Paralel Devlet Tartışmaları–Abdulsamet Çankaya

Türkiye, siyasi ve politik olarak oldukça yoğun gündemi olan bir ülke. Bu yoğun gündem ise oldukça hızlı bir akış içerisinde. Bu hızlı akış ise her yeni gün, yeni bir gündem maddesinin oluşmasının ve konuşulmasının önünü açıyor. Tabi gündemin bu denli hızlı değişmesi, konuşulan meselelerin belli bir derinliğe ulaşamamasına sebebiyet veriyor. Ülkemizde gündem değiştirme çoğu zaman hükümet eliyle yapılıp bir strateji olarak kullanılıyor. Bu Akp’nin oldukça sık başvurduğu bir yöntem olarak görülmekte. Özellikle hükümetin bir meselede amiyane tabirle köşeye sıkıştığı dönemlerde kendimizi tamamen farklı, alakasız bir tartışmanın içinde buluyorsak; hükümet gündemi değiştirdi deyip işin içinden sıyrılıyoruz. Tabi değişen her gündemin uygulamaya konulup yasalaştığını görünce de bunun iki yönlü bir strateji olduğunun geç de olsa farkına varıyoruz. Yani; hükümet köşeye sıkıştığı mevzu da fazla zarar görmemek için konuyu değiştiriyor ve bu şekilde de yasalaştırmak istediği konuları bir sonuca bağlıyor.

Gündemin değiştiği zamanlarda siyasi literatürümüze de yeni yeni kelimeler ve kavramlar ekleniyor. Bu kavramların ülkemizde karşılığı olup olmaması bir yana derinlemesine irdelenmeyen her kavram politik mecrada kendine bir şekilde yol buluyor. İşte bu kavramlardan biri de 17 Aralık tarihli yolsuzluk operasyonunun akabinde bizzat başbakan tarafından ortaya atılan “paralel devlet” kavramıdır. Bu kavramın ortaya atılması yolsuzluk operasyonu ile çalkalanan ülkemizin bir yeni sorununun da ortaya çıkmasının önünü açmış oldu. Tabi bu yeni gündem maddemiz, bazı çevrelerce; gündem değiştirme, yolsuzlukları aklama, siyasi çatışmanın ifşası gibi tezahürleri de beraberinde getirmiştir.

Konuya girmeden evvel, paralel devlet nedir, ne değildir; bunu kısaca ifade etmenin doğru olacağını düşünüyorum. Bu terimi ilk defa kullanan ve tarifini yapan Amerikalı tarihçi Robert Owen Paxton’dur. Paxton, doktora çalışmaları esnasında Nazi Almanyasını incelerken bu kavramı kullanmıştır. Kavram Paxton’a göre: “Üyeleri yürütme tarafından seçilen, yürütmeye bağlı olarak çalışan, etkisini hissettirmeyen, yürütmenin icraatlarına meşruluk kazandıran, bu vesileyle basın, askeriye, polis ve yargıda yapılanmaya giden ve bütün bu süreçleri yürütmenin gözetiminde yapan bir iç yapılanmadır.”[1] Bizde bu bilgiler ışığında “paralel devlet” kavramının Türkiye’de ki muhataplarını bulmaya ve irdelemeye çalışacağız. Tabi ki şu noktayı gözden kaçırmadan incelememizi yapmamız sağlıklı sonuçlara ulaşmamızda önemli bir yer teşkil edecektir: “Türkiye’de paralel devlet olarak yansıtılan oluşumlar gerçekten paralel devlet mi yoksa ahtapot yapılanmalar kavram kargaşasından ötürü paralel devlet olarak mı tanımlanıyor?”

Konumuza ilk önce bu suçlamanın muhataplarından Fethullah Gülen Cemaati ile başlayalım. Tabi böyle bir iddiaya sebep olan sürece de kısaca bir göz atmakta fayda görüyoruz. Akp iktidarı döneminde onlarca, belki yüzlerce okul, yurt ve dershane açan, yayın organları ile iktidara her daim destek olan, demokratikleşme paketi, 12 Eylül Referandumu,

Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları gibi konularda iktidar ile sıkı bir işbirliği içerisinde olan bir cemaat ile karşı karşıya kalıyoruz. Öte yandan son günlerde ortaya çıkan ve 2004 MGK kararları ile başlayıp 2013′e kadar yapılan fişlemeler, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifade krizi, Mavi Marmara baskını, dershanelerin kapatılması ve son olarak ta yolsuzluk operasyonu ile birlikte iktidar ile karşı karşıya gelen bir cemaati de göz ardı etmiyoruz. Özellikle son olaylar ile birlikte ipler iyice kopmuş durumda. Nitekim bir tarafta beddua ve lanetleşmeler diğer tarafta ise “inlerine gireceğiz, çete, örgüt, Haşhaşi” gibi tanımlama ve benzetmeler ile karşılıklı bir söz düellosu var. Buna sebep olan ise; Başbakan Erdoğan’ın yolsuzluk operasyonunu, cemaatinde içinde bulunduğu, kendisinin ve partisinin hedefte olduğu bir komplo ve dış güç operasyonu şeklinde yansıtmasıdır.

CEMAAT PARALEL DEVLETİ

Malumunuz 2004 MGK kararları Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu tarafından ortaya çıkarılmış ve bu kararlarda; cemaat, camia, STK, öğrenci, polis, hakim, savcı veya genel anlamda toplumun her kesiminden insanın fişlendiği ortaya çıkmıştı. Tabi bu fişlemelerin özellikle Fethullah Gülen Cemaati üzerinde yoğunlaşması üzerine bunun karalama kampanyası olduğunu düşünen Akp Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, sosyal medya ağı Twitter üzerinden şu manidar ifadeleri kullanmıştı: “Doğru, Cemaati bitirme kararı 2004′te alındı; sonra emniyet cemaate bağlandı, dershane ve okul sayısı patladı, Ak Partiye kapatma davası açıldı.” Yine buna benzer bir başka ifadeyi de dershanelerin kapatılması konusunun konuşulduğu günlerde Rusya’dan dönen Başbakan Erdoğan’ın kendisi yapmıştı. Erdoğan’da: “Cemaatin en ileri gelenleri, mensupları bugüne kadar acaba ne getirdiler de Tayyip Erdoğan bunu geri gönderdi.”[1] diyerek adeta kendi ağzıyla kendini deşifre etmişti. Şimdi burada dikkatimizi çeken birkaç hususu ifade etmek yerinde olacaktır. Eğer bir paralel devlet varsa ve bu da Fethullah Gülen Cemaati ise asıl devlet paralel devletini fişler mi? Yukarıda da bahsedildiği gibi paralel devlet yürütmeye bağlı olarak çalışır. Hem yürütmeye bağlı olarak çalışıp hem de fişlenmek hangi paralel devletin kaderinde vardır? Bu büyük bir tezat oluşturmaz mı? Bir diğer dikkat çekici husus ise; Başbakan Erdoğan ve Şamil Tayyar’ın ifadelerinden çıkan sonuçtur ki bu sonuç her şeyi ayan beyan gözler önüne sermektedir. Burada sorulması gereken soru ise şudur: “Cemaat bir paralel yapı oluşturmuşsa bu ifadeler bu yapının kurucusunu ve bu yapının oluşmasına yol açan kişi veya kişiler hakkında bize bilgi verir mi vermez mi? Bu açıklamalar bizlere bu yapının kurulmasını sağlayan kişilerin Başbakan Erdoğan ve ekibi olduğunu göstermez mi? Emniyeti cemaate bağlayan, yargıda kadrolaşmanın önünü açan, askeriyeyi tasfiye eden bir cemaate her istediğini veren bir partinin, paralel devletten şikayet etmesi büyük bir tezat oluşturmaz mı?

Paralel devlet tartışmalarının patlak vermesiyle birlikte birçok gazete, dergi, internet sitesi ve sosyal medya ağlarında, cemaatin; yapısı, amacı, işleyiş biçimi gibi konularda birçok haber ve yazı kaleme alındı, isimsiz ihbar mektupları da bunların üzerine eklendi. Bu isimsiz ihbar mektuplarının birinde, cemaati hemen hemen bütün yapısı ortaya kondu. Bu mektup ve haberlerde cemaatin; yargıyı, askeriyeyi, emniyeti ele geçirme çabaları anlatıldı. Buna göre, cemaat; her kurum için ayrı bir birim kurup, bu kurumlara uygun kişilerin hukuksuz yollarla

yerleştirilmesini sağlayıp, o kurumu ele geçirme çabası içine girmektedir. Bu konuyu irdeleyecek olursak; bir camianın, cemaatin veya hareketin özellikle dini hassasiyet taşıdığı düşünülen bir cemaatin devlet kurumlarına girmesi veya sızması; bu cemaatin devlet kurumlarında kadrolaşması veya paralel devlet kurma amacı sorgulanacak olursa; “doğru mudur, kadrolaşma mıdır, sızma mıdır, yasalarla belirlenmiş bir hak mıdır yoksa paralel devlet midir” gibi sorulara da cevap verilmelidir. Bu sorular birçok yönden ele alınabilir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Başbakan Erdoğan, ne istedilerse verdik diyerek cemaatin devlet kurumlarına yerleştiğini açıkça ortaya koymuştu. Yolsuzluk operasyonu sonrasında emniyetteki tasfiyeler ve birçok polisin görev yerinin değişmesi çok açık bir şekilde bunu bizlere göstermiştir. Yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıların görev yerlerinin değişmesi, soruşturmanın bu savcıların ellerinden alınması, meçhul tırların aranması emrini veren savcıların, “kimin adına çalışıyorsun” türünde suçlamalara maruz bırakılması, MİT’e ait tırların ihbarı; yargıda, emniyette ve Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT)’nda bir kadrolaşmanın olduğunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Aynı zamanda yürütülen her operasyonun ve yapılan her hamlenin karşı hamleler doğurduğu ve rövanş niteliğinde olduğu gerçeği de bir algı operasyonu yapıldığının açık kanıtıdır. Tabi böyle bir algının oluşturulmaya çalışılması bir yana, konumuz itibariyle bunun bir kadrolaşma olduğu gerçeği de es geçilmemelidir.

Bu bilgiler ışığında şu soruyu sormakta yarar görüyorum: “Fethullah Gülen Cemaatinin devlet kurumlarına sızması ve Akp iktidarının başlangıcından günümüze kadar yaptığı faaliyetler paralel devlet ithamlarını doğrular mı?” Burada iki nokta dikkat çekicidir. Bunlardan birincisi; cemaatin, Akp’nin bazı adımlarından duyduğu memnuniyetsizlik(fişlemeler, Hakan Fidan’ın ifade krizi, dershanelerin kapatılması) ve devlet kurumlarına sızma. Paxton’un tarifine göre meseleyi ele alacak olursak; yürütme tarafından seçilen paralel yapı yürütmenin icraatlarını meşrulaştıran ve yürütme ile uyum içinde çalışan, aynı zamanda devlet kurumlarına sızma ihtiyacı duymayan –çünkü bizzat yürütme tarafından seçilir- bir yapıdır. Halbuki burada yeri geldiği zaman iktidarın politikalarını basın-yayın yoluyla sert bir şekilde eleştiren bir yapı görüyoruz. Ayrıca cemaate mensup kişiler, yürütme tarafından seçilmeyip tamamen gönüllü olarak bu hareketin içinde yer almışlardır. Yine tarife dönecek olursak ve paralel devletten bahsedeceksek orada sızma tabiri abesle iştigaldir. Çünkü paralel yapılarda devlet kurumlarına sızmanın yeri yoktur. Bu çıkarımlardan çıkacak sonuç ise; cemaatin devlet kurumlarında ahtapot yapılanma kurması olacaktır. Buna rağmen Başbakan Erdoğan hala ısrarla paralel devlet var diyorsa o zaman bu cemaate veya camiaya bağlı kişileri devletin kurumlarına bizzat kendisi yerleştirmiştir ki bu da yine paralel yapının başbakan tarafından kurulduğunu gösterir. Yok bu sızma ve ahtapot yapılanma ise bunun sorumlusu da yürütmenin başı olan başbakan olmaz mı? Burada sorulması gereken bir başka soru ise; “bir paralel yapı varsa neden bu kişiler ve yapı ortaya çıkarılıp yargı önüne çıkarılmıyor, neden bu yapı soruşturma kapsamına girip hakkında iddianame yazılmıyor?” Bu iddiayı ortaya atan başbakan neden savcıları göreve çağırmıyor? Kurumlarda ki görevli polis veya savcıların görev yerlerinin değişmesi paralel yapıyı ortadan kaldırır mı? Herhalde bu soruların cevapları paranoyaların veya gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

KCK PARALEL DEVLETİ

Paralel devlet kurma iddiaları Fethullah Gülen Cemaati ile sınırlı kalmadı. İlla bir paralel devlet arıyorsan o da KCK’dır diyen bazı yazarlarda bu yelpazenin genişlemesinin önünü açarak bu iddiayı köşelerine taşıyıp işledi.

Demokratik açılım, Kürt açılımı, barış süreci, çözüm süreci gibi pek çok adla anılan bir sürecin içine girdik. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “iyi şeyler olacak” diterek başlattığı bu süreç, Oslo görüşmeleri ile yeni bir ivme kazanmış, 12 Eylül Referandumu ile birlikte anayasal adımların önünü açmış, akil adamlar heyetinin kurulması ile yurdun dört bir yanında propagandası yapılmak suretiyle meşruluk kazandırılmaya çalışılmıştı. Amacın ne olduğu açıkça görülmesine ve bilinmesine rağmen milletimize; otuz yıllık terör sorununun bitirilmesi, demokratik ve anayasal hakların iadesi, ileri demokrasi anlayışının yerleştirilmesi olarak anlatılmıştır. Yürütmenin tamamen Akp’nin kontrolünde olması, Ergenekon ve Balyoz süreçleri ile birlikte askerin kışlaya sokulması, medya kullanılarak sürecin milletimiz üzerinde istenilen algıyı oluşturulmasına çalışılması, incitici olan(!) ne varsa tedavülden kaldırılması(T.C ve Ne Mutlu Türküm Diyene ibareleri, andımız) tabii olarak bazı olaylarında önünü açmıştır. İşte gerçek paralel devletin KCK olduğunu düşünenlerin bu iddialarına sebep olan asıl meselede çözüm sürecinde yapılanların sonuçları olarak görülebilir.

Yıllardır var olan terör sorunumuzun en büyük ve en önemli nedenini; devletin terör unsurlarının etkisinde olan bölgelerde ki denetimsizlik ve asayiş eksikliği olarak görmemiz mümkündür. Kısacası devlet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kendini tam olarak hissettirememektedir. Bu durumda bölge halkını arada bırakmakta ve çoğu zamanda örgüte destek vermeye zorlamaktadır. Hal böyle olunca çözüm süreci daha çok meyve vermeye başlamıştır. Yazımıza konu olan PKK-KCK paralel devlet yapılanması da bu sürecin en önemli meyvesi olmuştur.

Çözüm sürecine zarar verir diye askerin kışladan, polisin karakoldan çıkmaması; vali ve kaymakamların her türlü aşırılığa yine bu yüzden göz yumması, belediyelerin KCK ile ortak hareket etmesi, devletin otorite olarak zafiyete uğramasına ve bölgede yeni bir devletin temellerinin atılmasına sebebiyet vermiştir. Bugün gazetesi yazarı Gültekin Avcı, gazetede çıkan “Paralel Devlet Budur” ve “Paralel Devletin Son Faaliyetleri” yazılarında hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek şekilde çok önemli tespit ve çıkarımlarda bulunarak bu konu hakkında şu korkunç ve çarpıcı sonuçları ortaya koymuştur: “KCK’nın Hukuk ve Kadastro Mahkemeleri Meydana Kolya yaylasında faaliyet gösteriyor. Hukuk mahkemelerinin kararları buradan çıkıyor. Kandil’den mühürlü tapular vatandaşlara buradan veriliyor. KCK İcra ve Ceza Mahkemeleri ise Laleş yaylasında faaliyet gösteriyor. Meydana Kolya ve Laleş mahkemeleri kararlarının istinaf incelemesi Faraşin’de yapılıyor.[1] Görüldüğü üzere KCK; yargı, tapu ve kadastro konularında kendi mahkemelerini ve yapılarını kurmuş durumda. Türk anayasası yok sayılıp kendi anayasal düzenlerini tesis edip bölge halkına buradan adalet dağıtmaktalar. Bölgede ayrı bir devlet kurulmuş gibi tapu işlemleri yapıp halktan vergi topluyorlar. Anayasası olan, mahkemeler kuran, vergi toplayan, tapu veren oluşumlar devlet olarak adlandırılır. Güneydoğu’da ki bu oluşumda devlet olmaz mı? O bölgede Türk Devletinin; askerinin, polisinin, adliyesinin, valisinin, kaymakamının, okulunun, hastanesinin

olması kurulan bu yapının önünde engel olur mu?  KCK’nın  gerilla alanları kurduğu ve bu bölgeleri kurtarılmış bölge ilan edip asker veya polisin bu bölgelere girmesini yasakladığını öğreniyoruz. Görüldüğü üzere “iyi şeyler olacak” denilerek başlatılan bu süreç PKK-KCK’nın devletleşme sürecine girmesiyle devam etmektedir.

Sonuç olarak; bir tarafta, devletin bütün kademelerine ve kurumlarına bizzat hükümet tarafından yerleştirilen ya da bu kurumlara sızılmasına göz yumulan, yargıda, emniyet teşkilatında ve askeriye de yuvalanıp hukuksal anlamda istediği değişiklikleri yapan; karşıt görüşte olanları mahkeme süreçleri ve hukuksuz yargılamalarla tasfiye edip sindiren; iktidar ile sürtüşünce de daha önce yaptıklarına bu kez kendisi maruz kalan Fethullah Gülen Cemaatini görüyoruz. Diğer tarafta ise Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in ifadesiyle; “çözüm sürecinin çözülme sürecine dönmesiyle” birlikte, kendi asayiş birimini, yargısını, mahkemesini kuran, vergi toplayan, haraç alan, tapu veren, kurtarılmış bölgeler ilan ederek adeta devletleşme sürecine giren bir PKK-KCK yapılanması görüyoruz. Kuruluşundan itibaren; bağımsızlık, konfederasyon, eyalet, demokratik özerklik gibi söylemleri olan bu örgütün çözüm süreci ile birlikte bu faaliyetlere imza atması, Kuzey Irak ve Suriye örneklerinde olduğu gibi hiç şüphesiz paralel devletten, asli devlete bir evrilme olarak görülecektir. Devlet kurumlarının, milletvekilliğinin, bakanlıkların; cemaatlerin, tarikatların tekeline bırakılması ve adeta pay edilmesi, devletimizin ve kurumlarının yıpranmasına neden olmuştur. Siyasal İslam ve Büyük Orta Doğu projeleriyle birlikte milli hassasiyetten yoksunluk bir devletçiğin önünü açmıştır. “TÜRK” kavramının bütünleyici, birleştirici ve kapsayıcı etkisi, onun ortadan kaldırılmasıyla bu tür sonuçlar doğurmuştur.



[1] http://www.bugun.com.tr/iste-paralel-devlet-budur-yazisi-881751 (Erişim Tarihi: 28.01.2014)



[1] http://haber.stargazete.com/politika/geri-adim-beklemeyin/haber-809317 (Erişim Tarihi: 28.01.2014)



[1] http://www.zaman.com.tr/yorum_paralel-devlet-soyleminin-kavramsal-celiskileri_2193848.html (Erişim Tarihi: 28.01.2014)


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter