Mustafa
Kemal Paşa, 8 Nisan'da yayımladığı bildiride, Damat Ferid'in Aydın ilini Yunanistan'a
teslim ettiğini, tecavüze uğrayan Türklerin müdafaasına engel olduğunu, İtilaf
Devletleri'ni askerî işgalde bulunmaya davet ettiğini fakat milletin bu sefer
tedbirli ve hazırlıklı davranacağını Damad Ferit Hükûmetini tanımayacağını açıklıyordu.
İstanbul işgal altında olduğundan normal faaliyetini sürdüremeyen Mebuslar Meclisi'nin
olağanüstü yetki ile Ankara'da toplanması için her türlü tedbir alınmıştı. 19
Mart 1920'de bu hususta her tarafa bildiri gönderildi. Yapılan seçimler sonunda
mebuslar Ankara'da toplandılar. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi açıldı.
Mustafa Kemal Paşa derhâl bir hükûmet teşkil edilmesini istedi. Meclis, kurucu
meclislerin sahip oldukları bütün haklara sahip olduğu gibi hükûmet vazifesini
de üzerine almış bulunuyordu. Yeni kurulan bu devlet teşri, icra ve kaza kuvvetlerini
kendinde topladığından bir "cumhuriyet" demekti. Fakat şartlar uygun
olmadığından bu deyim o dönemde kullanılmamıştır. Mustafa Kemal Paşa, Türkiye
Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi; böylece hem devlet, hem de hükûmetin
başına geçmiş oldu.
Büyük
Millet Meclisi, ilk iş olarak çıkarttığı 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye
Kanunu ile yurtta meydana gelen olumsuz cereyanları önlemek, ayaklanmaları kışkırtanları
ve ayaklanmalara katılanları yola getirmeyi amaçlıyordu.
Hıyanet-i
Vataniye Kanunu'nun çıkarılmasından hemen sonra Büyük Millet Meclisi, 3 Mayıs
1920'de şu 11 vekili seçerek programını yapmış ve yeni Türk Devleti'nin ilk hükûmetini
I.İcra Vekilleri Heyeti adıyla kurmuştur.
*
Bakan:Mustafa Kemal Paşa,
* İçişleri: Cami Bey (Aydın),
* Adliye; C.Arif
Bey (Erzurum),
* Bayındırlık :İ. Fazıl Paşa (Yozgat),
* Dışişleri :Bekir
Sami Bey (Amasya ),
* Sağlık :Adnan Adıvar (İstanbul),
* İktisat :Yusuf
Kemal Tengirşenk (Kastamonu),
* Maliye:Hakkı Behiç (Denizli ),
* Maarif
:Dr. Rıza Nur (Sinop ),
* Millî Müdafaa:Fevzi Paşa (Kozan-Adana ),
*
Erkan-ı Harbiye :Albay İsmet İnönü (Edirne ).
İlk
Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet tarihimizde fevkalâde önemli bir mevkiye
sahiptir. İlk meclisin fevkalâdeliği farklı ve zıt fikirlere sahip milletvekillerinden
meydana gelmiş olmasına rağmen ülke savunması ve bütünlüğü konusunda tek bir ses
ve tek bir yürek olabilmesidir. Bu temel hassasiyetine bağlı olarak ilk meclisin
diğer özelliklerini de şu şekilde sıralayabiliriz;
1.
Bu meclis her şeyden önce millî bir meclistir. Meclis üyeleri tamamiyle Türklerden
oluşmuştur. Bundan dolayı da "Meclis-i Kebir-i Millî "adını almıştır.
2.
Meclis idealist, demokratik bir ruha sahiptir.
3.
Olağanüstü hâl meclisidir. Yasama, yürütme ve yargı kavramlarını temel güçler
olarak benimsemiş olmakla beraber bu güçleri kendi bünyesinde toplamıştır.
4.
Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına dayandırılmıştır.
5.
Şüphesiz bu meclis kahraman bir meclisti.
Kısaca
İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk milletinin tarihteki mevkiine paralel yüksek
seviyeli bir meclisti.
2-TBMM'nin
Açılmasından Sonra
Meydana Gelen Askerî ve Siyasî Olaylar
Türk
İstiklâl Savaşı'nda, girişilen mücadeleyi başarısızlığa uğratmak için, ülke sınırları
dahilinde çeşitli yörelerde iç isyanlar meydana gelmiştir. Bu tür isyanların bir
kısmı saltanat ve hilâfet adına, bir kısmı da Türk yurdunu parçalayarak yeni siyasî
oluşumları gerçekleştirmek amacıyla çıkarılmıştır. BMM'nin meşruiyetine karşı
çıkarılan ve ülke bütünlüğünü tehlikeye düşüren, askerî, siyasî ve sosyal yönlerden
büyük zararlar meydana getiren bu isyanlar sonuç itibariyle BMM Hükûmeti tarafından
bastırılmıştır.Anadolu'da meydana gelen iç isyanların yanı sıra Doğu Anadolu Rus
destekli Ermenilerin, Güney Anadolu ise İngiliz Ermeni ve Fransızların işgaline
uğramıştı. Buna karşılık Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milli sınırları
içindeki topraklarının bir bütün olduğunu kabul etmiş ve bunu gerçekleţtirmek
için harekete geçmiştir.
İlk
olarak Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki kuvvetler Ermeniler'i bozguna uğratarak
Sarıkamış ve Kars'ı Türkiye'ye kazandıran Gümrü Antlaşmasını 2 Aralık 1920 tarihinde
imzaladı. Kısa süre sonra anlaşma yoluyla Ardahan ve Artvin de ana vatana bağlandı.
Böylece Misak-ı Millî'nin Doğu Anadolu'daki sınırına kısmen ulaşılmış oluyordu.
Güney
ve Güneydoğu Anadolu'da meydana gelen işgale karşı bölge halkı kendi imkânlarıyla
bu haksızlığa karşı koymaya çalışmıştır. Bu bölgelerimizde açılan Adana, Maraş,
Urfa ve Antep Cepheleriyle Anadolu'da kurtuluşa giden yol açılmıştır. Güney cephelerimizde
Türk kuvvetlerinin kazandığı zaferler sonucu Fransa, 20 Ekim 1921'de Ankara Hükûmeti
ile Ankara İtilâfnamesini imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma, Fransa ile Türkiye
arasındaki savaşı sona erdirmiş, Türklere karşı batılı devletlerin kurmuş oldukları
ortak cephe yıkılmıştır.
Doğu
ve kısmen güney cephelerinde çarpışmalar başarıyla sona erince Ankara Hükûmeti
bütün gücüyle Batı Cephesi'ne yönelme imkanı buldu. Batı Cephesi'ndeki dağınık
birlikler düzenli bir ordu hâline getirildi ve cephe komutanlığına İsmet Bey (İnönü)
atandı.
Bu
sırada ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri 9 Temmuz 1920'de Bursa'yı işgal ederek
Eskişehir yönünde ilerlemeye başladı. İnegöl-Pazarcık yoluyla ilerleyen Yunanlılar
İnönü mevkiinde Türk kuvvetleriyle karşılaştılar. 9-10 Ocak 1921 günlerinde savaş
sürdü. Yunan kuvvetleri 11 Ocakta geriye çekildiler. Üç aylık bir aradan sonra
yeniden saldırıya geçen Yunanlılar, 23-31 Mart 1921 tarihleri arasında yine İnönü'de
Türk kuvvetleri karşısında bozguna uğradılar. Fakat yeni birliklerle desteklenen
Yunan Ordusu 10 Temmuzda saldırıya geçerek Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz)
ve Eskişehir'i (19 Temmuz) işgal ettiler. Türk ordusu Sakarya hattına çekildi.
Yunanlılar'ın son büyük saldırısı Sakarya hattında durduruldu. 22 gün ve gece
süren (23 Ağustos-13 Eylül 1921) Sakarya savaşı Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandı.
Artık saldırı sırası Türk ordusuna gelmişti. Anadolu'dan düşman kuvvetlerini atmak
için bir yıllık bir hazırlıktan sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde saldırıya geçildi.
30 Ağustosta düşman kuvvetleri perişan edildi. Yunan başkomutanı Trikopis esir
edildi (2 Eylül 1922). 9 Eylülde İzmir'de Yunan kuvvetleri denizine döküldü. 11
Eylülde Bursa kurtarıldı. Esirlerden başka Anadolu'da başka Yunan askeri kalmadı.
Yunan
kuvvetlerinin ezilmesinden sonra Mudanya'da mütareke görüşmeleri 3 Ekim 1922 tarihinde
başladı.11 Ekimde imzalanan Mudanya Mütarekesi'ne göre, Türkler ile Yunanlılar
arasındaki savaş 14-15 Ekim gecesi sona erecek, Meriç ırmağına kadar olan Doğu
Trakya Yunanlılar tarafından boşaltılacak ve İstanbul, barış antlaşması imzaladıktan
sonra İtilaf Devletlerince boşaltılacaktı.
Trakya'yı
teslim almak için 19 Ekim 1922 'de İstanbul'a gelen Ankara temsilcisi Refet Paşa
büyük gösterilerle karşılandı. 4 Kasım'da İstanbul Hükûmeti kendi görevinin sona
erdiğini ilan etti. 26 Kasım'da Trakya Türk yönetimine geçti. Böylece Yunan işgaline
uğramış olan bütün vatan toprakları kurtarılmış oluyordu.
Sıra
barışın yapılmasına gelmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti 20 Kasım 1922
tarihinde toplanan Lozan Konferansı'na İsmet Paşa başkanlığında bir heyet gönderdi.
Görüşmeler 4 Şubat 1923'te kesildi. Ancak tarafların barış isteği ağır basınca
23 Nisan'da görüşmeler yeniden başladı ve 23 Temmuz 1923 tarihinde XX. yüzyılın
en önemli barış antlaşmalarından biri olan Lozan Antlaşması imzalanarak yeni Türk
Devleti dünyaca tanınıyor, sınırları saptanıyordu.
Türkler
dışında, Birinci Dünya savaşının bütün mağlûp devletleri, kendilerine zorla kabul
ettirilen antlaşmalara boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Türk milleti ise Sevres
Antlaşması gibi bir esaret belgesini kendi tarihinin şeref ve haysiyetine layık
görmemiş, istiklâlinin sona erdiğinin zannedildiği bir anda, vatanın müdafaası
için neler yapabileceğini düşmanlarına önce savaş meydanlarında göstermiştir.
Daha sonra bu başarılarını I.Dünya Savaşı'nın galiplerine, karşılıklı eşitlik
prensibine dayanan bir antlaşmayla tasdik ettirmiş kendi üzerine oynanan bütün
oyunları bozmuştur.
I.
Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan adaletsiz anlaşmalar, Avrupa'da yeni bir savaşın
çıkmasına sebep olup yürürlükten kalkmış fakat gerçek barışın kurulmaya çalışıldığı
Lozan Andlaşması ise I. Dünya Savaşı sonrasının günümüze kadar geçerliğini koruyan
tek antlaşması olmuştur. Antlaşmanın Türk milleti bakımından önemini en güzel
şekilde Mustafa Kemal Paşa açıklamıştır. " Bu antlaşma, Türk milletine karşı,
yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevres Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş
büyük bir suikastin, sonunda neticesiz bırakıldığını ifade eder bir vesikadır".
3-Türk
İnkılâbı
Lozan
Barış Andlaşması, Millî Mücadele hareketinin askerî ve siyasî açıdan başarıyla
tamamlanmasını, yeni Türk devletinin milletler arası toplulukta tanınmasını sağlayan
önemli bir vesikadır. Genel olarak Misak-ı Millî ilkelerinin gerçekleştiği Lozan
sonrasında, millî devlet, siyasî, sosyal ve ekonomik alanda zorunlu hale gelen
yeni bir teşkilatlanmaya gidecektir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri
yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî icaplara göre ilerlemesini temin
edecek yeni müesseseleri koymak" şeklinde tanımladığı Türk İnkılâbında esas
amaç, millî modern bir devlet hâline gelmek olarak tespit edilmiştir. Türk inkılâbında,
batılı anlamda millî bir toplum yaratmada, nazarî de olsa, millîlik ile medeniliğin
bir bütün olarak ortaya çıktığı ve birbirine bağlı iki kavram olduğu görülür.
Saltanatın
kaldırılmasından sonra Cumhuriyetin ilânıyla, Mustafa Kemal Paşa'nın "Medeniyet
yolunda yürümek, muvaffak olmak hayatın şartıdır" prensibinin gerçekleşmesinde
önemli bir adım atılmıştır. Cumhuriyetin ilânı ise her şeyden önce, kurulan yeni
devletin bir "Millî Türk devleti" olduğunu ve devlet kültürünün Türk
benliği ve gelenekleri üzerine kurulması gerektiğini ortaya koymuştur.
Cumhuriyet
rejimi ve Türk millî devlet fikri Mustafa Kemal Paşa'nın en başta gelen temel
inkılâpları olmuştur. Onun yaptığı diğer inkılâplar, bu temel inkılâpları tamamlayan
yenilikler mahiyetindedir.
A-Saltanatın
Kaldırılması
İtilâf
Devletleri, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak barış konferansına B.M.M. Hükûmetiyle
birlikte İstanbul Hükûmeti temsilcilerini de davet etmişlerdi. İtilâf Devletleri'nin
bu davranışı Ankara ve İstanbul Hükûmetleri şeklinde iki ayrı otoritenin varlığını
kabul ettirerek, ülkede ikilik yaratmak suretiyle Millî Mücadele Hareketini başarısızlığa
uğratmak amacını taşımaktadır. Ancak bu teşebbüs, 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla
sonuçlanan Büyük Millet Meclisi kararının oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Tevfik
Paşa, Sadrazam unvanıyla 29 Ekim 1922'de BMM Başkanlığına çektiği telgrafta Lozan
görüşmelerine İstanbul Hükûmeti temsilcilerinin de katılımını talep etmişti. Mustafa
Kemal Paşa, konuyu 30 Ekim 1922 tarihli BMM Genel Kurul görüşmelerine getirdi.
Toplantıda iki ayrı görüş çarpışmıştır. Birinci grup milletvekillerinden Antalya
Mebusu Rasih Bey (Kaplan), Hakkari Mebusu M.Müfit (Kansu) Bey ve Sıhhıye Vekili
Dr. Rıza Nur Bey'in dile getirdikleri görüş: "Bab-ı Ali ve padişahın hükümsüzlüğü"
şeklindeydi. İkinci grup liderlerinden Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey'in
ifade ettiği görüş ise; "Tevfik Paşa'nın telgrafına ret cevabı yeterlidir,
başka bir işleme gerek yoktur" ţeklindeydi.
Dr.
Rıza Nur'un hazırladığı, Mustafa Kemal Paşa'nın da aralarında bulunduğu 82 mebusun
imzasını taşıyan önergede "Osmanlı İmparatorluğu ve Sultanlığın devrildiği,
Teşkilât-ı Esasiye kanunu ile hükümranlık haklarının millete ait bulunduğu"
görüşü yer almıştı. Oya sunulan bu önerge İkinci Grup milletvekillerinin toplantıya
katılmaması nedeniyle yeterli çoğunluk sağlanamamış ve kabul edilmemiştir.
1
Kasım 1922'de tekrar toplanan mecliste gerek Dr. Rıza Nur'un gerekse aynı gün
verilen 26 imzalı Hüseyin Avni Bey'in önergeleri üzerindeki tartışmalar sırasında
Mustafa Kemal Paşa konuya müdahale ederek geniş bir konuşma yaptı.
Bu
konuşmadan sonra konuyla ilgili önergeler,Teşkilât-ı Esasiye, Şer'iye ve Adliye
Komisyonlarına gönderildi. Bu komisyonlar ortak olarak hemen toplandı. Komisyon
görüşmelerinde bir kısım mebusların hilâfet ve saltanatın ayrılmasına karşı çıkmaları
üzerine Mustafa Kemal Paşa söz alarak şu konuşmayı yaptı.
"...Türk
milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldu
bittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak
mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldu bitti hâline gelmiş olan bir gerçeği
kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve
herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde,
yine gerçek,usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar
kesilecektir".
Bu
konuşma üzerine komisyonda çözüme kavuşan konu, sür'atle tasarı hâline geldi ve
aynı gün ikinci oturumda genel kurula sunuldu. Tasarı oy birliği ile kabul edilerek
1 Kasım 1922 tarihinde kanunlaştı. 308 sayılı kanunla hilâfet ve saltanat ayrılmış,
hilâfete dokunulmamış, saltanat ise kaldırılmıştır.
Gerçekte
saltanatın kaldırılması,16 Mart 1920'de sona eren, Osmanlı saltanat makamının
sahip olduğu "hâkimiyet" mefhumunu çok daha önce 1921 Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu ile Türk milletine intikalini sağlayan inkılâp hareketinin son halkasıdır.
Saltanatın
kaldırılması ile İstanbul'da Tevfik Paşa kabinesi 4 Kasım 1922 de toplanarak istifa
etmiş,17 Kasım 1922 'de de son Osmanlı Sultanı Vahdettin İngiliz himayesinde ülkeyi
terk etmiştir.
B-Cumhuriyetin
İlânı
Mustafa
Kemal Paşa,1921 Anayasası'nın ilk maddelerinde yer alan "Hâkimiyet kayıtsız
şartsız milletindir" ve "Millî iradeyi millet namına temsil eden tek
yetkili organ Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir " ifadelerini daima "Cumhuriyet"
şekliyle yorumlamıştır.
Gerçekten
de 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile kurulmuş olan siyasî rejim geniş anlamı
ile Cumhuriyet'ten başka bir şey değildi. Ancak Cumhuriyet resmen ilân edilmemiş
ve devlet başsız bir şekilde kurulmuştur .
26
Ekim 1923'de ortaya çıkan bir hükûmet buhranı sonucu Başvekil Fethi Bey istifasını
vermişti. 28 Ekim akşamı Çankaya'da yeni hükûmet teşekkülü ile ilgili çalışmalar
sırasında Cumhuriyetin ilanı kararlaştırıldı. Toplantı sonrasında Mustafa Kemal
Paşa, İsmet Paşa ile birlikte 1921 anayasasının bazı maddelerini değiştiren değişikleri
tespit ettiler.
29
Ekim 1923 günü konu önce Halk fırkası grubunun öğleden sonraki oturumunda gündeme
geldi. Mustafa Kemal Paşa'nın bir gün önce tespit ettiği değişiklikler uzun görüşmelerden
sonra kabul edildi. Kanun teklifi, Kanun-i Esasi encümeni tarafından usulen incelenerek
meclise sunuldu.
TBMM
29 Ekim 1923 tarihinde 364 sayılı kararla Cumhuriyeti ilân etti. Cumhuriyetin
ilânı ile 1921 Anayasası'nın 1,2,4,10,11 ve 12. maddeleri şu şekilde değiştirilmîştir.
Birinci
maddeye
"Türkiye Devleti'nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyettir" cümlesi eklenmiştir.
İkinci
madde;
"Türkiye Devletinin dini İslâm, resmî lisanı Türkçedir" şekliyle
tespit edilmiştir. Bu madde 1921 Anayasası'nda mevcut olmayıp ana yasamıza ilk
defa girmiştir.
Dördüncü
madde;
Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin
ayrıldığı idare konularında Bakanlar Kurulu vasıtasıyla yönetir.
Onuncu
madde;
Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve
kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi
yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı
yeniden seçilebilir.
On
birinci madde;
Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla gerekli gördükçe Meclis'e
ve Bakanlar Kurulu'na başkanlık eder.
On
ikinci madde;
Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer
bakanlar, Başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra
Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis'in onayına sunulur. Meclis toplantı
hâlinde değil ise, onaylama Meclis'in toplantısına bırakılır.
Yapılan
bu önemli değişiklerden sonra aynı gün Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılarak, Mustafa
Kemal Paşa yeni Türk Devletinin ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. 30 Ekim 1923'te ise
Malatya Mebusu İsmet Paşa, M. Kemal Paşa tarafından Başbakan olarak atanmış ve
yeni kabine teşekkül ettirilmîştir.
C-Halifeliğin
Kaldırılması
İslâm'da
din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz parçalardır. İslâm Devleti'nin başı
hem ülkesinde dini koruyan bir "imam" hem de sınırların güvenliğini
sağlayan bir "Devlet başkanı" dır. Cismanî ve ruhanî olmak üzere her
iki otoriteyi (iktidarı) uhdesinde toplamıştır. Hristiyanlık'ta olduğu gibi "kilise-devlet"
ayırımı yoktur. İşte İslâm tarihinde "dinî" ve "dünyevî" görevleri
bünyesine toplayan devlet başkanlarına "halife" denmektedir.
Saltanatın
kaldırılmasından sonra Hilâfet muhafaza edilmiş, Abdülmecit Efendi halife olarak
TBMM tarafından seçilmişti. Halife Abdülmecit Efendi seçilirken kendine sadece
"dini reis" olarak yetkiler verilmiţti.
Lozan
sonrasında halifelik konusunda gerek Meclis'te, gerekse kamuoyunda tartışmalar
yoğunlaştı. Basının önemli bir bölümü Hilâfet'in korunmasını savunmuştu. Meclis'te
Halk Fırkası mebusları tarafından Halifenin yetkisini aştığı iddialarının ortaya
atılmasına karşılık, aynı görüşte olmayan mebuslar da vardı. Ortaya çıkan bu görüşlerden
ilki; Mustafa Kemal Paşa'nın savunduğu gibi Hilâfet'in yabancı güçlerce kullanılabileceği
endişesinden hareketle artık zararlı bir niteliğe sahip olduğu şeklindedir. İkinci
tavır ise asıl halifeliğin kaldırılmasının Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politikasında
İslâm ülkeleriyle aralarındaki bağları keserek, devletin dış itibarını zedeleyebileceği
mahiyetindedir.
Mustafa
Kemal Paşa, Şubat 1924'te İzmir'de iken Hilâfet'in kaldırılması kararını almıştır.
İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa ve Fevzi Paşa ile birlikte aldığı Hilâfet'in,
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye ile Şer'iye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılma kararını
daha sonra 1 Mart 1924'te meclisi açış nutkunda dile getirecektir.
Hilâfet'in
kaldırılma meselesi önce 2 Mart 1924'te Halk Fırkasın da görüşülerek kabul edildi.
3 Martta toplanan Meclis Genel kuruluna ise üç ayrı kanun teklifi sunuldu ;
1)
Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi'yle 53 arkadaşının Hilâfetin kaldırılması ve Osmanlı
hanedanının Türkiye dışına çıkarılmasıyla ilgili kanun teklifi.
2)
Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının Şer'iye ve Evkaf vekaletiyle
Erkan-ı Harbiye Vekaleti'nin kaldırılmasıyla ilgili kanun teklifi.
3)
Manisa Mebusu Vasıf Bey ve 50 arkadaşının eğitim ve öğretimin birleştirilmesiyle
ilgili kanun teklifi.
Bu
kanunlarda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar sürdü. Saat 18:45'te
TBMM söz konusu tasarıları 429,430 ve 431 sayı ile kanunlaştırdı.
Buna
göre "Ţer'iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye Vekâleti kaldırılmış,
eğitim öğretim Millî Eğitim Bakanlığına bağlanarak birleştirilmiştir.
Hilâfet'in
tamamen kaldırılmasıyla ilgili karar kanunlaştıktan sonra İstanbul Valisi tarafından
Abdülmecit Efendi'ye tebliğ edilmiş ve yurt dışına çıkması sağlanmıştır.
Aslında
halifeliğin kaldırılmasının siyasî gayeden çok daha önemli kültürel ve tarihî
manası vardır. On dokuzuncu yüzyılın başlarından beri sürüp gelen yenilikçi-lâik
grubun, dinci-muhafazakârlara karşı zaferini ifade etmiştir.
Hilâfetin
kaldırılması yurt dışında büyük tepkilere yol açmıştır. Batı dünyası bu olayı
şaşkınlıkla karşılayarak hayranlıklarını ifade etmişler, İslâm dünyası ise olumsuz
tepkilerini dile getirmiştir.
d-Anayasa
Hareketleri
23
Nisan 1920 tarihinden itibaren artık resmî bir hüviyet kazanan millî teşkilât
gayelerini daha açık bir biçimde ortaya koymaya başlamıştır. Mustafa Kemal'in
19 Mart 1920 tarihinde askerî ve mülkî erkâna gönderdiği seçim talimatında, Meclis'in
23 Nisan 1920 tarihinde açılmasına karar verilmiş, 22 Nisan 1923 tarihli telgraf
ile de söz konusu tarihten itibaren mülkî ve askerî makamların ve bütün milletin
müracaat edeceği makamın "Meclis" olacağı duyurulmuştur.
23
Nisan 1920'de Ankara'da toplanan BMM, yeni Türk devletinin ilk siyasî organı olarak
faaliyete geçmişti. Aynı gün ilk oturumda en yaşlı üye sıfatıyla Şerif Bey, yaptığı
konuşmada, "Türk milletinin yabancı köleliğine karşı çıkarak,geleceğini tayin
etme hakkına sahip olduğuna ve bağımsızlık yolunda direnmek azminde olduklarını
" açıkladı.
Açılışından
hemen sonra çalışmalarına başlayan BMM'nin aldığı 1 numaralı kararla İstanbul
Meclis-i Mebusan'ından gelen milletvekillerinin kendi çatısı altında toplanmaları
kararlaştırılmış, bununla birlikte kendi kuruluşunu da düzenlenmiştir.
24
Nisan 'da Mustafa Kemal Paşa söz alarak geniş bir konuşma yapmış ve hükûmetin
kuruluşu ile ilgili temel ilkeleri açıklamıştır. Bu ilkeler meclis tarafından
kabul edilerek aynı günkü beşinci oturumda yapılan oylamada 110 rey alarak Meclis
Başkanlığı'na seçilmiţtir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın hükûmet kurulmasının lüzumuna işaret eden teklifi 25 Nisan 1920
tarihinde kabul edildi ve "Kuvve-i İcraiye'nin" teşkiline karar verildi.
Aynı gün yapılan görüşmelerde ayrıca Başkanlık Divanı seçimleri de tamamlandı.
Mustafa
Kemal Paşa'nın Meclis'e hükûmetin kurulması ile ilgili olarak verdiği teklifte,
hükûmetin yapısına ilişkin ilkeler özetle şu şekilde belirtilmîştir:
1-Hükûmet
kurmak zorunludur.
2-Geçici
olarak bir padişah kaymakamı (vekili) ortaya çıkarmak uygun değildir.
3-İrade-i
millîye'nin vatanın kaderine hâkim olmasının kabul edilmesi zorunludur.
4-TBMM'nin
üstünde güç yoktur.
5-Meclis,
yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.
Mustafa
Kemal'in bu tekliflerinden de anlaşılacağı gibi dönemin zarureti gereği, "Meclis
Hükûmeti" sisteminin uygun bulunduğu, ayrıca kuvvetler birliği prensibinin
benimsenmesi lüzumu telkin edilmektedir.
23,24
ve 25 Nisan günü alınan kararların Millî Hâkimiyet ilkesine dayanan bir meclisi
ve hükûmeti oluşturması bakımından anayasa niteliği taşıdığı söylenebilir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın 24 Nisan 1920'de kabul edilen anayasa niteliğindeki teklifi 13
Eylül 1920'de TBMM'ye verilerek, 18 Eylülde mecliste alınan ve siyasî ,sosyal
, askerî ve idarî yönden düzenlemeleri öngören program, 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın
hazırlanmasına temel teşkil etmiştir. 20 Ocak 1921 tarihli TBMM'de 85 sayı ile
kabul edilen anayasa, 23 madde ve bir de ayrı maddeden meydana gelmektedir. Bazı
önemli maddeleri şunlardır:
"Madde1:Hâkimiyet
bilâ kayd-u şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil
idare etmesi esasına müstenittir.
Madde
2:İcra kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan BMM'de
tecelli ve temerküz eder.
Madde
3:Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti unvanını taşır".
Görüldüğü
gibi kabul edilen bu maddelerle ayrı bir "Türkiye Devleti"nin varlığından
bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti'nin yok olmasıyla yeni bir devletin kuruluţunu,
hukukî yönden belgelemiţtir.
Yeni
anayasa aynı zamanda Millî Hâkimiyet'i esas alan ve vatanın kaderine Millî Hâkimiyetin
temsilcisi olarak BMM'nin el koymasını mümkün kılan bir siyasî ve hukukî vesikadır.
1921
Anayasası Millî Mücadele'nin olağanüstü şartları içinde hazırlanmış geçici bir
anayasadır. Meclis'in ve Millî Hükûmetin durum ve yetkisini, şekil ve niteliğini
tespit ve ifade eden ilk kanundur.
1921
Anayasası'nda kuvvetler birliği sistemi hâkimdir. Türkiye'de bütün kuvvet ve yetkilerin
kaynağı millettir. Millî iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organ,
BMM'dir. Meclis yasama ve yürütme yetkilerine sahiptir.
Kuvvetler
birliğine dayanan Meclis Hükûmeti sistemi 1921 Anayasası ile ilk defa Türkiye'ye
girmektedir. Reissiz bir Cumhuriyet kuran bu anayasa ile millî irade Meclis tarafından
temsil ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliği esası, millî kuvvetlerin şuurlu
bir merkezde toplanmasını ve tek bir iradeye bağlanmasını da zorunlu kılmaktadır.
20
Ocak 1921 tarihli Anayasa'da yapılan en önemli değişiklik 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in
ilânı ile olmuş, devlet şekli bu ilanla Cumhuriyet olarak değiştirilmîştir.
1921
tarihli anayasanın kabul edilmesinden sonra siyasî alanda önemli inkılâplar gerçekleştirilmiştir.
Kasım 1922'de saltanat kaldırılmış, Ekim 1923'de Cumhuriyet ilân edilmiş ve Mart
1924'te ise halifelik kaldırılmıştır; ayrıca eğitim-öğretim alanında birtakım
yenilik hareketleri ile Türk milleti siyasî,sosyal ve kültürel alanında hızlı
bir değişim içine girmiştir.
Bu
hızlı değişimde toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir anayasanın hazırlanmasını
1924 tarihînde 491 sayı ile Teşkilât-ı Esasiye Kanunu olarak TBMM'de kabul edilmiştir.
Toplam
105 maddeden oluşan 1924 Anayasası'nın önemli maddeleri şunlardır:
1-Türkiye
Devleti bir Cumhuriyet'tir.
2-Türkiye
Devleti'nin dini İslâm dinidir. Resmî dili Türkçedir. Başkenti Ankara şehridir.
3-Hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir.
4-TBMM
milletin tek ve gerçek temsilcisi olup millet adına hâkimiyet hakkını kullanır.
5-Yasama
yetkisi ve yürütme gücü BMM'de toplanır.
6-Meclis
yasama yetkisini kendi kullanır.
7-Meclis
yürütme yetkisini kendince seçilmiş Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bir Bakanlar
Kurulu eliyle kullanır. Meclis, hükûmeti her vakit denetleyebilir ve düţürebilir.
8-Yargı
hakkı, millet adına, usulü ve kanununa göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır
Yeni
Türk Devleti'nin ikinci anayasası olan 1924 Anayasası 1921 Anayasası'nın dayandığı
temel ilkelerden esinlenmiş, millî hâkimiyet, tek meclis ve kuvvetler birliği,
meclisin üstünlüğü prensipleri geliştirilerek kabul edilmiştir.
1924
Anayasası, 1921 Anayasası'ndan yumuşak bir kuvvetler ayrımına yer vermekle, parlâmenter
rejime geçişte bir adım daha ileri gitmiştir. Millî Hâkimiyet ve meclisin üstünlüğü
sistemini geliştirmekle, anayasa alanını daha geniş ve yaygın bir şekilde düzenlemekte,
kamu özgürlüklerine geniş bir şekilde yer vermektedir.
1924
Anayasası beş kez değişikliğe uğramıştır. Nisan 1928, Aralık 1931, Aralık 1934,
Şubat 1937 ve Kasım 1937 tarihînde yapılan değişikliklerle devletin dini İslâm'dır
ibaresi kaldırılmış, seçmen yaşı 18'den 22'ye çıkarılmış, kadınlara seçme ve seçilme
hakkı verilmiş, Cumhuriyet Halk Partisi programındaki altı ilke anayasa ilkeleri
olarak kabul edilmiştir.
1924
Anayasası dil bakımından 1945 ve 1952 yıllarında mana ve mefhumuna dokunulmaksızın
iki defa değişikliğe uğramış ve 1960 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.
e-Hukuk,
Eğitim ve Sosyal Alanlarda Yapılan İnkılâp Hareketleri:
Hukuk
kuralları toplum yaşayışını düzenler. Fertlerin huzur ve güven içerisinde yaşamasını
sağlar. En gelişmiş toplum düzeni olan devletle, fertler arasındaki ilişki modern
hukuk kurallarının uygulanmasıyla arzu edilen seviyeye ulaşır.
Yeni
Türk devletinin kurulmasıyla birlikte başlayan batılılaşma hareketi zorunlu olarak
devlet, cemiyet ve hukuk hayatında lâikliği bir temel prensip olarak öngörmüştür.
Batı ülkelerinin kanunları, önemsiz değişikliklerle kabul edilmiş ve Türk toplumunun
kısa bir zamanda Avrupa hukuk sistemine girmesi sağlanmıştır.
Mustafa
Kemal Paşa Hukuk İnkılâbının gerekliliğini 1 Mart 1924'te TBMM'de şu konuşmasıyla
ifade etmiştir:
"...
adlî telakkimizi, adlî kanunlarımızı,adlî teşkilâtımızı,bizi şimdiye kadar şuur-i
gayr-ı şuuri tesir altında bulunduran, asrın icabatına gayr-ı mutabık revabıttan
(bağlardan) bir an evvel kurtarmaktır. Millet her mütemeddin memlekette (medenî
memlekette) olan terakki-i adliyenin memleketin ihtiyacına tevakuf eden (uyan)
esasatını istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tâbi olarak adliyemizde her güna
tesirattan silkinmek ve seri terakkiyata atılmakda asla tereddüt olunmamak lâzımdır.
Hukuk-ı medeniyede,hukuk-ı ailede takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır.
Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet (bağlılık) milletleri uyandırmaktan
men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti üzerinde kabus bulundurulamaz".
Modern
hukuk sistemine ulaşmanın bir gereği olarak, özellikle 1926 yılından itibaren,
büyük yenilik hareketleri yapılmaya başlanmıştır.
Medeni
Kanun : İsviçre'de 1907 yılında hazırlanan ve 1912 yılında yürürlüğe giren kanundan
alınarak 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilmiştir.
Ceza
Kanunu : 1889 tarihli İtalyan ceza kanunundan alınarak 1 Mart 1926 tarihînde kabul
edilmiştir.
Hâkimler
Kanunu: 3 Mart 1926'da kabul edilen bir kanunla yargı organlarının bağımsızlığı
ve halkın çıkarları gözetilmeye çalışılmıştır.
Ticaret
Kanunu : Alman ve İtalyan kanun ve eserlerinden yararlanılarak hazırlanan kara
ticareti ile ilgili kısım 29 Mayıs 1926'da deniz ticaretiyle ilgili kısım ise
15 Mayıs 1929'da yürürlüğe girmiştir.
İcra
ve İflas Kanunu : 24 Nisan 1929 yılında İsviçre'den alınmış ancak faydalı olmaması
neticesinde 30 Haziran 1932'de yeniden düzenlenerek kabul edilmîştir.
Tevhid-i
Tedrisat Kanunu: Eğitim, toplumsal bir ihtiyaçtır. Toplumun kültür ve karakterini
muhafaza eder,hatta düzeltir. Bu nedenle de devlet hizmetleri arasında yer alır.
Türkiye'de eğitim ve öğretimin modernleşmesi Tanzimat'la birlikte başlamış,gerçek
anlamda modern eğitim-öğretim sistemine geçiş Cumhuriyet devrinde mümkün olmuţtur.
Mustafa
Kemal Paşa,16 Temmuz 1921'de Ankara Maarif Kongresi'nde millî kültürün önemini
ve gerekliliğini şu konuşmasıyla ifade etmiştir:
"...
Bir millî eğitim programından bahsederken eski devrin hurafelerinden ve fikri
vasıflarımızla hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan
gelebilen bütün tesirlerden tamamıyla uzak, millî seciye ve tarihîmize uygun bir
kültür kastediyorum.
Çünki
millî dehamız tamamıyla inkişafı, ancak böyle bir kültür ile sağlanabilir. Gelişigüzel
bir yabancı kültür şimdiye kadar takip olunan ecnebi kültürlerin yıkıcı sonuçlarını
tekrar ettirebilir".
Mustafa
Kemal Paşa, 1 Mart 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada eğitim-öğretim alanında yapılacak
yeniliklerin temel prensiplerini tespit etmiţtir;
-Hükûmetin
en önemli görevi maarif işleridir.
-Eğitim-öğretim
müesseseleri tek bir teşkilât tarafından idare edilmelidir.
-Hazırlanacak
eğitim programı milletimizin sosyal ve hayatî ihtiyaçları ile çağın icaplarına
uygun olmalıdır.
-Eğitimin
hedefi milliyetçi, medeniyetçi ve ilmî zihniyete sahip bir nesil yetiţtirmektir.
Bu
gelişmelerin ardından Millî Eğitim Bakanı Saruhan Mebusu Vasıf (Çınar) Bey ve
elli arkadaşının Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-öğretimin birleştirilmesi) konusundaki
önergesi görüşülerek benimsenmiştir. 3 Mart 1924'de ise tasarı TBMM Genel Kurulu'na
getirilmiş ve değişikliğe uğramadan kabul edilmiştir.
Eğitim
ve öğretim kadrolarını Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplayan ve medreseleri
kaldıran bu kanunla Türk Eğitimine "Millî"lik vasfı kazandırılmış, ayrıca
millî kültür anlayışında birlik sağlanmak istenmiştir. Ayrıca, 2 Mart 1926'da
kabul edilen maarif teşkilâtı hakkında kanun ile de eğitim hizmetlerine yeni düzenlemeler
kazandırılmıştır.
Harf
İnkılâbı; Harf İnkılâbı'na kadar bu konuda ülkemizde birçok tartışmalar yapılmıştır.
Yeni Türk Devleti'nin kurulmasından sonra,1923 İzmir İktisat Kongresi'nde Lâtin
harflerinin kabulü ile ilgili önerge verildiyse de kongre gündemiyle alâkalı görülmemiş,
tartışılmadan Maarif Vekaleti'ne gönderilmiţtir.
1927
yılı sonlarına doğru harf meselesinde ciddî çalışmalar başladı.1928 yılında Maarif
Vekâleti bir alfabe encümeni kurdu. Kurul, Lâtin harflerine dayalı bir alfabe
üzerinde çalışmalarda bulundu. Mustafa Kemal Paşa İstanbul Sarayburnu'nda yaptığı
8 Ağustos 1928 tarihli konuşmasında bu çalışmaların neticesi hakkında "Yeni
Türk harflerini kabul ediyoruz" diyerek ilk haberi verdi.1 Kasım 1928 TBMM
açış konuşmasında ise Lâtin esasından alınan Türk alfabesinin, Türk diline uygun
olduğunu belirterek, okuma yazma oranı üzerinde olumlu etkiler sağlayacağını ifade
etti. Daha sonra üç milletvekilinin TBMM'ye verdiği yeni Türk alfabesinin kabulü
ile ilgili önerge Genel Kurul'da görüşülerek, 1 Kasım 1928 günü 1353 sayı ile
kabul edildi.
Yeni
harflerin kabulü ile birlikte bütün yurtta eğitim-öğretim seferberliği başlatıldı.1
Ocak 1929 tarihinde Millet Mektepleri açıldı. 31 Mayıs 1933'te İstanbul Dar'ül
Fünun'u kaldırılarak yeni bir üniversite kurulması kararlaştırıldı.
Türk
Tarih Tezi; Tarih, insanların zaman ve mekân itibarıyla geçirdikleri gelişmeleri
sebep-sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen ilim dalıdır. Tarih gerçeklerin ortaya
çıkmasına yarar. Tarihi zengin bir millet güçlüdür. Güçlü bir milletin oluşması
manevî miraslarına sahip çıkmasıyla mümkündür.
"Tarih
yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat,
insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır".
Mustafa
Kemal Paşa eksik ve yanlış gördüğü tarih anlayışını değiştirerek yeni ve doğru
bir tarih anlayışı getirmek istemiştir. Bu amaçla Türk tarihi üzerinde çalışmalar
yapmak üzere 15 Nisan 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu)
" kuruldu. 1932'de Ankara'da tarihçilerin katıldığı ilk "Türk Tarih
Kongresi" toplandı ve "Türk tarih tezi" bu kongrede tartışıldı.
Kongre
sonucu ortaya çıkan yeni tarih tezi şöyledir; "Türk milletinin tarihi şimdiye
kadar yazıldığı gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk'ün tarihi
çok daha eskidir ve temasta bulunduğu milletlerin medeniyetleri üzerine tesir
etmiţtir."
Mustafa
Kemal Paşanın tarih ilmine bu kadar çok değer vermesinin nedeni, tarihi, devletin
ilerlemesi ve modernleşmesi için manevî bir destek olarak görmüş ve kullanmış
olmasıdır. Ona göre Millî Mücadele sonrasında Türk halkı benliğini bulabilmesi
için en güvenilir vasıtayı tarih ilmînden almıştır.
Türk
Dili İnkılâbı; Dil İnkılâbı,Türk İnkılâbının temel prensiplerine de uygun olarak
dilde millileştirme ve bu akıma güç kazandırma inkılâbıdır.
Harf
İnkılâbı'nın olumlu sonuçlar vermesi üzerine 12 Temmuz 1932'de "Türk Dili
Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)" kuruldu. Cemiyetin amacı Türkçenin sözlük,
terim, dil bilgisi, cümle bilgisi, etimoloji konularını inceleyerek Türkçenin
geliştirilmesine çalışmaktır.
Cemiyetin
çalışmalarıyla halk dilinde yaşayan kelimeler dilimize tekrar kazandırıldı. Konuşma
dili ile yazı dili arasındaki ayrılıklar ortadan kaldırıldı. İnkılâplar içerisinde
"Türklük şuurunu" en fazla geliştirmeye yarayan, dilimiz üzerinde yapılan
bu çalışmalardır.
Mustafa
Kemal Paţa, Türk dilindeki gerekli gelişmenin önemini 1932'deki şu konuşması
ile ifade etmektedir:
"Millî
Kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği olarak
temin edeceğiz. Türk dilinin kendi benliğine,aslındaki güzellik ve zenginliğine
kavuşması için,bütün devlet teşkilatımızın dikkatli,alakalı olmasını isteriz".
Şapka
İnkılâbı ve Kılık-Kıyafet Değişimi; 1925 yılında yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal
Paşa 24 Ağustos 1925'te Kastamonu ve İnebolu'ya yaptığı seyahatinde şapka, kılık-kıyafet
konusunda halkla konuştu. Halka giydikleri kıyafetin millî olmadığını daha medeni
bir görüntüye bürünülmesi gerektiğini anlattı. Giydiği şapkayı ve kıyafetini halka
göstererek buna uyulmasının gereği üzerinde durdu. Çünkü Mustafa Kemal Paşa batı
medeniyetinin bir bütün olarak ele alınmasını ve bunun bir gereği olarak da medenî
kıyafetin kabul ve tatbik edilmesini istiyordu.
2
Eylül 1925'de Bakanlar Kurulu memurlara şapka giydirilmesi için bir kararname
yayımladı. Ancak, Meclis bu kararnameyi anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kabul
etmek istememiştir. Bu gelişmelerin ardından TBMM 25 Kasım 1925 tarihinde 671
sayı ile şapka giyilmesi hakkındaki kanunu kabul etti. Yine 2 Eylül 1925'de cübbe
ve sarık giymek, din adamlarının dışındaki kimselere yasak edilmiţtir.
3
Aralık 1934 tarihînde de 2596 sayılı kanunla din adamlarının, dinî kıyafetlerini
sadece ibadet yerlerinde giyecekleri tespit edilmiş, en yüksek düzeydeki din görevlisi
bu uygulamanın dışında bırakılmıştır.
Tekke,
Zaviye ve Türbelerin Kapatılması; Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos 1925'de Kastamonu'da
yaptığı bir konuşmada tekke ve zaviyelerin kapatılmasını ve tarikatların kaldırılmasının
lüzumundan bahsederek "En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir"
şeklindeki sözleriyle halka akılcı olan yolu göstermiţtir.
30
Kasım 1925 tarihli bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış ve birtakım
unvanların kullanılması yasaklanmıştır.
Milletlerarası
Takvim ve Saatin,Yeni Rakamların Kabulü ve Ölçülerde Değişiklik; Osmanlı Devleti
döneminde uygulanan Hicri ve Rumi takvimler üzerinde Meşrutiyet'le birlikte yeni
düzenlemeler yapılmak istendiyse de başarı sağlanamamıştı. 26 Aralık 1925'te kabul
edilen bir kanunla Hicrî ve Rumî takvim kaldırılarak Milâdî takvim ve milletler
arası saat uygulaması kabul edilmiţtir.
26
Mart 1931 tarihinde çıkarılan 1782 sayılı kanunla da arşın, endaze, okka, çeki
gibi bölgelere göre farklılık arz eden birimler kaldırılarak Avrupa'dan alınan
metre ve kilo gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir.
Bu
değişiklikler gerek ülke içinde, gerekse milletler arası ilişkilerde önemli kolaylıklar
sağlamıştır.
Soyadı
Kanunu'nun Kabulü ve Eski Unvanların Kaldırılması; Gerek toplumsal ilişkilerde,
gerekse nüfus işlerinde meydana gelen karışıklıkları önlemek amacıyla 21 Haziran
1934'te "Soyadı Kanunu" kabul edilmiştir.
Soyadı
Kanunu ile Türkler kendi adından başka bir de soyadı alacaktı. Soyadları Türkçe
olacak, yabancı ırk ve millet adları ile ahlâka aykırı soyadı kullanılmayacaktı.
TBMM
Mustafa Kemal Paşaya 24 Kasım 1934'te " Atatürk" soyadını vermiş, 17
Aralık 1934'de ise bu soyadını başkası tarafından alınmamasını kararlaştırmıştır.
26
Kasım 1934 tarihinde ise "Ağa , hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi,
paşa, hanım, hanımefendi, hazretleri" gibi lâkap ve unvanlar savaş madalyası
dışındaki madalya ve nişanların kaldırılması kabul edilmiştir.
Millî
Bayramlar ve Genel Tatil; 23 Nisan 1921'de TBMM'ye verilen iki ayrı önergede 23
Nisan gününün, Türk Milleti'nin bağımsızlığını elde etmesinin yıl dönümü olması
nedeniyle resmî bayram olarak kabul edilmesi istenmişti. Önerge aynı gün Meclis
Genel Kurulu'nda görüşülerek kabul edilmiş ve kutlanmıştır.
27
Mayıs 1935 tarihinde ise Millî Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun TBMM
tarafından çıkarılmıştır. Bu kanun ile cuma günü olan hafta tatili pazar günü
olarak değiştirilmiştir. Dinî bayramlardan Ramazan Bayramı tatili 3 gün, Kurban
Bayramı tatili 4 gün olarak tespit edilmîştir. 30 Ağustos bir gün Zafer Bayramı
adıyla, 23 Nisan bir buçuk gün Millî Egemenlik Bayramı adıyla,1 Mayıs bir gün
Bahar Bayramı adıyla resmî bayramlar olarak kabul edilmiştir.1 Ocak tarihi ise
bir buçuk gün Yılbaşı tatili olarak tespit edilmiştir.
Kadın
Haklarının Kabulü; Millî Mücadele'nin kazanılması topyekûn Türk milletinin eseridir.
Türk kadını savaş döneminde, erkeğinin yanında görev almış, sırtında çocuğu ile
cepheye koşmuş, dolayısıyla toplumdaki haklı yerini bir defa daha ispat etmiştir.
Ancak kadınlarımızın toplumdaki bu önemli yerine karşılık medenî ve siyasî haklarında
birtakım eksiklikler vardı. Bu konu üzerinde en fazla duran Mustafa Kemal Paşa
olmuştur.21 Mart 1923'te Konya Kızılay Kadınlar Şubesi'nin bir toplantısında yaptığı
konuşmada kadın haklarının tanınması ile ilgili birçok konuya temas etmiştir.
1926
yılından itibaren kadınlarımız kademeli olarak medenî, siyasî ve sosyal haklarına
kavuşmuştur. İlk olarak 17 Şubat 1926'da "Medeni Kanunu'nun" kabulü
ile Türk kadını medeni haklarına kavuşmuştur. 3 Nisan 1930'da çıkarılan "Belediye
Kanunu" ise kadınlara belediye seçimlerinde oy verme ve seçme hakkını getirmiştir.
Siyasî alandaki bu ilk hak daha sonra geliştirilerek Türk kadınlarına 26 Ekim
1933'te Köy İhtiyar Heyetleri'ne seçme ve seçilme hakkının tanınması sağlanacaktır.
Nihayet 5 Aralık 1934'te yapılan anayasa değişikliği ile Türk kadını milletvekili
seçmek ve seçilmek hakkını elde etmiştir.
Türk
Millî Mücadelesi maddî imkânsızlıklar içinde kazanılmış büyük bir zaferdir. Ancak
bu zaferin kazanılmasından sonra yeni Türk devleti büyük bir mücadeleye daha girmek
zorunda kalacaktır. Mustafa Kemal Paşa bu mücadeleyi İzmir İktisat Kongresi'nde
yaptığı şu konuşmasında "ekonomik mücadele" olarak tespit ve işaret
etmiştir;
"...Siyasî,askerî
zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa,
kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz. Yeni Türkiye'mizi lâyık olduğu
kuvvete yükseltebilmek için birinci derecede ve en çok ekonomimize önem vermek
mecburiyetindeyiz. Zamanımız tamamen bir ekonomi devrinden başka bir şey değildir.
Millî Hâkimiyet ise ekonomik hâkimiyetle kuvvetlenmektir. Yeni devletimizin,yeni
hükûmetimizin bütün esasları,bütün programları ekonomi programından çıkmalıdır".
Gerçekten
de demir yollarının, dış ticaretin, bankacılığın yabancıların elinde olduğu, sanayinin
ise olmadığı ülkede devlet, ekonomik meselelere öncelikle el atarak iktisat kongresinde
özetle şu kararlar almıştır:
-Devlet,özel
sektörün gerçekleştiremediği teşebbüslere bizzat el atarak,iktisadî açıdan görevlerini
yerine getirmelidir.
-Yurt
içi ham madde üretimine dayalı sanayi dalları kurulmalıdır.
-Özel
teşebbüsü kredilendirecek bir devlet bankası kurulmalıdır.
-Küçük
imalâttan, büyük iţletmeye bir an evvel geçilmelidir.
-Yabancıların
kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
-Sanayi
desteklenmeli ve millî bankalar kurulmalıdır.
Bu
kararlar, Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte yeni Cumhuriyet hükûmetlerine ışık
tutacak, ekonomik alanda önemli mesafeler kaydedilecektir.
Cumhuriyetin
ilânından sonraki ilk on yıl, Türk devletinin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı
sağlaması bakımından hazırlık yılları olmuştur. Bu yıllarda yeni devlet derlenme
toparlanma, alt yapıyı düzenleme, ekonomiyi yeniden organize etme çabalarında
bulunmuştur. Tarım üretiminin ve tarımda verimliliğin arttırılması çabasına yönelinmiş,
demir yolu yapımına önem verilmiş, Türkiye'yi demir ağlarla örme politikası hedef
olarak seçilmiştir. Ekonomideki yabancılaşmayı önlemek için imtiyazlı yabancı
şirketler elinde bulunan demiryolları ve limanlar, maden işletmeleri ile büyük
kentlerin su, elektrik, hava gazı, haberleşme ve taşıma ihtiyacını gideren işletmeler
devlet tarafından satın alınarak millileştirilmiştir. Ayrıca iktisadî kalkınmanın
finansmanı için gerekli kredi müesseselerinin kurulması ve etkili bir organizasyona
kavuşturulması çabalarında da bulunulmuţtur.
1929
yılında bütün dünyayı sarsmış olan ekonomik bunalım Türkiye'nin iktisadî ve sosyal
gelişmesinde yeni bir dönem açmıştır. İktisadi sıkıntının getirdiği baskı Türk
devletinin daha sonraki dönemlerde sert tedbirler almasına yol açacaktır.
Bu
dönemde yapılan yatırımlar daima devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Tarıma
kıyasla, sanayileşmeye öncelik, eğitim ve nüfus artışına ağırlık verilmiştir.
Atatürk
döneminde alınan tedbirler sonucu fert başına millî gelir yıllık ortalama artış
hızında, altın rezervlerinde önemli artışlar kaydedildi. Tarımda, sanayide, ulaştırmada
ve bayındırlık hizmetlerinde ileri mesafeler kaydedilmiş. Türk ekonomisi kendi
kendine yetecek duruma gelmiştir. Bu yeterlilikteki en önemli faktör, Atatürk'ün
ekonomi politikasındaki temel amacın, "İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün
halkın refahını yükseltmek,toplumun kısa zamanda kalkınabilmesi için de ekonomik
ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşması" olduğu söylenebilir.
Osmanlı
Devleti döneminde sağlık hizmetleri sistemli bir şekilde yürütülmemekteydi. Bugünkü
gibi ayrı bir bakanlık şeklinde teşkilâtlanma mevcut değildi. İlk sağlık teşkilâtı
16 Şubat 1328(1913)'de "Sıhhıye Müdüriyeti Umumiyesi" adıyla Genel Müdürlük
olarak kurulmuş ve Dahiliye Nezareti'ne bağlanmıştır. TBMM'nin açılmasından sonra
oluşturulan ilk hükûmette ise "Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık
ve Sosyal Yardım Bakanlığı)" adıyla ayrı bir bakanlık ihdas edilerek, sağlık
hizmetlerine gereken önem verilmiştir.
Millî
Sağlık Politikası; "Vatandaşların sağlığını korumak, takviye etmek, ölüm
oranını azaltmak, nüfusu arttırmak, bulaşıcı hastalıklardan korunmak ve bu yolla
da millet fertlerinin sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmek"
olarak tespit edilmiştir.
Bu
politika doğrultusunda 1930'da "Umumî Hıfzısıhha Kanunu" çıkarılmış,
1921'de "Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti (Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu)"
ve tıp odaları kurulmuş, Hemşire Okulu, Numune Hastahaneleri, Doğum ve Çocuk Hastahaneleri
açılmıştır. Hastane, hekim, sağlık memuru ve ebe sayısında artış meydana getirecek
tedbirlerin alınması ile ülkede sağlık alanında önemli gelişmeler sağlanmıştır.
4-Çok
Partili Döneme Geçiş Denemeleri ve İnkılâba Karşı Tepkiler:
a-İlk
BMM'nde Oluşan Gruplar ve Muhalefet
23
Nisan 1920 günü açılan BMM aldığı "1" nolu kararla İstanbul Meclis-i
Mebusanı'na katılan üyeleri de kendi çatısı altına almıştır. Böylece BMM üç ayrı
şekilde katılmalarla meydana gelen bir meclis olmuştur.
1)
19 Mart 1920 seçim talimatına göre seçilmîş üyeler
2)
Meclis-i Mebusan'dan gelen üyeler
3)
Yunanistan ve Malta'dan gelen üyeler
BMM'nin
üye sayısı konusunda bazı ihtilâflar vardır. Bu üyeler 66 seçim çevresinden seçilmişlerdir.
Çeşitli meslek gruplarına mensup olan milletvekilleri, değişik düşünce yapılarına,
hayat tarzlarına ve kültürlere sahiptir. Misak-ı Millî ilkelerinin gerçekleşmesi
bütün milletvekillerinin ortak ideali olmakla beraber bunun dışındaki konularda
fikir birliği mevcut değildi. Farklı menşelerden gelmelerinden dolayı farklı düşüncelerin
de sahibiydiler.
Damar
Arıkoğlu meclisteki grupları İstiklâl, Muhafazakâr ve Bolşevikler olmak üzere
üçe ayırır. Julıan E. Gillespie ise "Kemalistler, İstiklâl grubu, Enver Paşa
taraftarları ve Bolşevikler" şeklinde 4 grupta toplamaktadır.
Mustafa
Kemal Paşa ise grupları beşe ayırmakla birlikte bu gruplardan başka isimsiz olarak
özel maksatlı bazı küçük grupların da faaliyet hâlinde olduklarını söylemektedir.
Bu gruplar şunlardır:
1)
Tesanüt grubu (dayanışma grubu)
2)
İstiklâl grubu (bağımsızlık grubu)
3)
Müdafaa-i Hukuk zümresi (hakları savunma grubu)
4)
Halk zümresi(halk grubu)
5)
Islâhat grubu(reform grubu)
Tesanüt
grubu üyeleri bir çeşit sendikalizmi savunan bir program etrafında toplanmışlardır.
Sayıları 40 kadar olan İttihat ve Terakki yanlıları bu grup içerisinde yer almıştır.
Halk zümresi mensupları ise Bolşevik olmaya meyilli sol eğilimli milletvekillerinden
meydana gelmiştir. İstiklâl grubu milletvekillerinin ekseriyeti ise ileri görüşlü
gençlerden oluşmuştur.
1920
yılı sonlarına doğru ortaya çıkan bu grupların yanı sıra aynı dönemlerde kurulmuş
"Türkiye Komünist Fırkası" ve "Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası"
adlarında iki de parti mevcuttur. Ancak sol eğilimi temsil eden bu partilerin
1921 yılı Ocak ayından itibaren faaliyetlerinin sindirildiğini görüyoruz.
Mustafa
Kemal Paşa Meclis'te oluşan bu grupları bir araya getirmek ve bir uzlaşma sağlamak
için çaba sarf etmiştir. Başarılı olamayınca da "Anadolu-Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Grubu" adıyla bir grup kurma çalışmalarına başlamıştır.
Mustafa
Kemal Paţa TBMM'de mevcut grupları birleştirmek suretiyle Meclis'e işlerlik
kazandırmak istediyse de bunda başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 Mayıs 1921 günü
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu kurdu. Bu teşekkül A-RMHC'nin Meclis
grubunu oluşturmuştur.10 Mayıs tarihli toplantıda grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler
ve Mustafa Kemal Paşa'nın hazırladığı A-RMHG'nin amaçlarını gösteren iki temel
madde de kabul edildi. Bu maddeler şunlardır:
Birinci
Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde memleketin bütünlüğünü ve milletin bütün
maddî ve manevî kuvvetlerini gereken hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin
resmî ve özel bütün kuruluş ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet etmeye çalışacaktır.
İkinci
Grup, devlet ve milletin teşkilâtını Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun koyduğu ilkeler
çerçevesinde sırasıyla şimdiden tespite ve hazırlamaya çalışacaktır.
A-RMHG,
grup başkanlığına Mustafa Kemal Paşayı, başkan vekilliğine de Edirne milletvekili
Mehmet Şeref Beyi getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa Meclisteki bütün milletvekillerinin
aslında A-RMHG'nin tabiî üyeleri olduğunu belirtmiştir. Ancak bunun dışında kalanlar
daha sonra 2. Grubu meydana getirerek ciddi bir muhalefet hareketini başlatacaklardır.
Mustafa
Kemal Paşa Ankara'da 1922 yılının Aralık ayında gazetelere verdiği demeçte "Halk
Fırkası" adında bir siyasî parti kuracağını açıklamıştır. Ayrıca Halk Fırkası'nın
dayandığı iki temel ilkenin "Tam bağımsızlık" ve "kayıtsız şartsız
millet hâkimiyeti" olduğunu ifade ederek, kurulacak partide bütün milletin
temsil edileceğini belirtmiţtir.
TBMM,
1 Nisan 1923'te seçimin yenilenmesine karar vermiş, 3 Nisanda ise seçim kanununda
birtakım değişiklikler yapmıştır.
8
Nisan 1923'te Mustafa Kemal Paşa yayımladığı "seçim hakkında beyanname"
ile mecliste mevcut olan A-RMHG'nin Halk Fırkası'na dönüşeceğini bildirdi.
Aynı
beyanname ile grubun programını 9 madde hâlinde yayımladı. Seçimlerden sonra TBMM'nin
ikinci dönemi 11 Ağustos 1923'te açıldı.9 Eylül 1923'te ise Halk Fırkası kuruluşunu
tamamladı. Genel Başkanlığına da kurucusu Mustafa Kemal Paţa getirildi.
Bilindiği
gibi, muhalefet, bütünüyle siyasî sürecin bir parçası ve unsuru, hükûmet veya
iktidarın alternatifidir. İktidarın bir tamamlayıcısıdır. Nerede bir topluluk
varsa orada değişik isim ve şekillerde siyasî çatışma vardır. Toplum ne kadar
az gelişmişse, gruplar ve fertler arasındaki fikir ve çıkar çatışmaları da o kadar
sert ve şiddetli olur. Gelişmiş toplumlarda ise bu çatışma birtakım usul ve kurallara
bağlanmıştır. Siyasî anlaşmazlığın organize ifadesi "Siyasî Muhalefet"
müessesiyle nihaî çözümü bulmuştur. Siyasî muhalefet, demokratik, liberal, parlâmenter,
anayasal çoğunluk, hürriyetçi gibi çeşitli isimler taşıyan bütünüyle müesseseleşmiş
bir siyasî toplumun temel kuruluşunu ve mihenk taşını oluşturur.
Osmanlı
Devleti'nde meydana gelen ilk muhalefet hareketi Genç Osmanlıların 1865'te kurdukları
cemiyet ve faaliyetleri olarak kabul edilir. Cumhuriyet Türkiye'sindeki ilk muhalif
siyasî parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmakla birlikte, ilk BMM'nin açılmasıyla,
siyasî parti hüviyeti altında olmaksızın, başlayan ve gelişen bir muhalefet hareketi
olduğu kesindir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın A-RMHG'yi kurmasından önce Erzurum Mebusu Hoca Raif Efendi , Yeşilzade
Salih Hoca ve arkadaşları A-RMHC'den ayrılarak "Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti'ni"
kurmuşlardı. Bu cemiyetin muhalif olduğu konulardan birisi "Komünist faaliyetlerinin
artması" diğeri ise "Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nde meydana gelen değişiklikler"
olarak gösterilmiştir. Ayrıca mevcut cemiyet ilkelerinin başına da, Hilâfet ve
Saltanat makamının ve devlet şeklinin olduğu gibi bırakılmasını sağlayıcı birtakım
eklemeler yapmışlardır.
BMM'de
A-RMHG'nin kurulmasıyla, bu grubun dışında kalan Erzurum Mebusu Celalettin Arif
Bey, Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları ikinci grubu meydana getirmiţlerdir.
Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti de bu grubu desteklemiţtir.
Esas
amacı Mustafa Kemal Paşanın kişisel egemenlik kurmasına karşı çıkmak olan ikinci
grup, Başkumandanlık Kanunu'nun süresinin üçüncü uzatılışında resmen oluşmuş kabul
edilmekle beraber, bu tür bir muhalefetin daha eskilere dayandığı açıktır.
Birinci
ve ikinci Müdafa-i Hukuk Grupları Meclis'te sık sık birbirleriyle çatışmışlardır.
Bu yüzden bir kısım vekiller(bakanlar) istifa etmek zorunda kalmışlardır. Vekil
seçimi ile ilgili kanunda istekleri yönünde değişiklik yaptırarak Rauf Beyin İcra
Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan) seçmeleri grubun sayısal gücünün küçümsenmeyeceğini
gösterir. Ancak ikinci grup Meclis'in ilk dönemi sonuna doğru bu gücünü kaybederek
dağılmaya yüz tutmuş ve seçimlerin yenilenmesiyle de tamamen Meclis'ten uzaklaşmışlardır.
b-Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası :
Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet dönemi siyasî tarihinde kurulan ilk muhalefet partisi
olarak kabul edilir. Meclis'te gerek ikinci grup muhalefetin, gerekse Halk Fırkası
sonrası muhalefetin hazırladığı zemin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın oluşmasını
sağlamıştır.
Halifeliğin
kaldırılmasına, Mustafa Kemal Paşanın yakın silâh arkadaşlarından Rauf ve Adnan
Beyler, Refet, Kâzım Karabekir, Ali Fuad ve Cafer Tayyar Paşa'lar olumsuz tepki
göstermişlerdir. Giderek şiddetlenen muhalefet hareketi 1924 yılının Ekim ayına
gelindiğinde Refet Paşa, Dr. Adnan, İsmail Canbulat ve Rauf Beylerin etrafında
toplanmaya başladı.
Bu
arada hem milletvekili hem orduda görevli olan generaller ya ordudan ya da milletvekilliğinden
uzaklaştırılarak ,Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin günlük politika cereyanları dışında
kalması sağlanmıştı. Askerlik görevinden Refet Paşadan sonra Kazım Karabekir Paşa
ve Ali Fuat Paşa istifa ederek siyasî hayatı seçmişlerdir.