TARİHİ GELİŞİM İÇİNDE PANSLAVİZM

                                                                                                                      Hasancan ERALACA

 

19. yüzyılın başlarında, Rusya dışındaki Slavlar arasında edebi-kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan kökenden gelen Slav halkların kültürel ve siyasal birliğini ifade etmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok büyük bir gelişime uğramıştır. Panslavizm akımının Rus Devleti ve milleti tarafından tamamen kabul edilmesi ise 1853-1856 Kırım Savaşı ile olmuştur.

 

1854 yılında Rusya’da ilk kez resmi olmayan bir şekilde örgütlenme imkânı bulan Panslavizm, 1858’de kurulan Moscow Slavic Benevolent Committee (Moskova Slav Yardım Komitesi)’nin Rus yönetimi tarafından tanınmasıyla resmi nitelik kazanmıştır. Slavların örgütlenmesi Panslavizm akımının ilerlemesine olanak sağlamıştır. Fakat bu dönemde Panslavizm akımı Panrusizm akımına küçük derecede kayma yaşamıştır.

 

Rusya, büyük Avrupa Devletleriyle, özellikle de Avusturya ile çıkar çatışmasına girmek istemediği için Panslavizm’i açıktan açığa politik bir malzeme haline getirmekten çekinmiştir. Ancak Rusya’da geniş kesimlerce desteklenen ve korunan Panslavizm, daha çok Osmanlı Balkanlarını hedef almış ve Balkanların Osmanlı egemenliğinden çıkışında büyük rol oynamıştır.

 

Bağımsız Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucularından Mehmet Emin Resulzade’nin Başkanı olduğu ‘’Müsavat’’ Partisinin 1923 yılında yayınladığı beyannamede, Çarlık ve Sovyet Rusya’nın aynı siyaseti izlediğini şöyle ifade etmektedir : “Nikola Rusya’sıyla, Lenin Rusya’sı arasında fark yalnız şu kadar ki, O zaman ki cihangirlik siyasetinin lideri Nikola, şimdiki cihangirlik siyasetinin lideri Lenin’dir. O zamanki zincirlerin rengi kara, şimdiki zincirlerin rengi ise kırmızıdır.”

 

Panslavizm’i gerçekleştirmek için I.Petro’dan günümüze kadar bütün Rus devlet adamları “Büyük ve parçalanmaz Rusya” idealinin savunucusu olmuşlardır.

 

Panslavizm’in coğrafi politika olarak üçayağı vardır. Bunlar Türkistan, Kafkasya ve Balkan topraklarıdır. Tarihi Rus siyaseti 18. Yüzyılda Ortodoks Milletlerin haklarını savunarak gündeme gelmiş, akabinde de bu politikasını Panslavizm siyaseti ile devam ettirmiştir. Balkanlara, Kafkasya’ya ve Türkistan’a yönelik Rus yayılmacılığı şüphesiz iki asırdır örtülü taarruz politikası şeklinde devam etmektedir. Komünist Lider Lenin, 1920 yılında tarihi Rus politikasını şöyle tanımlamaktadır. “Rusya’nın menfaatlerine cihan inkılabının menfaatleri feda olsun.”

 

Ruslar emperyalist emelleri doğrultusunda Kafkasya’nın kendi siyasi coğrafyaları için “Arka Bahçe” veya “Hayat Sahası” olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa Kafkasya Türklük bölgesidir, Müslüman -Türk toprağıdır. Bölgenin Müslüman ve Türk ahalisinin Ruslarla hiçbir tarihi, coğrafi ve kültürel bağı söz konusu değildir. Bir Fransız tarihçinin ifadesiyle, “Kafkasya’nın kaderi ilk Çağlardan beri Türk Dünyası ile alakalıdır.”

Şubat ve Ekim ihtilalleri ile Çarlık Rusya’sının yıkılması, yerine Sovyet Rusya’sının kurulması üzerine Türkistan ve Kafkasya’daki Müslüman-Türk Devletleri rejim değişikliğinden istifade ederek bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bolşeviklerin amacı Müslüman milletler arasında ideolojiyi siyasi bir güç olarak kullanarak yeni rejimi bu milletler arasında hâkim kılmak ve emperyalist ve yayılmacı emellerini tatbik etmekti. Lenin ve Stalin tarafından imzalanan 3 Aralık 1917 tarihli “Doğu İlleri ve Rusya Müslümanları” adını taşıyan beyannamede şu düşüncelere yer veriliyordu:

“Camileri, Çar Hükümeti tarafından imha edilen siz ey Mavera-yı Kafkasya Türk ve Tatarları! Bundan sonra Milli ve Medeni müesseseleriniz serbest ve masundur. Milli hayatınızı istediğiniz gibi kurun. Hatta isterseniz Rusya’dan ayrılınız.” Beyannamenin bu tarihlerde ortaya atılışı tamamen siyasi bir yatırım ve Bolşevizm’in Rusya dışında da yerleşmesi, zemin bulması için düşünülmüş bir tuzak idi. Asırlar boyunca “Milletler Zindanında” ıstırap çekmiş olan Müslümanların yalan vaatlere kanmaları mümkün değildi. Gerçekten de Lenin’in liderliğindeki Kızıl Rus orduları 1920 yılının başlarından itibaren Kuzey Kafkasya’yı, 28 Nisan 1920′de Azerbaycan’ı ve yine 1920 yılında Batı Türkistan’ı işgal etmek suretiyle Müslüman-Türk Devletlerinin siyasi varlıklarına son vermişlerdir.

 

PANSLAVİZM’İN RUSYA’DA ÖRGÜTSEL VE İDEOLOJİK GELİŞİMİNDE ‘’MOSKOVA SLAV YARDIM KOMİTESİ’’NİN YERİ

Rusya’da örgütsel anlamda daha etkin ve güçlü bir Panslavist hareket, 1858 yılında Moskova’da Moskova Slav Yardım Komitesi’nin kurulması ile kendini göstermiştir. Başkanlığını Rus Eğitim Bakanlığı’nda kıdemli vekil olan Bakhmetev’in yürüttüğü komitenin kurucu üyeleri arasında Uvarov, Samarin, Katkov, Koşelev, Buslaev, Bodyanski, Khomiakov, Constantine ve Ivan Aksakov, Soloviev, Maviakov, Rochinski ve Pogodin gibi bilinen isimler bulunmaktaydı. Komite’nin amacı, Rusya dışındaki Slavlara, özellikle de Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Slavlara yardım etmekti. Bakhmetev’in imzasıyla, 31 kurucu üyenin izin isteği nedeniyle Rus Dışişleri Bakanı Gorchakov’a gönderilen dilekçede komitenin amaçları üç ana noktada belirtilmişti;

 

1- Güney Slavlarının kilise, okul ve diğer ulusal kurumlarını geliştirmek için para toplamak

2- Slav kilise ve okullarına kitap ve malzeme göndermek ve Ortodoks kilise ve okullara gerekli olan her şeyi temin etmek

3- Moskova’ya eğitim için gelen Slavlara yardım etmek

Aynı zamanda kurucu üyeler, hem Rusya’daki hem de Rusya dışındaki Slavlara bağış toplamak ve taşımak izni isteyerek, Rus Dışişleri Bakanlığı’nın ve Posta İdaresi’nin bu konuda yabancı kişi ve kurumlarla ilişki kurulmasında kolaylık sağlanmasını talep etmişlerdir. Komite başından itibaren aktif bir şekilde çalışmaya başlamış ve Panslavist amaçlar için farklı kesimlerle işbirliği yapmıştır. Özellikle Bulgarlar üzerinde yoğunlaşan komite, kilise ile yakın ilişki kurmuştur. Bunun sonucunda hem Moskova’daki, hem de Moskova dışındaki kilise ileri gelenleri harekete etkin bir şekilde destek vermişlerdir. Aynı zamanda, komitenin “Slav Kardeşler”e hizmet işinin propagandasını yapmak amacıyla çeşitli yayınlar yaptığı bilinmektedir. Kurucu üyelerden bir kısmı komitenin yapısı ve etkinliği açısından önemli bir yere sahipti. Bunlardan komitenin aktif bir organizatörü olan Rochinski, Kırım Savaşı sırasında Tuna seferine katılmış, daha sonra Varna’da Rus konsolosu olmuştur. Bu yüzden Rochinski, Balkan Slavları konusunda şahsi ve resmi bir bağlantıya sahipti. Üyelerden en çok dikkati çekenlerden biri de tarihçi ve gazeteci olan M.P. Pogodin idi. Pogodin, Rusya’da Panslavizm’in siyasal bir nitelik kazanmasında ve Rus devlet adamları ve toplumunca benimsenmesinde ayrı bir yere sahip olmuştur. Pogodin, 1830’lardan itibaren Rusya’nın liderliği altında kurulacak ve Yunanistan, Macaristan ve Tuna Prensliklerini içine alacak büyük bir Slav federasyonu fikrini işlemiştir. Bu yöndeki düşüncelerini 1838’de Rusya’nın tarihi üzerine yazdığı bir mektupta şöyle ifade etmiştir:

 

“Rusya dünya sahnesindeki olağanüstü bir hadise. Hangi ülke Rusya’nın bu büyüklüğü ile mukayese edilmek iddiasında bulunabilir? 60 milyonluk halk. Sayıma girmemiş olanlardan bahsetmeksizin. Bu halkın nüfusu senede bir milyon artıyor ve yakında 100 milyona ulaşacak. Şunu ilave edelim ki, bizim kardeşimiz olan 30 milyon Slav da bütün Avrupa’ya dağılmış bir biçimde yaşıyor. İstanbul’dan Venedik’e, Mora’dan Baltık’a ve Karadeniz’e kadar bizimle aynı kanı taşıyan, bizim dilimizi konuşan ve neticede tabiatın bir kanunu olarak bizimle aynı duyguları paylaşan Slavlar, coğrafi ve siyasi engellere rağmen, bizimle manevi bir bütünlük oluşturuyorlar. Demek ki Avusturya, Türkiye ve Avrupa’nın geri kalan bölümlerindeki halkı yeniden bölmek gerekiyor ve oralardaki Slavların sayısını bizimkine ilave etmek gerekiyor. O zaman onlara ne kalacak? Ve bizim gücümüz nereye ulaşacak? Bu göz kamaştırıcı gelecek gözden uzak tutulmamalıdır.”

 

Görüldüğü gibi Pogodin Rusya’ya Panslavist hedefler için tarihi bir rol biçmiştir. Aynı zamanda o, Rusya’nın kendi kendine yeten bir ülke olarak uluslararası rekabette önlenemez bir potansiyele sahip olduğuna inanmış ve şu sözleri sarf etmiştir;

 

“ Rusya tek başına kendi kendine yeten bir dünyadır. Bizim kendi ülkemizde temin edemediğimiz, başkalarından sağlamak durumunda kaldığımız her hangi bir şey var mı? Bizden daha iyi bir ülke mevcut mu? Bize sanayi konusunda öncülük edecek bir ülke var mı? Niçin Rusya, İngiltere’nin rekabetinden korkmak lüzumunu duyacaktır? İstediği kadar İngiltere’nin gemileri Fırat ve Nil’in sularında kibirlensin. Süveyş ve Panama yollarında büyüklensin! Şu gerçek ki, benim söylediklerim henüz proje halindedir. Fakat gerçekleşmek üzeredir. Çar, Napolyon ve Charles Quint’in hayal ettikleri cihanşümul dünyayı kaplayan monarşiye yakındır.”

 

Görüldüğü gibi, daha ziyade Akademisyenler, Kamu Görevlileri, Yazar ve Editörlerden oluşan komite üyeleri, Rusya’da Panslavist fikirlerin işlenmesi ve Panslavist amaçlara ulaşılması açısından, gerek devlet düzeyinde, gerekse toplumla irtibat konusunda kilit noktalarda bulunmaktaydılar. Nitekim komite, üye sayısını bir yıl içinde 326’ya çıkarırken üst düzey devlet kademelerinden de yardım almıştır. Komiteye para yardımı yapanlar içinde İmparatoriçe ve Veliaht Alexander (daha sonra tahta çıkan III. Alexander) da bulunmaktaydı. Aynı zamanda komite, belki de en fazla Rus Eğitim Bakanlığı’nın desteğini almış ve onunla irtibat kurmuştu.

Komitenin Mali kayıtları, komitenin Bulgar ve Sırp öğrencilerini desteklemek amacıyla Eğitim Bakanlığından düzenli olarak yüklü para aldığını göstermektedir. Aslında bu mali destek genel olarak, komitenin geniş bir yelpazede Rus resmi yetkililerince desteklenmesinin ve himaye edilmesinin bir ifadesi idi. Bu mali destek ve resmi himaye Moskova Slav Yardım Komitesi’nin etkinliğini artırmış ve komiteyi başka Rus şehirlerinde örgütlenme sürecine sokmuştur. Komite 1867’de Petersburg, 1869’da Kiev ve 1870’de Odessa’da şubelerini açmış, geniş ve elit bir sınıf söz konusu Panslavist örgütlenmeye ön ayak olmuştur. Üyelerin çoğunluğu Kamu Görevlileri, Bilim Adamları, Ortodoks dini çevreler, profesyonel askeri sınıf, gazete yazarları ve editörlerden oluşmaktaydı. Diğer taraftan bu gelişimden sonra komitenin üye sayısında da ciddi bir artışın olduğu belirtilmelidir.

 

Kırım Savaşı ve Panslavizm

Panslavizm politik bir malzeme olarak Rusya’nın gündemini Kırım Savaşı yıllarında işgal etmeye başlamasına rağmen, Rusya’nın yabancı devletlerin yönetimi altındaki Slav halklara yönelik politikası Çar I. Petro zamanına kadar inmektedir. Çar Petro, bir taraftan Rusya’nın batılılaşması yolunda büyük bir gayret sarf ederek modern Rusya’nın temellerini atarken, diğer taraftan Rusya’nın “açık ve sıcak denizlere inmesini’’ Rus dış politikasının temel amacı haline getirmiştir. Bu amaç, güney yolu üzerindeki İstanbul, Boğazlar ve Balkanları Rusya’nın nüfuz ve yayılma sahası olarak daha önemli hale getirdiğinden Petro, Osmanlı egemenliğindeki Ortodoks Rum ve Slav halklarla daha fazla ilgilenmiş ve ‘’Panortodoks’’ bir politikayı hayata geçirmiştir. Çar Petro, bu politikasının açık bir göstergesi olan 1 Nisan 1702 tarihli bir mektubunda, İstanbul’daki elçisi Tolstoy’a Türkiye’nin politik, askeri, ticari, coğrafi, vb. durumlarını ele alan raporlar yazmasına işaret ederek Türkiye’deki Ortodoksların kültürel ve ekonomik durumları ile ilgili bilgi edinilmesini ve Kudüs’teki Ortodokslara imtiyazlar verilmesinin ortaya atılmasını istemiş.

Çar Petro’dan sonra Rusya’nın “denizlere açılması”, dolayısıyla da Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi politikasının en gayretli takipçilerinden biri de II. Katerina’dır. Katerina, 1768 yılında Türkiye’ye karşı açtığı savaşla Kırım’ı Osmanlı Devleti’nden koparmakla kalmamış, Küçük Kaynarca Antlaşması’na (1774) koydurduğu iki madde ile de resmen Ortodoksların koruyuculuğu iddiasında bulunmuştur. Böylece Rusya, amaçlarına ulaşmak yolunda Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahale etme hakkını kendisinde görerek istediği anda harekete geçmek için meşru bir zemin yaratmıştır. Böylece Osmanlı topraklarını istila etmek için önemli bir adım atmış oluyordu. Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki politik baskısı ve hareket tarzı, II. Katerina’dan sonra da Rus devlet adamlarının temel dayanak noktası olmuştur. Bu ise Rusya’nın Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan Kırım Savaşı’na kadar olan dönemde Osmanlı Devleti’ne karşı fiilen üç büyük savaşa girmesine zemin hazırladı. Böylece Ruslar Osmanlı’yı zayıf düşürerek Napolyon’un Mısır’ı işgali, Sırp ve Yunan Ayaklanmaları ve Mısır Sorunu gibi büyük olayların seyrinde aktif bir rol oynadılar.

Rusya’nın geleneksel yayılmacı amaçlarına set çeken Kırım Savaşı, Avrupa düzeni ve kuvvetler dengesi açısından önemli sonuçlar doğurmakla beraber, Rus kamuoyu ve Panslavist çevreler üzerine de büyük etki yapmıştır. Savaşın yarattığı hayal kırıklığı, II. Alexander idaresindeki Rusya’yı bir taraftan içine kapanarak geniş bir şekilde reform sürecine sokarken, diğer taraftan Rus toplumunda Avrupa düşmanlığını güçlendirmiştir. Ortaya çıkan yeni durum, başından beri Avrupa düşmanı olan Panslavistleri de harekete geçirmiştir. Panslavistler, gittikçe politik bir çizgiye kayan Panslavizm’i Rus toplumuna işlemeye koyulmuşlardır. Öte taraftan Paris Antlaşması’nın Rus çıkarlarına ağır bir darbe indirmesi ve gelişen Avrupa düşmanlığı, Rusya’da Milliyetçi fikir cereyanlarına karşı resmi bir ilgi başlatmış, Panslavizm’i gündeme taşımıştır. Osmanlı tarihçisi Enver Ziya Karal, Rusya’nın Kırım Savaşı sonrası tavrını ve Panslavist hareketin Avrupa’da Rus çıkarları için ne ifade ettiğini şöyle izah etmiştir : “Rusya, içeride ıslahat, güneyde ve doğuda fetihler yaparken, batıda da özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na zarar veren Slavcılık hareketini sistemleştirmiş ve Doğu Avrupa hakkındaki tarihi ihtiraslarını gerçekleştirmek için zemin hazırlamaya gayret etmiştir.”

Bu arada Panslavizm’in Rusya’nın çıkarları doğrultusunda Rus kamuoyu ve resmi çevrelerde daha fazla ilgi uyandırmasına başka bir neden ise, Avrupa’da Milliyetçilik cereyanının gelişmesiyle güç kazanan ‘’Pancermenizm’’ ve ‘’Panitalyanizm’’ idi. Nasıl ki, amacı Alman birliğini gerçekleştirmek olan Pancermenizm Alman emperyalizmine, keza İtalyan birliğini esas alan Panitalyanizm İtalyan emperyalizmine hizmet ediyorsa, Panslavizm de Rus milliyetçiliği ve emperyalizmine hizmet edebilecek bir hareket olarak görülmüştür. Başka bir deyişle Alman ve İtalyan birliğinin gerçekleşmesinde olduğu gibi, Rusya da Akdeniz’e inen coğrafyada geniş bir Slav İmparatorluğu kurabilirdi. Bu bakımdan, özellikle Panslavizm’in Pancermenizm’e paralel olarak geliştiği söylenebilir.

PAN-SLAVİZM’İN TÜRK DÜNYASI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Rus emperyalizmi bilhassa kültür alanında büyük tahribat yapmıştır. Rusya, Türklerin dil ve kültür birliğini parçalamak için öncelikle Türk dilini ortadan kaldırmaya çalıştı. Bilindiği üzere bütün Türkler 20.yüzyılın başlarına kadar Arap alfabesini kullanıyorlardı. Azerbaycan Türkleri 1925-1926 ders yılında Latin alfabesi ile eğitim ve öğretime başladı. Bütün Türklerin temsilcilerinin katıldığı 1926 yılındaki Bakü Kongresinde, Türk Cumhuriyetlerinde Latin alfabesi kullandırılması için tavsiye kararı alınmıştı. 1 Kasım 1928 tarihinde de Türkiye Latin alfabesini kabul etti. 1928-1930 yılları arasında Sovyetlerdeki bütün Türkler  “Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası’na” geçtiler. Bu yeni alfabe Sovyetlerdeki bütün Türk boylarında ortaktı. Ancak 1937- 1940 yılları arasında Stalin’in emri ile Sovyet emperyalizmi altındaki bütün Türk Devletlerinde Türk alfabesi kaldırılmış, yerine Kiril alfabesi kabul edilmiştir. Üç yıl için Batum ve Türk Cumhuriyetleri Rus-Kiril kökenli, fakat birbirinden farklı yeni alfabelere geçirildiler. Tıpkı edebi dillerin bölünmesi gibi, farklı Kiril alfabelerine geçişte Türklerin kendi iradeleriyle değil, emperyalist gücün irade ve kararı ile olmuştur. Alfabe değişikliğiyle Türkler birbirlerini artık anlayamaz hale gelmişlerdi. Birbirleriyle temasları da son derece sınırlıydı. Böylece edebi diller birbirinden daha da uzaklaşmıştır. Ruslar, milli dilleri kısa zamanda söz de “Büyük Kardeş” olarak adlandıkları kendi dilleri içerisinde eritecekler ve tek dilli Rus milleti haline getirme mücadelesini başlatmışlardır.

Türk Dünyasının tarihi ve ebedi düşmanı olan Rusya’nın üç asırdan beri Türk topraklarına yönelik yayılmacılık ve emperyalist emellerinden vazgeçmediğini onun “Avrupa Konvansiyonel Silah İndirimi Anlaşması” (AKKA) konusunda izlediği siyasette görmek mümkündür. Rusya AKKA’yı hiçe sayarak Kafkasya’yı yeniden silahlandırmaya başlamış ve bölgede sıcak çatışmaların bugün Çeçenistan’da olduğu gibi gelecekte de süreceği mesajını vermeye çalışmaktadır. AKKA’yı ihlal etmekle Rusya’nın “Panslavist” emelinden vazgeçmediğini, Türkiye ve Türk Dünyasına yönelik saldırılarına devam edeceği gerçeği ile karşı karşıyayız.

Ayrıca Yeltsin’in liderliğinde kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) gayesi, yeniden eski Sovyet Rusya’nın sınırlarına ulaşmaktır. Bu amaçla yine Rusya’nın izlediği siyaset doğrultusunda Kafkasya’yı ve bölgedeki bağımsız cumhuriyetleri kendi himayesi altına alarak onları birer “Çevre Vilayet” olarak BDT çatısı altında toplamaya çalışmaktadır. Rusya’nın bir diğer hedefi ise AKKA’yı ihlal ederek, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya milletlerinin topraklarını kendi nüfuz sahası olarak kullanarak bölgede etkin rol oynamaya çalışmaktadır. Bu siyasetle de Türkistan ve Kafkasya’nın hammadde kaynaklarını, bilhassa Kazakistan ve Azerbaycan petrollerini kendi kontrolleri altına almaya gayret göstermektedir. Azerbaycan’ın değerli ilim adamlarından 20′ye yakın kitabı, 500′e yakın makalesi olan rahmetli Prof. Dr. Mirali Seyidov, Rusları şöyle tanıtır : “Bizim en büyük düşmanımız Ermeni değil, bizim asıl düşmanımız 70 yıl boyunca istiklalimizi elimizden alan komünist Ruslardır. Dağlık Karabağ meselesinde de Ermenilerle aramızı bozan ve bu meselenin hiç bitmemesini isteyen yine Ruslardır. Ermeniler aslında yazık millettir. ( Mirali Bey bu ifadesi ile Ermenilerin aciz, korkak bir millet olduğunu söylemektedir. )

Ruslar kendi emperyalist siyasetlerini bölgede uygulamak için Ermenileri kullanmaktadırlar. Rusya’da sistem ve yöneticiler değişmesine rağmen Panslavizm dün olduğu gibi bugün de Türk Dünyasına yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Bu saldırılara karşı Türk Dünyası “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ideali ile hareket ederek Panslavizm’e yönelik, milli, siyasi tedbirleri almalıdır.

 

 


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter