Muhafazakarlık ve Milliyetçilik – Hakan Ada

 

Milliyetçilik ve muhafazakârlık. Türk sağının kumunu ve çimentosunu oluşturan bu iki ideoloji, onlara hayat kaynağı olan, su olarak nitelendirebileceğimiz yüce dinimiz İslam ile birleştiğinde mukavemeti yüksek bir harç olarak karşımıza çıkmaktadır. Başlı başına düşünüldüğünde ayrı anlamları barındıran bu üç ideoloji, Türk milleti içerisinde beraber bir yumak oluşturmakta ve birtek manaya bürünmektedir [1].
Bizim düşünce geleneğimizde muhafazakârlık, aslında milliyetçiliğin bir diğer yüzü olmuştur. Çünkü milliyetçi olmak bizim geleneğimizde millî kavramının çerçevelediği ne kadar değer hükmü var ise, onların tamamını kapsayan bir anlama tekabül etmektedir. Bir başka deyişle; muhafazakârlık, toplumu tanımlayan, onu bir arada tutan, ortak anlam ve duygu dünyasını tahammül eden ne kadar değer hükmü var ise onları zamanın bozucu etkileri karşısında özü itibariyle korumayı ve geleceğe taşımayı üstlenmek demektir. Ve bu çerçevenin içinde ortak din, ortak tarih, ortak ahlâk anlayışı bulunur ve tüm bu alanlar milliyetçiliğin kendisini ürettiği ve tanımladığı alanlardır [2].
Muhafazakârlık siyasi bir ideoloji olmamakla birlikte, siyasi bir öğreti olarak milliyetçiliğin doğuşuna büyük ölçüde kaynaklık etmiştir. Muhafazakârlık, özellikle Aydınlanma döneminde, ancak Aydınlanma değerlerine bir tepki olarak doğmuştur. Aydınlanmanın yarattığı değişim rüzgârına karşı, eskinin değerlerine tutunan muhafazakârlar, özellikle romantizmden etkilenerek, akılcılık karşısında geleneksel değerlerin savunmasını yaparlar. Muhafazakârlığın genel eğilimi güçlü devletten yana olmakla birlikte, asıl ilgileri devlet ve birey arasındaki aile ya da din gibi geleneksel kurumları korumakla ilişkilidir.
Muhafazakârlığın biz Türk milliyetçilerine göre en güzel tanımı ise; geleneği (özellikle inanç ve ahlâk alanına dair) koruyarak değişme ve gelişmedir. Muhafazakârlık; düne ait, düne dair tüm değer hükümlerini, hayat yaşanırken kendiliğinden veya dış bir etkiyle meydana gelen yeni biçim, muhteva ve meydan okumalar karşısında, bu değer hükümlerini karşılaşılan ve ondan kaçılamayan yeni hayat formlarına nüfuz ettirerek, sahih olanı yeni yaşama biçimlerinin özü kılmanın adıdır. İşte bunun için muhafazakârlık sağlam sabitelere ihtiyaç duyar. Bu sağlam sabiteler ise toplumun kimliği ve kişiliği anlamına gelecek olan soyut, somut, tüm olgu tezahür ve gerçekliklerdir. Yukarıda yer alan cümlelerin içindeki muhafazakârlık kelimeleri yerine milliyetçilik kelimelerini yerleştirelim; bizim tecrübelerimiz ve zihin dünyamız itibariyle hiçbir cümlede anlamda bir kaymanın olmadığını görürüz. Yani, bizim düşünce geleneğimizde aslında milliyetçilik ile muhafazakârlık aynı anlam dünyasının birbiri yerine kullanılan kavramları olmuşlardır [2].
Bu makale; yukarıda belirtilenler çerçevesinde, muhafazakârlık kavramı üzerinde yoğunlaşarak, muhafazakârlığın milliyetçilikle olan ilişkisini ortaya koymaya çalışan bir araştırma ve derleme çalışmasıdır.
Muhafazakârlık
Kavramsal olarak; “Mevcut yapıya hayat veren geleneksel değer ve normları koruma taraftarlığı ya da hızlı değişimle geleneklerden kopulmasına karşı çıkmak anlamlarına gelen muhafazakârlık” gündelik dilde korumak ya da olduğu gibi muhafaza etmek anlamlarında kullanılmaktadır[3]. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise kelime anlamı, Arapça kökenli koruma, saklama, korunum olarak tanımlanmaktadır[4]. Latince’de conservare ve conservatismus kelimelerinden gelen muhafazakârlığın sözlük anlamı, korumak ya da olduğu gibi muhafaza etmek olmasına rağmen, bu kavram modern siyasi düşünce tarihinde bundan oldukça fazlasını ifade eder[5]. Muhafazakâr doktrin, Avrupa’da geleneksel siyasal ve toplumsal düzeni savunmak için ortaya çıkmıştır. Bu doktrin, Burke ve onun gibi muhafazakâr düşünürlere göre Avrupa tarihinde bir kopukluk olarak beliren Fransız İhtilali’ne karşı bir tepkiden doğmuştur. Bu nedenle modern zamanlarda doğan ve ona karşı olarak ortaya çıkan siyasal ve felsefi bir harekettir [6]. Bu açıdan bir anlamda, muhafazakârlık eski rejime (Ancien Regime – Eski Dönem Rejimi) dönüşün bir ifadesi olarak tanımlanmış ve bu anlayış doğrultusunda da bazı muhafazakârlar tarafından monarşi savunulmuştur.
Muhafazakârlık modern zamana ait bir düşünme biçimidir, bu anlamda çağdaş olduğu da söylenebilir. Çünkü muhafazakârlık için muhafaza edilecek bir dünyanın varlığı ancak kendisini tehdit etmeye başlayan bir restorasyonun veya modernizmin varlığına bağlı olarak gerçekleşir. Muhafazakârlık, “Aydınlanmanın radikalizmine (aşırılıklarına), veya bir ‘yeni başlangıç yapma’ düşüncesi olarak kendini milatlaştıran Aydınlanmacılığa” karşıt olarak kendi düşüncesini oluşturur [7]. Bu anlamda muhafazakârlık, ancak modernizm kadar eskidir. Bu düşünme biçimini ona karşı bir modernist tavır olduğunda anlamak mümkündür. Çünkü planlanmış ve kesin kuralları çizilmiş eylem biçimleri yoktur. Geçmişten gelen davranış biçimlerinin günün değer ve yaptırımları arasında yer almalarını sağlamak üzere gerçekleşecek bir müdahale olarak açıklanabilir. Muhafazakârlık modernizmle beraber ortaya çıkmış onunla beraber değişip gelişmiştir. Bu nedenle gerici olarak nitelendirmek son derece yanlış olur. Fakat muhafazakârlıkta “değişimin, her ülkenin tarihsel, politik ve toplumsal bağlamı ile uyumlu olması” gerekmektedir[8]. Anthony Giddens’ın da belirttiği gibi muhafazakârlığa göre “geleceğe bakış, her zaman geçmişe bakış üzerinden temellendirilmelidir” [9]. Yıldırmaz, muhafazakârlık için en belirleyici etkenin kültür olduğunu vurgulamakta ve kültürel normlarının toplumların geçmişi, bugünü ve geleceği için vazgeçilmesi düşünülemeyecek bir gerçeklik olduğunu belirtmektedir [10].
Türkiye’de Muhafazakârlık
Direnç ve Değişim
Türkiye, muhafazakârlığın seyri ve toplumsal işlevleri açısından ilginç sayılabilecek bir tablo sunmaktadır. Değişime direncin bir zemini olarak kabul edilen muhafazakârlığın, Türkiye’de değişimin öncüsü olduğunu söylemek, en azından siyasi alanın icraatları üzerinden böylesi bir tespiti yapmak mümkün görünmektedir. Bu anlamda bakıldığında Türkiye’de toplumun muhafazakâr kesimleri arasında, hem değişimin aktörü olmayı başaran, hem de Türkiye’nin değişiminde köklü katkılar sunan aktörler dikkat çekmektedir. Türkiye’de muhafazakârlığın sosyal alanının, değişim ve muhafaza etme yahut değişime direnç ve öncü olma arasında bir asal gerilime de zemin hazırladığı görülmektedir. Geleneksel yaşamın anlamlandırdığı alışkanlıklar ve yaşama tarzının temsilcisi kitlelerin, büyük oranda siyaset eliyle değişime ve dönüşüme imkân tanıyacak yeni fırsatlarla tanıştırılması farklı bir toplumsal tecrübeleri dahası gerilimli bir izleği sosyal bilimciler için ortaya çıkarmıştır [11].
Muhafazakârlık, toplumsal hiyerarşiyi sarsmadığı, toplumun ihtiyacına yönelik olarak tarihin doğal seyri içinde gerçekleştiği sürece değişimi reddetmez. Türkiye’deki muhafazakârlığın ise bu anlamda, toplumun dengesinin sarsılmaması için, jakoben bir tarzda tepeden inme modernleşmeye karşı, yeri gelip bu değişimin toplum tarafından sindirilmesi adına uzlaşmacı bir tavır takındığı da olmuştur. Bu anlamda Türkiye’deki muhafazakârlığın dünyadaki diğer toplumlarda var olan muhafazakârlık tiplerinden farklı bir başlıkla ele alınması uygun olacaktır [11].
Dünya genelinde muhafazakârlık, nasıl ki modernizmin karşısında fakat onunla diyalektik bir ilişki içindeyse, Türkiye’deki muhafazakârlık da Türk modernleşmesi ile anılmalıdır. Fransız devrimi sonrasında devrim karşıtı olarak dile gelen muhafazakârlığın eleştirdiği konu, toplum içindeki faktörlerin, yine toplumun eski düzenini altüst ederek, radikal bir üslupla toplumu değiştirmesi olmuştu. Fransa’da bir halk hareketi olan devrim yine bir halk düşüncesi ile eleştirilmişti. Türkiye’de de muhafazakârlığın benzer bir tavrı temel aldığı söylenebilir. Elbette Türkiye’nin tarihsel ve sosyolojik değişimi Batı Avrupa ülkelerinden farklı olmuştur. Ancak sonuçta Tanzimat dolayısıyla devlet eliyle başlatılan değişim süreci, belli dönemlerde gelenek karşısında radikal bir karaktere de bürünmüştür. Diğer yandan değişim sürecinin tepeden inme bir yöntem ile topluma dayatılması bile muhafazakârlığa bir dayanaktır. Sonuçta Türkiye’de dini ya da siyasi muhafazakârlığın tepeden inme değişim anlayışının geleneksel toplum yapısını ve bu yapıyı oluşturan temel değerleri dönüştürmesine bir tepki olarak ortaya çıktığı görülmektedir [12]. Cumhuriyet döneminde Türkiye’deki köklü değişim halka dayanmayan bir siyasi erk tarafından uygulanmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren yönetici sınıfın aldığı kararlarla şekillenen değişim, Batı’yı model alan bir modernleşmeyi hedefliyordu. Jakoben bir anlayışın eseri olarak günden güne ivmesi artan ve kapsama alanı genişleyen bu modernleşmeci değişim, toplum tarafından hemen özümsenememiştir. Bununla birlikte Osmanlı sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tek parti hükümeti, modernleşmeci değişimleri devrim kanunlarıyla korumuş ve muhalefete düşünsel olarak bile, izin vermemiştir. [11].
Türkiye’deki muhafazakâr düşüncenin gelişimini takip edebilmek ve Batılı çağdaşlarından ayrıldığı yerleri görebilmek için karşısında yer aldıkları modernizm ve modernleşme kavramlarının ülkelerin gerçeklerinde nasıl yaşandığını göz ardı etmemek uygun olacaktır. Batı’da yine toplumun içinden çıkan bir keskin değişim sürecinden bahsedilmektedir, devrim bir siyasi ya da askeri güç tarafından, başka toplumları örnek almak suretiyle yapılmamış, halk kendi devrimini gerçekleştirmiştir. Buradaki tartışmaya konu olan değişim, kendi olan bir toplumun kendi değişimini nasıl gerçekleştirdiğidir. Türkiye’deki değişim tartışması ise başka bir toplum model alınarak ve halkın kendi ihtiyacı ve arzusu olmaksızın yönetici sınıfın askeri güce dayanmak suretiyle yaptığı değişimdir. Böyle bir durumda, Türkiye’deki muhafazakâr düşüncenin tartışma alanının genişlemesi gerekirdi. Zira hem bir devrimden bahsedilmektedir, hem bu devrimin taklit yoluyla yapılması söz konusudur. Fakat muhafazakâr düşüncenin Türkiye’de Batı’daki gibi etkin bir şekilde geliştiğini söylemek en azından Cumhuriyetin ilk yılları için zor olabilir. Zira burada modernleşme devlet tarafından kanunlar vasıtasıyla korunmakta, yürürlükte tutulmakta ve eleştiriler çoğu kez suç teşkil etmektedir [13]. Muhafazakâr düşüncelerin doğduğu zeminler onların seyrini ve tartışma alanlarının içeriğini değiştirmiş görünmektedir.
Ne dünyada, ne de Türkiye’de tek tip bir muhafazakârlıktan söz edilebilir. Türkiye’de tek parti döneminde rejimin kendinden olmayana yaşam hakkı tanımaması, karşısında farklı düşüncelerin yayılıp dal budak salmasını engellemiş görünmektedir. Genel olarak Türkiye solu ve karşısında bir Türkiye sağından bahsetmek mümkünse de, özellikle tek parti döneminde, Türkiye sağını oluşturan milliyetçilik, muhafazakârlık ve İslamcılık birbiriyle fazlasıyla dirsek teması içinde olmuş, özgün seslerini pek bulamamışlardır. Hatta ilginç bir durum olarak Türkiye’de devrim kanunlarının uygulayıcılarıyla aynı partide milletvekilliği yapan muhafazakâr düşünürlere de rastlamak mümkündür. Bununla birlikte rejimin kendi muhafazakârlarını da ürettiğini konumuza dâhil edersek muhafazakârlığın Türkiye için ne kadar çok varyasyon içerdiğini daha iyi görmüş olabiliriz. “Ancak Türkiye’de muhafazakâr siyasal kültür denildiği zaman akla çok partili hayatla birlikte ortaya çıkan siyasal kültür ve özellikle de ‘sağ siyaset’ gelmektedir” [11, 14].
Muhafazakârların muhafaza etmek istedikleri topluma dair anlam dünyaları ve içinde oldukları toplumsal çevre onların hassasiyet gösterdikleri konuları da değiştirmektedir. Toplumun bütünlüğü ve kendi kalarak değişimini temelde kabul, muhafazakâr düşüncenin ortak değeri olsa da, Türkiye’de muhafazakâr düşünürlerin milliyetçilik ve İslamcılık hatta devletçilik arasındaki salınımında kendi zihin dünyasındaki diğer düşüncelerin bakiyeleri ve tecrübe ettikleri sosyal çevreden damıtılmış bakış açılarının varlığını görmek mümkün olabilmektedir. Muhafazakâr olarak andığımız bir isim (Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Erol Güngör, Ali Fuat Başgil, Arif Nihat Asya, Sezai Karakoç gibi) aynı zamanda Milliyetçi ve İslamcı görüşler için referans kaynağı da olabilmektedir. Yahut geçmiş mirası İslami bir devlet düzeni olan bir toplum için laikliği halkın kabulüne yakın hale getirerek toplumsal nizamın sarsılmasını önleme gayretinde olan Ali Fuad Başgil de muhafazakâr bir aydın olarak başvuracağımız isimlerdendir. [15] Hakeza; Tanpınar ve Beyatlı gibi Türkiye devrimini gerçekleştiren CHP hükümetinde milletvekilliği yapmış mühim isimleri muhafazakâr düşünceye sahip şahsiyetler olarak nitelendirebiliriz [11].
Muhafazakârlık ve Milliyetçilik (Muhafazakâr Milliyetçilik)
Milliyetçilik; ulusal pazarların oluşmasıyla, insanların aynı toprak parçası üzerinde ortak duygu, dil ve tarihi paylaşarak kendilerini, o topluluğa ait hissetme, dışarıyla karşı korunma ve dayanışma düşüncesinden doğmuştur [16]. Milliyetçilik düşüncesi, milletlerin yaşadığı zaman ve mekân aralığında siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilere bağlı oluşmaktadır. Bu bağlamda, on altıncı yüzyılda Avrupa’da kırsal alanların meraya dönüşmesiyle başlayan ekonomik değişim, bireyleri ve toplulukları ortak bir pazar içinde örgütleyerek milli toplulukların oluşmasına, siyasal açıdan ise Kilise’nin toplum üzerindeki egemenliğinin yerini Kralın egemenliğine ve merkeziyetçi yönetimlere bırakmasına yol açmıştır [17]. Böyle bir ortamda milliyetçilik, kavimlerin anlam dünyalarını ideolojik bir çalışma ile yeniden üretmiş, biz duygusunu oluşturmuş ve bu duyguyu yüce bir sadakat çerçevesinde tanımlamıştır [16].
Milliyetçilik ve muhafazakârlık arasındaki ilişki din, devlet, tarih, devlet ve cemaat ya da millete bakış gibi konularda örtüşür. Dolayısıyla bu temalar ekseninde bakıldığında muhafazakârlığın içinde milliyetçi bir damar olduğunu düşünmek mümkündür. Muhafazakârlığın milliyetçilikle tam olarak buluşması için 1848 Devrimi sonrasını beklemek gerekecekti [11]. Fransız Devrimi ile tarihin sahnesine giren milliyetçi ideoloji, kendi hegemonyasını inşa etmek için eski zamanın ürünü krallıklardan müteşekkil statükoyu yıkıp yerine aynı geçmişten gelen insanların iradesine dayalı yeni bir siyasi yapılanma kurmak istiyordu. Milliyetçi ideolojinin tarihin yeni dinamosu olarak belirlediği siyasal yapı, belirli bir toprak parçası üzerinde aynı tarihi geçmişi paylaşan ve aynı dili konuşan bireylerden müteşekkil ulus-devletti. Bu dönemde milliyetçilik, kendini millet olarak gören her topluluğun krallığın prangalarından kurtularak özgürleşmelerini ve kendi iradelerini yansıtan ulus-devletlerin kurulmasını sağlamak üzere hareket ediyordu. Milletin iradesine dayalı ulus-devlet karşısında yıkılma tehlikesi yaşayan krallıklar ve üretim alanındaki egemenliğini kaybeden aristokratlar ise statükoyu korumak için muhafazakâr ruha sığınmışlardı[11].
On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında doğan milliyetçilik, ulus devletin inşasını ve meşruiyetini gerçekleştirmeyi istiyordu. Bu amaç doğrultusunda 1848 Devrimi’ne kadar oldukça etkili oldu. 1848 Devrimi’nden sonra Komünist Manifestonun evrenselliğinin ilan edilmesi ve 1870’li yıllarda Marksizm’in ülkelerin sendikal hareketlerini ve toplumların entelektüel gelişimlerini etkilemesi milliyetçiliğin ve muhafazakârlığın birleşmesini gündeme getirdi [17]. Bu anlamda Peter Viereck’e göre, 1815-1848 yılları arasında krallıklara dayalı statükoyu yıkmak ve demokratikleşmeyi sağlamak için var olan milliyetçilik, 1848’den sonra ulus-devlete dayalı statükoyu korumak için muhafazakâr ideolojiyle birleşmiştir. Bu dönemden itibaren bu kutsal ittifak statükoyu korumak ve demokratik toplumsal değişimi önlemeye çalışmıştır. Milliyetçilik ve muhafazakârlık arasındaki uzlaşmaya ilişkin benzer bir bakış açısı Tanıl Bora’da da vardır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren en önemli gelişme, muhafazakârlıkla milliyetçiliğin eklemlenmesi oldu. Bu gelişmenin temel saiki olarak, milliyetçiliğin anlamlandırılmasında, eşit yurttaşların katılımı esasına dayanan iradi ve evrenselci tasarım ile, bir cemaate doğuştan aidiyetle bağlanan aşkın bir kader ortaklığı ideolojisi arasındaki gerilimde ikinci kutbun belirginleşerek milli devlete hâkim olmasını kaydetmeliyiz. Muhafazakârların, milletin yeni ve daha dayanıklı cemaat biçimi olduğuna (Anderson 1993) (veya daha keskin bir ifadeyle Milliyetçiliğin yeni din olduğuna, bkz. Hayes 1995) kanaat getirmeleri söz konusu eklemlenmede önemli rol oynadı [1].
Bu bağlamda, on dokuzuncu yüzyılın başında yenilik ve değişim anlamına gelen ve liberal bir rotada hareket eden milliyetçilik, aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyalist hareketler ve demokratik talepler karşısında statükoyu korumak için muhafazakârlıkla ittifaka girmiştir. Muhafazakâr-milliyetçi terkip, sosyalist hareketler ve demokratik talepler karşısında siper almaya çalışırken milliyetçi temalarını öne çıkardı. Muhafazakârlığın bu çabasında ilk eğildiği kavram devlet oldu. Devleti, doğal, verili bir gerçeklik ve düzenin koruyucusu olarak gören muhafazakârlık, bu yeni dönemde dinden umut edemediği doğal düzeni ve toplumsal ahengi tesis görevini milliyetçiliğin kadim unsuru olan devlete yükledi [18]. Bu çerçevede devlet, toplumun istikrarının ve bütünlüğünün güvencesi olarak değerlidir ve geleneğin teminatıdır. Bu anlamda insanlar devletin üyesi olmakla ve kurumsal düzene katılmakla dünyeviliği, gelip geçiciliği aşarak ilahi evrene katılırlar [1].
Muhafazakâr-milliyetçi bileşim, devletin tahakküm edebileceği, nizam verebileceği ve meşruiyet sağlayabileceği kitle olarak milleti öne sürdü. Modernleşmenin alt üst edici etkisi karşısında milliyetçilerle işbirliği yapan muhafazakârlık, milliyetçiliğin ana unsuru olan milleti geleneğin özü olarak tanımladı. Bu bağlamda muhafazakâr düşünce milleti gelenekle ilişkilendirerek hem bireye kalıcı bir aidiyet duygusu vermeye, hem de toplumsal istikrarı sağlamaya çalıştı. Freeden muhafazakârlığın geçmişi kapsayacak biçimde bir toplum tasavvurunun milliyetçilikle buluştuğu temalardan biri olduğunu düşünür. Muhafazakârlık için önemli olan bu durum milliyetçilikte zengin ve tarihsel mirasa sahip olmaya karşılık gelir. Zengin ve tarihsel mirasa referans vermekle hem muhafazakârlık hem de milliyetçilik köksüzlük duygusuna karşı tarihi yeniden okurlar ve tarih yazımına girişirler [19].
Muhafazakârlık, milliyetçilikle oluşturduğu terkipte devlet ve millet kavramlarını restore ettiği dönemde dini de anlamlandırdı. Bu terkibe göre din, milletin özünü koruyan bir güç olarak önem taşır. Muhafazakâr düşünceye göre din, toplumun omurgalarından biridir ve dinden soyutlanmış bir toplum ruhundan ve canından olmak üzere olan bir organizma gibidir. Muhafazakârların dine bu denli önem vermesinin nedeni, onu toplumu bir arada tutan bir çimento gibi görmeleridir [20]. Din, muhafazakârlar için birlik ve dayanışmayı sağlayan manevi bir bağdır. Bu anlamda muhafazakârlar dini, din için değil toplumun istikrarı ve otorite açısından gerekli görür. Dindarlıktan çok, dinin ritüellerine, din bağına önem verirler [21]. Nihai olarak, dini, milletin cevherini muhafaza eden güç olarak tanımlamakla muhafazakârlık sosyalizm ve demokratik taleplerin yol açabileceği tehlikeleri bertaraf etmek için milleti organik cemaat yerine tayin eder ve içini dinle doldurur.
Modern zamanın bir ideolojisi olarak muhafazakârlık, modernleşmenin alt üst edici etkisine karşı modernleşmeyi daha mutedil bir çizgiye çekmeye çalışır. Muhafazakârlık ve milliyetçilik, modernleşme sürecinde yaşanan değişim sürecinde ortaya çıkan toplumsal hareketlere karşı galip gelmek için bir terkip oluşturmuştur. Muhafazakârlığın, milliyetçi temaları barındırmasının yanında milliyetçilik ve muhafazakârlığın birleşmesinin temelinde yatan faktör, statükonun korunması ve yurttaşlık bilincinin gelişmesi çerçevesinde olmuştur [17]. Böyle bir adımla muhafazakârlık, orta sınıf liberalizmi olarak doğan milliyetçiliği kendi rotasına sokmuştur. Bu bağlamda Bora’ya göre, muhafazakârlık ve milliyetçiliğin birleşmesini mümkün kılan, milliyetçiliğin eşit yurttaşların katılımına dayanan iradi ve evrenselci tasarımdan cemaate doğuştan aidiyetle bağlanan aşkın bir kader ortaklığı ideolojisine kayması olmuştur. Bu birleşme İngiltere’de çabuk ve kendiliğinden, Fransa’da tartışmalı biçimde gerçekleşti. Almanya’da ise muhafazakârlık ve milliyetçilik Romantik akım çerçevesinde baştan itibaren kaynaşmıştı. Milliyetçi muhafazakâr terkip statükonun korunmasını ve yurttaşlık bilincinin gelişmesini sağlamak için milliyetçiliğin temel kavramlarını anlamlandırmıştır. Bu bağlamda muhafazakârlık, doğal düzeni ve toplumsal ahengi tesis görevini milliyetçiliğin kadim unsuru olan devlete yükledi. Toplumun istikrarının ve bütünlüğünün güvencesi olarak tanımladığı devlete dinsellik atfederek devletin üyesi olan bireylerin devlete tabi olmakla ilahi düzene katıldıklarını vaaz etti. İkinci olarak muhafazakârlık, milliyetçiliğin ana unsuru olan milleti geleneğin özü olarak tanımladı. Bu bağlamda muhafazakâr düşünce, milleti gelenekle ilişkilendirerek hem tarihsel bir olgu olarak anlamlandırdı ve böylece bireye kalıcı bir aidiyet duygusu vermek için çabaladı, hem de toplumsal istikrarı sağlamaya çalıştı. Devleti ve milleti yeniden anlamlandıran muhafazakârlık, dini de milletin özünü koruyan bir güç olarak tanımlayarak dinsel bir milliyetçiliğin oluşmasına yol açtı [11].
Aydınlanma düşüncesi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin yarattığı köklü değişime karşı tepki olarak doğan, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren başlayan sosyalist hareketler ve demokrasi talepleri karşısında statükoyu korumak için milliyetçilikle ittifaka giren muhafazakârlık, tarihsel gelişim bağlamında yukarıda da bahsedildiği gibi İngiltere, Almanya, Fransa’da farklı biçimde gelişti. Bu anlamda muhafazakârlığın hem tarihsel gelişiminin hem de milliyetçilikle birleşme sürecinin gösterdiği önemli şey, her gelişme ve birleşmenin, içinde yaşadığı toplumun koşullarıyla meydana gelebileceği ve ancak bu şekilde anlaşılabileceğidir. Bir diğer ifadeyle muhafazakârlığın serüveni her toplumun özgül koşullarına göre şekillenmektedir. Şüphesiz bu durum Türkiye ve Türkiye’de muhafazakârlığın gelişim süreci için de geçerlidir. Bu bağlamda doğuşu itibarıyla değişim sürecine tepki veren, yirminci yüzyıldan itibaren şartlara uyum sağlayan muhafazakârlığın Türkiye’deki gelişimi, Türkiye’nin siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel yapısı ve tarihi hakkında önemli bilgiler aktarmaktadır [11].
Kaynakçalar:
[1] Bora, Tanıl, (2007) “Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık”, İstanbul: Birikim Yayınları.
[2] (http://turkyurdu.com.tr/1922/muhafazak-rlik-isl-mcilik-milliyetcilik.html)
[3] Akkır, Ramazan (2006), “Türkiye’de Din ve Muhafazakârlık”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi SBE, s.5.
[4] Türk Dil Kurumu, (2008), “Muhafazakârlık”, Güncel Türkçe Sözlük,2008, http://www.tdk.gov.tr
[5] Güngörmez, Bengül, (2004), “Muhafazakâr Paradigma: Dogma ve Önyargı”, Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Cilt.1, Sayı.1 s.12.
[6] Beneton, Philippe, (1991), Muhafazakârlık, Cüneyt Akalın (çev.), İstanbul: İletişim Yayınları, s.11.
[7] Bora, Tanıl, (1997), “Muhafazakârlığın Değişimi ve Türk Muhafazakârlığının Bazı Yol İzleri”, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı.74 s.8.
[8] Öğün, S. Seyfi, (1997), “Türk Muhafazakârlığının Kültür Kökenleri ve Peyami Safa’nın Muhafazakâr Yanılgısı”, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı 74, s.109.
[9] Giddens, Anthony, (1996), Beyond Left and Right The Future of Radical Politics, Cambridge and Oxford: Polity Press and Blackwell Publishers, s.26.
[10] Yıldırmaz, Sinan, (2003), “Muhafazakârlık, Türk Muhafazakârlığı ve Peyami Safa Üzerine”, Journal of Historical Studies, Sayı.1, s.10.
[11] Civelek, Yasemin, “Türkiye’de Muhafazakârlık ve Mizah, Cafcaf Dergisi Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2014.
[12] Akın, Mahmut , (2014), “Muhafazakâr Siyasal Kültürde Bir Sembol Olarak Necip Fazıl Kısakürek”, Muhafazakâr Düşünce, Sayı: 39, Ankara, s. 31-43
[13] Özipek, B. Berat, (2013), “Muhafazakârlık, Devrim ve Türkiye”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Muhafazakârlık, Cilt: 5, 5. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 66-84
[14] Erkan, Ümmü, (2013), Konya Örneğinde Kent-Siyaset İlişkisi Üzerine Sosyolojik Bir Çalışma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, Selçuk Üniversitesi.
[15] Mert, Nuray, (2011), “Muhafazakârlık ve Laiklik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Muhafazakârlık, Cilt: 5, 5. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 314-345.
[16] Oran, Baskın, (1992) “Milliyetçilik nedir, ne değildir, nasıl incelenir?”, Birikim, sayı: 45/46, s. 43-80.
[17] Akkaş, Hasan Hüseyin, (2004) “Muhafazakâr Düşünce ve Edmund Burke”, Ankara: Kadim Yayınları.
[18] Bora, Tanıl, (1996) İslâmcılıktaki Milliyetçilik ve Refah Partisi”, Birikim, sayı: 91, s. 15-25.
[19] Freeden, Michael, (1998), “Is Nationalism a Distinct Ideology?”, Political Studies, sayı:XLVI, s. 748-765.
[20] Akıncı, Mehmet, (2008) “Türk Muhafazakâr Düşüncesinde Ana Temalar: 1946-1980 Dönemi”, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, Haziran.
[21] Beneton, Philippe, (1991) “Muhafazakârlık”, İstanbul: İletişim Yayınları.
[22]


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter