Özgür İrade – Hürriyet ve İsyan Üçgeni Çerçevesi ile Postmodernite Ambivalansı – Bilal Emre Karataş

 

“Akıl gönüllü olursa, Tur’ları ve Kaf’ları aşar”

Musa Özdağ

“Bedeli en yüce olan değer hürriyettir. En büyük hürriyet de, Yüceler Yücesi’ ne kul olmaktır”

Hamdi Özden

Giriş

Açıklanması zor veya değişken kavramlar hayatı derinden etkileyen ve yöneten olgular olarak karşımıza çıkmaktalar. Başlıkta verdiğimiz engin ve birbiriyle bir o kadar bağlantılı (postmoderniteyi de katarsak) dört kavram açısından ideoloji ve bununla bağlantılı eylemler titizlikle incelenmeli ve zihinde oluşturdukları temel problemlerden önce varlıkları ve işlevleri fikir dünyamızda yerine tam olarak oturtulmalıdır. Öyle ki bu kavramlar insanların inanç, kültür, iş ve eğitim gibi birçok yaşamsal faktörünü bilinçli veya bilinçsiz etkilediği gibi, yine insanların içinde bulunduğu her topluluğu da şekillendirmekte ve yönetmektedir. Öyle ise insanın rolünü ve yapabileceklerini bilmesi, düzeni değiştirebilmesi ya da yönlendirebilmesi için büyük bir önem arz etmektedir.

Bahsi geçen kavramlardan bazısı çok eski çağlardan beri felsefi açıdan ve eylem yönünden temel problemleri teşkil ederken, bazısı ise son birkaç yüzyılda şekillenmiş ve üzerine çok fazla düşünürün kafa yorduğu, yorumladığı fakat belli bir kalıba oturmamış, güncelliği ve etkileriyle önemini gün geçtikçe artıran kavramlardır. Bu yazıda, öncelikle özgür iradenin, hürriyet ve isyan kavramlarının neliği konusuna kafa yoracak, birçok parametre ve birbirleriyle olan ilişkilerine bakacak ve postmodern düşünceyi de anlattıktan sonra, (bizim bu kavrama bakışımızla birlikte) konuya bu bakış açısıyla yaklaşacağız. Yine giriş bölümünde bizi düşünmeye sevk edecek ufak bir örnek verdikten sonra kavramlarla devam edeceğiz.

Farkında mısınız? Satranç oyunundaki taşların hareketleri belirli bir kurala göre yapılmıştır. Hepsinin ilerleyebildikleri alanlar vardır ve hepsi de bir yere ulaşma eğilimindedir. Eğer biz onların seviyesine inip ‘neden bu kurallara uyuyorsunuz?’ diye sormuş olsaydık, bunun fizik kuralları olduğunu söyleyeceklerdi. Oyun tahtasındaki alanın fizik kurallarının bu olduğunu ve atın ‘L’, filin ise çapraz gidebildiğini söyleyeceklerdi. Bu açıdan bakıldığında kendilerine ait ve kendilerinin uyduğu kurallar var. Aslına bakarsanız oyunda bir kural eksik ya da göz ardı edilmiş. Şahı düşünürseniz, taşların kendi koydukları fizik kurallarına aykırı bir durum ve hareket göreceksiniz; Şah ölmez. Şahı sıkıştırabilirsiniz, tehdit edebilirsiniz fakat ne yaparsanız yapın şahı öldüremezsiniz. Şahın bir dokunulmazlığı var. Eğer taşlara sormuş olsaydık, hepsi de kendilerinin öldüğünü fakat şahlarının ölmediğini söyleyeceklerdi. Krallarının ölümsüz olduğunu söyleyeceklerdi. Oyundaki tüm askerler ölümsüz bir kral için savaşıyorlar. Piyonlara nasıl bakarsınız? Köylüler, en çok sayıdalar ve en değersizler. Fakat onları son kareye ulaştırabilirseniz, ‘president’ taş olabilmekteler. Tıpkı kapitalizmde olduğu gibi… Eğer bu oyun bir şirket olsaydı vezir, müdür olurdu. President, ceo yani yönetici olurdu. Piyona dönersek, ilk hamlede iki adım ilerleyebilmesinin bir sebebi olmalı öyle değil mi? Bizce o hayal kurabiliyor; tıpkı yeni mezun olmuş bir öğrenci gibi. Fakat muhtemelen sonraki bir kaç adımında o da ölecek. Ancak fark ettiyseniz, ne kadar uğraşırsa uğraşsın piyon asla şah olamıyor. Vezir olabiliyor, fakat asla asil kan, kralın kendisi olamıyor ve tekrar oyuna baktığınızda kabiliyet bakımından en zayıf taşı hangisi olarak gösterirdiniz? Kesinlikle şah. Bir kare ilerleyebilmesinin yanında, bütün bu işlevler içerisinde bizim kontrol edebildiğimiz bir taş. Biz bütün krallığı, hatta şahı da yönetebilen nitelikte bir oyuncuyuz fakat buna rağmen şah, bizim yönetimimizin dışında bir kurala bağlı; şahı öldüremiyoruz. Öyle ki, şahın yanındaki bir kareyi kontrol eden rakip bir taş var ise biz şahı o kareye ilerletemiyoruz. Yani şahı öldüremiyoruz. O halde şah bu durumda oyuncudan daha üstte bir kişi tarafından kontrol ediliyor ve onun hata yapmasına, ölmesine izin yok. Her şeyi yönetiyormuş gibi görünen oyuncu olarak biz bile buna karışamıyoruz. Şahın oyundaki bütün askerlerini ikna etmek için kullandığı kural, yani ‘ben tanrıdan gönderildim, burası tanrının krallığı ve ben ölümsüzüm’ dediği kural oyuncu için de geçerlidir. Çok garip bir biçimde oyunu dışardan yöneten ve oyun için muhteşem güçlere sahip olan oyuncu bile şahı öldüremez. Oyunda sadece iki şahın kaldığını farz edelim, yine de şahlar birbirlerini öldüremiyorlar, yani şahlar kendi aralarındaki anlaşmaya uyarak diyorlar ki: Bizler ölümsüzüz. Peki, eğer şahlar birbirini öldüremiyorsa ve asla ölmüyorlarsa bu savaş neden var? Karşı tarafı silemiyorsanız neden savaşırsınız? Oyundaki, vezir de dahil olmak üzere her asker şahlar için ölümlü ve çöp konumundalar. Bu durumda bu bizim oyunumuz mu, şahların oyunu mu? Bir açıdan baktığımızda bizim oyunumuz. Sonuçta şahı da biz kontrol ediyoruz. Fakat biz bile ölüyoruz, şah ölmüyor. Yenilen biz oluyoruz, fakat şah ölmüyor. O yeniden ulusunu toplayabiliyor.

Özgür İrade ve Hürriyet

Özgür irade kavramı en temelde iki varsayıma dayanır. Birincisi insanların geçmişte davrandığından farklı bir şekilde davranma olasılıklarıdır ki bu zaman kavramıyla bağdaşıktır. Yani bu sorunun temelinde zaman kavramının gerçekliği yatar. İkincisi ise insanların yaptıkları bu seçimlerin bilinçli bir şekilde yapılıp yapılmadığıdır. Biz konunun iki kısmına değinecek olsak da, öncelikle bilinç kısmıyla ilgilenmeyi tercih ediyorum. Daha sonra da hürriyet ve isyan kavramlarıyla konuyu bütünleştirmeye çalışacağız.

Beynimizin yüzde onunu kullandığımız varsayımını duymuşsunuzdur. Gerçekten bu doğru mu? Kullandığımız şey beyin mi yoksa zihinsel süreçler mi? Konuya kullandığımız şeyin nasıl bir yapıya sahip olduğuna göz atarak devam edelim. Örneğin bir piyanonun tuşları ile bir müzik eserini çalıyoruz. Bu da demek oluyor ki, piyanonun tamamı ile değil sadece birkaç parçası ile müzik eserini icra ediyoruz. Ama yine de piyanonun diğer parçaları bu müzik eserini icra etmekte doğrudan yada dolaylı olarak görev almaktadır. Aynı şekilde beynimiz, zihinsel süreçleri üretirken belirli alanları kullanmaktadır. Beynimizin ne kadarı denildiğinde bu zihinsel süreçleri işleyen alanlar akla geliyordur. Örneğin motor aktivitelerini üstlenen bölgeler de var fakat biz onları kontrol edemiyoruz. Psikanalistler bu konuda zihinsel süreçlerimizin yüzde doksan beşinin bilinç dışı süreçler olduğunu söylüyor. Eğer bu oran doğruysa insanlar zihinlerinin ancak yüzde beşini bilinçli olarak kontrol edebilmekteler. Bu da demek oluyor ki zihnimizin yüzde doksan beşini kendimiz kontrol edemiyoruz. Öyleyse bu kontrol edemediğimiz kısım yani bilinç dışı süreçleri şekillendiren şey nedir? Biraz düşünerek de ulaşılabileceği gibi bu şey toplum yapısı ve bununla direkt olarak bağlantılı olan dildir. Bilincimizin kendi kontrol edemediğimiz kısmı aynı zamanda diğer insanlarınki ile de ortaktır. Singularity kavramı bazı pozitif bilimler içerisinde ortak bir bilinç anlamını taşımakta ve bilincimizin aslında aynı kavramlara sahip olduğumuz başkalarıyla aynı yerde, kendi vücudumuzun dışında bir yerde başkalarının bilinçleriyle birlikte olduklarını ifade etmektedir. Yani bazen içimizden gelen, yada yaptığımız seçimlerde içimdeki sesi dinledim dediğimiz veya aynı anda siz onu düşünürken sizi arayan arkadaşınız bu teoriye örnek olarak verilebilir.

Özgür iradenin var olup olmadığı tartışmaları uzun zamandan beri devam etmekte ve düşünürler bu konunun içerisinde bir çok köşede yer alagelmektedir. Konuya bilinç kısmından devam edelim. Bir şeyi bilmek o şeyin ne olduğunu kavramak ve zihnimizde onu kendi köşesine oturtmaktır. Başka şeyleri de bildikçe birbirleri ile ilişki içerisine soktuğumuz kavramlarla düşünür ve fikir ediniriz. Yaptığımız tercihler düşüncemiz sonucunda ortaya çıkar yada biz yine öyle düşünürüz. Fakat burada determinizm, yaptığımız tercihlerin bizim düşüncemiz neticesinde ortaya çıkmadığını, daha doğrusu nedensellik ilkesi ile, her şeyin birbirinin nedeni olup birbirini etkilediğini ve yaptığımız seçimleri de yapmamıza sebep olan şeyin başka şeyler olduğunu ileri sürmektedir. Öyle ise özgür irade yok mudur?

Nedensellik, doğada olduğu gibi, insan ve toplum yaşamında da önemli bir unsurdur. Özgür iradenin var olmadığını savunan tez, belirlenimcilik (determinizm) olarak bilinir. Bu teze göre insanın tüm davranışları dış etkenler ve nedenler tarafından belirlenir. Özgür iradeye dayalı bir eylem yada seçimden söz edilemez. Özgür iradenin var olduğunu savunan tez ise, belirlenmezcilik (indeterminizm) olarak bilinir. Bu teze göre insanın özgür iradesine dayanan eylem ve seçimleri vardır. Bu eylem ve seçimler, özgür irade dışında bir nedensellik ilkesiyle açıklanamaz ve dış etkenlerin sonucu olan davranışlara indirgenemez. Nedensellik ilkesini reddetmeden özgür iradenin var olduğunu savunan tez ise, bağdaşırcılık veya ılımlı belirlenimcilik olarak bilinir. Bu teze göre, özgür iradeden kaynaklanan eylem ve seçimlerin varlığı, nedensellik ilkesinin olmadığı anlamına gelmez veya nedensellik ilkesinin varlığı, özgür iradeden kaynaklanan eylem ve seçimlerin olmadığı anlamına gelmez. Bu tezin farklı biçimleri olsa da, özetle, bu teze göre, insan her şeyi özgür iradesiyle belirleyemese de, örneğin insan, belli bir ölçüde, coğrafi, meteorolojik, biyolojik, fizyolojik, anatomik, genetik, ekonomik, psikolojik vs. etkenler ve nedenler tarafından şekillense de, özgür iradesiyle, belli bir ölçüde, kendisini oluşturma ve yapılandırma potansiyeline de sahip bir varlıktır. Bu bağlamda insan bir kaya parçasından, bir meteordan, bir su birikintisinden yada toz taneciğinden farklıdır. Deteminizm, bahsi geçen konu için türevleriyle beraber çok önemli bir rol oynamakta. Burada konuyu kavrayabilmek için üç farklı kavramdan daha bahsetmiş olduk; belirlenimcilik, belirlenmezcilik ve bağdaşırcılık. Peki ya hangisi?

Bütün bu söylenenlerin arasında bilmenin bilinçle büyük bir bağlantısı olduğunu ve tam manasıyla bilmenin, zeka, idrak ile birlikte kalp, dil ve mana ile tamamlanmış olduğunu göz önünde bulundurarak, özgür iradenin bilinç kısmının tenkidi açısından önemini vurgulamakta fayda görüyorum. Özgür iradenin olmadığı varsayımına göre herşey zaten olacaktı ve olacak olan da zamanı geldiğinde fiiliyata bürünecektir. Sebepler başka sebepleri doğurur ve bütün hareket sebepleri bilindiği takdirde tahmin edilebilir yada tahmin edilenden farklı sonuçlar ortaya çıkması durumunda bunun da sebepleri vardır. Öyle ise determinizm sebeplerin ayniliği durumunda sonuçların aynı olacağını bizlere söyler. Bu durumda hiç bir şey olması gerekenden farklı olamaz ve tercihlerimiz diye bir şey yoktur. Bunu ortadan kaldırabilecek bir şey varsa bu şey bilmektir. Bilmek yada bilmemek hareketlerin sebeplerini değiştirir ve sonuçların olağanın dışında gelişmesine sebep olabilir. Birbirine bağlı yay şeklinde halkalardan oluşmuş tek parça halindeki oyuncağı biliyorsunuzdur. Tıpkı bir akordeon gibi esnek ve esasında hiçbiri halka olmayan tek parça bir yılan gibi kıvrılarak genişleyen ve küçülen alet. Hatırladıysanız bununla ilgili bir gerçekliği sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu cismi bir ucu havada sabit ve dengeli bir şekilde durup, bir ucu yerin birkaç santim üzerinde olduğu halde iken, üst kısmında onu tutan şeyi serbest bırakın. Cismin üst kısmı hızla yere doğru ilerleyecektir ve düşme eylemindedir. Bu gayet doğal, çünkü yerçekimi başka hiçbir kuvvet olmadan onun yere düşmesini sağlayacaktır. Fakat bir aksilik var. Yerin birkaç santim üzerinde boşlukta duran halka siz onu bıraktığınız halde yere düşmeyecek ve en üstteki halkanın düştüğü bilgisinin ona ulaşmasını bekleyecektir. Yani kısaca halka, yerçekimi bilgisinden habersiz olduğundan yerçekimine karşı gelecektir. Ancak düşme eyleminin bilgisi ona ulaştığında yerçekimine kapılıp düşecektir.

Rasyonel teolojiye karşı çıkan Gazzali nedenselliğin zorunluluğunu eleştirmiş ve bu konuda Farabi, İbn-i Sina ve özellikle İbn-i Rüşd ile çatışmış, kendinden sonra gelen diğer birçok filozof tarafından eleştirilmiştir. Yani maddelerin doğası gereği zorunlulukları bulunması ve bu zorunlulukların nedenselliği ortaya çıkarması fikri doğru değildir yada her koşulda mümkün değildir. Determinizmin deneyime dayalı gibi göründüğünü ve bilgilerin bu şekilde açığa çıktığını söylemiştik. Peki bir bilginin deneyime dayanıyor olması nasıl hatalı olabilir? Gazzali bu konuda ateş ve pamuk örneğini vermektedir. Bir elimizde ateş ve bir elimde pamuk olsaydı ve bunları birbirine yaklaştırsaydık pamuk yanardı. Bunu kim denerse denesin aynı şey olurdu. Bu durumda pamuğun yanmasının nedeni ateştir yani ateşi ona yaklaştırmamızdır. Gazzali burada şu örneği de veriyor: Her gün dağda otlayan bir koyun düşünün. Bu koyun çobanın bir eşekle geldiğini görüyor ve çoban eşekten indikten sonra başka bir eşeğe binip devam ediyor. Bu durumda koyunun baktığı açıdan nedensellik şunu gerektirir: İkinci eşeğin yürüyebilmesi için, birinci eşeğin durması gerekir. Koyun bunu her gün dener, her gün gözlemler ve her seferinde aynı sonucu alır. Birinci eşek durduktan sonra ikinci eşek hareket etmektedir. İşte deneyimden kaynaklanabilecek hatalar bunun gibi hatalardır. Bizler nedensellik döngüsünü, test edebildiğimiz kadarıyla biliyoruz. Ateşin pamuğu yakıyor olması ateşten dolayı gibi geliyor olabilir, fakat bu bizim gözlemimize göre böyledir. Ateş pamuğu yakıyorsa, dünyanın her yerinde ateş pamuğu yakıyor diye düşünürüz. Ancak suyun içerisinde yakamaz. Suyun içinde yakıncaya kadar biz dünyanın her yerinde yakacağını düşünürüz. Ancak matematik gibi, çakılmış ilk çivinin mantığını anlayabildiğimizde yada şeylerin bilgisine tam olarak sahip olduğumuzda belki de ilk eşeğin ikincisiyle hiçbir bağlantısının olmadığını fark edeceğiz. Gazali sebepler dizisinde her şeyin sebebini mutlak cevher olarak kabul eder ve eyleminin sonuçlarını ve ortaya çıkaracağı şeyleri kestiremeyen hiçbir varlık nedenselliğin öznesi olamaz der.

Buraya kadar gelmişken iki oyunu, yani tavla ve satrancı düşünmekte fayda görmekteyim. İlgileneceğimiz konu oyunların yapısı ve zorluğu. Satranç oyununda, tahta üzerinde 64 adet kare ve 32 adet taş bulunmaktadır. Oyunun belirli kuralları vardır ve rakipler sıra ile hamlelerini yapmaktadırlar. Açık ve koyu renkteki rakip taşlardan her biri, bir turda yalnız hareket edebileceği sınırlar içerisinde hareket eder. Daha sonra rakip taş hareket eder ve bu oyun bitene kadar böylece devam eder. Bir hamle yaptıktan sonra oyuncu, sıra tekrar ona gelene kadar, kendi yaptığı hamlenin sonucunda rakibin yapacağı hamlelerin sayısını hesaplar daha sonra rakibin seçmesi muhtemel olan hamlelerden birkaç tanesini düşünerek karşılığında yapacağı hamlelerden muhtemel olanları ele alır. Başta oynayacak 10 taşı bulunsa da oyun ilerledikçe yapabileceği hamle sayısı onlarca artabilir ve yapabileceği hamle kalmadığında oyun biter. Tavla oyununda ise 15′erden 30 pul ile oyuna başlanır. Bu oyunda da bir düzen bozulma eğilimindedir. Oyuncuların yapabilecekleri hamleler ve muhtemel oynama şekilleri oyun ilerledikçe ortaya çıkar. Fakat bu oyunda tahmin etmesi güç bir etken daha vardır: Zarlar. Burada satranç ve tavlanın kısa hikayesini beğendiğim için sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eski zamanlarda Hint imparatoru, satranç oyununu yanında bir mektup ile hediye olarak Pers imparatoruna göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır: “Kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa, o kazanır. İşte hayat budur..” Pers imparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint imparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister. Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer, daha sonra da on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar. Pers imparatorunun baş veziri Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir. Senenin birliği olarak tavla bir tanedir. 4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6′şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12′şer hane günün 24 saatini simgeler.. Hint imparatoruna satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır : “Evet, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa, o kazanır. Ama biraz da şanstır. İşte hayat budur.

İşin hikâyesi bir yana tavladaki zaman vurgusu dikkat çekici. Tıpkı hayattaki gibi satranç oyununda da tavla oyununda da her şeyin belirli bir etki alanı, kabiliyetleri ve doğurduğu sebepler var. Her hareket belirli sebepler neticesinde doğup belirli sebepleri doğurmakta. Ancak çok iyi bir satranç oyuncusu, gerçekten de, bütün hamleleri, sebep ve sonuçları doğru tahmin ederek en iyi oyunu ortaya koyabilir ve kazanabilir. Aynı şey bir tavla oyuncusu için geçerli değildir. Çünkü insan bilgisine sahip olmadığı şeyler karşısında çaresiz ve etkisiz kalabilmektedir. Burada bilgisine sahip olunmayan şey ise zarların kaç geleceğidir. Zarı atan kendisi olduğu halde oyuncu, mümkün olan durumları zar ile değiştirebilir ve zarın kaç geleceğini önceden hesaplayamaz. Yani oyun sürekli bir değişkenlik içerisindedir ve sebepler sürekli olarak değişmektedir. Hem de satranca göre bu oyunda oyuncuların etkisi, zarı atan onlar olduğu için sebeplerin değişimi konusunda daha fazla görünmektedir. Fakat oyuncular zarın kaç geleceği bilgisine sahip olmadıklarından, mümkün olan iyi sebepler ortaya çıktığında buna şans adını vermektedirler. Bize göre şans, şeylerin bilgisine sahip olmama durumudur. Yani şans yoktur, sadece bilgisizlik ve kontrolsüzlük durumu vardır ve tavla, ihtimallerin hesaplanabilirliği ve öngörülebilirliği açısından satranca göre son derece zor ve karmaşık bir oyundur. Fakat biz onu kısa sürede oynar ve hayat gibi bitiririz.

Hürriyet kavramına gelince, özgür irade kavramının yorumundan hareketle birçok şey söylenmiştir. Buraya kadar olan kısımdan anlayacağımız üzere kayıtsız hürriyet, yani seçimlerimizin tamamen bize ait olması durumu yanılgıya benzediği gibi, yine özgür iradenin var olmadığı durum da bir o kadar yanılgıdır. Konuya Spinoza ve Bergson’un görüşleriyle devam edelim. Gerçek hürriyeti Spinoza şu şekilde tanımlıyor: ‘Hürriyet, tam olarak kayıtsız hürriyetin karşıtı olan şeydir. Bu, insanın kendisi için en yüksek derecede ve en büyük kendiliğinden oluşla birleşmiş en mükemmel tayin edilmişliği ifade eder. Şüphesiz ki, hareketlerimizin dış sebeplerle belirlenmesi, hareket kabiliyetimizi azaltır; fakat bizim için sadece dış belirleyiciler değil, aynı zamanda iç belirleyiciler de vardır. Böyle olunca, hareketimiz bizzat kendimiz tarafından belirlendiği zaman hürüz demektir; bu çeşit belirleme, hareketimizin sebepsiz olduğu anlamına değil, bütün bu sebeplere kendi içimizde sahip olduğumuz anlamına gelir’. Her varlığın sahip olduğu hürriyetin devam ve kuvveti, kendi varlığının özüne olan münasebetiyle ölçülür. Dış olaylar, bizde tam fikirler haline geldiği nispette hür oluruz. Madem ki, Allah fikri fikirlerin Fikri’dir, bizi sadece O hür kılabilir ve kurtuluşa götürür. Spinoza hürriyet hakkında düşünürken insanı tabiatın bir parçası yapar ve hürriyeti kısıtlarken, hareketi de inkara yeltenmektedir. Bergson ise hürriyet kavramına zaman açısından yaklaşır. Spinoza’ ya ise, zamanı hesaba katmadığı için kabahat bulur. Konuya ruhi hallerin saf ve bir takım büyüklüklere indirgenemez nitelikler olduğu noktasından yola çıkarak yaklaşmaya başlar. Sürenin bir cinsten olmayan anları birbiri içerisine girmiş durumdadır. Benliğimizde ardarda geliş, bir kaynaşma ve tertibi ifade eder. Demek oluyor ki, şuur hallerinin uzamlı hale gelmiş sembollerini bizzat bu hallerin yerine koymak suretiyle onların yeniden inşa edilebileceğini zannediyoruz. İşte kayıtsız hürriyetin ve determinizmin yanıldığı nokta burasıdır ve kayıtsız hürriyet yanılgısı şunu tasdike varıyor: Seçmiş olmadan önce, başka türlü de seçebilirdik. Yanılgı, oluş halindeki hareket üzerinde durmak yerine, her iki halde de olup bitmeyen hareketi ele almaktan ileri geliyor. Bu görüşlerin sahibi olan Bergson ise konuya farklı zamanlarda yaşamış iki adamın aynı sebepler çerçevesinde aynı seçimleri yapıp yapamayacağı sorusunu cevaplayarak devam eder ve sonunda hürriyetin her tarifi determinizme hak verecektir der.

Determinizm ile hürriyet, aslında birbirine bağlı iki terimdir. Birisi olmadan diğerini tarif etmek mümkün değildir. Hürriyeti ortadan kaldırırsanız hayatta bir kendiliğinden oluş, davranışlarda da bir makinalaşma hali kalır. Determinizmin yardımı olmadan hürriyetin tek başına anlaşılması mümkün değildir. Hürriyet, dıştaki determinizm yerine benliğin determinizmini, bir iç determinizmi koymaktan ibarettir. İç determinizmin gücü, hürriyetimizin de gücünü gösterir. Hareketimizi belirleyen etkiler, tarafımızdan seçilmiş, kararlaştırılmış ve tayin edilmiştir. Hareket, niyetten uygulamaya bir geçiştir. Niyet ancak hareketi geçtiği nispette samimi ve tamdır. Pekala, ihtimallerden hareketle, ruhta oluşan yargı, hareketlerin belirlenmesi değil midir diye sorabilirsiniz. İnsanın hareketinde hiçbir şey tesadüfe bağlanmaz. Sadece, tavla örneğinde de bahsettiğimiz gibi bunun hesabına yetişemeyiz. İyi tanıdığımız bir kişinin hareketinde hiçbir şey bizim için şaşırtıcı değildir. Fakat bu tanıdığımız kişinin, ortaya çıkacak falanca şartta hangi ölçü dahilinde hareket edebileceğini, falanca tercihte kendi çabasının hangi yoğunlukta olabileceğini asla söyleyemeyiz. Zira hareket ortaya çıkarken her türlü ölçüyü aşar; o, sonsuza gidebilir, gitmek isteyebilir. Fakat kimin bu tarzda hareket edeceğini kestirebiliriz. Böylece şuur bunalımları, ani sıçramalara yol açan iç çatışmaları, hatta din değiştirme hadiseleri önceden belirlenmişlerdir; hepsi de şu veya bu şekilde beklenen hadiselerdir; yeter ki şartlar meydana gelsin. Deterministlerin yanılgısı buradan doğmaktadır.

İsyan

Hareket varlık ile orantılı değildir. Hareketi mümkün kılmak için elde ettiğimiz hürriyet, basit bir olayın boyutunu aşar. Bu, bizim varlığımıza ilave olunmuş, yüce bir Varlık’tır ki, her hareket bizim varlığımızın bu Yüce Varlık ile el birliğinden doğmaktadır. Böyle olunca insanın hareketi, ‘eşyayı değiştirmek ve kendi elleriyle kendini değiştirmek’ olacaktır. İşte bu, gerçek anlamda varlıklar âlemine ve kendi benliğine karşı isyan etmek değil midir? Hareket bir isyandır. Hiç isyan etmemiş olan, hiçbir zaman isyan etmemiş demektir. Her hür hareket, bir isyandır. Bizim burada isyanımız, Allah’ sız insana, Stirner’ in anarşizmine, Rousseau’nun sakat ferdiyetçiliğine, Schopenhauer’ un neticesiz kötümserliğine karşı olacaktır. Böylece, hem sosyal uysallığın, hem anarşist ferdiyetçiliğin; hem toplumun ve hem de Allah’ sız ferdin üstüne yükseleceğiz. Allah’ sız ferdiyetçilikten, tabiat aleminde Allah’ın hareketini gerçekleştirmeye çalışan bir şahsiyetçiliğe yükseleceğiz. Kısaca bahsettiğimiz kişileri ve isyanlarını anlatarak devam edelim.

Stirner, ferdi varlığın bencilliğini, dışarıdan gelerek onu kısıtlamaya çalışan her şeyin karşısına koyar. Tabiata ve topluma, devlete ve insanlığa, ahlaka ve dine isyan eder. Bunlar birer hayalettir ve hiçbir sınırlamayı kabul etmeyen yegane benliğin haricinde onu engelleyecek olan her şeyi ortadan kaldırmak gerekir. Böylece insan hür ve mutlu, sadece kendisine ait olacaktır. Gerek Allah, gerekse insanlık tarafından savunulan davalar bencildirler. İyilik ve kötülük boş laflardır. Beni ne ilahi olan ilgilendirir, ne de beşeri; beni ilgilendiren şey, yalnızca bana ait olandır ve benim için hiçbir şey benliğin üstünde değildir. Özetle düşüncesi bu olan Stirner tanımladığı iki türlü bencilliği karşılaştırarak kompozisyonuna devam eder. Sahip olduğu tek şeyin gücü olduğunu söyleyen Stirner, benliğin evrensel olduğunu ve insana sadece hür olmanın yetmeyeceğini, aynı zamanda mülk sahibi de olması gerektiğini de söyler. Stirner’ in takındığı tavır, anarşizm tavrıdır. Böylece kala kala, sadece kendini tanıyan tamamıyla bencil bir benlik kalır ortada.

Rousseau ise selametini somut ve yaşanmış bir tecrübede arar. O, önce hayatın gerçeğini olduğu gibi kabul etti. Bu hayatı sevdi, en azından sevmek istedi, ona iman etti. Kurtuluşu aradığı bu imanda sefaleti buldu. Başkasının gücüne inanmak ve hem de başkalarının, benliğinin içinde gömüldüğü yetersizliklerin eseri olduğuna inanmak: İşte Rousseau’nun bütün sefaleti buradadır. Gördüğü insanların hiçbirisi gibi yaratılmadığına, onlardan üstün değilse de farklı olduğu kanısına duyduğu derin sezgi, bayağı ve gurursuz insanlığı dehşete düşüren bir gururun müsebbibi olmuştur. Özetle Rousseau tanrılaştırılan benliğin topluma ve medeniyete karşı başkaldırmasından bahseder. Onun isyanı asla anarşizme varmaz. ‘Benlik bencil değildir ve asla kendi kendine yeterli değildir’ der. Rousseau’nun bir kalp felsefesi vardır. Ona göre, ferdi vicdanda kendi kendine yeterli olmak demek, durmadan reddettiği gurura daima yeniden dönmektir. Gerçekte kendi içine kapanmak, kendi gururuna teslim olmak demektir. Rousseau daha toplumun kurbanı olmadan önce kendinin kurbanıdır. Rousseau’nun isyanı, bizzat kendisiyle mücadele ihtiyacı duyan ferdiyetçiliğin içerisinde sonuçsuz kalmıştır; bu isyan hedefine ulaşamamıştır.

Schopenhauer’ ın isyanı ise bizzat varlığı hedef almıştır. Ona göre var olmak, kötülüğü istemektir. Bu temel kötülükten kurtulmak için varlığı inkar etmek gerekir. Kısaca hayattaki en büyük suçluyu aşk olarak gören Schopenhauer, iradeden bahsederken; yok edilemeyecek tek şey ve varlığın özü tabirlerini kullanır. Ona göre bizim dünyamız, mümkün olanların en kötüsüdür. İradenin inkarıyla ‘faziletin merhamet ve şefkatle başladığı, çile doldurmayla tamamlandığı ve Nirvana denen hiçlikte tam hürriyete kavuştuğu gerçekten ahlaki olan dünyaya’ girilir. Akıl ve bilgeliğin son öğüdü hiçlikte kaybolmaktır. Schopenhauer’ a göre kurtuluş, yaşama iradesinin bizzat kendisine karşı isyanından, Nirvana’ya sığınmaktan ibarettir.

Böylece üç türlü isyan anlayışını özetlemiş olduk. Bu üç doktrin de kurtuluşu aradılar. Fakat bir hareket, ancak kendi içerisinde başkaldırdığı bir nizama karşılık, yeni ve zorunlu olarak daha üstün bir nizamın ihtiraslı iradesini taşıyorsa isyan adını alabilir. Ancak tek bir inkârın, yani bir çeşit köklü veya kısmi anarşizmin içinde, isyanın inkârı bulunur. Bu yüzden Stirner, Rousseau ve Schopenhauer gerçek isyancılar değildirler. Zira sadece inkâr etmek istedikleri nizamla kalmayıp, kendi kendilerini de inkâr ettiler.

Böylece isyanı biz de doktriner bir biçimde özetleyerek postmodernizme geçelim. İsyan insanlar arasında bir dostluk bağının ortaya koyduğu bilgidir; bu bilgi, bir ölçüde ben ile başkasını sırdaş hale getirir. İsyan, gerek fertte, gerek onun ihtirasında kâinatın ve kendisinin hiçliğini ortaya koyan küçümsemedir; isyan aşk içinde sonsuza atılarak bedenini ve ruhunu hiçe sayarcasına ıstıraba adanan harekettir. İsyan, insan kalbini kendi ihtirasının ve merhamet düşüncesi içerisinde küçümsenmiş ihtirasların üstünde tutarak, ona evrensel bir sorumluluğun yüklediği yüce görevi hatırlatan bağışlamadır. İsyan bir değişimdir; ferdin önüne kendi kurtuluşuyla aynıymışçasına, âlemin kurtuluşunu koyarak, ondan evrensel bir sorumluluğun ağır yükünü taşımak ve bundan zorunlu olarak doğan sosyal inkılabı kendi içinde hazırlamak üzere, âlemin tarihi ve bugünkü sonsuzluğa iştirak etmesini ister. İsyan mistiğin (mutasavvıfın) tavrıdır; Allah’a iştiraki ile kendi ulûhiyetinin farkına varan mistik, kendine ve herkese yükümlülük getiren insanlık ile kendini ve herkesi kurtaran ulûhiyet arasında seçim yapmak zorunda kalınca, kendisinin ve herkesin selameti için kendini kurban etmiş olarak ölmek ihtirasıyla yanıp tutuşur. Bizim Allah’ımız, isyanın Allah’ıdır.

Postmodernite ve Sonuç

Hürriyetten isyana kadar kaydettiğimiz yol bir ilerlemeyi mi gösteriyor, yoksa sadece bir terimin yerine başka bir terimin mi konulmasıdır? Bizim gayretimiz her zaman olduğu gibi kavramları doğru tanıtmak, incelemek ve düşünmeye sevk ederek ayrımlar yapabilmeyi kolaylaştırmaktır. Öyle ki, ne tek başına kayıtsız hürriyetin, ne de hareketlerde kaçınılmaz olan determinizmin ana etken ve tek gerçeklik olduğunu kabul etmenin gaflet olduğunu aslında işleyiş içerisinde postmodern örneklerle açıklamış olduk. Zaten konunun kendisi postmodern olup, konu hakkında bir düşünceye ulaşmak da postmedern bir eylem olmaktadır. Fakat yine de biz postmodernliği kısaca özetleyerek, savımıza dayanak bulup, okuyucuyu müşkülde bırakmayalım.

Postmodernizmden bahsetmeden önce post öneki almamış halini kısaca tanımakta fayda var. Modernlik Batı Avrupa’da 17. yüzyılın sonlarında meydana gelen sosyal, siyasal ve ekonomik değişmeler sonucu, geçmişten çok farklı bir ekonomik yapı, siyasal örgütlenme ve toplum hayatının ortaya çıkmasıdır. Bizde muasır ve çağdaş olarak yerini bulmuş bir kelimedir, Fransızca’daki moderne. Tarihte, örneğin ortaçağ döneminde, aşağılayıcı bir anlamda da kullanılan bu kelime hakkında bazı çıkarımlar yapalım. Modernlik bir yandan akılla bağlantılıyken bir yandan da modern bireyin ortaya çıkmasıyla ilgilidir. Modern bireyin ortaya çıkması; insanın özgürleşmesi, tüm geleneksel bağlılıklarından sıyrılması demektir. Modernlik ilerleme demektir. Modernlik algısı devrim kavramı ile yakından bağlantılıdır. Toplumsal örgütlenme biçiminde, evreni algılama biçiminde, ekonomik hayatın işleyişinde ve esas olarak insan ile evren algılamasında gerçekleşen bir devrimi gösterir modernlik.

Postmodernliğe gelince; sosyal bilimlerin en popüler, aynı zamanda en problemli kavramlarından biridir. Problem onun modernite karşısındaki konumunun ne olduğu ile başlar, tanımlanamamasıyla devam eder. Ne kadar postmodern düşünür varsa, o kadar farklı görüş ve açıklama ortaya çıkar. Postmodernitedeki ‘post’ ön eki, ‘ötesi’ anlamına gelmektedir. Bu noktada modernite sonrası gibi bir anlama kavuşan kavram, modernitedeki kavramları eleştirerek kendine bir yer açmıştır. Postmodernizme giden yolu açan ilk filozof Friedrich Nietzsche’dir. Nietzsche, modernliği, onun kökü olan aydınlanma düşüncesini, bilimi ve ilerleme düşüncesini şiddetle eleştirerek postmodern birçok düşünüre ilham kaynağı olmuştur. Konuyu daha iyi kavrayabilmek açısından bu eleştirilere örnek olarak Pual Feyerabend’in görüşüne bakalım. Ona göre modern bilgi, Ortaçağ’da kilise karşısında gerçekleştirdiği mücadele ile var olmuştur. Böylece geleneksel otoritelere karşı çıkışla modern bilim gelişmiştir. Ancak bugün modern bilim bizi kendi otoritesi altına alarak kilise rolünü oynamaktadır. Gerçekten de bugün, bilim bir gelenek olarak, üzerinde tartışılmaz, alternatifler öne sürülemez bir hal almıştır. Thomas Kuhn da bir bilim adamı olarak, bilim görüşünü birikimli olduğunu reddederek orgular. Ona göre bilimsel gelişmeler devrimle olur. Kuhn Paradigma kavramının da sahibidir. Postmodernistler, aydınlanmanın birçok ilkesine karşı oldukları gibi, onun ‘evrensel hakikat’ konusundaki değerlendirmelerine de karşıdırlar. Çünkü böyle bir şeyin varlığını mümkün görmezler. Hakikat konusundaki belirsizlik, postmodernistler tarafından çok kültürlülük kavramının da ortaya çıkarılmasına sebep olmuştur. Postmodernite, insanları peşinden sürükleyen büyük ideolojilerin veya meta anlatıların peşinden gidilmemesi gerektiği, evrensel bir hakikat ve açıklama biçiminin olamayacağı ve dolayısıyla yerel ve kısa erimli hedefler peşinde koşmanın daha anlamlı olacağı, bilimin evrensel ve tek doğru bilgi edinme yolu olmadığı gibi, modernliğin en temel sayıtlarının eleştirisi üzerine kuruludur. Postmodernite daha karamsar bir tablo çizdiğinden, postmodern düşünürlerin insanlığa dair büyük vaatleri yokmuş gibi görünür. Fakat bu düşüncenin yanlışlığı bile, Nietzsche’nin üst-insan’ı ile apaçık ortada durmaktadır. Postmodernitenin en güzel yanı, moderniteye sıkı sıkıya eleştiri getirmesidir. Bahsi geçen tanılar, postmodernite için genellemeler içermekte ve başta da bahsettiğimiz gibi yanıltıcı olabilmektedir. Öyle ki halen, postmodernliğin geçici bir entelektüel heves veya teori mi, yoksa düşüncede güzelliklerin önünü açmak için bir araç mı olduğu tartışılmaktadır. Biz ise postmodernliği anlatırken, hem iyi hem kötü yanlarını kısaca ele aldık. Bu sebeple, başlıkta ‘ambivalans’ tabirini kullandık. Latince (ambo), “her iki” ve valencia “güç” sözcüklerinden türetilmiş, çift değerlilik ve çift kutupluluk, bipolarity anlamına gelen kavram, psikanalizme göre, bir kişi ya da durum karşısında birbirine karşıt duyguyu ve düşünceyi aynı anda sürdürme isteğidir. Yani biz postmodernite hakkında aynı anda hem iyi hem de kötü düşüncelere sahibiz. Bizim için önemli olan, onun eleştirel bakış açısıdır. Yazımız boyunca yaptığımız da aslında budur. Modern dünyanın insanı köleleştirmesi, sıkıntı içerisinde amaçsız bir hayat sürmesi ya da hayatını devam ettirebilmek için yaşaması bizce kabul görmez ve tehlikeli bir uyuşturucudur. Modern dünya insanı her manada hürriyetinden mahrum bırakmış, ona yapay ve suni irade ve hürriyet sağlamıştır. İsyanlar gerçek değil. İsyanlar isyan olmadığı gibi, insanların bile gerçek olmadığı platformlarda yer alabilmekteler.

O halde bizim anlayışımıza göre isyan nedir? Biz hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız. Her türlü Sosyolojizm’e, yani toplum gerçeğinin her şey olduğu anlayışına karşı olduğumuz kadar, bencil ve katı ferdiyetçiliğin de karşısındayız. Ferdin, sadece bütün iradeleri ayni şekilde belirleyen bir İrade karşısındaki uysallığını kabul ediyoruz. İradenin ve merhametin bir kararı olan hareketimiz, tabiat nizamına karşı gelecektir; bu, başka bir nizamdır, tabiat-üstü ve bizde hareket eden, sürekli yaratıcı olan bir nizamdır. Böylece gerçek hürriyet, bir isyan oluyor, yani ‘kol, kafa ve kalb’in yardımıyla gerçekleştirdiğimiz, tabiatı aşkın bir olgu oluyor. Belki de, isyankâr bir varlık olduğunu söyleyerek insanın en iyi tarifini yapıyoruz. Toplum sevdasında, isyan etme ve hür hareket konusunda bir güçsüzlüğün açık bir itirafını bulmaktayız. Ferdin boyun eğmek zorunda kaldığı bir baskı unsuru olarak toplum, zorbalık ve zulme kanat germekte, bu şekilde esirliği ve esaret derecesinde uysallığı yaratmaktadır. O, böylelikle ferdin iradi güçlerini öldürmektedir. Oysa toplum tam aksine, ferdi hareketin özlem duyduğu, atıldığı bir ideal, yani merhametin ve isyanın eseri olan ideal olmalıdır. İnsanlıkta inançların tesirli bir şekilde yayılması, gerçekten toplumun ve medeniyetin yaratıcısıdır. İşte bu yayılmadır ki, her birimizi gücümüz nispetinde birer asi, yani birer ahlaki varlık haline getirir. Biz, bütün insanlığın selametini, bu inançların yayılması olgusunda arıyoruz.

Kaynakça

Nortwitz, M. (Çev. Bayık, F.) (1991). Özgür İrade ve Determinizm. Düşünbil, 49, 9-10-11.

Örsan, K. Ö. (2015). Özgür İrade ve Ahlak Üzerine Bir Manifesto. Düşünbil, 49, 12.

Özdağ, M. (2005). Duygular ve Düşünceler. İstanbul: Kahraman.

Özdağ, Ü. (Ed.) (2014). 21. Yüzyılda Prens Siyaset ve Devlet Yönetimi. Ankara: Kripto.

https://www.youtube.com/watch?v=uQYS_iGFWkE Erişim Tarihi: 24-04-2016

Özkan, S. (2015). Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe. İstanbul: Ötüken.

Topçu, N. (2014). İsyan Ahlakı. İstanbul: Dergah.

Yılmaz, O. (2015). Özgür İrade ve Beynimizin %90′ı Kime Ait?. Düşünbil, 49, 23-24.


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter