Nasyonalizm-Ulusçuluk ve Milliyetçilik Tartışmaları – Semih Diri

NASYONALİZM-ULUSÇULUK VE MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARI

Semih DİRİ

 

Kalabalığı Millet Yapmak

Piyemonte’nin eski başbakanı Massimo de Aseglio 1861’de ulus devlet kurmayı başarmalarından sonra “İtalya’yı yarattık, şimdi İtalyanları yaratmak zorundayız.”  demiştir. Mevcut politik birliği, devletin varlığı ve bekası için yeterli görmeyişi bu sözün altında yatan temel varsayımdır. Devletleri sürekli kılan ve ayakta tutan irade ülkü birliği içindeki insanların arasındaki bağdır. Bizde ulusçuluk olarak tabir edilen nasyonalizm hiç şüphesiz, son iki yüzyıllık insanlık tarihine damgasını vuran siyasi akımlardan biridir.  Ulusçuluk akımının bir ürünü olan ulus devlet fikri on dokuzuncu asırdan itibaren imparatorlukları yıkmaya başlamış uyuyan ulusları bir monarkın ya da başka ulusların boyunduruğundan kurtardığı gibi her alanda toplumsal değişime yol açmıştır.

Benedict Anderson uluslaşma sürecini başlatan ve ulusçuluğun doğumuna yol açan başlıca unsuru kapitalist yayıncılığın gelişimi olarak görür. (Bkz. Anderson 1993: 22)  Anderson’a göre kapitalist yayıncılığın gelişmesiyle birlikte yerel dillerde okuryazarlık oranını artırmış ve sonuçta bu dillerin standartlaşmasını ve “ulus diller” haline dönüşmesini sağlamıştır.  Ulus devletler inşa edilince uluslara millî kimlikler biçmek için kültürel zeminler hazırlanmıştır. Sözgelimi destanlar derlenerek hatta piyes haline getirilerek millî heyecanlar uyandırılmıştır. Almanları gerçek anlamda millet yapan güç Nibelungen’dir diyebiliriz. Berlin’de coşkulu kalabalıklara oynanan Siegfried isimli piyes adını Nibelungen destanının kahramanından alır. Siegfried ulusçu Batı edebiyatının en kayda değer eserlerinden birisidir. Piyeste köklü bir aileden gelen Alman hemşire, savaş alanında yaralı, çıplak, baygın bir halde bulduğu bir Fransız askerini kurtarıp aylarca devam eden bir anne şefkati ve ihtimamiyle onun yaşama tutunmasını sağlar. Fransız asker yaralandığı için bir nevi hafıza kaybına uğrar, geçmişini unutur. Daha sonra hemşire, yaralı Fransız askerden Alman nizamı eğitimle, taze, ateşli bir Alman yaratır. Artık ismi Siegfried olan bu yapma Alman, yeni milletinin kaderini eline almış, onu yeni bir hayat idealinin en yüksek zirvelerine çıkarmıştır. Artık Siegfried yalnızca bir Alman değil, Almanya’nın bütün kültürel ve millî gücünü ruhunda barındıran bir Germen ırkı timsalidir. Ahmet Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi’nde vurguladığı üzere: “Piyesin esası bu mucizevi değişmedir. Yazara göre bir Fransızlar bir Almanı birbirinden ayıran uzviyet ayrılığı değil, sadece zihinlerde biriken hatıraların mahiyet farkıdır. Herhangi bir sebeple, bu hatıralar unutulunca birbirinden nefret eden iki hüviyet, birbirinin yerini alabilir.” Ulusçuluk hem batıda hem biz de edebiyat sayesinde milli tarihe yönelerek ortaya çıkmış daha sonradan sistemli bir fikir hâlini almıştır. Millî tarihe yönelerek ulus bilincini edebiyatla sağlama çabası bizde de cumhuriyetin ilk yıllarında önemli bir temayüldü. Cumhuriyetin onuncu yıl kutlamaları kapsamında Halkevlerinde sahnelenen Yaşar Nabi’nin “Mete” adlı manzum üç perde dört tablo piyesi millî birliğin sağlandığı cumhuriyetin ilk dönem heyecanı içerisinde Türk tarihini millî kahramanlıklarımızı yansıtmakta ve ulus fikrini aşılamaktadır. Yaşar Nabi epik bir manzume şeklinde kaleme aldığı eserinin sonunda Mete ile Atatürk’ü özdeşleştirme çabası içine girmiştir. Çöken bir imparatorluktan modern bir Türkiye Cumhuriyeti çıkarması, Mete ve Atatürk arasındaki liderlik kudretinin benzerliğiyle anlatılır. Yeni kurulan ulus devletin onuncu yılında mevcut yönetim edebiyat vasıtasıyla millet bilincini oturmayı amaçlamıştır. O yıllarda devrimi yayacak ve yerleştirecek ulusçuluk fikrini aşılayacak yapıtlara büyük bir ihtiyaç vardı. Devrimci yazarlar, edebiyatçılar kollarını sıvamışlar, gece gündüz çalışarak modern Türkiye’nin devrimlerini destanlaştırarak savaştan çıkan yorgun halkı millî coşkuyla yeni yönetime sıkı sıkıya bağlamayı amaçlamışlardır.  Örneğin Faruk Nafiz’in Türk tarihinden kesitler sunan  “Akın” piyesi de, “Kahraman” piyesi de bizzat Atatürk’ün emriyle yazılmış, Ankara Türk Ocağı binasında, İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğrencilerine oynattırılmıştır. “Akın” Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünü, yayılıp genişlemelerini anlatan bir destanın manzum terennümüydü. Rejim taraftarlığını ulusçuluk fikriyle birleştirerek destansı, Türklüğü yücelten başarılı eserler ortaya konulduğu gibi Kemalettin Kamu’da görüleceği üzere “Burada erdi Mûsâ/ Burada uçtu İsa, “Bülbül burada varsa, Hürriyet için öter… “Ne örümcek, ne yosun/ Ne mûcize, ne füsun, “Kâbe Arab’ın olsun/ Çankaya bize yeter…” diyecek kadar rejim taraftarlığını saptırıp eleştiriye mahal verecek dizeler yazanlar da olmuştur. Her şeye rağmen imparatorluk sonrası dönemde Türk milletinin öz kimliğini bulması yolunda Türk Ocağı ve ona yakın çevrelerdeki çalışmalar önemlidir. Aynı zamanda milliyetçi bir edebiyat kanonunun oluşmasına da zemin hazırlanmıştır.

Kavram Karmaşası

Öncelikle Almanca Nationalismus, Fransızca nationalisme sözcükleri, ait oldukları dillerin düşünsel, siyasi ve tarihsel söylemlerinde aynı anlamların taşıyıcısı mı oluyor sorusuyla başlayıp, ardından ulusçuluk, milliyetçilik ya da başka bir sözcük tercih etmemiz bizi Türkçenin evreninde herhangi bir söylemle eklemlenmeye sürüklüyor mu, buna bakabiliriz. Böyle bir soruşturmanın, kavramın etimolojik olduğu kadar siyasi ve tarihsel kökenlerini incelenmesi gerekmektedir. Oldukça karmaşık bu konuyu sistemli bir araştırma yapmadan genelgeçer yanıtlar vermek veya kolay yoldan kestirme çıkarımlarla sonuçlara varmak dergi sayfalarında oldukça güç bir iş. Ancak kavramın kullanılışına ilişkin bir iki yoruma başvurmanın bile, bu yazı çerçevesinde kavramların içeriklerinin içinde yer aldıkları söylemlere verdikleri tepkilerle değişebildiğini örnekleyeceği, bu örneklerin de bu çalışma çerçevesinde genel bir fikir oluşturması bakımından yeterli olacağı görüşündeyim. ( Ayrıca Bkz.  Ysemin Tükel Kılıç, Nationalismus: Ulusçuluk mu Milliyetçilik mi? Kavramın Çevirisi Üzerinden Türkiye’de Ulusçuluk Söylemlerine Genel Bir Bakış) Yani bu kavramlar Türk milletinin mevcut siyasi ve sosyal şartlarında yeniden yorumlanmalı ve içi doldurulmalıdır.

Almanca Nationalismus ve Fransızca nationalisme sözcüklerine baktığımızda, iki sözcüğün de “nation” kökünden türediğini görüyoruz. Etimolojik açıdan bu sözcük, Latince “natus” kökünden türeyen “ nasci” yani “doğmuş olan” ve “doğuştan olan” anlamına gelen bir kökten türemiştir. Ancak bu iki sözcük, aynı kökten gelmekle birlikte, söz konusu dillerde farklı anlam ve çağrışımlar taşımaktadır. Bu noktada kavram tarihinin kavramların kökenlerindeki anlama orijinallik yükleyen davranışları reddederek kavramların anlamların tarihte farklılaşması üzerinde temellendiğini anımsamak gerekiyor. Zira özellikle dil, kültür ve ulusal kimlik arasında ayrılmaz bir bağ olduğunu söyleyen Herder ve Humboldt‟tan beridir biliyoruz ki, Fransızca nationalisme kavramının, Fransızlığa özgü bir milliyetçilik anlayışından bağımsız değildir. Bu bağlamda vatandaşlık esasına dayalı olan Fransız milliyetçiliğinin ifadesi olan nationalisme, özellikle dil ve ırk birliğine dayalı Alman milliyetçiliğinin ifadesi olan Nationalismus‟tan farklıdır (bkz. Wenden 1998: 39-53; Jaffelot 1998: 54- 65) ve bu farklılık sadece etimolojik düzlemde ya da sözcük düzleminde değil, kavramsal düzlemde oluşan bir farklılıktır ve bugünkü anayasalarda bile karşılığını bulacak siyasal programlara yol açmıştır.

Bu durumda Türk milliyetçiliğinde Fransız ve Alman milliyetçiliklerinin etkisinden söz ederken, Fransızca nationalisme ve Almanca Nationalismus kavramlarının da Türkçeye ve Türk milliyetçilik söylemine doğrudan transfer edildiği anlamına gelmiyor. Kavramın Türkçedeki farklı karşılıkları da bunu açıkça göstermektedir.

 

Kavramlardaki Nüans Farkları

Ulusçuluk bir ulusu ayakta tutmak için kullanılan ideolojik bir harekettir (Williams-Robin, 1994: 53). Ulusçuluğun temel ilkesi olan “egemenlik ulusundur” kavramı yeni beliren sınıfların, grupların iktidarı etkileyebilmesi ve paylaşabilmesi için bir çözüm yoludur (Turan 1986: 34) ve bu çözüm yolu biz duygusuna dayalı ulusçuluk olarak belirmiş ve bu beliriş, resim, heykel ve benzeri sembolik icatlar oluşturarak rejimin halk tarafından kutsallaştırılmasını, değerlerinin benimsenmesini ve desteklenmesini sağlamıştır. Ulusçuluk pratiğiyle ayin ve törenler, sembollerden icat edilmiş ve belirli bir dünya görüsü de bu mekanizmalar aracılığıyla gönüllü gerçekleştirilenler olarak yapılandırılmıştır. Bu yapılandırma biçimi fonksiyonel açıdan sembolize edilenin öneminden daha çok yarattığı duygusal çağrışımlarla ilgilidir ve bir sosyal grubun varlığı için bu duygusal çağrışım son derece önemlidir (Türkkahraman 2000: 10).

Dünden Bugüne Uluslaşma

Yeniçağla birlikte hız kazanan modernleşme sürecinin yeryüzünün şekillenmesine getirdiği en büyük yenilik, heterojen toplulukların bir arada yaşadığı büyük imparatorlukların yerine ulus devlet sınırlarıyla birbirinden ayrılmış olarak yaşayan ve homojenleşme eğiliminde olan ulusal kimliklerin dışındaki bir coğrafyaya aktarılması, elbette kavramların içeriklerinin farklılaşmasını, algılayışlardaki kaymaları, diğer deyişle uyarlamaları ve kuşkusuz buna bağlı algılama boşluklarını beraberinde getirebiliyor. Çünkü içinde yaşadığımız coğrafyanın tarihine baktığımızda, biliyoruz ki, Osmanlı kültüründen Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte yaşanan uluslaşma süreci, Avrupalı ulusların kimlik inşasının çerçevesini devralmış olsa da çok farklı tarihsel koşullar temelinde bir seyir izlemiştir. Uluslaşmanın gerektirdiği homojenleşmenin, Osmanlı’ nın kapsadığı çok sayıda kültürün ve etnik topluluğun varlığına aykırı bir yapılanmayı gerektirmesi, her şeyden önce çok daha sancılı ve zorlu bir oluşuma zemin hazırlamış; üstelik bunun Batı’ya özgü düşünsel altyapısının tarihsel olarak var olmaması, ama buna rağmen Batı’nın kavramlarına başvuru, sürecin gerçek mahiyetini anlamayı da doğal olarak zorlaştırmıştır. Türkiye’nin o dönemdeki görüntüsü bir bakıma Ortaçağ ve sonlarında dağılmaya başlayan Avrupa imparatorluklarını ve onların uluslaşma ve homojen uluslar yaratma sürecine geçişi sadece ilk bakışta anımsatabilir ve andırabilir, ama ne sürecin seyrini ne de buna bağlı gelişen düşünsel yapıları ve algılayışları açıklayabilir. Buradan hareketle Türkiye gibi Avrupa’nın düşünce ve kültür tarihindeki yukarıda sayılan temel uğrakların içinden geçmemiş, kendine özgü farklı dönüşümler geçirmiş bir ülkenin siyasi söylemine Batılı söylemlerin aktarılışı sırasında, içeriklerin farklılaşabildiğini, kaymalar ve uyarlamalar olduğunu göz ardı etmek ve oluşabilen algılama boşluklarıyla hesaplaşmamak, model olarak başvurulan Batılı söylemlerle ilişkide öykünmeci bir tutumun ötesine geçmemeye ve olası modelleri içselleştirip dönüştürmeden sürdürmek gibi sonuçsuz bir çabaya sürükleyebiliyor.

Milliyetçilik Tartışmaları

Milliyetçilik kavramı millet gerçeğinden hareket eden bir fikir akımı ve çağımızın da geçerli bir sosyal politika prensibidir. Milliyetçilik tanımı millet tanımında olduğu gibi tartışmalı bir konu olarak karsımıza çıkmaktadır. Her milletin milliyetçilik anlayışı farklı olduğundan dünyada ne kadar milliyetçilik akımı varsa o kadar milliyetçilik anlayışı vardır. (Demir, 2006:1)

Milliyetçiliğin durusundaki temel etkenlerden biri dindir. Milliyetçiliğin dine ne kadar yakın / uzak olacağı sorusu milliyetçiler arasında her zaman sorun olmuştur. Türkiye’de milliyetçiliğin gerçek anlamını kazanması, bir aksiyon haline gelişi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Milli mücadele Türk milliyetçiliğine dayanılarak kazanılmıştır. Türk milliyetçiliği emperyalizme karsı bağımsızlık savası vererek milli devleti kurup yasatma amacını gütmüş ve birçok millete de örnek olmuştur. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının temelinde içte ve dışta tam bağımsızlık ilkesine dayanan birleştirici, yapıcı, insani ve çağdaş bir anlayış bulunmaktadır. Yeni devletin niteliğinin milli olması, devamında milliyetçi bir ideolojiyi getirmiştir.

Türkiye de fikir hareketi olarak şekillenen milliyetçilik ülkemizin batılılaşma süreci ile birlikte giderek ideolojik bir yapı almıştır. Bu süreçle birlikte milliyetçilik bir mensubiyet duygusu olmaktan çıkıp ideolojik hatta siyasi bir kimlik aracı olmuştur. Azımsanamayacak sayıda insan topluluğu siyasi kimliklerini milliyetçi olarak ifade etmişler ve milliyetçiliği bir siyasi sistem biçimi olarak algılamışlardır.

Irkçılık, ırk denen şeyin vücut ve ruhun özelliklerini insan varlığının ve ulusların kişiliğini belirleyen en önemli şey olduğunu iddia eden bir ideolojidir. Kavramın ifade ettiği esas nokta insan grupları arasındaki ekonomik sosyal vb. eşitsizlikleri meşru kılma işlevini üstlenmesidir. Öğün, etnisite kavramının ırk, etnik milliyetçilik kavramının da ırkçılıkla karıştırıldığını belirtir. Milliyetçiliğin ya da ırkçılığın henüz gündeme gelmediği zamanlarda etnik merkezciliğin mevcut olduğunu bunun insanın aidiyet duyduğu topluluğun merkezciliğine ve üstünlüğüne inanma duygusundan başka bir şey olmadığını belirtir. Milliyetçiliğin bu farklılıklardan topluluğun kültürel temeline doğru hareketlenmeyi ırkçılığın ise kültürel boyutu dikkate almadan merkezcilik ve üstünlüğü biyolojik temelde savunduğuna vurgu yapar (Ögün, 2000: 85).

Dil Milliyetçilik İlişkisi

“Birçok millet tanımında en önemli belirleyenlerden biri olarak dil zikredilmektedir. Türk milliyetçiliğinin fikri kurucularında Ziya Gökalp’in millet tarifinde de dil özenle vurgulanır. Dili bir millet olmanın vazgeçilmez şartlarından biri hâline getiren husus, Benjamin’in dediği gibi, dilin bir iletişim aracı olması değil bir şeyin kendisi olmasıdır. Burada kastedilen dilin duyulan, sese evrilen yanından daha güçlü bir kolektif arka plan aracılığıyla işlevini yerine getirdiğidir. Her dil kendine ait bir kolektif bağlam içinde konuşur. Dilin bir Milleti tanımlayan öge sayılması daha baştan otantik halinde bir tamamlanmıştık izlenimi verir, bu doğru değildir. Dil, daha çok milliyetçi hareketler milli devletlerini kurduktan sonra, bu siyasi mekanizma aracılığıyla bir millete ait ve onu tanımlayan bir unsur haline getirilir” (Bostancı, 1999: 63, 64).

 

KAYNAKÇA:

ANAR, Turgay (2013) Türk Edebiyatında Edebiyat Kanonu: Kanon, Kanona Girmek ve Kanona Müdahale, FSM İlmî Araştırmalar Dergisi, Sayı 1, 2013.

ANDERSON, Benedict (1993) İmagined Communities, Verso, London-New York (Türkçe Çevirisi: Hayali Cemaatler, Çev. İskender Savaşır, İstanbul: Metis Yayınları.

DEMİR, Arif (2006)Türkiye Solunda Milliyetçilik Anlayışı, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi.

ERÖZDEN, Ozan (1996) Nasyonalizm, İstanbul: BDS Yayınları.

KILIÇ, Yasemin Tükel (?) Nationalismus: Ulusçuluk mu Milliyetçilik mi? Kavramın Çevirisi Üzerinden Türkiye’de Ulusçuluk Söylemlerine Genel Bir Bakış.

ÖĞÜN, S., (2000.) Mukayeseli Sosyal Teori Ve Tarih Bağlamında Milliyetçilik, Bursa: Alfa Kitapevi.

SADOĞLU, Hüseyin (2003) Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

TURAN, İlter (1986) Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış, İstanbul: Der Yayınları,

TÜRKKAHRAMAN, Mimar (2000), Türkiye’de Siyasal Sosyalleşme ve Siyasal

Sembolizm, İstanbul: Birey Yayıncılık,

WILLIAMS, JR.-Robin, M. (1994), “The Sociology of Ethnic Conflicts: Comparative International Perspectives”, Annual Review of Sociology, Volume, 20, s. 49–79.


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter