TANPINAR’IN “HUZUR’UNDAN” AFORİZMALAR

Abdulsamet ÇANKAYA

“Demek ki satıhtayım… Daha kendimi bulamadım…”

Ahmet Hamdi TANPINAR

Huzur; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 2.Dünya Savaşı öncesini ele aldığı bir romandır. Roman cumhuriyetin kurulması yeni bir harbin çıkması arasında Türk toplumunda daha net bir ifadeyle İstanbul’da yaşayan bir grup insanın hayatını, onların düşünce dünyasını, estetik zevklerini, ahlaki yapılarını, aşklarını ve dünya görüşlerini, yansıttığı, Türk insanının çöken bir medeniyetin yetim çocukları olduğunu anlatan bir romandır.

Eser; cumhuriyetin kurulması ile birlikte yeni olan fikirlerin, hayat tarzının, toplumsal ve siyasal yaşam biçiminin insanlar üzerindeki etkisini göstermek ve buna yönelik eleştiriler getirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Hemen hemen her karakter kendini aramakta, çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır. Eserde dikkat çeken husus ise eski ile yeninin terkibinin-çatışmasının eski musikiyle, Dede Efendi, Itri gibi klasik sanatçılar ile gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır.

Tanpınar, romanı dört ana karakter üzerine kurgulamıştır. Bu dört ana karakterin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkileri, ruh halleri toplumun geçirdiği değişimin ve bu değişimle yaşanan ruhsal çöküntü, kültür boşluğu ve medeniyet bunalımının adeta bir izdüşümüdür. Roman esas itibariyle Mümtaz ve Nuran karakterlerinin aşkları üzerine kurgulanmıştır. Romanda geriye dönüşler, ruhsal tasvirler oldukça geniş yer kaplamaktadır. Bununla birlikte eser; sondan başa doğru bir şekilde anlatılmaktadır.

Karakterlerden Mümtaz; babasını köylerine yapılan baskın sonucu kaybetmiştir. Annesi ile birlikte işgal edilecek köyden kaçmaları ve annesinin babasından çok kısa bir süre sonra hayatını kaybetmesi Mümtaz’da yalnızlık duygusunu hayatını etkileyecek duruma getirmiştir. Annesinin ölümü üzerine İstanbul’a gelen Mümtaz burada hem hocam hem babam dediği amcasının oğlu İhsan’ın yanına yerleşmiştir. İhsan romandaki dört ana karakterden birisidir. Macide ile evli olan İhsan fikirleri ile Mümtaz’ın fikri hayatının önemli bir kısmını kaplamıştır. Kitabın üzerine kurgulandığı aşkın taraflarından ve eserin ana karakterlerinden bir diğeri olan Nuran ise Fatma adında bir çocuğu olan dul bir kadın olarak karşımıza çıkmaktadır. Nuran toplumsal baskıyı üzerinde en fazla hisseden değişen topluma rağmen hala birtakım baskıların etkisinde olan ve bu yüzden Mümtaz’dan ayrılmak durumunda kalan bir karakterdir. Nuran aynı zamanda aile büyüklerinin etkisiyle eserde eski musikiyi dillendiren en önemli karakter olarak göze çarpmaktadır. Suat ise Huzur’un ana karakterlerinden sonuncusudur. Yeni toplumsal yaşamın neden olduğu ruhi boşluğun en çok etkilediği ve intihara sürüklediği kişi olarak karşımıza çıkarılmıştır.

Eserin bir diğer dikkat çekici yanı ise; eski musikinin oldukça önemli bir yer kaplamasıdır. Hemen hemen her toplantıda, her davette gerek seslendirilen gerekse de dillendirilen eski musiki ve bu musikinin sanatkarları eserin ana karakterlerinin zihni ve fikri yapısını da ifade etmektedir. Eski musiki üzerinden sisteme yönelik eleştiriler, maziye ise sahiplenme ön plana çıkmaktadır.

Tanpınar, romanında medeniyet bunalımının yarattığı boşluğu genel itibariyle karşılıklı konuşmalar üzerinden vermeye çalışmaktadır. Bizde romandan yaptığımız alıntılarla Tanpınar’ın ne demek istediğini ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız bir kitap analizi olmaktan çok Tanpınar’ın zihni ve fikri dünyasının derinlerine inmek kaygısından ileri gelmektedir.

Medeniyet Bunalımı

                Yaşanan boşluk ve ruhsal çöküntünün özdeğerleri de etkilediğini fark eden Tanpınar, Mümtaz’ı konuşturarak Tanrı fikrindeki görüşlerini ortaya koyarak: “O, insanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden uzak, yalnız hayata kuvvet veren bir memba gibi durmalıydı.” Demekteydi.

“Elbette ki iki asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda, hatta etimizde duyacağız” diyerek kendimizi arayışımızın meydana getirdiği değerler buhranını ortaya koyan Tanpınar toplumsal yaşamın ve insan hayatının bu durumdan ne kadar etkileneceğini dile getirmişti.

“Bu polis romanları hulasalarının bu Jules Verne’lerin, Binbir Gecelerin, Tutinamelerin, Hayatülhayvanların ve Künzülhavasların yerini alabilmesi için bütün bir cemaat yüz sene bunalmış, didinmiş, doğum sancıları çekmişti.” Bu ifadeler yaşanan buhranını toplum yaşamı üzerinde oluşan etkinin ortaya konuşudur. Tanpınar bu realitenin farkında olarak tespitini yapmış, başka bir medeniyet ve kültür dairesine girmenin sonuçlarını açık açık söylemekteydi.

“Hülasa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz.” Tanpınar’da benlik duygusu, öz değerlerle yükselme çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu ifadelerde meydana gelen kültür boşluğunun ve özdeğerlerden uzaklaşmanın veciz bir ifadesi olarak görülmeli ve böyle anlaşılmalıdır.

Yeni devletin ilk kuruluş yılları ve devamında kuruluşa uygun olarak mazi ile bağları koparma gayreti olduğunun tespitini yapan Tanpınar “Bu inkarla ne kazanacağız sanıyorsun?; benliğimizi kaybetmekten başka.” diyerek bu hususta hem bir yönlendirme, hem bir sonuç ortaya koymakta ve serzenişini bu ifadelerle yapmaktaydı. Benliğimizi kaybetmekten başka bir şeye yaramayacak olan inkar, bizi kendimizi de inkara sürükleyecekti. Maziye olan bağlılığı ondan asla kopmamak, onu asla unutmamak ve hayatımızda onlara yer vermemizin gerekliliği hemen hemen eserin her yerinde açıkça görülür. “Benim kafamdaki ölülere gelince, onlar benim kadar sende de mevcut şeyler. Asıl hazini nedir bilir misin? Onların tek sahibi bizleriz. Onlara hayatımızda bir pay vermezsek tek yaşama haklarını kaybedecekler.” ifadeleri mazimizin halimizde yer almasının gerekliliğini, bu kıymetlerin iştiyakla hayatımızda yer edinmesinin ne kadar elzem olduğu ortaya konulmaktaydı.

“Ne Allah ile kulunun arasına girmek isterim ne de insan ruhunun büyüklüğünden, imkânlarından şüphe ederim. Kaldı ki bunlar milli hayatın kökleridir… Hepsinin insanlarını, içinde yaşadıkları şartları biliyoruz. Hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar?” diyordu Ahmet Hamdi. Bu toplumun insanlarını medeniyet çöküntüsünün yetimleri olarak tanımlıyor ve bu yetimlere dayanma kudretini veren olgunun mazi olduğunu, köklerimiz olduğunu, bizi biz yapan değerler olduğunu iddia ediyordu. Mazi ile olan bağı kesmeyi, eskiyi artık olarak görüp çöpe atmayı insanların dayanma ve yaşama kudretlerimi elinden almak ile eşdeğer görüyordu.

Zevk ve hayat standartlarının değişmesini yine Mümtaz’ın düşünce dünyasından fışkıran şu cümleler gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “Hiç şüphesiz kafamızda böyledir.”

Bir taraftan kültür ve medeniyet buhranı içinde olduğumuzun tespitini yapan Tanpınar bir taraftanda da iktisadi reformlara ihtiyacımızın olduğunu sarih bir biçimde bilmekteydi. Garp ile olan münasebetimizi bu yeni kültür ve medeniyet dairesinin içine nasıl gireceğimizi, bu husustaki eksiklikleri ise şu ifadelerle adeta açıklığa kavuşturmaktaydı: “Garp ile olan münasebetimiz sadece akan bir nehre sonradan eklenmekle kalıyor. Halbuki su değiliz; insan cemaatiyiz ve bir nehre katılmıyoruz; bir medeniyeti kültürüyle benimsiyoruz; onun için de bir hususi hüviyet olmamız lazım. Halbuki bugün ondan dışa ait icapları kabulden ileri gidemiyor; insanı ihmal ediyoruz. Yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile eskiye de eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz. Hayat kendi ihtiyaçlarımızın seviyesine dahi gelmemiş; o bolluk, yaratıcılık içinde değil ki bize kendiliğinden şekiller, kıymetler teklif etsin. Sanatımızda, eğlencemizde, ahlakımızda, muaşeretimizde, istikbal tasavvurlarımızda daima bu ikilik karşımıza çıkıyor. Satıhta yaşarken mesut oluyoruz. Derine iner inmez kayıtsızlık ve kötümserlik başlıyor. Hiçbir kabile tanrısız olmaz; biz tanrılarımızı yaratmaki yahut yeniden bulmak mecburiyetindeyiz. Her milletten fazla şuurlu ve iradeli olmamız lazım.” Bu ifadeler bize teker teker formülleri, eksiklikleri, yanlışları vermektedir. Benliğimizden vazgeçmeden, kültü ve medeniyet değişimini gömlek değiştirmekle eşdeğer görmekten, ne yeniyi kabul ne eskiyi kabul etmemeni vermiş olduğu araftaki ruhi bunalımdan ve yeni bir ahlak anlayışını bulamamaktan yakınan Tanpınar bunun toplumsal çöküntülere sebep olduğunu ve bu çöküntüden kurtuluş yolunu hüviyetimize sahip çıkmak, ikilik çıkmasının önüne geçmek ve yeni bir ahlak anlayışı geliştirmekle çözüleceğini iddia etmiştir. Bizim yalnız bir şey olmamız, o da biz olmamız gerektiğini ifade eden Ahmet Hamdi bunun tüm eksiklik ve aksaklıkların tüm travmaların çözümü olarak görmektedir.

Değerler

“Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.” Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz diye ekleyerek değerlerimize, öz benliğimize bağlılıktan, bizi biz yapan kıymetlerden vazgeçmemiz gerektiğini ifade eden Tanpınar bu hususta çözümü ortaya koyuyor ve yaşanan boşluğun sebeplerini sorguluyordu.

“Düşün bir kere, Dede gibi bir adamı yetiştirmişsin, Seyid Nuh, Ebubekir Ağa, Hafız Post gibi adamlar gelmiş, muazzam eserler vermişler. Benliğimizin bir tarafı yapılmış. Sen farkında değilsin; ruh açlığı içindesin. Felaket şurada; bugünkü nesil ortadan çekildi mi, çoğu ezbere olan bu eserler kaybolacak.” Tanpınar adeta bugünleri görür gibiydi. Bugün Dede’den ve diğerlerinden kim haberdar? Bizi bizi yapan kıymetleri kim biliyor? Bu eserlerin, bu kıymetlerin bizi biz yapan olgular olduğunu ifade eden Tanpınar, ruhi doygunluğa da ancak bu eserlerle oluşacağının da formulünü veriyor.

Eserde eski musikinin ne kadar önemli bir yer kapladığına yukarıda değinilmişti. Bizi biz yapan değerler olarak sunulan musiki hususunda Mümtaz’ın ağzından söylenen şu ifadeler hem değerlerimizi, hemde giymek istediğimiz gömleğin hangi şartlarda üstümüze oturacağını ele veriyor: “Bizim musıkimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez sanıyorum.” Bununla beraber musikimizin mazimize açılan bir anhtar olduğunu ifade eden Ahmet Hamdi, bunu ise şu cümleler ile Mümtaz’a söylettirmekteydi: “İstanbul peysajı, bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız, hepsi musikideydi.” Ancak bu yüzden garp bizi anlamamakta bizim aramızda yabancı olarak dolaşmaktaydı. İnsanın kıymetleri ancak musıki ve şiir ile çizildiğinde benimseniyor, her şeyin üstünden geçsek bile ancak şiir ve musikiye dokunabiliyoruz.

“Bu İstanbul şivesi dediğimiz, Nedim ve Nabi’nin hayran oldukları terbiye ve zevkin içinde yetişme idi.” diyerek kendi estetiğimizi, kendi ahlakımızı, dilimizin hususiyetlerini dile getiren Ahmet Hamdi değerlerimize yönelik bakışımızı terennüm etmekteydi.

Yeni bir hayata girilmiş ve bu hayat çöküntüler üzerine kurulmuştu. Tanpınar bu gerçeği görerek bu yeni hayatın yeni ufuklara sıçrayabilmesinin formülünü bizlere veriyordu: “Bir hüviyet lazım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alır.

Bir tarafta eski medeniyetin enkazı, diğer tarafta yeni medeniyetin kiracısı olan ülkemizin ve toplumumuzun bu ikilik karşısında yaşadığı travmanın çözümünü ise: “Yalnız bir şeyi biliyoruz. O da birtakım köklere dayanma zarureti. Tarihimize bütünlüğünü iade etme zarureti… Bunu yapamazsak ikiliğin önüne geçemeyiz.” ifadeleriyle formüle eden Ahmet Hamdi Bey; “Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.” diyerek bir misyon bir mesuliyet yüklemektedir.

Bizim hayata baktığımız çerçevelerin bizim şahsiyetimiz, bizim tarihi benliğimiz, bizim milli hislerimiz olduğunu dile getiren Tanpınar Ben Türkiye’yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kainata, insana, her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim. diyerek bunun yöntemini açıklamaktadır.

Bütün iç hayatımızı ve ahlak anlayışımızı Allah fikrine bağlayan Tanpınar bu satrancın onsuz oynanmayacağını ve insanlığın ancak yeni bir ahlak anlayışı ile tanrılaşabileceğini dile getirerek insanlığın önüne konulanın nasıl ve hangi yolla olacağını ve bizi biz yapan ahlak anlayışının hangi yolla izah edeceğini dile getirmiştir. Yine ahlak hususunda yeni bir ahlakın kurulmasının oldukça güç ve zor bir iş olduğunu dile getiren Tanpınar bu yeni ahlakın ıstıraplarımız, tecrübelerimiz ve terbiyelerimiz arasından geleceğini ifade ederek bizim bu husustaki yanlışımızın aklın bulduğunu hayatın kabul etmemesinde görmektedir.

 

 

Şark ve Garp

“Şark oturup beklemenin yeridir.” diyordu Tanpınar. Zamana ayak uyduramayıştan, kendi içine kapanıklığından ve hareketsiz yaşamla bir kültür ve medeniyet üretiminee geçilemeyişinden bahsediyor ve bundan şikayet ediyordu.

“Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor” ifadesi Garplının fikri ve zihni dünyası ile bizim özdeğerlerimizden sıyrılmamız arasındaki garip ilişkiyi ortaya koymaktadır.

“Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, garba kendimizi kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz şarkın en klasik zevkli milletiyiz.” derken ne mazi ile bağların koparılması, ne garba kendimizin kapatılması… Kültür üretimini sağlayan böylece bir değerler inşası yaratan milletimizin bu iki unsur karşısında olmasını ifade etmektedir Tanpınar.

Tanpınar, musikiyi kastederek: “Garbın bizi anlamaması, aramızda yabancı olarak gezmesi de yine onu anlamamaktan geliyordu” şeklinde ifade etmişti. Çünkü musıki her şeyiyle bizdendi ve musıki ancak bizim iç dünyamıza aitti.

Şark meselesini Mümtaz’ın ağzından dile getiren Ahmet Hamdi Bey şarkın hem şifasız hastalığımız hemde tükenmez kudretimiz olduğunu dile getirmiştir.

Şarkta, özellikle de Müslüman şarkta, hürriyet fikrinin temelini din ile cemiyetin birbirinden ayrılmakla gerçekleştiğini ifade eden Tanpınar; garpta ise her şeyden bir kurtulma, bir azat edilme fikri üzerine kurulduğunu dile getirmiştir.

Şark ve garpın birbirinden oldukça farklı olduğunu kabul eden Tanpınar’ın bizim ikisini birleştirme ve bu ikisinin birleşiminden yeni bir şey bulma düşüncemizin yersiz ve beyhude olduğunu ifade etmektedir.

Cihan Harbi

Kitap, yukarıda da bahsedildiği üzere 2.Dünya Harbi’nin hemen öncesini yani 1939 yılını anlatmaktaydı. Bunun için eserde savaşla ilgili yorumlara da yer verilmiş ve konuşmaların, günlük yaşamın ve bu konuda karakterlerin daha özele indirgersek Tanpınar’ın harp ile ilgili düşüncelerini de ifade etmekteydi. “Yalnız harpten iyi bir şey ummuyorum. Medeniyetin yıkımı olacaktır. Ne harpten, ne ihtilallerden, ne de halk diktatörlerinden bir şey ummuyorum. Harp Avrupa’nın, belki dünyanın mutlak felaketi olacaktır.” Tanpınar, harbin medeniyet yıkımına sebep olduğunu söylemekle birlikte mevcut dünyadaki yönetimler ve idare usulleri karşısındaki fikrini de beyan ediyordu. Bu harplerin sonucunda ne kültür, ne medeniyet ne de hürriyet fikrinin kalmayacağını savunuyordu Tanpınar.

Söz Sonu Niyetine

                Sonuç olarak Tanpınar bu eserinde yıkılan bir medeniyetin yaratmış olduğu kültür ve medeniyet boşluğunu, yeni kurulan cumhuriyetin bu boşluğu yanlış denklem ve yollarla çözme gayretini, toplumumuzun yıkılan medeniyetin yetim çocuğu olarak hala kendini bulamayışını, yaklaşan cihan harbinin bütün kültür ve medeniyet kazanımlarını, hürriyet fikrini yerle bir edeceğini, bizim ise mazimizden kopmadan, bizi biz yapan değerlerden vazgeçmeden, hüviyet sahibi olmadan bir nehre eklenir gibi yeni bir kültür ve medeniyete eklenmek sevdasından vazgeçerek bir yol bilmemiz gerektiğini anlatmak istemiştir. Tanpınar bu eserinde bizi, bizim hikayemizi yazmıştır. Çözüm yolu olarak milli olana bağlılığı bizim olana sadakati işlemek gayretindedir.

Kaynaklar:

Tanpınar, Ahmet Hamdi, Huzur, Dergah Yayınları, 21.Baskı, 2013


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter