TÜRK
MİLLÎ MÜCADELE HAREKETİ VE KUVA-YI MİLLİYE RUHU
XX.
yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve muharebelerin, Türk
milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti,
Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız kalamamış
ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı
Devleti'nin hem zayıf durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız
kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu. Mondros
Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı.
İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin
sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu.
Bu yönde netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele,
askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi. Mustafa
Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle
ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide temel amacın,
hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli
ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin
kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli ciddî olarak
tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin
başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul Hükûmeti'ni
muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak vasıflandırıyorlar
ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir
ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar devam etmiş
ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı
Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde
cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara
Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak
bir mahiyet arz edecektir. Anadolu'nun
İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller Mondros
Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir ferahlık meydana
getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış
ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır. Mondros
Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi,
ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun
fark edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan
Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız
bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun
diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine
karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını
işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları
ise şunladır; Kars
Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta
büyük bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk
bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından
da tanınan bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti"
olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak
kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak
ortadan kaldırılmıştır. Millî
Kongre; Mondros Mütarekesi sonrası Rumların İstanbul'da teşkilâtlanıp "Megalo-İdea"
uğrundaki çalışmalarına engel olmak için, göz hekimi Dr. Esat Paşa'nın çağrıları
ile Türk Ocağı, Kızılay, Muallimler Cemiyeti, Baro ve her fakültenin mezunlar
cemiyeti başta olmak üzere 70 kadar cemiyetten 2'şer temsilcinin katılması ile
29 Kasım 1918' de "Millî Kongre" adı ile partiler üstü bir teşkilât
kuruldu. Tüzüğünde belirtilen amacı, dünyada Türkler üzerinde yapılan haksız ve
yalan yayınlara ilmî yoldan ve belgeler vasıtasıyla cevap vermek idi. 1919 yılı
içinde Millî Kongre, İngilizce ve Fransızca olarak "Dünya Kamuoyu Önünde
Türkiye", "Ermenilerin Müslüman Ahaliye Yaptıkları Mezalim Hakkında
Belgeler" ve "Avrupa'nın Ünlü Yazarlarına Göre Türkler" gibi değerli
eserler neşretti. 1919 yılı sonunda milletvekili seçimlerinde adayların tespit
ve tanıtılmasında Türk milliyetçilerini destekleyen Millî Kongre, 28 Ocak 1920'de
"Misak-ı Millî"nin hazırlanmasına da fikrî anlamda hizmet etmiştir.
İstanbul'un 16 Mart 1920' de resmen işgali üzerine, çalışmalarını durdurmuşsa
da, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Ankara'da toplanan Meclisi fikren desteklemekten
geri kalmamıştır. Trakya-Paşaeli
Müdafaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi ; 2 Aralık 1918' de, Edirne'de, Yunan
istilâ ve işgaline, Mavr-i Miracıların iddialarına direnme ve cevap vermek gayesiyle
kurulmuştur. Trakya'nın ırk, kültür, ekonomi ve tarih bakımından Türklere ait
olduğunu ispat için çalışmıştır. "Yeni Edirne" ve "Ahali"
adlı iki gazete çıkarmıştır. İzmir
Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ; Nurettin Paşa'nın gayretleri ile kurulan
bu cemiyet Rum iddialarına karşı mücadele için 26 Aralık 1918'de kurulmuştur.
1918 yılının Aralık ayı sonunda İzmir'de kurulan "Müdafaa-i Vatan Heyeti"
adlı cemiyet 14 Mayıs 1919 günü İzmir'e Yunan askerlerinin geleceği haberini protesto
için beyannameler bastırıp dağıtırken adını İlhak-ı Red heyetine çevirmişti. İzmir'in
işgalinin ertesi günü İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ile birleşerek
faaliyetlerini yürütmüştür. Vilâyat-ı
Şarkiyye Müdafaa-i Hukuku Millîye Cemiyeti; Erzurumlu Raif Hoca ile Diyarbakırlı
Süleyman Nazif cemiyetin merkezini 2 Aralık 1918'de İstanbul'da kurmuşlardır.
Çıkardıkları Fransızca ve Türkçe "Hadisat" gazetesi ile Doğu illerimizin
Türklüğünü ve İslâmlığını müdafaa ediyor, Ermenilerin hiçbir zaman çoğunluk teşkil
etmediklerini belirtiyor ve Kürdistan Teâli ve Teâvün Cemiyeti ile de mücadele
ediyordu. Mart 1919'da "Albayrak" gazetesini yeniden faaliyete geçirilerek
cemiyetin fikirlerini yaymaya başladı. 3 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir Paşa'nın
15. Kolordu Komutanı olarak göreve başlaması ile birlikte cemiyet Kâzım Karabekir
Paşa'nın şahsında bir baş, bir koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuştur. (Tayyib
Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken Mondros Mütarekesinden Sivas Kongresine, Cilt:I,
Ankara,1959,s.74.). Cemiyet, Mustafa Kemal başkanlığındaki Erzurum Kongresini
yaparak, 7 Ağustos 1919'da Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katıldı. Muhafaza-i
Hukuk Cemiyeti; Cemiyet bölgesel bir amaca dayanarak ortaya çıkmış olmakla
beraber Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontusçu Rumlara, ayrıca Ermenilere
karşı mücadele ediyordu.12 Şubat 1919'da kurulan bu cemiyetin başkanlığını Trabzonlu
Barutçuzade Ahmet Hoca yapıyordu. "İstiklâl" adlı gazetelerini çıkararak
Rum iddialarının çürüklüğünü, Ermenistan hayalinin boş olduğunu yurttaşlara ve
dünyaya duyurmaya çalışmışlardır. Cemiyet
mensupları Erzurum Kongresi'ne iştirak ederek kongre sonunda kurulan Şarkî Anadolu
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katılarak çalışmalarını genişletmişlerdir. Kilikyalılar
Cemiyeti; İstanbul'daki Adanalı, Maraşlı, Antepli ve Tarsusluların Ermenilere
karşı 20 Aralık 1918'de kurduğu bu cemiyetin başkanlığını Rifat Bey yapıyordu.
Cemiyet yayın yolu ile işgale ve "Kilikya Ermenistanı" kurulmasına engel
olmak istiyor, bunun içinde bölgede silâhlı mücadeleyi plânlıyordu. Daha sonra
cemiyet, merkezini Adana'ya nakletmiştir. Anadolu
Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti ; 5 Kasım 1919'da Sivas'ta kurulan cemiyet
memleketin bütünlük ve istiklâlini müdafaa uğrunda bütün Anadolu'nun birliği için
çalışmak gayesiyle mitingler tertip etti. İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto
telgrafları gönderdi. Millî
şuura sahip bütün bu dernekler Sivas Kongresi'nde 7 Eylül 1919'da birleşerek "Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti " adını almışlardır. Mustafa
Kemal Paşa'nın İstanbul'daki Hazırlıkları ve Millî Mücadelenin Başlaması Mustafa
Kemal Paşa İtilaf donanmalarının mütareke hükümlerine göre İstanbul'u fiilen işgal
ettiği 13 Kasım 1918 tarihinde bu şehre gelmişti. Gördüğü manzara karşısında çok
sinirlenen Mustafa Kemal Paşa'nın yaverine söylediği "Geldikleri gibi giderler"
sözü meşhurdur. Mustafa
Kemal Paşa, Anadolu'ya geçmeden önce İstanbul'da kaldığı altı aylık süre Millî
Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan hazırlık dönemidir. Bu dönem yakın
tarihimizde yeni Türk devletinin yapılanmasında siyasî ve fikrî temellerin oluştuğu
fevkalâde öneme haiz tarihî hadiseler silsilesi ile doludur. Mustafa
Kemal'in İstanbul'da bulunduğu süre içerisinde düşüncesi, henüz Mebuslar Meclisi'nde
güven almamış bulunan Tevfik Paşa kabinesine, mecliste güvenoyu verilmesini önleyerek,
iş başına millî ülküye bağlı, azim ve kuvvet sahibi bir kabine geçmesini sağlamaktı.
Bu fikrini tanıdığı ve güvendiği arkadaşlarına, bir kısım milletvekillerine de
kabul ettirmişti. Fert fert yaptığı bu temas ve anlaşmaları yeterli görmeyerek,
Tevfik Paşa kabinesine giderek milletvekillerini toplu bir hâlde görmek ve fikrini
orada da anlatmak istedi. Mustafa Kemal mecliste bir salonda toplanan milletvekillerine
düşüncelerini açık olarak anlattı ve o gün için alınacak tek tedbirin kabineye
güvenoyu vermemek olduğunu söyledi. Böyle
bir karar karşısında meclisin dağılması ihtimalinden bahsedenlere bunun muhakkak
olduğu ve esasen kabine güvenoyu alırsa ilk işinin yine meclisi dağıtmak olacağı
cevabını verdi. Uzun tartışmalardan sonra bu hususî toplantıda bulunan milletvekilleri
Tevfik Paşa kabinesini düşürmeye karar verdiler. Biraz sonra meclisin resmî toplantısı
açıldı ve Sadrazam Tevfik Paşa, kabinesiyle gelerek beyannamesini okudu. İstediği
güvenoyunu meclisten tartışma bile olmadan aldı. Dinleyici
localarından birinde meclisin çalışmalarını takip etmiş olan ve o günkü neticeden
hiç memnun kalmayan Mustafa Kemal'in evine döner dönmez ilk işi, Padişah'ın başyaveri
vasıtasıyla Vahdettin'den bir görüşme istemek oldu. Padişah 22 Kasım 1918 Cuma
günü selâmlıktan sonra kendisini kabul edeceğini bildirmişti. Padişah,
cuma günü herkese tercihen, Mustafa Kemal'i kabul etmiş ve onun düşündüklerini
anlatmasına yer bırakmayarak, ordunun, komutan ve subaylarının Mustafa Kemal'i
çok sevdikleri için onlardan kendisine bir fenalık gelmeyeceğini temin etmesini
istemişti. Buna karşılık Mustafa Kemal tarafından kendisine sorulan "...ordu
tarafından aleyhinize hazırlanan bir harekete dair malûmat ve mahsusatınız mı
var?" sorusuna, padişah kesin bir cevap vermemekle beraber o gün için değilse
bile ilerisi için böyle bir ihtimali mümkün gördüğünü istemeyerek ifade etmişti. Görüldüğü
gibi Mustafa Kemal Paşa, Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da, iktidara gelmenin bütün
yollarını denedikten sonra, Anadolu'ya geçmek ve "millî mukavemet"te
bulunmak gibi "ağır ve kat'i" bir kararı her yönüyle incelemiş ve "bundan
başka bir şey yapmak ihtimali kalmadığına" inanmış idi. Sonunda devletin
ve milletin İstanbul'dan kurtarılamayacağını anlayan M. Kemal Paşa Anadolu'ya
geçerek millî mukavemette bulunma kararını vermiştir. Bu karardan sonra Anadolu'ya
geçerek millî mukavemet kararına varmakla iş bitmemiştir. Bundan sonra O, mümkünse
resmî bir görevle, bu mümkün olmazsa özel olarak Anadolu'ya geçme ve orada bir
Millî Mücadele hareketini başlatmanın çarelerini aramaya başlamıştır. Bu hususta
ona başta Ali Fuat Cebesoy olmak üzere arkadaşlarının büyük yardımı olmuştur.
Önce Mustafa Kemal Paşa'ya Anadolu'da görev verilmesi için kendisinin hükûmette
etkili bir kişiye tavsiye edilmesi gerekmiştir. Bu işi yapan kişi, Ali Fuat Paşa'dır.
Ali Fuat Paşa, daha sonra dahiliye nazırı olan Mehmet Ali Bey'e Mustafa Kemal
Paşa'yı tavsiye etmiş ve onu bu hususta ikna etmiştir. Mehmet Ali Bey Samsun ve
çevresinde bir asayişsizlik durumu ortaya çıkıp, İngiliz işgal komutanlığının
Osmanlı Hükûmeti'ne protestolu bir rapor verdiği sırada dahiliye nazırı idi. Damat
Ferit Paşa, Mehmet Ali Bey'e dahiliye nazırı olarak meselenin halli hususunda
fikrini sormuştur. O da, bölgeye dirayetli ve tam salahiyetli bir komutanın gönderilmesi
gerektiği ve bu komutanın da Mustafa Kemal Paşa olabileceği şeklinde fikrini beyan
etmiştir. Mehmet
Ali Bey, meselenin halli için sadece Mustafa Kemal Paşa'yı tavsiye etmekle kalmamış
aynı zamanda sadrazamı bu hususta ikna etmeyi de başarmıştır. Bu görüşmeden sonra
Erkân-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Cevat Çobanlı ve Mustafa Kemal Paşalar ile yemek
yiyen Damat Ferit Paşa, bir gün sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa'ya Samsun ve çevresindeki
olayın araştırılmasına Mustafa Kemal Paşa'nın memur edilmesi emrini vermiştir.
Bundan sonra, "9. Ordu Müfettişliği" olarak gerçekleşecek tarihî tayinin
işlemlerine geçecektir. Türk
İstiklâl Savaşı'na başlangıç teşkil eden bu tayin tesadüfler sonucu olarak değil,
Mustafa Kemal Paşa'nın Mütareke Dönemi'nde gösterdiği şuurlu faaliyetleri sonucu
gerçekleşmiştir. Mütareke Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa memleket meselelerinin
dışında veya gerisinde kalmamıştır. O, herkesin her şeyden ümidini kestiği bir
dönemde kendisine, devletine ve Türk Milleti'ne olan güvenini yitirmemiştir. Kurtuluşu
başka bir devletin himaye ve desteğinde değil, kendi gücümüzde görmüştür. O'nun
Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da gösterdiği faaliyetlerin temelinde bu inanç ve
karar vardır. Mustafa
Kemal Paşa'nın fikrî faaliyetlerinin başlıca hedefi Anadolu'ya geçerek millî mukavemet
hareketini başlatmak olmuştur. O, bu gaye ile bir taraftan yakın arkadaşlarını
bu fikir etrafında hazırlarken, diğer taraftan bunun tahakkuku için yollar aramıştır.
Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa, bu ideal için sadece önüne çıkan fırsatları değerlendirmekle
kalmamış, amacı doğrultusunda yeni fırsatlar meydana getirerek bunlardan azamî
ölçüde yararlanmıştır. Diğer
bir ifade ile O, tarihin önüne çıkardığı fırsatlardan azamî ölçüde yararlanmasını
bilmiştir. Bu büyük liderlere mahsus bir özelliktir. (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk,
Cilt:I-III, Ankara,1984.; Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul,
1953.; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbinin Esasları, İstanbul,1972.)
Mustafa
Kemal Paşa'nın Anadolu'ya Geçişi ve Kongreler Dönemi
Mustafa
Kemal Paşa için artık tarihî görev başlamıştı. Bu dönemden sonra Osmanlı Devleti
bir süre âdeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Mustafa Kemal Paşa her gittiği
yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükûmeti gibi halkı sükûnete değil, tersine
onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler
ve millî teşekküllerle muharebe eden, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar
eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetleri toplayıp
kararlar alan bir önder olacaktı. Mustafa
Kemal Paşa Samsun'a gelir gelmez ordu müfettişliği görevinin kendisine yüklediği
görevleri yerine getirmek amacı ile hazırlamış olduğu 22 Mayıs 1919 tarihli rapor,
Millî Mücadele hareketinin, Türk insanın hangi temel değerleri üzerine bina edildiğini
göstermesi bakımından fevkalade önemledir. Millî
Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden rapor ana hatlarıyla şu fikirleri ihtiva
etmekteydi; *
Samsun bölgesi Rumları siyasî emellerinden vazgeçerlerse, asayiş kendiliğinden
düzelir, *
Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur, *
Yunanlıların İzmir'de hakları yoktur. İşgal geçicidir. -
Millet,
millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye
çalışacaktır. -
Mustafa
Kemal Paşa Samsun'dan sonra ilk iş olarak 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün ülkeye,
kumandanlara, mülkî amirlere "Millî Teşkilât" kurmaları ve mitingler
düzenlemelerini isteyen bir tamim gönderdi.Bu tamim doğrultusunda ülkenin her
köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak yüzün üzerinde mitingler tertip edilmiş
ve Anadolu Türk insanının sesi dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışılmıştır.
Samsun
ve Havza'dan sonra Amasya'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919 tarihinde
Türk milletine hitaben Amasya Tamimini yayımladı. Amasya Tamimi Türk İnkılâp Tarihimizde
hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel
vesika olması bakımından daima özel bir değer ifade etmiştir. 3
Temmuzda Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, burada bütün görevlerinden hatta
askerlik mesleğinden istifa etti ve milletin bir ferdi olarak vatanın kurtuluşu
için mücadelesine devam etti. 23
Temmuz 1919 günü başlayan Erzurum Kongresi yaptığı çalışmalar sonrasında on maddelik
bir beyanname yayımladı. Erzurum Kongresi beyannamesi Türk milletinin kendi geleceğinin
kendisi tarafından tayin edilmesi gerektiğini ortaya koymuş ve bu uğurda gerekli
her türlü tedbiri almakta serbest olmasını ifade ederek millî iradeye dinamik
ve pratik bir yön vermiştir. Erzurum
Kongresi Beyannamesi çok az değişiklikle 4-12 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan
Sivas Kongresi'nde de kabul edilmiştir. Geniş katılımın sağlandığı Sivas Kongresinde
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti" adında tek kuruluş durumuna getirilmiştir. Erzurum Kongresi'nde
ortaya çıkan ve adeta geçici bir hükûmet niteliği taşıyan "Heyet-i Temsiliye"
Sivas Kongresi'nde sayıca genişletilmiş ve Heyet-i Temsiliye başkanlığına da Mustafa
Kemal Paţa getirilmiţtir. Heyet-i
Temsiliye'ye vatanın bütününü temsil etmek yetkisi verildi. Sivas Kongresi'nde
İtilaf Devletleri'ne karşı takınılan tavır daha da sertleşmiş, milletçe müdafaa
ve mukavemet esası kabul edilmiştir. Sivas Kongresi'nde ortaya çıkan önemli bir
sonuçta ileride Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilecek olan Misak-ı Millî
kararlarının tespit edilmiş olmasıdır. Erzurum
ve Sivas Kongreleri'nin yanı sıra Batı Anadolu'da toplanan Balıkesir ve Alaşehir
Kongreleri Millî Mücadele hareketinin ülke geneline yayılması ve destek görmesi
bakımından kayda değer gelişmeler olarak kabul edilir. Anadolu'da
meydana gelen ve bir tepki olarak ortaya çıkan bütün kongrelerde millet ve milliyet
kavramları ön plândadır. Bu kavramlar Türk tarih ve kültürünün gelişme seyri içerisinde
kaçınılmaz bir netice olarak siyasî bir kimliğe bürünmüş ve yeni Türk devletinin
kuruluşunun temel felsefesini oluşturmuştur. Anadolu'daki
bu gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'u resmen
işgal ederek Meclis-i Mebusanı dağıtmışlardır. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın dağıtılması
ile artık Millî Mücadele'nin ağırlık merkezi tamamen Anadolu'ya kaymış oluyordu. Misak-ı
Millî Mustafa
Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya geldi ve meclisin toplanması
için hazırlıklara başladı. Sultan Vahideddin tarafından 21 Aralık 1918'den beri
feshedilmiş bulunan mebuslar meclisinin toplanması için yapılan seçimlerde Mustafa
Kemal Paşa ilk defa Erzurum mebusu olarak parlâmento üyesi oldu. Meclis-i Mebusan'a
seçilen 168 üyenin ancak 72'si İstanbul'da 12 Ocak 1920 günü açılan Meclise katılabilmiştir. Meclis-i
Mebusan'ın faaliyet gösterdiği dönem içerisinde aldığı en önemli karar Misak-ı
Millî'nin kabul ve ilânıdır. Müsveddeleri Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan
Misak-ı Millî metni Meclis-i Mebusan'ın 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda
ele alınmış üzerinde çok az değişiklik yapılarak 28 Ocak 1920 tarihinde kabul
edilmiştir. Gizli
oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17 Şubat 1920 tarihinde dünya kamuoyuna
ilân edilmiştir. Misak-ı
Millî, İstiklâl Harbimiz sırasında Türk milletinin maksatlarını özetleyen ve Millî
Mücadele'nin başından sonuna kadar değişmeyen bir programın adıdır. Mustafa Kemal
Paşa, esaslarını Millî Mücadele'den yıllar önce tespit ettiği ve bulduğu çıkış
yolunu cesaretle ortaya koyduğu bu programın ilk müsveddelerini 1919 yılı Aralık
ayı sonunda yazmıştır. Misak-ı
Millî metni üzerindeki ilk görüşmeler Ankara'da Mustafa Kemal Paşa'nın idare ettiği
Heyet-i Temsiliye toplantılarında yapılmıştır. Bu özel toplantılar sonunda Türk
istiklâlinin esaslarını tanzim eden bir metin hazırlanmış ve bu metin başta Mustafa
Kemal Paşa olmak üzere Heyet-i Temsiliye üyeleri tarafından imzalanmıştır. Misak-ı
Millî metni Trabzon Mebusu Hüsrev Gerede'ye verilmiş, o da bunu, mecliste sulh
programını tetkikle görevlendirilen komisyona ulaştırmıştır. Yusuf Kemal Bey hatıratında
komisyona gelen metinden söz etmemekte , buna karşılık Rıza Nur Bey, Misak-ı Millî
esaslarının zaten daha önce İstanbul basınında çıkan çeşitli makalelerdeki cümleler
ve hakikatler olduğunu ifade ederek, "Misak-ı Millî adını düşünen ve onu
yapan İstanbul meclisidir" demektedir. Ona göre meclis, bilinen esaslara
bazı ilaveler yaparak yeni bir düzen vermiştir. Meclis-i
Mebusan'a intikal eden metin, 22 Ocak 1920'de Felah-ı Vatan Grubunun gizli toplantısında
Hüsrev Bey tarafından okunmuş, 28 Ocak 1920'de de resmî olmayan gizli toplantıda
oylanarak mevcut bütün üyelerin ittifakı ile kabul edilmiştir. Adı geçen meclisin
yaptığı başlıca işe yarar şey de bu olmuştur. Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî Beyannamesi
olarak adlandırılan bu belge, İstanbul'un işgali ve mebuslar meclisinin tasfiyesi
üzerine Ankara'da toplanan ve Türk milletinden feyz alan Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin kuruluşunun yegâne nedeni olmuştur. Toplandığı ilk gün millî Misak'a
bağlılığını açıklayan meclis, bu sadakatini sarsılmaz bir şekilde sürdürmüş ve
onun gerçekleşmesini amaç bilmiştir. Misak-ı
Millî sınırları esasen, I.Dünya Savaşı'nda düşmanlarımız olan İtilaf Devletleri'nin
Osmanlı Devleti'ne taahhütleri idi. Müttefikimiz Almanların yenilmesi ile Mondros
Mütarekesi'nin tatbikatından önce, Ahd-ı Millî ile çizilen sınırları bize garanti
etmişlerdi. Bu garanti olağan bir şeydi. Yenik olarak çıktığımız bir savaşın sonunda
dahi, Hatay, Musul-Kerkük, hatta Batum ve Halep Türk sınırları içerisindeydi.
Batı Trakya Türkiye'ye katılmaya hazır, Boğazlar, bütün hukuku ile hükmümüze bağlı
idi. Kıbrıs iade edilmek üzere İngilizler'e kiralanmıştı. Yani, İngilizler ve
Fransızlar, verdikleri sözden dönmeselerdi, Türkler, İstiklâl Savaşı olmadan dahi
Millî Misak sınırlarını koruyacaktı. İstiklâl
Harbi'nin sonunda ise, verilen o muazzam mücadeleye rağmen Lozan Barışı'ndan düşmesi
gereken pay alınamamıştır. Hâlâ da kudsî yemin sınırlarımızın çok gerisindeyiz.
Gerçi, Lozan'ı içine sindiremeyen girişimleri ile Atatürk, Hatay'ı Türkiye'ye
bağlatmış ve boğazlar üzerindeki hayati hukukumuzu geri aldırmıştı. Lâkin, Atatürk'ün
ölümünden sonra, gözden ve gönülden çıkarılan Millî Misak ülküsü tamamen yanlış
algılanır olmuştur. Atatürk,
Misak-ı Millî ile ilgili olarak şunları söylemektedir. "Türk milletinin
, kalbinden, vicdanından sahih ve mülhem olan en esaslı, en bariz arzu ve iman
malum olmuştu : Kurtuluş...Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde arzu-yu millî tebellür
ettirilmiş ve ifade olunmuştu...Milletin amal ve maksadını da . kısa bir programa
esas olacak surette toplu bir tarzda ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî unvanı
adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadıyla kaleme
alındı. İstanbul Meclisi'nde bu esaslar, hakikaten toplu bir surette tahrir ve
tespit olunmuştur...Malumdur ki, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde tespit olunan
esasat, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca kabul ve teyit olunup, Misak-ı Millî
namı altında, züpte edilmiş idi. Bu esasat, Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından
da kabul edilerek, o daire dahilinde memleketin tamamiyyetini ve milletin istiklâlini
temin ederek sulhu müsalemeti istihsale çalışıyordu." Mustafa
Kemal Paşa'nın da yukarıda yer alan ifadelerinde de tespit ettiği gibi Misak-ı
Millî, Millî iradeyi temsil eden milletvekillerinin namüsait şartlarda ortaya
koyduğu bağımsızlık bildirgesidir. Misak-ı
Millî ne bir efsane, ne de tarihîn derinliklerinden intikal etmiş bir destandır.
Misak-ı Millî, Türklerin var olduğu devirlerden itibaren karakterinde mevcut olduğuna
inandığımız İstiklâl fikrinin modern manadaki ifadesi ve tezahürüdür. Misak-ı
Millî bölünmez bir Türk yurdunun sınırlarını tespit eden ve günümüzde de canlılığını
muhafaza eden fevkalâde öneme haiz hukukî ve siyasî bir vesikadır. Kuva-yı
Milliye Mondros
Mütarekesi'nin imzalanmasıyla İstanbul Hükûmeti ve buna bağlı olarak ordu İtilaf
Devletleri'nin kontrolüne girmiş, devlet müesseseleri vazifelerini yerine getiremez
duruma gelmişti. Türk milleti uğradığı haksızlıkların önüne geçilmesi hususunda
resmî makamlara yapmış olduğu müracaat sonuç vermeyince vazifenin kendine düştüğünü
kabullenip, işgal gören bölgelerde düşmana karşı harekete geçti. İşte bu direniş
hareketini başlatanlara Kuva-yı Milliye(Millî Kuvvetler) adı verilmiştir. Mili
Mücadele tarihimizde "Kuva-yı Milliye" deyiminin biri dar, diğeri geniş
olmak üzere iki ayrı manası vardır. Bunlardan ilki "Milis" teşkilâtı
adıyla da anılan millî kuvvetleri, yani silâhlı mukavemet teşkilatını anlatmaktadır.
Diğeri ise Millî Mücadele'yi bütünüyle içine alan daha geniş bir anlamı ifade
eder. Bu geniş mana içerisinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Kongreler, İlk Büyük
Millet Meclisi , Misak-ı Millî gibi dönemin temel gelişmeleri yer almaktadır. Yakın
tarihimizde Kuva-yı Milliye dönemi İzmir'in işgali ile I.İnönü Muharebesi arasında
geçen yaklaşık bir buçuk yıllık (Mayıs 1919-Aralık 1920) dönemi ihtiva eder. Bu
zaman zarfında fiilen yabancı işgaline karşı koyan Kuva-yı Milliye hareketi Osmanlı
Devleti'ne bağlı bir kuvvet hüviyetinde değildir. Mevcut hükûmetten ayrı fakat
Türk milletine dayanan ve onun adına faaliyet gösteren, dolayısıyla yalnız Anadolu
Türk halkının bünyesinden çıkmış bir direniş hareketidir. Kuva-yı Milliye'nin
ortaya çıkışı bir siyasî parti hüviyetinde de olmamış, taraftarlarını memnun edecek
mevkileri ve memuriyetleri de vaat etmemiştir. Buna rağmen az zamanda ülke genelinde
samimî bir Türk birliği meydana getirmiş olmasını ancak halkın "hâlet-i ruhiyyesi",
geçirdiği sıkıntılar ve istiklâlini müdafaa hususundaki hassasiyeti ile izah etmek
mümkündür. Kuva-yı
Milliye'nin Milli Mücadele döneminde birçok faydaları olmuştur. Sağladığı en önemli
fayda, dünya kamuoyunda Türk halkının Yunan işgalini sükûnetli karşılığı kanaatinin
yerleşmesini önlemek ve Milli Mücadele hareketini mazlum bir milletin istiklâl
hareketi olarak göstermek olmuştur. Mustafa
Kemal Paşa "Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir istiklâl cidaline
hazır ve teşne bir hâlde buldum" derken mevcut olan bu ortamın geniş bir
propaganda şebekesi vasıtasıyla sağlandığı anlamına gelmediği açıktır. Anadolu
Türkünün bu noktaya gelmesini sahip olduğu "cevher-i aslî"sinden çıkan
tabiî ve an'anevî bir netice olarak kabul etmek en isabetli görüş olacaktır. "Kuva-yı
Milliye" ruhundan anlaşılması gereken mana da bu olmalıdır." demiştir Kuva-yı
Milliye ruhu sadece Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan bir vakıa değildir.
Kaynağını Türk milletinin bilinmeyen tarihinden bu tarafa sahip olduğu ve nesilden
nesile intikal etmiş olan ilk cevherinden alan yeni bir Türk ruhudur. Yahya Kemal
bu anlayışı şu şekilde dile getirmektedir.: "Anadolu'nun
bu üç senelik tarihi yeni Türk ruhu olduğunu, en görmek istemeyen gözlere bile
gösteriyor. Avrupalılar, Amerikalılar İstanbul'a geliyorlar. Bu hadisenin ne olduğunu
bizden soruyorlar, daha yakından seçebilmek için Anadolu'ya kadar gidiyorlar.
İnkârdan şüpheye, şüpheden tereddüde, tereddütten inanmaya doğru günden güne beliren
bir hareket var. Bir gün gelecek ki bir Türklük , yeni bir Türk ruhu tâ karşıdan
seçilecek" Milli
Mücadele dönemi aydınlarının eserleri incelendiğinde Kuva-yı Milliye ruhunun Türk
milleti için yeni bir istiklâl mücadelesini ifade ettiği hususunda müşterek bir
görüşün ortaya çıktığı görülür. İstiklâl mücadelesinden amaç ise; Türklerin ekseriyeti
teşkil ettiği bir coğrafî alan içerisinde "Türk milletinin gerek irfanca
ve gerek iktisadiyatça bilâkaydü şart her türlü haricî nüfuzlardan ve kayıtlardan
azade olarak kendi vesaitiyle azami inkişafına mazhar olmasıdır. " Millî
İstiklâl davasına atılmış olan Türk milleti bu dava devam ettiği sürece, bu istiklâle
inanan ve onu gerçekleştirmek için hesapsız fedakarlığı göze alan bir ruh hâleti
içerisinde olmuştur. Bu esrarengiz şuur hiçbir, ilmin, hiçbir eğitimin ve hiçbir
propagandanın mahsulü değil, Türk karakterinin samimî bir tezahürüdür. Bu
ifadelerden de anlaşılacağı gibi Kuva-yı Milliye, "Millilik" vasfının
ön plânda tutulduğu, millî istiklâl ve iktisadî hürriyet mücadelesinin hareket
noktasıdır. İstiklâl Savaşı'nda, millî heyecana dinî heyecanın da karıştığı, din
ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığı şüphe götürmez bir gerçek olmakla
beraber, o dönemin dinî duygularının millî bir karakter taşıdığı ve "millilik"
vasfına hizmet ettiği söylenebilir. Millî
Mücadele'nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ilk sayılarından birinde
Kuva-yı Milliye'yi kamuoyuna şu şekilde anlatmaktadır: "Kuva-yı
Milliye, milletin ruhundan ve ihtiyacı beka ve istiklâlinden doğmuş bir vahdettir
ki, onu hiçbir şey ihlal edemeyecektir".
Sonuç
olarak Kuva-yı Milliye ruhu yüksek bir siyasî olgunluk seviyesine gelmiş bir milletin,
bu siyasî kudretini en azametli ve göz kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından
başka bir şey değildir. Kuva-yı Milliye'yi ortaya çıkaran "ruh" bu hareketin
başlangıç dönemi ile de sınırlı kalmamıştır. Millî Mücadele dönemi boyunca Türk
halkının müşterek ve hâkim anlayışını ifade etmiş, yeni Türk devletinin kurulmasında
bir manevî menbaa olmuş, yaşatılmasında milletin tarihi tekâmüllerinden kaynaklanan
manevî dayanağı temsil etmiştir. Kuva-yı Milliye'nin boz kalpaklı kahramanlarının
o günkü ruh hâli bugünde Türk milletinin benliğinde yaşamaktadır. Bu günkü yeni
nesil, bedeli can ve kan ile ödenmiş Türk vatanının muhafazasında fevkalâde hassas
olan sessiz ekseriyettir ve Millî Mücadele hareketinin Türk milleti adına gerçekleştirildiğini
asla unutmamalıdır. |