Suriye’de Türkmenler Ve Bayır-Bucak -Hasan ERALACA

Son zamanlarda adından sıkça söz ettiren Suriye kadim zamanlardan beri birçok Medeniyet’e ve etnik kökene ev sahipliği yapmıştır. Tarihin en eski devirlerinden beri günümüz Uygarlıklarının ilkelerini ve muhtevasını meydana getirmiş olan sosyal, ekonomik ve siyasi cereyanlar ya bizzat bu topraklar üzerinde vuku bulmuştur ya da dolaylı yönden bu Coğrafyanın ahvalinden etkilenmiştir. En eski Çağlardan beri çeşitli Medeniyetlerin hüküm sürdüğü bu coğrafyanın Türkler ile tanışması ise daha geç zamanlarda, günümüzden yaklaşık 11 Asır önce gerçekleşmiştir. Dört Halife döneminde Suriye’de yayılmaya başlayan İslamiyet Emevi ve Abbasi İslam İmparatorlukları devrinde tamamıyla yerleşmiş, Abbasiler Dönemindeki yoğun Türk göçleri ile bölge demografik ve askeri yönden Türk Hâkimiyeti altına girmiştir. Tüm Ortadoğu Ülkeleri gibi Suriye’nin de huzur ve sükûn bulduğu ender zamanlardan olan Selçuklu ve Osmanlı Hâkimiyeti dönemlerinde bölgeye yerleşen Türkmen nüfus, bu İmparatorlukların bakiyesi olarak 11 Asırdır Suriye’de yaşamaktadır. Türkmen soydaşlarımız her ne kadar bizim daima gündemimizde olsalar da son zamanlarda Ülkemizin gündeminde hatırı sayılır ölçüde yer bulmalarının asıl sebebi de paylaşılmaya çalışılan Suriye’de Türklüğü ve İslam’ı savunan tek cephe olmalarıdır. Bu yazımızda Suriye Coğrafyasında Türkmen gerçeğini geçmişi ve bugünü ile karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutacağız. Ancak başlarken dikkatimizi şu husus üzerinde yoğunlaştırmalıyız ki Suriye’nin geçmişten beri gelen karmaşık ve çok unsurlu Siyasi-Sosyal yapısı bu bölgeyi ve bölge topluluklarını incelemede ciddi sorunlara ve bilgi karmaşasına sebebiyet vermektedir. Bu nedenle öncelikle bugün Suriye olarak isimlendirdiğimiz bu Ülkenin kısa tarihinden bahsedip, bazı anahtar kavramları açıklayacağız. İkici kısım olarak da Türkmen kimliğinin oluşumunu ve Türkmen Aşiretlerinin Suriye coğrafyasına gelişlerini , burada üstlendikleri tarihsel rolü kronolojik sırayı takip ederek siz okuyucularımıza aktaracağız. Umuyoruz ki Melik-ül Maşrik Ve-l Mağrib, Ulu Selçuklu Hükümdarı ve Türk büyüğü Tuğrul Bey’in emaneti olan Türkmen kardeşlerimizin haklı davasının tarihsel ve Milli dayanaklarını anlatma sorumluluğunu yeterince yerine getirebiliriz.

Eski Yunan Müelliflerinden Ünlü Tarihçi Herodot ‘’Suriye’’ isminin nereden geldiği hususunu açıklarken bu bölgenin en eski Uygarlıklarından biri olan Asurlulara atıfta bulunmaktadır. Herodot’a göre Yunanlılar, Asurluları başında -a- harfi olmaksızın “Suriyeliler” olarak adlandırıyordu. Herodot Suriyeli ve Asurlu kelimelerini eşitleyerek ilginç bir yaklaşım sergiler. Zira kelime başındaki a’nın düşmesi pek çok dilde yaygın olan bir olgudur. [1]  M.Ö. I. binyılın birinci yarısında Anadolu’daki bazı Fenikece isimlerde ve eski İran dilinde de a’nın kaybolması, özellikle dikkate değerdir.[2]  O halde kelime başında -a olsun ya da olmasın, iki kelimenin birbiri ile karıştırılmasında problem yoktur.  Buna karşın John A. Tvedtnes tarafından Herodot’un bu yaklaşımını çürüten  “Suriye İsminin Kökeni” adlı bir makale yayınlandı. Tvedtnes, iki kelimenin tamamıyla farklı olduğunu ve Suriye’nin, Hurriler için kullanılan ve antik Mısır dilinde *Suri’ye dönüşen eski Mısır’a özgü bir kelime olan Hurri’den türediğini ileri sürdü. [3] Ancak Tarihçiler tarafından bu yaklaşım kabul görmedi ve Herodot’un kaydı dikkate alındı. Suriye tarih boyunca Kenanlılar, İbraniler, Aramiler, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlar, Romalılar, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Selçuklular, Memluklular, Haçlılar ve Osmanlı tarafından yönetilmiştir. [4] Etnik köken, Dil, Din ve Kültür açısından birbirinden çok farklı Medeniyetlerin merkezi veya önemli bir üsleri olan ve bu sebepten de çoğu zaman başka isimlerle anılan Suriye toprakları bugünkü çok Kültürlü yapısını geçmişinde yatan bu Medeniyetler birikimine borçludur. Suriye’nin İslam ile tanışması ise Halife Hz. Ebubekir döneminde İslam Ordularının bu bölgeye gönderilmesiyle oldu. Bu dönemde başlayan fetihler 635 yılında Hz. Ömer döneminde tamamlandı ve Suriye, İslam Devletine bağlı bir bölge haline geldi. 641 yılında Şam valisi olup tüm Suriye’ye hâkim olan Muaviye, 656’da halife olan Hz. Ali’nin hilafetini tanımadı ve onu üçüncü halife Hz. Osman’ın öldürülmesine engel olamamakla itham etti ve katillerinin bulunamamasından sorumlu tuttu. Hz. Ali Şam Valiliğine başkasını atayınca da çekişme savaşa dönüştü. Ve 657 yılında Sıffın Savaşı sırasında meydana gelen ‘’Hakem Olayı’’ ile Hz. Ali halifelikten indirildi. Muaviye İslam Devleti’nin başkentini Kufe’den Şam’a taşıyarak Suriye’de Emevi İmparatorluğunu kurdu. Emeviler 750’de Abbasiler tarafından yıkılıncaya kadar Suriye merkezli olarak İslam Dünyası’na hükmettiler. Bu dönemde başta Şam olmak üzere Suriye imar ve İlim faaliyetleri ile gelişti. Büyük ve mamur şehirler kuruldu. Ancak konumuz itibariyle bizim asıl üzerinde duracağımız ve ayrıntıya yer vereceğimiz 1000 yıllık dönem Abbasiler ile başlamaktadır. Çünkü bilindiği gibi Türkler ’in kitleler halinde İslam’a girmeye başladıkları dönem Abbasi Hilafeti Dönemine denk gelmektedir. Şüphesiz ki Türklerin İslâm dinini kabul etmeleri, Türk ve Dünya tarihinin önemli olaylarından biridir. Çünkü Türkler, İslâm ülkeleri içerisinde kısa zamanda devletlerini kurmuş, İslâm Dininin en kuvvetli savunucuları ve İslâm Medeniyetinin en büyük temsilcileri olmuşlardır. Türkler, önce tek tek, sonra gruplar ve kitleler halinde İslâm dinine bu dönemde girmişlerdir. Müslüman olan Türkler, kendilerini İslâm devletinin hizmetinde bulmuşlar ve bunu takiben hızlı bir İslâmlaşma sürecine girmişlerdir. [5]  Abbasiler döneminde Türklerin kısa bir zamanda ve kitleler halinde İslâmiyet’i kabul etmelerinde Abbasi Halifelerinin uyguladıkları olumlu politikalarla birlikte Türklerin eski dini (Gök-Tanrı)  inancının tesiri olmuştur. Çünkü İslâm öncesi Türk inanç sisteminin kendi içerisinde bir gelişim çizgisi izlediği ve nihayet kadir bir yüce yaratıcı, Gök-Tengri (Tanrı) inancına ulaştığı genel bir kanaat olarak benimsenmektedir. [6]  Gök-Tengri inancında var olan keramet sahibi, her derde deva bulan ve gaipten haber veren Kamların yerini İslamiyet’teki Şeyhlerin ve dervişlerin alması, bu Şeyh ve dervişlerin de İslam’ı geniş yumuşak bir ruh ve mana ile anlatmaları Türkler’in İslam’a geçişinde önemli katkılar sağlamıştır. [7]  Emeviler döneminde Haccac-ı Zalim ve Kuteybe Bin Müslim’in faaliyetleri ile karşılıklı tacizler ve çatışmalardan ileri gitmeyen Türk-Arap münasebetleri, bu tutumun son bulması ile Türkler’in İslam Dünyası’nın en etkili unsuru olmalarına giden yolu açmıştır.

Büyük Oğuz göçü ile Horasan ve Mavera-ün Nehir’i dolduran Türkler hem yerleşik hayata geçmeye hem de büyük kitleler halinde İslamlaşmaya başlamışlardı. Artık Doğu’nun Türkleri, özellikle Araplar ve İranlılar arasında ‘’Türkmen’’ olarak anılıyorlardı. Tam da bu noktada konu bütünlüğünü sağlamak ve anlaşılabilirliği artırmak için , başta da söylediğimiz gibi izleyeceğimiz kronolojik sıra itibariyle Türkmen isimlendirmesinin ne manaya geldiğini ve ilk ne zaman kullanılmaya başlandığı üzerinde duracağız. Filolojik açıdan ‘’Türkmen’’ adı “Türk insanı”, “Türkler ‘in yurdu”, “İmanlı Türk”, “ok atıcı halk”, “hakiki Türk”, “Türk’e benzer” gibi değişik anlamlarda kullanılmıştır. [8]  İlk kez 8. yy. ‘da bir Sogut mektubunda geçen, 10. yy’dan itibaren de genel bir adlandırma olarak yerleşik hayata geçmiş Türkler için, ağırlıklı olarak da Müslüman Oğuz boyları için kullanılmaya başlanılan Türkmen adı İbn Kesir gibi bazı müelliflere göre İmanlı Türk anlamına gelir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre İranlılar, Müslüman Oğuzları Şamancı olanlardan ayırmak için Türki iman (inanmış Türk) demekteydi. Başka kaynaklarda ise Türklerin şaman geleneklerinden kopup İslamiyet’e geçmelerinden sonra Araplar tarafından Terk-i iman (imanını terk etmiş) diye isimlendirildiklerini, yani eski Şaman inançlarını terk etmelerinden dolayı Araplar tarafından bu ismin verildiği söylenir. Bu da süreç içinde Türkman ve nihayet Türkmen’e çevrilmiştir. Türkmen kimliğinin Türk ve İslam âleminde önemli bir mevki işgal ettiği ve tarihte önemi yadsınamaz işlere imza attığı dönem Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulması ile başlar. Yapısında müthiş bir dinamizm, teşkilatçılık, mücadelecilik vs. gibi önemli özellikleri taşıyan Türkmenler, Selçuklu Devletini kurduktan sonra Orta ve Yakın Doğuda yeni bir durumla karşılaştılar. [9] Yeni bir Din, yeni bir Vatan ve henüz tanımaya başladıkları bir coğrafyada kurulan Devlet, alışık olmadıkları bir Uygarlık tipini yani yerleşik Medeniyeti temsil ediyordu. Üstelik kısa bir süre içinde de kendilerini samimiyetle ve halisane bir İman ile bağlanmış oldukları İslam Dini’nin iç ve dış sorunlarının tam ortasında bulacaklardı. Diğer yandan Türkmenler daha Selçuklu Devleti’nin kuruluş döneminde kendilerini yönetim kadrolarının dışında buldular. Bunda Devletin kurulduğu coğrafi bölge ve kültürün etkisi büyük oldu. Zira Selçuklu devletinin kurulduğu İran coğrafyası, o dönemde yaklaşık 1.500 yıllık bir medeni geçmişin mirasçısı durumundaydı. Bu uzun geçmiş, ülkelerini yöneten gücün hangi Millet ve Dinden olursa olsun, yerli halka kültürel değerleriyle birlikte varlıklarını devam ettirebilme bilgisi ve becerisini vermekteydi. [10] Bu yüzden İran’ın yerli unsurları Türkmenleri ikinci planda bıraktı ve Devlet’in üst kademelerine kadar yükselerek söz sahibi oldular.  Türkmenler, ilkin gulam sisteminin benimsenmesi sonucu ordudan ve daha sonra da devletle ilgili bütün yönetim organlarından uzaklaştırıldılar. Özellikle vezir Nizamu’l-Mülk Siyasetname’de bu konuya da yer vermeyi ihmal etmemiştir. [11]  Dışlanan ve yerleşecek yer de bulamayan Türkmenler İkta sisteminin sert koşullarının ve kendi içlerindeki çatışmaların da etkisiyle yerli halka karşı saldırgan bir tutum almaya başlayınca Devlet için risk oluşturmaya başladılar. Ayrıca Türkmenler Selçuklu tahtı üzerinde hak iddia edenlere destek veriyor, taht kavgalarının neticesini belirleyebilecek ölçüde etkili oluyorlardı. Bu yüzden Selçuklu Devleti, bir yandan bu isyanlarla uğraşırken, bir yandan da soydaşlarını kötü bir durumda bırakmamak ve kanunun, nizamın koruyucusu olarak Devlet olma görevlerini yerine getirerek yerli halkların Türkmen saldırılarından korunması için Türkmenlere Batıdaki yeni mücadele alanları olan Kafkaslar, Anadolu ve Suriye’yi hedef olarak gösterdi. Böylece Devlet, kendisini kuran Türkmenleri esas hâkimiyet alanlarından uzaklaştırarak mücadele alanlarına itmiş, bir yandan onların mevcut nizama tehditlerini önleme yoluna giderken, diğer yandan da onlar vasıtasıyla Batıdaki düşmanlarını alt etme veya en azından etkisiz hale getirme siyasetini takip etmişti. Yeni mücadele bölgelerinde başarılı olan Türkmenler birçok siyasi teşekküller kurmak suretiyle Selçuklu Devletinin kuruluşundan sonra ilk defa aradıkları huzuru yakalayabilmişlerdi.[12] Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun izlediği bu politika Anadolu ve Suriye’nin Türkleşmesi sürecini başlattı. Türkmenlerin kitleler halinde Suriye’ye yerleşmeleri 10 ve 11. yy.da bu bölgeye gerçekleşen yoğun Türkmen göçü ile başladı. Büyük Selçuklular döneminde gerçekleşen Türkmen İskânı 1077 – 1104 yılları arasındaki Siyasi atmosfer ile şekillenecek ve bu 27 yıl içinde meydana gelen siyasi teşekküller Suriye ve Anadolu Türklüğünün gelecek 1000 yılını belirleyecekti. 1069-1070 yıllarında Kurlu ve Atsız Beyler Güney Suriye’yi tamamen ele geçirdiler. Selçuklu zamanında Sultan Alparslan Halep şehrini Türkmen komutanlardan Ok Oğlu Atsız’a bırakmıştı. Ok Oğlu Atsız Halep şehrini teslim alır almaz Suriye, Lübnan ve Filistin’i Fatımi hâkimiyetinden almaya çalıştı. Şam’ı kuşatıp fethedemeyince Golan bölgesindeki Türkmen boylarını toparlayarak Filistin’e doğru yürüdü. Filistin’deki Fatımileri bozguna uğratarak Ramle, Tabariye ve Kudüs’ü ele geçirdi. Ok Oğlu Atsız idare ettiği Türkmen beyliğinin merkezinin Kudüs şehri olduğunu ilan ederek sonrasında Şam’ı kuşattı. 1076 yılında savaşmaksızın Şam’ı ele geçirdi. Bu tarihten itibaren Şam merkez olarak Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin Ok Oğlu Atsız’ın hakimiyeti altına girmiştir. Bu süreç içinde Türkmen boyları günümüz Suriye topraklarını yurt edinmeye devam etmiştir. [13] Tüm bu mücadeleler sırasında Suriye Fatihi Emir Atsız’ın Kahire yakınlarında, Fatımîler karşısında mağlûbiyeti esnasında öldüğü zannedilince, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah 1077 yılında Suriye’yi kardeşi Tutuş’a verdi. Fakat Atsız’ın, Sultan Melikşah’a hayatta olduğunu bildirmesi üzerine Tutuş’a Halep bölgesine gitmesi emredildi. Bir süre sonra Fatımîler, Şam’ı kuşatınca Atsız, Melik Tutuş’u yardıma çağırdı. Atsız’ın ölmesi üzerine Tutuş 1079’da daha önce hâkim olduğu Suriye şehirlerini ele geçirdi. Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı olarak, başşehri Şam olmak üzere, Suriye Selçuklu Devletini kurdu. Bu sırada Antakya’yı fetheden Anadolu fatihi Süleyman Şah, Suriye hâkimiyetini ele geçirmek istedi. Bu maksatla 1085 yılında Halep’i ele geçirmek için hareket etti. Halep Valisi İbn-i Huteyti, Tutuş’tan yardım istedi. Melik Tutuş yanında Artuk Bey olduğu halde harekete geçti. İki hanedan üyesi Halep civarında Ayn Seylem mevkiinde karşılaştılar. Yapılan muharebede Süleyman Şah hayatını kaybetti. Tutuş Halep’i ele geçirdiyse de iç kaleyi alamadı. Suriye’deki hadiseler üzerine Melikşah, bölgeye sefer düzenleyince Tutuş Şam’a çekildi. Sultan Melikşah’ın Suriye’den ayrılmasından sonra Tutuş, harekete geçip 1090 senesinde Humus’u ele geçirdi. Trablusşam muhasarası başarısızlıkla neticelendi. Melikşah’ın vefatı üzerine Sultan Berkyarukla saltanat mücadelesine girişen tutuş Rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu. Genç yaşta hayatını kaybetti. Melik Tutuş’un ölümünden sonra oğullarından Rıdvan Halep’te, Dukak ise Dımaşk’ta saltanatını ilan etti. Böylece Suriye Selçuklu Devleti Halep ve Dımaşk Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı. Böylece 1095 yılında Suriye’de ‘’Türkmen Atabeylikler’’ dönemi başlamış oldu. Tutuş’un ölümünden sonra, oğlu Dukak, Suriye Selçuklularının Dımaşk şubesini kurmuştu. Tutuş’un emrinde bulunan Emir Tuğtegin, Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. Tuğtegin, Dımaşk’a gelerek Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesiyle evlendi ve Savtigin’i ortadan kaldırarak Melikliğin idaresini ele aldı. Dukak Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Halep Meliki Rıdvan ile yaptığı mücadelede mağlup olunca onun hâkimiyetini kabul etti. Melik Dukak bundan sonra Haçlılarla mücadele etti. Dukak’ın 1104 yılında ölümünden sonra, Atabey Tuğtegin önce onun bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın on iki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı tahta geçirdi. Fakat Tuğtegin’den korkan Ertaş 1104 yılında Dımaşk’tan kaçtı. Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerine Tuğtegin ailesi, yani Böriler Hanedanı kuruldu. Bu dönemden sonra Suriye’de Türkmenler’in iç karışıklıklar ile uğraştıklarını ve yönlerini Anadolu’ya çevirdiklerini görmekteyiz. Türkmen kimliği bu anlattığımız süreçte Haçlı Seferleri’nde üstlendikleri rol ile özellikle de Kudüs Fatihi Selahattin Eyyubi dönemindeki faaliyetleri ile adından söz ettirmiştir. Suriye’deki Türkmen boyları, 1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savundular. [14] Yine bir Suriye Türkmen Devleti olan Zengiler döneminde ve Selahattin Eyyubi zamanında Suriye’deki en büyük güç Türkmenler’den Kurulu olan Hassa Ordusuydu. Türkmenler bu dönemde iyice güçlenmiş, hatta emir makamına. kadar gelmişlerdi. Selahattin Eyyubi’nin 1193’te ölmesinden sonra bölgeye Memluk Türk Devleti hâkim olmuştur. 1250 yılında kurulan Memluklu egemenliği Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında fethedilene kadar varlığını sürdürmüştür. [15] Kuzeyde Anadolu Selçukluları Moğollarla 1243 yılında yaptıkları Kösedağ Savaşını kaybedince Moğollar bilhassa Kayseri ve Sivas bölgesindeki Türkmenleri sindirmeye başlamışlardır. Bu bölgedeki Türkmenlerin büyük bir kısmı Memluk Sultanı Baybars zamanında Suriye bölgesine yerleşmiştir. [16]  Bu dönemde Suriye sahasında hâkim Dil olan Türkmence’nin Kıpçakça’nın alt katmanı olarak kaldığını; karışık Dilli eserler yazıldığını, hatta Araplara Türkçe öğretmek amacıyla başta bu dönemde yaşayan ünlü Arap Filologu Ebu Hayyan’ın ‘’Kitabü’l İdrak’’ adlı kitabı da dahil olmak üzere pek çok gramer ve sözlük yazıldığını bilmekteyiz. [17] Suriye’ye iyice yerleşen ve hâkim Kültür haline gelen Türkmenlerin kuzeyde oturanlarına Halep Türkmenleri, Güneyde oturanlarına Şam Türkmenleri denmektedir. Şam Türkmenleri İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadir Han’ın ölümünden sonra çıkan kargaşadan yararlanarak 1337 yılında Elbistan ve civarında Dulkadiroğlu beyliğini kurmuşlardır. Suriye bölgesi Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim döneminde 1514 Çaldıran, 1516 Mercidabık Meydan Muharebelerinden sonra Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Osmanlı Devleti zamanında Suriye’de bulunan bazı Arap aşiretlerinin baskısı sonucunda Suriye Türkmenleri Anadolu’nun içlerine göç etmeye zorlanmıştır. Ortaya çıkan olumsuz nüfus değişimi Osmanlı Devleti’ni tedbir almaya itmiştir. Aneze Araplarının saldırılarını önlemek için Rakka’ya Türk aşiretleri yerleştirilmeye başlanmıştır. Böylece güneydeki Arap saldırılarının önü alınmaya çalışılmıştır. Bazı Türkmen boylarının bu bölgelere yerleştirilme nedenlerinden biri de isyan etmelerinden dolayı cezalandırma amaçlıdır. Bunların yanı sıra Hac yolunun güvenliğinin sağlanması ve Hacılara yönelik yağmalamaları önlemek amacıyla da Türkmenler Arap coğrafyasında iskan edilmiştir. Bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hâkimiyeti altında kalmıştır. Bu dönemde Suriye’de Türkmen yerleşimi artarak devam etmiş ve bölgede önemli bir Türk nüfusu oluşmuştur.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Suriye Türkmenleri Osmanlı hâkimiyeti döneminden beri Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde yaşamaktadırlar. Şam bölgesinde yaşayan Türkmenlere ‘’Şam Türkmeni’’, Lazkiye’de yaşayan Türkmenlere ‘’Bayır-Bucak Türkmenleri’’ , Halep ve Rakka bölgesinde yaşayan Türkmenlere de ‘’Halep Türkmenleri’’ denmektedir.  Yazımızın son kısmını teşkil eden bu bölümde 3 ana başlık altında Halep, Hama-Humus ve son olarak Lazkiye, yani Bayır-Bucak Türkmenlerinden bahsedeceğiz. Halep Türkmenleri’nin içerisinde Beydilli, Bayat, Avşar ve Peçenek gibi Oğuz toplulukları vardı. Osmanlı döneminde Halep Türkmenleri kışı Halep ve civarında geçirir yazın ise Sivas’ın güneyinde Kangal ve Gürün’e kadar olan bölgede yaylaya çıkarlardı. Yaylak ve kışlakları arasındaki bu büyük mesafeyi her sene kat ederlerdi. Bahar gelince Halep’ten ayrılan Türkmenler kış gelmeden Halep’e dönerlerdi. Eğer kış Halep’te sert geçerse Şam civarına giderlerdi. Halep Türkmenleri, 16. yüzyılda 50 binden fazla nüfusa sahipti. Bu dönemde ortalama bir şehrin 3-4 bin nüfuslu olduğu göz önünde bulundurulursa Türkmenler’in önemi anlaşılır. Türkmenler’in geçim kaynağı hayvancılıktı. Ağırlıklı olarak keçi ve koyun beslerlerdi. Milyonlarca küçükbaş hayvanları vardı. Sadece Halep Türkmenleri’nin beslediği koyun ve keçi sayısı 2 milyondan fazlaydı. Türkmenler’in arasında koyun ve keçi kadar olmamakla birlikte at yetiştirenler de bulunuyordu. [18]

Hama ve Humus Türkmenleri genellikle Humus’ta ve bazı Hama köylerinde yaşamaktadırlar. Osmanlı imparatorluğu devrinde Arap saldırılarını önlemek ve Hac yolunun güvenliğini sağlamak için buralara yerleştirilmeğe davet edilen ve iskâna memur olan yaklaşık 30 Türkmen oymağının bakiyesidirler.

Suriye’nin Akdeniz kıyılarında başta Lazkiye şehir merkezi Cimmel Harası (Türkmen Mahallesi) olmak üzere Basit, Bayır, Behlüliye, Kesap nahiye ve köylerinde Bayır-Bucak Türkmenleri yaşamaktadır.  Suriye’nin en büyük limanı olan Lazkiye şehri bugün Nusayrilerin başkenti diye bilinmektedir. Oysa Suriye Türkmenleri’nin büyük bir bölümünü oluşturan Bayır-Bucak Türkmenleri de Lazkiye’de yaşamaktadırlar. Halep-Tarsus arasındaki bölgede de 16. yy.da sayıları 7bini bulan Bozok koluna bağlı Özer Türkmenleri’nin yerleştikleri kayıtlarca tasdik edilmiştir. [18] Bayır ve Bucak nahiyeleri birbirine komşudurlar. Bayır nahiyesi Bucak nahiyesinin doğusunda bulunmaktadır. Bayır’ın merkezi Gebelidir. Bugünkü durumda Bayır nahiyesinde bulunan Türkmen köyleri Hatay ilimize bağlı Yayladağı İlçemizin sınıra doğru uzanan köylerinin devamı durumundadır. Bayır – Bucak Türkmenleri, Karamanoğlu Türkmenlerinden olup Osmanlı döneminde İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerinden getirilip yerleştirilmişlerdir.[20] Bayır – Bucak Türkmenleri günümüzde çoğunlukla çiftçilik, rençperlik ve tarımla uğraşmaktadır.

 

Osmanlılar 1. Dünya Savaşı’ndan sonra bu bölgeden çekildiler. Ekim 1918’de Halep’i terk edip kuzeye çekilen orduların sonuncusu 7. Ordu idi ve başında Mustafa Kemal bulunuyordu. Ordunun çekilmesi ile Suriye tarafında kalmış olan Türkler,  Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurarak mücadeleye başlamışlardır. Suriye ve Filistin Kuva-yı Milliye-i Osmaniye adıyla örgütlenen bölgedeki direnişin reisi “Özdemir” takma ismini kullanan Ali Şefik Bey’dir. [21]  1. Dünya Savaşı sonrası imzalanan Mondros Mütarekesi’nin sonucunda Fransızlar Antakya dâhil Suriye’nin kıyı şeridini işgal ederken İngilizler de Suriye’nin geri kalanını işgal etmişlerdir. Burada şunu özellikle belirtmek gerekir ki Arapların bir kısmı Fransızlarla bir kısmı da İngilizlerle ortak hareket ederek pazarlıklar yaparken Türkmenler hemen Halep ve Lazkiye bölgelerinde müdafaa kuvvetleri kurup işgalcilere karşı savaşmışlardır. Bölgede Fransız işgali başladıktan sonra İbrahim Hannanu’nun önderliğinde Halep ve civarında direnişe katılanların yönlerini Türkiye’ye çevirdiklerini, hatta Türkiye ile birleşme fikirlerinin ortaya atıldığı kaydedilmiştir. [22] Bu dönemde Fransa işgaline karşı oluşturulan Türkmen çeteleri büyük direniş sergilemiştir. Halep’te Nüveyran Oğuz, Lazkiye’de Suhta Ağa komutasında iki Türkmen çetesi oluşturulmuştur. Bu liderler ve direniş grupları Gazi Mustafa Kemal’in takdirini kazanmıştır. Nüveyran Oğuz, Fransa yanlısı Elbeyli beylerini Sipahiler Köyünde Kuvay-i Milli Kuvvetleri ile birlikte öldürmesine karşılık Mayıs 1940 tarihinde Gaziantep’te öldürülmüştür. Silah arkadaşı Kargen Tirken Polat Dişşo ise Halep’in Munbiç ilçesinde Şıh Yahya köyünde Fransız askerlerine karşı taarruz esnasında şehit olmuştur. O tarihlerden bu yana söz konusu isimlerin dışında Suriye Türkmenleri henüz lider çıkaramamıştır. [23] Suriye, uzun süren bu işgal ve çatışma döneminden sonra 17 Nisan 1946’da bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak Türkmenler’in mücadelesi Bağımsız bir Suriye Devleti’nin kurulması ile de sona ermemiştir. Her ne kadar 20 Ekim 1921 Tarihinde Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşmasının 7. maddesi gereği  “Suriye’deki Türkmenlerin resmi dillerinin Türkçe olması ve tüm kültürel ve sosyal haklarının korunması” hususunda Türkiye’ye garantörlük verilmiş olsa da Suriye Devleti’nin Türkmenlere yönelik asimilasyon politikasının önüne geçilememiştir. Suriye’de büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, Milli benliklerini koruyabildikleri halde küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmıştır. Köy ve kasabalarda yaşamaya devam eden Türkmenler kendi aralarında Türkçe konuşmayı sürdürmektedirler. Şive ve Edebiyatları Türkiye’nin bir uzantısı gibidir. Suriye’de konuşulan ağız Hatay bölgesinde konuşulan Türkmen ağızlarının bir devamı niteliğindedir. Hama ve Humus Türkmenlerinin şivesi eski Osmanlı diline son derece yakındır. Türkmen toplumunda okuryazarlık oranı, Suriye genel ortalamasına yakındır ancak Türkçe okur-yazar çok azdır. Türkçe yayın organları, 1922’den 1937’ye kadar, sürgündeki Refik Halit’in de katkılarıyla çıkan “Doğru Yol” ve “Vahdet” olmuştur. Türkmenler Suriye Arap Devleti’nin bu baskıları ve asimile politikası yüzünden kendine “Aydın Sınıfı” denilebilecek bir eğitimli sınıf çıkaramamıştır.

Suriye Arap Cumhuriyeti’nde sadece Ermeniler azınlık olarak kabul edilmektedir. Ermeniler dışındaki etnik grupların sayımda kökenleri belirtilmemektedir. Bu yüzden nüfus sayımlarında Türkmenler milliyetleri için ile sayılamadıkları Türkmen nüfusu hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 200.000 ila 3.500.000 arasında farklı tahminler verilmektedir.

 

 

 

 

Sonuç olarak;

 

Kadim zamanlardan beri birbirinden çok farklı Medeniyetlere ve Kültürlere ev sahipliği yapan Suriye 11 Asır gibi çok uzun bir zamandır Türk yurdudur. Emevi ve Abbasi İslam İmparatorlukları, ardından Selçuklular, Atabeylikler, Memluklular ve Osmanlılar dönemlerinde artarak devam eden Türk nüfuzu , 1. Dünya Savaşından bu yana azalmış gibi görünse de Suriye İç Savaşı Döneminde gösterilen yüksek Vatanseverlik ve mücadele azmi Suriye’deki Türk varlığının en büyük kanıtıdır.  Tarihin en eski Devirlerinden beri aziz Milletimizin kanı ile yoğrulan Ortadoğu Coğrafyası son 100 yıldır Türk varlığından mahrum kalmış gibi görünse de aslında bu topraklarda eski İmparatorluklarımızın bakiyesi olarak yaşamakta olan yüzbinlerce soydaşımızın ve Dindaşımızın olduğunun en büyük kanıtı şüphesiz ki Suriye’dir. Lazkiye, İdlip, Halep, Rakka, Şam Humus, Golan gibi Suriye’nin en önemli ve stratejik noktalarında bugün milyonlarca Türkmen yaşamaktadır. Ve verdikleri mücadele, bu topraklarda daha asırlarca var olacaklarına dair tüm Dünya’ya duyurdukları bir haykırıştır. Milletimizin, İslam’ın talihindeki dönüm noktalarında oynadığı rol herkesçe malumdur. Bugün Bayır-Bucak’ta Türk-İslam sancağının bayraktarlığını yapan Türkmen kardeşlerimiz İslam’ın ve Milletimizin güneşli yarınlarına dair Anavatana büyük bir umut vaat etmektedir. ‘’Suriye’de Türkmenler Ve Bayır-Bucak’’ başlığı ile kaleme aldığımız bu yazıda geçmişten günümüze Suriye’deki Türkmen varlığını olabildiğince sade ve anlaşılır bir şekilde aktarmaya çalıştık. Kardeşlerimizin haklı davasının dayanaklarını yeterince ifade edebildiysek ne mutlu bize…


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter