Osmanlı’dan Cumhuriyet’e – Miras Olgusu Üzerinden Türkiye’de “Batılılaşma” Hadisesini Anlamaya Çalışmak – Mustafa Buzluk

Miras Olgusu Üzerinden Türkiye’de “Batılılaşma” Hadisesini Anlamaya Çalışmak
Mustafa BUZLUK

E. H. Carr, tarihi “Pek çok parçası kayıp iç içe geçmeli bir bulmaca” olarak nitelendirirken; Marcel Gauchet ise “Birbiri içine geçmiş ve ağırlıklarını kolayca tartamayacağımız bir yığın etmen” olarak nitelendirir.
Tarihin söz konusu karmaşık karakteri, Türkiye’de Batılılaşma meselesinde de karşımıza çıkmaktadır. “Batılılaşma, Çağdaşlaşma, Yenileşme, Batıcı Modernleşme ya da Yabancılaşma” gibi ifade farklılıklarından da anlaşılacağı üzere yaklaşık iki yüz yıllık tarihi serüveninde karşımıza çıkan farklı ifade şekilleri, siyasi, sosyal ve fikri pozisyonlar itibariyle bu mesele de tabiatı itibariyle oldukça karmaşıktır.
Özellikle II. Meşrutiyet sonrası, belirli yayın organları ve cemiyetler etrafında toplanarak, fikirlerini sistemli bir şekilde işlemeye ve “Bu devlet nasıl kurtulur?” sorusuna cevap aramaya çalışan fikir akımları daha da belirginleşmiştir. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Meslek-i İçtima, Sosyalizm ve Garpçılık(Batıcılık). Tarık Zafer Tunaya II. Meşrutiyet dönemi fikir akımlarını, Türkiye Cumhuriyet’nin kuruluşu için yapılmış olan laboratuar tecrübeleri olarak görmek gerektiğini ifade etmektedir. Bu noktada kaynağını ıslahat teşebbüslerinde bulan Batıcılık hareketinin öncüleri Abdullah Cevdet(1869-1932), Celal Nuri(1877-1939), Süleyman Nazif(1870-1927) gibi isimleridir. En önemli yayın organları Abdullah Cevdet’in çıkardığı İçtihad dergisidir. Batıcılar genel olarak, Batının üstünlüğü ve yenileşme meselesinde birleşiyorlardı. Abdullah Cevdet, her alanda batının örnek alınmasını savunurken, Celal Nuri başta olmak üzere, ılımlı Batıcılar, Batıdan alınacakları seçerek almak ve Batı ile Doğuyu ahenkli bir şekilde bağdaştırmak fikrini savunuyorlardı. Genel olarak imparatorluğun gerileme sebebini bilgisizlikte gören Batıcılar, modern eğitime önem verilmesi, kadın hakları, Latin harflerinin kabulü, laiklik gibi konularda radikal fikirlere sahiptir. Türkiye’de “Batılılaşma” serüveni Batıcılık akımının öncüleri ya da sivil temsilcilerinin doğrudan dahlinden ziyade resmi kanallarla işlerlik kazanmıştır.
Türkiye’de Batılılaşma meselesini kendi iç dinamikleri ile ele alırken eş zamanlı olarak başka toplumlara da bakmak ve karşılaştırmalı bir yöntem izlemek faydalı olabilir. Bu yazının ana konusu olan “Türkiye’de Batılılaşma” meselesine bakmadan önce, Batının kendi ufkunu genişletip, yeni bir zaman dilimine sıçrayışını “modernleşme” sürecini genel hatlarıyla ele almak gerekir. Bu noktada “Modernleşme” ve “Batılılaşma” kavramları arasındaki nüansı kısaca ifade etmek gerekirse: “Batıda sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan değişmeye ‘modernleşme’, Batı dışında kalan cemiyetlerin bu değişmeye uyma çabalarına ise ‘Batılılaşma’ adı verilmektedir.” Batı dünyasında, kilise ve soylulardan oluşan yönetim eksenin yanında bu iki alana hizmet veren ve nispeten bağımsız duran şehirli ve tüccar kesiminin başını çektiği hürriyetçi eğilimler ortaya çıkmaya başladı. Bu kentli zümreler Haçlı Seferleriyle Doğudan alınan bilim ve teknolojiyi geliştirme çabalarıyla papalık ve egemen anlayışına karşı fikirler geliştirmiş, hâkim dogmatik bilgi anlayışını ters yüz etti. Kentlerde kurulan üniversiteler Rönesans ve Reformun çekirdeğinin tohumlandığı mekânlardı. Ressamlar, mimarlar, tüccarlar, zanaatkârlar, haritacılar, gemiciler vb. sıkıştıkları coğrafi ve fikri darlıktan çıkış çareleri üretmeye mecbur kaldılar.
15. yüzyılın ortalarından itibaren haritacılık, gemi teknolojisi, mimarlık, sanat, coğrafya, pusula ve matbaa gibi kritik alanlarda gelişmeler yaşandı. Ümit Burnu’nun dolaşılması, Amerika’nın keşfi, matbaanın hızla yaygınlaşması, mühendislik vb. teknolojilerde kat edilen mesafe dikkate değerdir. Amerika’nın keşfiyle oradan gelen altın ve gümüşün tüm Akdeniz pazarlarıyla Osmanlı ekonomisine girmesi, temelde denge anlayışını esas alan Osmanlı ekonomisini olumsuz etkiledi. Avrupa’da matbaanın hızla yaygınlaşması ve kilisenin tekelinde bulunan “eski” bilgiye karşı “yeni” üretilen bilgilerin tüm Avrupa’da hızla yayılması da dengeleri değiştirdi. Düzenli ordularda teknik bilgilerin ve teknolojinin kullanılmaya başlaması da dengeleri sarstı. İkinci Viyana kuşatması bu sürecin kırılma noktasını oluşturur. 1699 Karlofça Antlaşması ise Batı-Osmanlı denkleminin Osmanlı aleyhine bozulduğunun tescil edildiği bir metindir. 18. Yüzyıl boyunca yapılan savaşlarda durum tersine çevrilmeye çalışıldıysa da başarı elde edilemedi. Kötü gidişatın durdurulması için önerilen ilk dönem tedbirleri “kanun-ı kadime” dönmek ve “şeriatı doğru uygulamak” olarak tezahür etti. 18. Yüzyılın sonuna doğru gelindiğinde ise artık Batıda “bir şeylerin” değiştiği ve bu değişikliklerin Osmanlı tarafından da benimsenmesi gerektiği kabul edildi. Yeni sistemin adı da yeni düzen demek olan “Nizam-ı Cedit” olarak kabul edildi. Türkiye’de Batılılaşma serüveninin ilk nüvesi ve Batının örnek alınır pozisyona gelişi böyle açıklanabilir.
Osmanlı’nın Batılılaşması öncelikle savaş meydanlarındaki yenilgiyi ve toprak kaybını önlemek için ilk önce askeri alanda başladı. Daha sonra bürokrasi, eğitim, yargı sistemi, sağlık, ulaşım vb. birçok alanda Batıdaki gelişmeleri dikkate alan değişimler başladı. III. Selim’le başlayan II. Mahmut’la devam eden bu süreçte, geleneksel direnç noktaları olarak görülen Yeniçerilik müessesesi ortadan kaldırıldı, ulemaya alternatif olarak ise “Kalemiye” sınıfı geliştirildi ve güçlendirildi. Tanzimat, Islahat ve I. Meşrutiyet dönemleri sistemin tamamen değişmekte olduğunun, “Batılılaştığının” göstergesiydi. Bu sürecin motor gücü Sultan ve bir avuç bürokrattan ibaretti. Gelişen haberleşme ve matbuat imkânlarıyla birlikte “Batılılaşma” talepleri de dillendirilir hale gelmiştir. Burada Türk siyaset ve fikir hayatında oldukça önemli bir yer işgal edecek olan “Mülkiye, Harbiye ve Tıbbiye”nin işlevi küçümsenmeyecek cinstendir.
Bütün bunların yanında ekonomi ve nüfus gibi belirleyicilerin giderek daha da olumsuz bir hale bürünmesi, Osmanlı’nın “Batılılaşma” temayülündeki tonunun giderek yoğunlaşmasında sebep oldu. Ekonomik sistemin alt üst olması ve tüm dengelerin bozulması Batı-Osmanlı denkleminde oldukça derin yarılmalara yol açtı. Öyle ki Osmanlı hep pahalı üretilmiş ve üstelik ikame edilmesi mümkün zirai mallarla pazara çıkarken; Batı ucuza mal ettiği ve Osmanlı’nın ikame etme imkânı bulamayacağı sınaî ürünlerle pazardaki yerini aldı. Batının ucuza ürettiği malları Osmanlı dayatılan fiyattan almak zorunda kalırken, Osmanlı’nın pahalıya ürettiği malları Batı kendi istediği fiyattan aldı. Netice itibariyle Batı ile olan alışveriş, borçlanma ve karşılığında da sürekli ticari, siyasi ve askeri imtiyazlar ve tavizleri doğurdu.
Sürekli toprak kayıpları, ağır savaş koşulları, ekonomik darboğaz ve salgın hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan ve süreklilik arz eden nüfusun azalması da Batı-Osmanlı denkleminin, Osmanlı aleyhine işleyen gidişatını besledi.
Nihayetinde özellikle Tanzimat, Islahat, I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet süreciyle birlikte hürriyet, eşitlik, adalet, meclis gibi talepler hızla yayıldı. Ancak bu süreç Türkiye’deki “Batılılaşmanın” henüz emekleme dönemidir!
Birinci Cihan Harbi’nden sonra yaklaşık yüz yıllık “Batılılaşma” serüvenini arkada bırakan Osmanlı artık yoktu. Milli Mücadele’deki muzafferiyetten sonra Osmanlı’nın doğal varisi olarak vücut bulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın belki de en büyük mirasını, “Batılılaşmayı”, kaldığı yerden devam ettirmek üzere kollarını sıvadı.
“Batılılaşma” tarihimizin bu genel hatları bize şu hakikati açık bir biçimde gösteriyor: Batı hayatımıza önce fiilen girmiştir. Savaşlar, yenilgiler, kayıplar… Önce askeri unsurların taklidi, daha sonra “başarının” böyle gelmediğinin anlaşılmasıyla birlikte toplumsal hayatın taklit edilmesi. Buradan da bir şey çıkmadığının görülmesiyle birlikte Batılılar gibi düşünmeyi denedik. Bunun yolu, öncelikle belki Descartes’ı, Newton’u, Adam Smith’i tercüme etmekten geçiyordu, ama laboratuar ve kütüphane yerine Paris’ten İstanbul’a elbise modası taşımaktan geçmediği kesindi.
Bizim “Batılılaşma” serüvenimize ve nerede yanlış yaptığımıza dair ufuk açıcı birkaç yaklaşımı ifade etmek gerekirse: Bertrand Russel “Batıda teori tatbikatı takip eder, Doğuda ise bütün tatbikatın teoriden çıkarılmasına çalışılır.” diyor. Sait Halim Paşa ise “Bizim dimağımız henüz eşyadan fikirlere intikal edemiyor, fikirlerden eşyaya geçmeyi tercih ediyor” şeklinde ifade ediyor. “Batılılaşma” serüvenimizin karakteristiğini oluşturan bu zihniyet dünyası, serüvenin tüm aşamalarında karşımıza çıkar. Bürokrasi marifetiyle, tepeden inmeci, mevzuat, yönetmelik ve tüzüklerle modernleşme, “Batılılaşma” girişimleri bir yere varamamıştır. Yaşanan hayatla bağı olmayan, problemleri doğru okuyamayan bir tez üzerine kurulan “Batılılaşma” çalışmaları hep eksik, köksüz, sığ ve eğreti kalmıştır. Osmanlı’da “Sultan” ve bir avuç bürokrat elinde şekillenen “Batılılaşma”, Cumhuriyet döneminde de bürokratik elitler ve Osmanlı tecrübesinden hareketle oluşturulmuş belli başlı kurumlar üzerinden yürütüldü. Osmanlı’da “Batılılaşma” karşısında konumlandırılan Yeniçeriler ve ulema sanık sandalyesindeki yerini alırken; Cumhuriyet döneminde ise -Şerif Mardin’in tarifiyle- “merkez çevreyi” kontrol edebileceği vasatları tahkim etmiş ve belli aralıklarla özellikle “gerici-ilerici”, “laik-anti laik” gibi suni kamplaştırmalarla sanık sandalyesini boş bırakmamıştır.
Mesele, Batının gelişmişlik seviyesi karşısında ne yaptığımızdan hayli uzaklaşmıştır. İdeolojik tercihlerin gölgesinde yürüyen bir “Batılılaşma” serüveni toplumun her kesimini adeta esir almıştır. En başından beri yapılması gereken şey şuurlu bir şekilde “Batının nesini alıp nesini almayacağımız” tartışmasını bir kenara bırakıp, neyi neden almamız gerektiği hakkında esaslı bir yaklaşımı ortaya koymamız gerekirdi. Neden aldığımızı ve aldığımız şeyin hangi açığı kapatacağını konuşmaktan imtina ettiğimiz her an daha da şuursuzlaştık ve hazin bir keşmekeşin içine sürüklendik. Pozitivizm ve radikal laiklik üzerinden varlık-yokluk denklemi kurarak, böyle düşünmeyen “çevreyi” gelişimin, ilerlemenin, refahın karşısındaymış gibi göstermek konusundaki yüksek maharetimiz; yenileşme, teknolojik gelişme, beklenen ve istenilen şeylerin getirilmesi gibi konularda sefalete sürüklenmiştir.
Fransız askeri gibi giyinerek nasıl ki mağlubiyetlerin önüne geçemediysek, İngilizler gibi 5 çayı içerek de demokrasiyi ikame edemeyiz. Batının almamız gereken ilim ve tekniği söz konusu olduğunda, iç içe geçmiş ve ayırt edilemeyecek bir hale bürünmüş Batı kültür ve medeniyetinden ne ölçüde izole olacağımız tartışması artık nostalji hükmündedir. “Batılılaşma” ya da modernleşme karşısında iki uç noktadan söz etmek gerekirse bunlar: Tam teslimiyetçiler ve tam reddiyecilerdir. Bu iki ucun arasında ortaya konan yeni yaklaşım ise kontrollü “Batılılaşma” ya da modernleşmedir. Yani Batının botanik ilminde kat ettiği mesafeyi dikkate alarak bitki yetiştireceğiz, ancak Darwin teorisinin içine girmekten, o türden rüzgârların tesirine kapılmaktan imtina edeceğiz. Zor ve çetin bir yol. Çıkış ve feraha kavuşmak, milli kültür sınırlarını kuvvetlendirecek kompleksiz bir yaklaşım geliştirmekten geçiyor.


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter