüz, K. (1995).  Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri. İstanbul: İnkılap Kiatbevi

Ergün, İ. (2010). Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyete. İstanbul: Dergâh Yayınları

 


Kategorisi: Genel / Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter