Ömer Seyfettin’in Aydınları – Mustafa Ak

Toplumları oluşturan, yönlendiren ve yönetici kadrosunu dahi eleştirmeyi göze alabilenler aydınlardır. Çünkü aydın olmak bir sorumluluk ister. Bu sorumluluk ise her daim toplumun bir adım önde olabilmesi ile ileriye hep ileriye taşınır. Aydın olanlar ya da eski deyimle münevver olabilenler her zaman topluma yön vermek için uğraş vermişlerdir.
Türk tarihini derinlemesine incelediğimiz anda, yetişen o kadar çok aydınımızın olduğunu göreceğiz. Bu yetişen üstatların aslında hiçbirisinin kendi yetiştikleri toplumdan kopmadıklarını ve bu toplumun bilgi birikimden yararlandıklarını da görmekteyiz. Türk milletinin yetiştirdiği aydın olan ve çağımızda bile geçerliğini koruyan Yunus emre kullandığı dil ve savunduğu fikirler açısından hem milletimize hem dünya milletlerine hem de Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının savundukları temel anlayışların bünyesinde yer alan öz’e dönüş açısından bir bakıma onları etkilemiştir. Yani aydın olmak etrafına ışık saçabilmek yine köklerden beslenmekle mümkündür.
Tarihe yön veren insanların olduğu bir toplum yıkıldığı yerde hemen ayağa kalkma fırsatını bulur. Ayağa kalkmaları ise hem ortaya atılan düşüncelerin uygulanması ile hem de aydınların o toplumu yönlendirmeleri ile olur. Ömer Seyfettin bu ayağa kalkma fırsatını Türk milletine hem öz Türkçeyi kullanabilme düşüncesi ile hem de Türk milliyetçiliğini, yarattığı aydın karakterlerinde ya da tarihi kişiliklerle sağlamaya çalışmıştır.
Ömer Seyfettin gençlere ve özellikle batıcılık anlayışını kendi milli ve manevi değerlerini inkâr edenlere karşı dimdik durmuştur. Savunduğu fikirlerin altında durmuş ve o fikirlerle Türk olmanın gururlu yanını, şuurlu yanını gösterebilmek için uğraş vermiştir kısacık hayatında.
Osmanlı Devletinin ayakta kalabilmek için yönünü batıya dönmesi sonucunda ortaya bir takım sorunlar çıkmıştır. Ortaya çıkan sorunlar her alanda bir ikilik yaratmış ve aydınlarla millet arasında her daim bir kopukluk olmasına yol açmıştır. Batılılaşma hareketleri sonucunda milletin hemen batılılaşmasını isteyen aydın hareketleri olmuştur. Milletin özünü bilmeden hareket eden aydınların yanı sıra Ömer Seyfettin gibi milletin ve devletin kurtulmasını yine derin bir hazine olan Türk tarihinde görenlerin sayısı ise azdı. Her alanda batılılaşmak isteyenlerin olduğu bir ortamda bile daha hayla Osmanlıdan medet uman bir milletin olduğunu gören sanatçımız, toplumsal alana uygun olarak gerçekleşen aydınlanma hareketlerine paralel olarak edebiyat-toplum-aydın ilişkisinden yararlanarak hikâyeler yazmıştır. Bu hikâyelerinde konu alanı olarak Türk tarihinden, kahramanlıklarından yararlanmıştır.
Derin tarih anlayışıyla yetişen bu tarihi şahsiyetler ve aydınlar üzerinde yaşadıkları bu toprakları bir mekân olarak görmemişler, akıllarının yanında hisleri ile de ön plana çıkmışlardır. Ön plana çıkan bu aydın kesimi, milleti yaşadıkları milli bilinç ile donatmayı kendilerine bir vazife olarak görmüşlerdir. Özellikle balkan savaşlarını yaşayan ve etkileri ile sonuçlarını birlikte değerlendirmeye çalışan sanatçımız siyasi çözülmeleri derinlemesine açıklamış ve bunları hikâyelerine konu olarak almıştır.
Kendisini bir aydın profili yaratmak için ortaya çıkaran Ömer Seyfettin batının ve doğunun tüm inceliklerini bilmektedir. Özellikle batının kendilerine temel olarak aldıkları yunan edebiyatının temelini oluşturan Helen kültürü ile yeni bir portre ortaya çıkarıldığını söylemektedir. Bu durumu yine Ömer Seyffetin “Primo Türk Çocuğu hikâyesinde “Avrupalılar Türkleri yok etmek için Yunalıları icat ettiler” şeklinde yorumlamıştır. Primo Türk Çocuğu hikayesinde Avrupa kültürü ile yetiştirilmeye çalışılan Primonun aslını, neslini bildiğini anlatan yazar onun yaşadığı coğrafyaya hakim olan Türk medeniyetini izlenimleri ile kazanmış olduğunu söyler. Yani bir kimseyi kendi kültüründen uzaklaştırmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğinin tezini sunan Ömer Seyfettin yaratmaya çalıştığı aydın kimliğini ön alana çıkartmaya çalışmıştır. Ön alanda aslında duran bir kültür emperyalizmine uğrayan Türk ailesidir. Primo bu kültür emperyalizmini eleştirmeye başlayınca kendisini bulmuş ve bulduğu ya da kasıtlı olarak yok edilmeye çalışılan Türklük bilincini tekrar kazanmıştır. Burada aydınlatılmaya çalışılan Primonun ardında kendi tarihi ile yüzleşemeyen, kendi tarihinden yüzleşince utanan bir devrin insanıdır. Primonun görevi aslında kendi kültüründen, tarihinden beslenen bir aydın profilidir.
2.Meşrutiyet dönemi öncesinde gelişen siyasi düşüncelerin devletin devamını sağlamada yetersiz kalışı Osmanlı aydınını dar bir alan hapsetmiştir. Devletin çözülüşü, savaşlar ve kendi kimliğini idrak edemeyecek kadar düşüncelerini söyleyen; ama kendisinden utanan bir aydın grubunun olması da bu çözülmede etkilidir. Böyle bir ortam ortaya çıkınca kendi tarihine ve kültürüne sahip çıkan az bir aydının ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Ömer Seyfettin ve Yeni lisan hareketi bünyesinde bulunanlar bu yüzden bir kere daha ayrıntılı okunmalıdır.
Ömer Seyfettin bir milleti siyasi hudutlar ile asla bölmeyeceklerini ancak içeriden aydınlar ile bölünebileceğini söylemiştir. Bu aydın tipi ise yine millilikten uzak bir aydın tipidir. Ömer Seyfettin bir milletin “mefkûre, dil, din, terbiye, kültür” ile ayakta durabileceğini ve yine aydınların da bu saydığı değerler çevresinde dolaşması gerektiğini belirtmesi ve hikâyelerinde yarattığı kahramanların bu ilkeler ile uyuşması da onun nasıl bir aydın olduğunu göstermektedir. Beyaz Lale hikâyesinde “İnsan olmak için mutlaka bir içtimaiyatın içinde bulunmak lazımdır” diyen yazar milliyetçiliği bir kurtuluş vesilesi olarak görmektedir.
Bahar ve Kelebekler, Aşk Dalgası hikâyelerinde Ömer Seyfettin toplumun eski ve yeni değerlerinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Ülkeye yeni girmeye başlayan ve topluma yön vermeye çalışan muhtevanın toplumu sahip olduğu inançlar etrafında yenilemeye başlamasına eleştirel yaklaşmıştır. Ömer Seyfettin bu hikâyesinde yaşını almış bir kadının üzerinden kadın haklarını, kadınların toplum içersinde nasıl yer alacağını yine yeniyi savunan genç kıza karşı konuşturmaktadır. Aslında burada genç kız aydın tipi olarak verilmek istenmekte; ancak asıl aydın olarak karşımıza yaşı ortaları geçen kadın’ı sunmaktadır. Bir bakıma kendi kültüründen beslenmeyen aydın’ı eleştirmekte eskinin yanında yeni olan ne varsa ülkeye sokmaya çalışan; ama toplumdan destek görmeyen fikirleri kendi savunduğu fikirler etrafından eleştirmektedir. Eleştirisini hikâye kahramanı üzerinden yapmaktadır.
Uzun bir hikâye kapsamında değerlendirebileceğimiz Efruz Bey romanında yaşadığı devri, gelişmleri kavrayamamış olan aydınları ince bir alaysı tavırla eleştirmektedir. Batılılaşmayı ve yeni olanı doğrudan almanın sakıncalarını anlatmaya çalışan yazar, ortaya çıkan sonuçları ve gülünç yanları ince bir olay örgüsü içerisinde eleştirmiştir. Ona göre milli bir ülküden beslenmeden alınan yenilikler bize uymaz. Aydın olarak kendisini nitelendirenler bu değerleri süzgeçlerinden geçirmeli ve millete son haliyle vermelidir.
Ömer Seyfettin Ashab-ı Kehf hikâyesinde savaşın gölgesinin İstanbul’a vurması ve milletin durumunun kimsenin umurunda olmamasını eleştirir. Herkesin bu durumdan kurtulmak için çeşitli dernekler kurduğunu, bu kurunla dernekler vasıtasıyla dönemin siyasi düşüncelerine uygun düşecek fikirler üretildiğini bu hikayede kaleme alır. Bu kurulan derneklerden birisi yine Avrupa’da hukuk eğitimi almış olan ve yazarın bir vesile tanıştığı Niyazi Bey’in arkadaşlarıyla beraber kurduğu cemiyettir. Bu cemiyet görüş olarak Osmanlıcılık düşüncesini savunmaktadır. Ancak dağılmaktan ve savaşın etkilerinden bu şekilde kurtulabileceklerinden bahsetmektedirler. Sonunda Balkan savaşları başlar ve Osmanlı vatandaşı olan gayri Müslimlerin savaşı başlatan balkan devletlerinden beklentileri de artmıştır. Bunların yanında Türklerin de İstanbul’un elden çıkacağına inançları artmıştır.
Avrupa temelli başlatılan ve zaman içersinde milletin yenilme ve teslim olma psikolojisine sokulması sonucunda ise millilik ülküsünden uzaklaşan Osmanlı aydınının savunduğu görüşlerinde bir kurtarma yapmayacağı görülmüştür. İşte Ashab-ı Kehf hikayesinde yazarımız aydınların içinde yetiştikleri topluma sarılmadıkları sürece nasıl bir hüsrana sonuç açacaklarını eleştirmiştir. Ona göre aydın olan kişi Türklük bilincine sahip olmalıdır. Kendi tarihini bilmeli ve o zamanın kültür yozlaşmasına neden olan Avrupacılık sevdasını bir kenara elinin tersiyle itmesidir.
Ömer Seyfettin Ashab-ı Kehf hikayesinde “Ey Ashab-ı Kehf! Sizi Türkiye’de dilinizi anlayan yoktur. Yine mağaranıza kapanın ve ebedi uykunuza dalınız.” sözleriyle de kendilerini aydın olarak tanıtanların topluma ne kadar yabancı kaldıklarını kısa; ama derin anlam içeren bu cümleleriyle eleştirmiştir. Aydın olanın kendisini toplumdan uzak olmayacağının altını çizmiştir.
Savaşlar en çok onun eserlerinde kendisine yer bulmuştur. O batıcılık hülyasına kapılmış bir milletin aslında yavaşça ölüme sürüklendiğini kendi izlenimlerini de katarak yine bu insanlara anlatmıştır. Batıcılık uğruna herkese eşitlik verilmesini eleştirir. Türklerin kendi vatanlarında ikinci sınıf insan olmaya başladığını ve bu başlangıcı da yine kendini aydın sananların görüşleri sayesinde kazandıklarını anlatmıştır. Burada yine onun kendi kültüründen beslenmeyen aydın, bir milletin sonunu hemen getirmez; ancak hızlandırır tezini vermek istemektedir.
Mehdi hikayesinde Balkan savaşları sonunda yaşanan bir dramı anlatır. Tren yolculuğu sırasında Selanik ve çevresinde kalan Müslüman-Türklerin ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğünü anlatmıştır. Daha sonra da Osmanlıcılık fikri ile bir arada tutulmaya çalışılan balkan halklarının yaptığı zorbalığı anlatmıştır.
Beyaz Lale hikayesinde ise yine Osmanlıcılık fikri ile bir arada tutulmaya çalışılan Bulgar halkının Balkan Savaşı sonucunda yaptıkları eziyetler anlatılmıştır. Osmanlıcılık fikri ile bir arada tutulmaya çalışılan halkların aslında düşünce bakımından birlikten koptuklarını yarattığı kişi olan Radlov üzerinden ispatlamaya çalışmıştır. Radlov her ne kadar Osmanlının yetiştirdiği bir subay olsada fikir olarak hep büyük Bulgar krallığının kurulması aşamasındadır. Yaptıkları hep bu yöndedir.
Nakarat hikayesinde de anlattıkları ve yaşanılan gelişmeler Ömer Seyfettinin izlenimlerine dayanmaktadır. Savaşların getirdiklerini anlatan yazar toplumu oluşturan insanları aslında daha önce ortaya atılan fikirlerin ya dok edeceğini ya da yükselteceğini belirtmek için anlatmış durmuştur.
Tuhaf Bir Zulüm hikâyesinde gençliğinde İstanbul’da eğitim görmüş Gospodin Kepazef’in yaptıkları anlatılmıştır. Bu kişi aslında Osmanlıda bir memurdur. Balkan savaşları sonucunda yaşanılan olaylara başka bir açıdan bakma gereği duyan yazarımız zamanında savunulan fikirlerin sonucunda bunların yaşandığını ve Balkanları kendi elimizle kaybettiğimizi dillendirir.
Yazarın savaş hikayelerinde uzayıp giden bu olaylar aslında onu ve onun nezdinde tüm milleti haklı çıkarmıştır. Aydın olan kimseler batıcılık uğruna kendi kültüründen uzaklaşmış ve bir bakıma imparatorluğu kurtarırız diye meşrutiyet sonunda boşluğa düşmüşlerdir.
Boşluğa düşen aydın(!) kimseler Avrupa’ya hoş görünebilmek için osmanlıcılık, batıcılık gibi görüşlere sarılmışlardır. Kendi kültür ve nüfus yapısını bile bu uğurda hiç sayan aydınlar sonu kendileri hazırlamışlardır.Bu aydınlar grubunu eleştirmek ve yaşanılanları görmeleri için hikayelerinde yarattığı aydın kimseler üzerinden daha net olarak görmeleri için Ömer Seyfettin onlara ip uçları vermiştir.
SONUÇ
Ömer Seyfettin asker kimliğinin yanı sıra iyi bir gözlemcidir, iyi bir derece de Türk milliyetçisidir. Ona göre Osmanlı devletinin tüm başarıları sadece ve sadece Türklerindir.
Kültüründen, tarihinden beslenmeyen bir millet yok olmayı aslında kendisine yakıştırmıştır. Osmanlının son dönemlerini yaşayan ve ortaya çıkan hadislerin sonucu yine aydınların, özellikle Avrupacılık oynamaya çalışan aydınların hazırladığı görüşüdür. Bu tezini kaleme aldığı eserlerinde ispatlamaya çalışmıştır. İspatlamaya çalıştığı tezlerinde çekilen sıkıntıların sonunda bir ölüm veya geri çekiliş yani öze dönüş vardır.
Milli bilinç ile hareket edilmemesini de eleştirilerine alan Ömer Seyfettin aslında yarattığı ve yaratmaya çalıştığı kişiler üzerinden bir aydın portresi çizmiştir. Ona göre aydınlar aslında millete yol ve yön verecektir; ama yapılan yanlışlıklar onları gölgelemiştir. Gölgede kalan aslında yapılanların kendisi olması gerekirdi diye belirten edebiyatçımız kendisi için ideal olan aydının altını ipuçları vererek veya vermeyerek çizmiştir.

KAYNAKLAR
1.Alangu, Tahir, Ömer Seyfettin: Bir Ülkücünün Romanı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,2010
2.Bulduker, Gülten, Ömer Seyfettinin Bahar Ve Kelebekler İle Aşk Dalgası Adlı İki Hikayesinde Eski Yeni Değerler Algısı,2012
3.Koçak, Ahmet, Savaşın Gölgesinde Yazılan Hikayeler: Ömer Seyfettin’in Hikayelerinde Savaş Yansımaları, Çanakkale Araştırmaları, Sayı:18,2015
4.Ömer Seyfettin’in Hikayeleri, Bilgi Yayınevi


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter