Türk Milliyetçiliği ve Sosyoloji İlmi Üzerine – Bozkurt Çelik

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE SOSYOLOJİ İLMİ ÜZERİNE

 

                                                                                                     Bozkurt ÇELİK

 

Geleneksel, modern ve post modern olguların adeta çatışma evresi olan 21.yüzyılda; gelişmeleri ve kavramsal çerçeveleri doğru analiz edebilmenin en önemli yolu sosyal bilimlere hakim olmaktır. Dünyayı, ülkemizi, çevremizi algılayabilmemiz, birey-toplum ve birey- devlet gibi ikili ilişkileri doğru yürütebilmemiz ve yönlendirebilmemiz için sosyal alanda ilim yapabilmeyi başarmak zorundayız. Sosyal ilimlerden kastımız beşeri farklı yönleriyle ele alarak, bireylerarası soyut veya yer yer somut ilişkileri irdeleyen araştırma sahalarıdır. Avrupa’da bilhassa Alman idealizminin ön plana çıktığı ikinci Rönesans dönemiyle birlikte temel taşları oturmaya başlayan sosyoloji bilimi de bu sosyal ilimlerden en önemlilerinden biridir. Bireyi tek başına değil, diğer toplumsal argümanlarla ilişkileri bağlamında incelemesi, birey-toplum, birey-devlet,toplum-devlet ilişkilerini irdelemesi sosyolojiyi dikkate değer kılmaktadır.

 

Türkiye örneği üzerinden değerlendirdiğimizde bu ilim çok daha fazla önem kazanmaktadır. Zira tarih boyunca Türkler toplumsal anlamda pek çok yeniliğe açık olmuşlar ve yaşam tarzları farklı etkenler sonucu değişime uğramıştır. Bu değişimlerin en önemlilerinden biri hilafetin İstanbul’a gelmesiyle yaşanmış; Eşari ekolle birlikte Türk toplumunun din anlayışı ve buna bağlı olarak Arap kültürüne yakın bazı argümanların Türk toplumuna geçişi neticesinde sosyal hayat birtakım değişikliklere uğramıştır. Bu dönemin ve yaşanan değişikliklerin anlaşılabilmesi için günümüz sosyoloji anlayışından ziyade İbn-i Haldun’un önümüze koyduğu ümran ilmi ve asabiye kavramı irdelenmelidir. Zira her toplumun kendi özelliklerini koruduğu ve önemli ölçüde homojen bir asabiyesi vardır. Bu asabiye, günümüzdeki ulusçuluk anlamında olmasa da Ülkücü Hareket’in milliyetçilik anlayışının ana eksenini oluşturan kültür milliyetçiliği ile özdeşleştirilebilir.

 

Osmanlı’da Doğu seferlerinin sonucu olarak hilafetin İstanbul’a getirilmesi; önemli Arap ilim adamlarının saraya getirilmesi Osmanlıların din anlayışında Maturidi anlayıştan Eşari anlayışa bir geçişe neden olmuş bu geçiş kısmen de olsa Osmanlının toplumsal hayatını etkilemiştir. Fakat Osmanlı’da asıl toplumsal değişim 18. yüzyılda zirveye çıkan batılılaşma hareketleri ile yaşanmaya başlamıştır diyebiliriz. Zira 3. Selim dönemiyle birlikte Osmanlı; yaşadığı gerilemeden çıkış yolu olarak Avrupa’yı örnek almayı görmeye başlamış; Nizam-ı Alem anlayışından Nizam-ı Cedit anlayışına geçiş bir dönüm noktası olmuştur. Yavaş yavaş Avrupa hayranlığına giden yolun taşları döşenmiş ve 18. yüzyıl Osmanlı’nın tamamıyla Batılılaşma ülküsüne yöneldiği bir dönem olarak ortaya çıkmıştır.Günümüz Türkiye’sini anlamak için batılılaşma süreci çok iyi anlaşılmalıdır. Bu sürecin doğru yorumlanması ise ancak sosyoloji ilminin bilinmesi ile mümkündür.

 

Osmanlı devletinde yaşayan insanlar için bu süreçte yaşanan en önemli değişimlerden biri tebaalıktan yurttaşlığa geçiştir. Zira vatan mefhumunun önem kazanması ve ortak vatanı paylaşan insanların teba değil vatandaş olarak görülmeye başlanması önemli bir zihinsel dönüşümün kilometre taşlarından biridir. Bu geçiş çok sonraları Türk siyasal hayatında bir dönüm noktası olarak ortaya çıkacak Milliyetçi- Ülkücü hareketi de doğuran en önemli etkenlerden biridir. Bu zihniyet dönüşümü tüm dünya siyasetinde görülen gelişmelerin Türkiye’ye yansımasıdır ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulus devlet kimliğinde inşa edilmiş olması da bu dönüşümün bir parçasıdır.

 

Şimdiye kadar bahsi geçen değişim siyasi dönüşümdür. Sosyoloji ilminin asıl referans alınacağı nokta ise toplumsal hayatta ve bireyin hayata bakışında yaşanan değişimlerdir. Batının bir rol model olarak alınması ve Batılı yaşam tarzının toplumsal hayatta yer bulmasının sağlanması Osmanlı’nın son döneminde başlamış, Cumhuriyetle birlikte iyiden iyiye kendini hissettirir olmuştur. Başlangıçta sarık yerine fesin gelmesi, daha sonra da fesin yerini şapkanın alması buna güzel bir örnektir. Sosyal alanda yaşanan değişim ve dönüşümler bireylerin topluma bakışına da sirayet etmiştir.

 

Durkheim’ın bahsettiği mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçiş şehirleşmenin zirve yapması ile birlikte Türk toplumunda da kendini gösterir olmuştur. Fakat bu geçiş Durkheim’ın söylediği gibi keskin ve doğrudan onun bahsettiği minvalde olmamıştır. Zira Türk toplumu Sanayi İnkılabı sonrası yaşanan şehirleşmeyi Avrupa’ya nazaran oldukça geç yaşamıştır. Bu şehirleşme yaşanana kadar olan uzun süreçte kırsal alanda yaşayan toplum; Durkheim’ın bahsettiği hüviyetten uzaktı. Çünkü Osmanlı başta olmak üzere hiçbir Türk devleti kapitalist hüviyete veya Weber’in bahsettiği ruha sahip değildi. Feodalizmin olmayışı bahsi geçen kapitalist ruhun oluşmasını engellemiştir. Avrupa’da kapitalist ruhun iyiden iyiye ortaya çıkışı feodalizmin yıkılmasıyla yaşanan sosyal etkiye dayanmaktadır.

 

Dolayısıyla Türk toplumunun kapitalistleşmesi bir “ruh”un eseri değil çok daha rasyonel bir şekilde dünya ekonomik sistemine entegrasyon temelinde bir mecburiyet olarak ortaya çıkmıştır. Bu kapitalistleşmenin en önemli itici güçlerinden biri de kentleşme olmuştur. Bu kentleşmeden kastımız somut değil soyut bir kentleşme veya başka bir tabirle kentlileşmedir.

 

Avrupa’da kapitalizm, sanayileşme, kentlileşme organik bir toplum doğurmuşken; bizim toplumumuzda daha girift bir yapı söz konusudur. Zira bizim toplumumuz hem kendi örf ve töresi hem de İslam inancının getirdiği ahlaki değerler nazarında Avrupa toplumlarından oldukça farklıydı. Avrupa Ortaçağ karanlığını yaşadığı dönemde ahlaki bir çöküş içerisindeydi. Bunda hem yaşadığı feodal ekonomik ve sosyal sistemin hem de din anlayışındaki bozulmaların etkisi söz konusuydu. Rönesans, reform ve coğrafi keşiflerle birlikte yenilenmeye başlayan Avrupa; kapitalist ruh ile birleşince Durkheim’ın sözünü ettiği değişime sahne olmuştur. Fakat bizim toplumumuz hem feodal ekonomik ve sosyal sistemin olmayışı hem dini yorumların Avrupa’daki gibi yozlaşmaması hem de kadim bir asabiyeye sahip oluşu nedeniyle farklı bir süreç işlemiştir.

 

Bugün itibariyle Anadolu’nun genelinde gelenek ile modernite formları arasında kalan Türk milleti büyük şehirlerde bu iki değerin yanında post modernizmin etkisi ile de iyice arada kalmış bir görüntü sergilemektedir. Batının demokrasi, birey özgürlükleri gibi bazı konularda değerlerini benimsemekle birlikte Türk milleti sosyo-kültürel anlamda batıya entegre olmuştur diyemeyiz. Zira bu entegrasyon günümüzde ekonomik ve siyasal alanla sınırlıdır. Türk milliyetçiliğinin fikir sistemine göre zaten bu tip entegrasyon toplumsal yapımıza ve kadim bir medeniyetin mirasçısı oluşumuza uygun değildir.

 

Ziya Gökalp’in sistematikleştirdiği şekliyle Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak temel ülkümüz olmalıdır. Buradaki muasırlaşmaktan kastımız da teknik anlamda bir muasırlaşmadır. Gökalp’in hars kavramıyla açıkladığı değerlerimizi muhafaza etmek yaşadığımız topraklardaki varlığımızın teminatıdır. Türkiye’nin ilk sosyoloğu olarak nitelendirebileceğimiz Ziya Gökalp önemli ölçüde Durkheim’dan etkilenmiş olsa da Türk toplumunu anlamak ve yorumlayabilmek açısından sosyoloji ilmini kullanan ve bu metotlarla en doğru sonuçlara ulaşan fikir adamlarından biridir desek yanılmış olmayız.

Milliyetçiliğin ve milliyetçilerin olmazsa olmazı mensubu oldukları milleti tanımak, onu anlayabilmek ve onun üzerinde olumlu bir tesir uyandırabilmektir. Toplumuna yabancı bir milliyetçilik basit bir elitizmden ileri gidemez. Ülkücü hareketin toplumun sinir uçlarına kadar sirayet edebilmesindeki sır da toplumunu iyi tanıması ve ürettiği politik çözümlerin topluma uygun olmasında gizlidir. Ülkücü hareketin ortaya çıktığı konjonktüre büyük ölçüde zıt bir biçimde büyümesi bunun en büyük ispatıdır. Tüm dünya ile birlikte Türkiye’de de sosyalist rüzgarların estiği bir dönemde çoğunluğunu Anadolu’nun muhtelif yerlerindeki, işçi ve çiftçilerin çocuklarının oluşturduğu bir hareket olarak ortaya çıkan ve güçlenen milliyetçi hareket bu yönüyle Türkiye sosyolojisinin diğer dünya toplumlarından farklı olduğunun da güzel bir örneğidir.

 

Ülkücü hareketin toplumsal tabanının çeşitliliği onu dünyadaki diğer milliyetçi hareketlerden oldukça farklı kılmıştır. Irkçılıktan, mezhepçilikten ve her türlü ayrımcılıktan uzak; birleştirici bir anlayışa sahip olan Ülkücü hareket milliyetçiliği ayrıştırıcı değil birleştirici bir güç olarak kabullenmiş ve Türk toplumuna bunu sirayet ettirmeyi başarmıştır. Dünyadaki milliyetçi oluşumların önemli bir kısmı ırkçı hareketlere dönüşerek küçülürken Türk milliyetçiliği hareketinin kültür milliyetçiliği ile birlikte yıllar boyunca belli bir ivme içerisinde büyümesini sürdürmesi dikkate değerdir. Zira Türk milliyetçiliğinin bu insan hayatı ve onuruna saygı duyan birleştirici anlayışı kadim medeniyet dairemizin bir gereğidir.

 

Milliyetçilik içerisinde yaşadığımız çağın en büyük gerçekliklerinden birisidir. Fakat bu gerçekliği anlamak ve tanımlamak için mutlaka millet denen yapıyı; millet içerisindeki toplumsal yapıyı ve toplumların içerisindeki klikleri kavramak gerekmektedir. Bunu yapabilmenin en önemli yolu da sosyoloji ilmidir. Dolayısıyla davası millet olan Türk milliyetçiliği için sosyoloji demek bir nevi rasyonel bir milliyetçiliğe ulaşmada anahtar demektir. Buradaki rasyonalite oldukça önemlidir çünkü soyut milliyetçilikler sloganlardan öteye gidememektedir. Bireyin kendi kafasında oluşturduğu bir topluluğa bağlanması milliyetçilik olarak adlandırılabilir mi tartışmalıdır. Zira bu, milliyetçilik olarak kabul edilse dahi Türk milliyetçiliği bu tanıma göre çok daha realist ve rasyonel olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü Türk milliyetçiliği bizzat milletin her kesiminden bireyi bünyesinde bulunduran, milleti tanıyan bir nevi ona dokunan bir harekettir. Gerek siyasi partisinin etkinliğiyle gerek de sivil toplum kuruluşlarının aktifliğiyle Ülkücü hareket millet gerçeğini sosyoloji ilminin metotlarıyla ilmi anlamda kabullenmiş ve bu millet gerçekliği üzerinden davasını şekillendirmiştir.

 

Ziya Gökalp bu noktada çok önemli bir fikir adamı olarak önümüzde durmaktadır. Değindiği hars kavramıyla milletin kültürel kodlarını, farklı kaynaklardan beslenen tüm değerlerini önemseyen Gökalp sosyolojinin ve daha pek çok ilmin metotlarını ilk inceleyen düşünce adamıdır.

 

Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında sosyal psikolojiyi ülkemizde ilk inceleyen akademisyen olarak ön plana çıkan Erol Güngör; sosyal ilimler açısından Ülkücü Hareket’in ön plana çıkan bir diğer önemli değeri olmuştur. Erol Güngör de millet, milliyetçilik ve bu kavramların sosyolojik açıdan incelenmesi konusunda çok önemli çalışmaları olan bir düşünürdür. Ayrıca birey-toplum ilişkisi derinlemesine inceleyen sosyal psikoloji alanını da ülkemizde ilk kez değerlendiren kişilerden biridir. Bu yönüyle birey toplumsallaşırken veya toplumun bireye bakışı değerlendirilirken Türk akademisi metodolojik bir bakış açısı kazanmıştır.

 

Hem Gökalp hem de Güngör örneklerinde gördüğümüz gibi sosyal ilimler ve bilhassa da sosyoloji Ülkücü Hareket için çok büyük öneme sahiptir. Milletlerin doğru tanımlanması, milliyetçiliğin rasyonel zemine oturması, milliyetçilerin kendi iç dinamiklerini de değerlendirebilmesi açılarından sosyoloji kilit noktada bir ilimdir.

 

KAYNAKÇA

 

Giddens, ANTONY: Siyaset, Sosyoloji ve Toplum Teorisi: Metis Yayınları

 

Weber, MAX: Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu: Bilgesu Yayınları

 

İbn-i Haldun: Mukaddime: Maarif Basımevi

 

Gökalp, ZİYA: Türkçülüğün Esasları: Ötüken Yayınları


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter