Liderimiz Sayın Devlet BAHÇELİ’nin, MYK – MDK ve Milletvekilleri Ortak Toplantısı Sonunda Düzenlemiş Oldukları Basın Toplantısı 12 Şubat 2017

Sayın Basın Mensupları,

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Partimizin Merkez Yönetim Kurulu Üyeleri, Merkez Disiplin Kurulu Üyeleri ve Milletvekilleri Ortak Toplantısı münasebetiyle 10 Şubat’tan beri kadim ve tarihi şehrimiz Konya’da bulunuyoruz.

Konya’nın bereket ve birlik ruhuyla önümüzdeki zorlu süreçleri aşmayı ümit ediyoruz.

Dün ve bugün ayrı ayrı yaptığımız oturumlarla son derece verimli ve yararlı olduğuna inandığım toplantılarımızı çalışmalarımızı bu basın toplantımızla tamamlamış olacağız.

Türkiye’nin temel meselelerini, iç ve dış politikadaki gelişmelerle birlikte şüphesiz ki referandum sürecini de değerlendirdik, enine boyuna ele aldık.

Alanlarında çalışma yapan değerli arkadaşlarım, başta anayasa olmak üzere, aydınlatıcı sunumlarıyla MYK, MDK ve Milletvekillerimizi bilgilendirdiler.

Türkiye’nin hassas ve sıcak siyasi ortamında; Milliyetçi Hareket Partisi’nin duruş, tutum, karar ve iradesini bir kez daha teyit ve tescil etme fırsatı bulduk.

İki günlük çalışmalarımızın sonuç itibariyle anlamlı, bundan sonrası için umut verici, ufuk açıcı olduğunu düşünüyor, basın toplantımıza katılan her dava arkadaşımı, her basın mensubunu sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

 

Değerli Basın Mensupları,

Konya, gönül dünyamızın, manevi hayatımızın aziz isimlerinin yetiştiği, basamak basamak yükseldiği muhteşem hatıralarla bezenmiş bir medeniyet şehrimizdir.

Konya ilim, irfan ve ihtiram demektir.

Ve Konya Anadolu Selçuklu Devleti’nin emaneti, erenlerin, evliyaların, Allah dostlarının bizlere tevdi ettiği kutlu bir mirastır.

“Üzülme can! Doğruysan zarar gördüm deme. Bil ki iyiler mutlaka kazanır” diyen Hz. Mevlana Konya’nın susmayan dili, kesilmeyen nefesi, asırlara sığmayıp taşan hepimizin iftihar kaynağıdır.

Yine diyordu ki Hz. Mevlana; “kalp denizdir, dil de kıyı; denizde ne varsa kıyıya o vurur.”

Bu hikmet dolu sözden ilhamımızı alıp Hz. Mevlana’nın manevi huzurunda, ebedi yurdunda kalbimizden ne geçiyorsa dile getirmek istiyoruz.

Muhterem büyüğümüz bir kez daha buyuruyor; dediler ki, gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş.

Dedik ki, gönüle giren gözden ırak olsa ne olur?

Yerimizi hiç kuşku yok ki milletimizin müşfik gönlünde arıyoruz.

Göze gelmeyelim de, göze girmek, göz doldurmak bizim için ikinci plandadır.

Derdi millet olanın devası hizmettir.

Sevdası vatan olanın sedası devlettir.

Samimiyetle söylemek isterim ki, neyi istiyorsak Türkiye lehinedir.

Neyi arıyor, neyi amaçlıyor, nereye varmayı arzuluyorsak Türk milletinin varlığını güvenceye almak, güvenli bir şekilde geleceğe taşımak içindir.

Çünkü biz bu ülkeyi, bu ülkenin her ferdini canımızdan aziz biliyor ve çok seviyoruz.

Bu itibarla Türkiye’nin sorunlarından kurtulması için üzerimize düşen milli ve ahlaki sorumluluğu harfiyen yerine getiriyoruz.

Muhalefet demek olmanın yalnızca eleştirmek, yermek, eksik aramak, kusur araştırmak, kısır tartışmalara gömülmek olmadığını biliyor, bunun da gereğini yapıyoruz.

Kriz tacirleri elbette boş durmayacaktır.

Kaos imalatçıları elbette pes etmeyecektir.

İhanet ve inkar şebekesi de her fırsattan istifade etmenin yarış ve çabasına heves edecektir.

Dün böyle olmuştur, bugün ve yarın da olacak budur.

Ancak biz oyalanamayız.

Yerimizde sayamayız.

Korku tacirlerine, korkak gıybetçilere aldırış edemeyiz.

Mevcutla avunamaz, idarey-i maslahatla vakit kaybedemeyiz.

Milletimizin huzuru için ön almalıyız.

Devletimizin beka ve dirliği için devreye girmeliyiz.

Bugüne kadar bunu yaptık, bu kararlılıkta olduk.

Bilinmelidir ki, milliyetçilik, milletin sürekliliğini, köklerinden kopartılmadan yaşatılmasını ve yükseltilmesini hedeflemektedir.

Milliyetçilik milletine mensubiyet şuuruna sahip inanmış yüreklerin; hep bir adım önde olmasını, hep daha iyisini yapmasını, her zaman da fedakarlıkla hareketini mecburi koşmuştur.

Bugün çevremize bir bakınız, Irak’tan Suriye’ye; Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Avrupa’dan Uzak Doğu’ya kadar karmaşa ve kaynayan kazan göreceksiniz.

İnsanlık, karşısına dikilen ağır sorunlarla boğuşmaktadır.

Devletler kıyasıya hakimiyet ve nüfuz mücadelesi içindedir.

Etnik ve dini kimlikler sivrilmiş, anlaşmazlık ve ihtilaflar serpilmiş, çatışma ve kamplaşmalar sertleşmiştir.

Özellikle Ortadoğu yırtıcı ve vahşi emellerin tutsağıdır.

Suriye’deki belirsizlikler, Irak’ın içine sürüklendiği kaotik durum derinleşerek sürmektedir.

Ve bu olumsuz tablonun ülkemize yankısı vahim düzeydedir.

Türkiye, 24 Ağustos’tan bu tarafa Fırat Kalkanı Harekatıyla milli güvenliğini sağlamak için eşsiz ve emsalsiz bir mücadele halindedir.

Terörü kaynağında imha, canileri üredikleri yerlerde yok etmek için Türk devleti atak ve faal haldedir.

Ne var ki, El Bab’tan belirli aralıklarla acı haberler gelmekte, artan şehadetler milli yürekleri kavurmaktadır.

Türkiye’nin güvenliği için sınır ötesinde görev yapan kahramanlarımız alçakların, eli ve zihniyeti kanlı iblis artıklarının saldırısı altındadır.

9 Şubat 2017 Perşembe günü sabah saatlerinde, Rusya Federasyonu’na ait bir savaş uçağı tarafından, IŞİD hedeflerine icra edilen hava harekatı esnasında askerlerimizin bulunduğu bir binaya bomba isabet etmiştir.

Bu kapsamda dört kahramanımız şehit olurken, on kahramanımız da yaralanmıştır.

Bundan bir gün önce de El Bab’ta 5 evladımızı şehit vermiştik.

Daha sonra Rusya Federasyonu askerlerimizin şehit olmasına neden olan menfur olayın kazaen gerçekleştiğini açıklamış, ülkemize üzüntü ve taziye dileklerini iletmişti.

Müteakiben Putin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aramış ve başsağlığı dileğinde bulunmuştu.

Ardından Rusya Federasyonu’ndan gelen kafa karıştırıcı ve kuşkulu mesajlar hepimizi rahatsız etmiş, şehitlerimizin de kemiklerini sızlatmıştır.

Rusya sözcüsü Dimitri Peskov’un 10 Şubat’ta; “Rus Silahlı Kuvvetleri tarafından vurulan hedeflerin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından verilen koordinatlar olduğu, bu noktada Türk askerinin olmaması gerektiği” şeklindeki açıklaması 9 Şubat’taki kanlı saldırıya yeni bir boyut kazandırmıştır.

Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı da süratle bu açıklamaya cevap vermiş, Rusların tezlerini beklendiği gibi çürütmüştür.

9 Şubat’ta Rus uçağıyla vurulan askerlerimizin 10 günden beri aynı noktada bulunduğu, 8 Şubat’ta Rus Silahlı Kuvvetler Ataşesinin Genelkurmay Başkanlığı’na davet edilerek askerlerimizin yer aldığı noktaların koordinat bilgilerinin bir kez daha verildiği anlaşılmaktadır.

Rusya’nın olayı saptırıp hava saldırısının sorumluluğunu dolaylı da olsa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yıkma çabası bir defa iyi niyetten mahrum, komşuluk hukukundan uzak, ahlaken de sorunludur.

Türkiye ile Rusya arasında 12 Ocak 2017 tarihinde imzalanan mutabakat çerçevesinde, TSK’nın Suriye’de icra ettiği harekâta ilişkin bilgiler Ruslarla düzenli ve karşılıklı olarak paylaşılmaktadır.

Rusların iddia ettiği gibi yanlış koordinat verilmesi veya akla gelen diğer ihtimaller en azından Türkiye adına mümkün değildir.

24 Kasım 2015’de bir Rus uçağının düşürülmesi ve bir Rus pilotun ölümünden sonra iki ülke arasındaki ilişkiler kangrene dönüşmüştü.

Rusya adeta kıyameti kopartmıştı.

Aylarca Türkiye-Rusya ilişkileri karşılıklı soğumaya terk edilmiş, iki ülkenin peşpeşe restleşme ve ambargolarıyla Ankara ve Moskova hattını kapatan bunalım içinden çıkılmaz bir hale gelmişti.

Şimdi Rusya askerlerimizi şehit ediyor, sonra da pardonla geçiştiriyor.

Hatta pişkince üstte çıkıp, TSK’yı suçluyor.

Bu yanlıştır, ayıptır, uluslararası hukukun temel ilke ve kurallarını hiçe saymaktır.

Rusya’nın maksadı nedir? Ne yapmaya çalışmaktadır?

Türkiye’nin saldırılar karşısında sesini çıkarmaması, alttan alması, bir şey olmamış gibi davranması nasıl beklenecektir?

PKK-PYD’yi terör örgütü görmeyen, kaldı ki Moskova’da ofis açmasına müsaade eden Rus yönetimi art niyeti, gizli gündemi, sahne gerisinde beslediği emelleri doğrultusunda ülkemizin karşısında husumet odağı olmaya adeta talip ve isteklidir.

Rus hava saldırısı sonucunda şehit olan evlatlarımızın hesabı bir kaç özürle telafi ve örtbas edilemez.

Dahası şehitlerimizin hesabı mutlaka sorulmalıdır.

Suçlular ortaya çıkarılmalı, hak ettiği cezayı bulmalıdır.

Karşımızdaki muhatap Rusya Federasyonu ise biz de Türkiye Cumhuriyeti’yiz.

Kendimize güvenmeli, gücümüzün farkında olmalıyız.

İkaz ediyor, herkesi uyarıyorum; bu coğrafyada var olmanın, ilelebet yaşamanın sırrı aman sorun çıkmasın diye uğraşmak değil; bilakis çıkan sorunların üstüne milletçe kenetlenip cesaretle gitmektir.

Üzerinde yaşadığımız vatan topraklarının omuzlarımıza yüklediği tarihi görev bunu gerektirmektedir.

Hamd olsun hiç kimseden eksik kalır yanımız yoktur.

Çekinecek, utanacak, sıkılacak, kaçacak karakter zaafımız da yoktur.

Eğer korksaydık, eğer kaçmayı deneseydik, ilk tehdit ve tehlikede vazgeçseydik; ne bin yıldır bu topraklara vatan mührü vurabilir, ne de bağımsızlığı kendimize değişmez kader yapabilirdik.

Şu husus iyi anlaşılsın ki, ateş ancak düştüğü yeri yakacaktır.

Aba altından gösterilen sopalar, en başta gösterenin başına inecektir.

Provokasyon peşinde koşan ülke ve ülkeler Türkiye’yi hafife almanın, sabrını sınamanın, tahammülünü ölçmenin yeri gelirse sonuçlarına pek tabii katlanmak durumunda kalacaklardır.

Türk milletinin onuru yere düşürülemez. Düşürmeye de kimsenin gücü ve kudreti yetmez.

Fırat Kalkanı Harekâtı artık hedefine ulaşmalı, ölüm ve cinayet çetesi IŞİD El Bab’tan temizlenip atılmalıdır.

Türk askerinin ve Özgür Suriye Ordusu’nun El Bab’a batıdan girip yüzde 60’na yakın alanları kontrol ettiğine dönük haberler dünden beri gündemdedir.

El Bab’tan IŞİD sökülüp atılırsa, Azez-Cerablus hattının terörden arındırılacağı da ortadadır.

Bu arada Suriye ordusunun, Rusya- Türkiye arasında daha önce kararlaştırılan geçici sınır çizgisine ulaştığı da duyurulmuştur.

Anlayacağınız IŞİD, kapana kısılmıştır.

Duamız kahraman evlatlarımızladır.

Desteğimiz bu aziz vatanın dirliği, bu büyük milletin bekası için kan ve ter akıtan tüm asker ve polislerimizin üzerinedir.

Bu vesileyle tüm şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet niyaz ediyor, halen tedavi altında bulunanlara da acil şifalar diliyorum.

 

Sayın Basın Mensupları,

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Türkiye çok çetin, çok çetrefilli, çok çekişmeli günlerden geçmektedir.

İç ve dış sorun alanlarımız gittikçe karmaşıklaşmakta, gün be gün genişlemektedir.

Birleşik Krallık ve Almanya Başbakanı’nın ziyaretlerinin hemen akabinde CIA Başkanı da Türkiye’ye gelmiştir.

ABD yönetiminin istihbarat başkanını muhatap olarak göndermesi tartışılması gerekli bir tasarruf olsa da, Türkiye ve Ortadoğu’nun ilerleyen günlerde kritik gelişmelere gebe olduğunu bilmek lazımdır.

Nitekim yapılan temaslardan çıkardığımız kadarıyla Ortadoğu’daki son olaylar masadadır.

Küresel siyasetin nabzı Türkiye’de atmaktadır.

Bölgesel denge arayışlarının ağırlık merkezi gene Türkiye’dir.

Ülkemizin içinde olmadığı, onay vermediği, desteklemediği küresel ve bölgesel siyaset planlamalarının yaşama şansı yok denecek kadar zayıftır.

Bunu taraflı-tarafsız herkes görmektedir.

ABD’nin yeni başkanı Trump tarafından PKK-PYD-YPG’ye zırhlı araç, silah, mühimmat dağıtımının hızlandırılması ve hatta tank verilmesi; Rusya ve ABD arasındaki dar alandaki paslaşmalar elbette soğukkanlılıkla ve milli duyarlılıkla yorumlanmalıdır.

Trump’un 7 Müslüman ülkeyi hedef alan ve sonrasında yargı kararıyla durdurulan sorunlu kararnamesi, Almanya Başbakanı’nın İslam ile terörizmi yan yana getiren bozuk ve gaflet dolu yaklaşımı sadece bölgemizi değil, tüm dünyayı etkileyecek kırattadır.

Altını kalın olarak çiziyor ve diyorum ki, bu kadar sorun içinde, devlet güçlü olmadığı, seri kararlar alamadığı, yönetimde fiili-hukuki karmaşa sürdüğü müddetçe Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 ruhuyla devamı bu şartlar altında mümkün görülmemektedir.

Diğer yandan, ekonomideki durgunluk ciddi boyutlarda, işsizlik ve enflasyonun yanında dövizdeki fren tutmayan artışlar çığ gibi vatandaşlarımızı hedef almaktadır.

Bunun üstüne ne getirip ne götüreceği belirsiz olan Türkiye Varlık Fonu’na bazı kurum ve kuruluşlarının devri ve bu doğrultuda cereyan eden tartışmaların seyri de önemli hal almıştır.

Bir başka alarm zili Kıbrıs’ta çalmaktadır.

Ve bu ecdad yadigarı feryat etmektedir, Rumlara teslimi için küresel iklim oluşturulmaktadır.

Hiç kimse yanılıp yenilip Kıbrıs üzerinde hesap yapmamalı, milletimizin şimdilik suskunluğunu yanlışa yormamalıdır.

Ne diyordu Hz. Mevlana; toprak gibi sessiz olduğum an bil ki, şimşek gibi gökte gürlüyor feryadım.

Türk milletinin şeref ve haysiyetiyle oynamak ateşle oynamaktır.

Bu da kimsenin cesaret edebileceği bir durum değildir.

Bize göre, vatan toprakları üzerinden müzakere yapan KKTC heyetinin hangi çevre ve emellere hizmet ettiği bellidir.

Kıbrıs’ın sancısı artarken, Ege Denizi ısınmakta, burnumuzun dibindeki ada ve kayalıklar Yunanistan tarafından oldubittiye getirilerek düşmanca istila edilmektedir.

İki devlet Kardak üzerinde karşı karşıya gelmiştir.

Yunanistan Savunma Bakanı Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst yönetiminin Ege’deki dik ve milli duruşuna hayasızca misilleme yapmıştır.

Üstelik bu ülke, hain FETÖ’cüleri iade etmeyerek kimlerle el ele, kol kola olduğunu, aynı tutumuna geçmişte çok defa tesadüf edildiği gibi yine göstermektedir.

Anlaşılacağı üzere, Türk milletiyle kapanmamış hesabı olanlar pusudadır.

Türkiye’yi punduna getirip yıkmak, bölmek ve parçalamak isteyen; milli davasından çevirmeyi uman karanlık odaklar fitne silahını üzerimize doğrultmuşlar, devşirdikleri işbirlikçileriyle sonuca odaklanmışlardır.

Türk milletinin tarihsel varlığını hazmedemeyen, Türk’ün vatanını çekemeyen ne kadar sicili bozuk, suç dosyası kabarık, fikriyatı bulanık, zikri karışık varsa ellerini ovuşturmaktadır.

Sevr’in varisçileri Türkiye’ye meydan okumaktadır.

Mondros’un hayran takımı Türkiye’yi gözüne kestirmektedir.

İşgal heveslisi vandallar, çözülme ve çürüme fanatikleri ülkemize kan kusturmanın arayış ve çabasındadır.

Ama unuttukları veya hatırdan çıkardıkları bir şey vardır:

Türk milleti ona buna pabuç bırakacak, onun bunun dümen suyuna girecek aciz, yetersiz ve zoru görünce sıvışacak bir gevşeklikte hiç olmamış, hiç de olmayacaktır.

Kan ağlayan Halep oradaysa, Türkiye’yi ayağa kaldıracak milli ve güçlü irade buradadır.

Hevesler boşuna, çabalar beyhudedir.

Milliyetçi Hareket Partisi Türkiye karşıtı cepheye gerekirse tek başına direnecek, bir başına da olsa haklarından gelecek iman ve inançla haçlı akınını engelleyecektir.

48 yıldır vatan, millet, bayrak sevdasıyla her türlü eza ve cefaya dayanmış, her türlü kayıp ve acıya göğüs germiş, Türk milletinin ahlaki ve milli temellerinden Türk milliyetçiliğinin muazzam şuuruna yükselmiş Milliyetçi Hareket Partisi var oldukça, düşmanlar çatlayacak, tasmalı hainler deliye dönüp nifak yangında kül olacaklardır.

Konya’dan Türkiye’ye çelme takmaya çalışanlara diyorum ki, yok öyle yağma; aklınızı başınıza alın, sabrımızı daha fazla zorlamayın.

 

Değerli Basın Mensupları,

Aziz Dava Arkadaşlarım,

Ülkemiz için yeminimiz vardır. Ve bu yemin bir kere edilmiştir.

Bizim için yeminler bozulmak, çiğnenmek için değil; tutulmak, uğruna gerekirse kendimizi feda etmek içindir.

Yemin, Türkiye’nin tarihsel hak ve çıkarlarıdır.

Yemin, Türklüğün bekası, Ötüken’in buyruğu, Söğüt’ün hatıralarıdır.

Yemin, Türk milletinin birliği ve sağlam iradesidir.

Yemin, bağımsız yaşama ülküsü, esarete yıldırım gibi inmiş tokattır.

Yemin, 19 Mayıs 1919’daki ilk adım, 23 Nisan 1920’deki ilk açılış, 29 Ekim 1923’deki ilk ilanın namusudur.

Yemin onurdur, omurgalı duruştur, milli sesleniştir, kardeşliğimizi koruma ve müdafaadır.

Yemin şehittir, gazidir, ecdadımıza verdiğimiz söz, mükellefiyet altına girdiğimiz manevi borçtur.

Yemin ettik, dönmeyeceğiz.

Yemin ettik, durmayacağız.

Yemin ettik, vazgeçmeyeceğiz.

Yemin ettik Türk bayrağını hak ettiği, dilediği, istediği yere; ama öyle ama böyle sonunda, son nefer kalsak da dikeceğiz.

Bir devleti devlet yapan egemenlik haklarıyla birlikte toprak unsuru yani vatan, insan unsuru yani millettir.

Büyük ecdadımız Osman Gazi’nin rüyasında göğsünden yükselip dallarıyla tüm dünyayı saran çınar ulu ve kutlu bir devletin müjdesidir.

Göktürkler döneminde bir mezar taşı ağıtında yazan; “gökteki güneşe, yerdeki ilime doyamadım” sözü, devletin bekasına atıf ve işaret etmektedir.

Türklerde tuğ hem devlet hem de imparatorluğun sembolüdür.

Bizim tuğumuz asırlar evvel dikilmiş, hayır duamız asırlar evvelinden okunmuştur.

Ve bu tuğ inmeyecek, indirmeye çalışanların da elleri kırılacaktır.

Türk devlet felsefesinin temellerinden birisi adalet ise diğeri taht kavgalarıyla bölünmenin reddidir.

Töresiz Türk devleti olmaz.

Töre yok sayılarak devlet ayakta durmaz.

Töre ise, devletin düzeni, kuruluş ruhu ve gücü demektir.

Eski bir atasözümüz der ki; “kavga etmeyince işler düzelmez. Tipi olmayınca hava düzelmez.”

Bugüne kadar kavgaysa ettik, bedelse ödedik. Merak buyurulmasın yine yaparız. Ama mutlaka töremizi diri tutarız.

Muhalefet partisi olarak milletimizin bizden taleplerini demokratik edep ve sorumluluk bilinciyle yerine getirdik. Getirmeye de devam ediyoruz.

Parti olarak, dün Cumhurbaşkanı’nın onayından sonra 16 Nisan’da yapılacak Anayasa Referandumuna bu şekilde yaklaşıyoruz.

Artık kalıcı nitelikli bir milli mutabakatın şart olduğunu görüyor, fiili durum ve açmazın bir an önce sonlanarak töreye uygun devlet düzenin devamını ertelenemez bir hedef görüyoruz.

Uzlaşmanın, sorumluluk ruhuyla milli şuuru buluşturmuş siyasi bir vicdanda vasat ve varlık bulacağına inandık, inanıyoruz.

Bizim uzlaşacağımız alan milli ve manevi değerlerle sınırlıdır.

Bilhassa 15 Temmuz FETÖ darbe kalkışmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne soluk aldırmanın, hukuksuzluğa ve devlete musallat olmuş yanlışlığa engel olmanın kaçınılmaz olduğunu mütalaa ettik.

Bunu yaparken tarihimize baktık.

Buna karar verirken milletimizin beklentilerine ve Yenikapı’da doğmuş birliktelik hukukuna müzahir hareket ettik.

Türkiye’nin toparlanması, milli bekanın muhafazası için Türk milliyetçiliğinin devreye girmesi lazımdı.

2007 yılında, TBMM’nde yapılması gereken Cumhurbaşkanı seçiminin önüne 367 toplantı yeter sayısı takozu koyan sorumsuz ve ahmaklar aslında sistemsel değişimin önünü açmışlardır.

Bugünlerde, ortalıkta görünmeyen emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Cumhuriyet mitinglerini kaldıraç olarak kullanan CHP, eli kanlı aydınlıkçılar, askeri müdahale için açık veya örtülü çağrı yapan demokrasi dışı gruplar kanayan yara haline gelmiş fiili sancının bir numaralı failleri olarak tarihe geçmişlerdir.

686 sayılı KHK ile 4 bin 464 kişinin meslekten ve memuriyetten çıkarılması, bunların aralarında da 330 akademisyenin bulunmasından dolayı üniversiteler önüne nöbetçi protestocu olarak katılanların alayı birden geçmişte Meclis’in Cumhurbaşkanı seçmesine mani olmuşlardı.

Şimdi bunlar demokrasi bezirganı olarak üniversitelerin önünde tezgâh açmışlardır.

Milliyetçi-Ülkücü öğrenciler üniversitelerde eziyet görüp hakaretlere uğrarken, Allah için bunlardan birisinin bile sesi çıkmaz.

Evlatlarımız, mesela Fırat Yılmaz Çakıroğlu göz göre göre, üniversiteye konuşlanmış katil PKK’lıların bıçaklı saldırısıyla şehit olurken, bu gafil ve namertlerin numune de olsa birisinin tepkisini duymaz, protestosuna şahitlik etmezsiniz.

Nasıl olsa ölen onlardan birisi değildir.

Nasıl olsa mağduriyet onlardan hep uzak kalmıştır.

Bunlar ki, kendi zihniyetlerini sevenleri zehir olsa yutarlar, sevmeyenleri de bal olsa unutup bir köşeye fırlatırlar.

Atalarımız boşuna söylememiş; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Nitekim olan budur.

Bu kümedeki şahıslara Konya’dan diyorum ki, Milliyetçi-Ülkücü öğrencilere, öğretim üyelerine yönelik ağır saldırı ve tahriklere karşı gelmeniz sizi elbette ülkücü yapmaz, yalnızca canlı değilseniz, insan olduğunuz anlaşılır.

Üniversiteleri bilim yuvası olmak yerine, şiddet, nefret, düşmanlık ve asayişsizlik için bir eylem üssü görenlerin sızlanmasına, şikayetine, insan hakları hatırlatmasına gerek yoktur, dahası buna inanacak da yoktur.

Elbette memuriyet ve mesleklerinden atılanların içinde masumlar da vardır ve mutlaka durumları yeni baştan incelenmeli, itibar ve işleri iade edilmelidir.

Fakat üniversiteleri tamamen tekellerine alan, kendi dışındaki hiçbir inanç, düşünce ve fikre hayat hakkı tanımayan, PKK-PYD-FETÖ bağlantıları somutlaşan bir kısım kara cübbelilere de hukuk sonuna kadar işletilmeli, hak yerini bulmalıdır.

Hz. Mevlana ne güzel de söylemiş; “kula bela gelmez, hak yazmadıkça. Hak bela yazmaz, kul azmadıkça.”

 

Sayın Basın Mensupları,

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Açık ve tartışmasızdır ki, bir hükümet etme sistemini değiştirmek için milletimize gidiyoruz.

Rejim değişiyor diye yaygara koparan süfliler önce kendilerinin vurgun yemiş ve de hiçbir şeye benzemeyen ahlaklarını değiştirmeyi denemelidirler.

Cumhurbaşkanı hükümet sistemiyle, Türkiye’nin yönetim yapısı netleşirken, kuvvetler arasındaki ayrım da doğal ve olması gereken kulvarına gelmektedir.

Bizim öteden beri, anayasa hazırlanmasında dikkat ettiğimiz öncelikli husus, devletin ve milletin geçmişi ile bağını kesmeyen bir yaklaşımın kabul görmesidir.

Bütün yasalar millet için vardır.

Devlet ise bu yasaları millet adına uygulamaktadır.

Millet, devlet ile egemen olmaktadır.

Devletini yıkan, zayıflatan, milletini bölen ve bölünmeye götüren bir anayasa teklifi hem ahlaken, hem hukuken, hem manen, hem de milli miras açısından bize göre yok hükmündedir.

Herhangi bir ülkenin, yeni bir atılıma karar verirken, milletin sosyo-kültürel birikimini ve tarihini ihmal edip her şeye yeniden başlamasının mümkün olmadığını biliyoruz.

Tarihi ve toplumu dışlayarak ya da yok farz ederek sosyo-politik bir dönüşümü başarmanın çok zor olduğunu düşünüyoruz. Kaldı ki böylesi bir dönüşümün adı olsa olsa devriliştir.

Çok şükür ki imparatorluk bünyesinden yetişen vatan evlatları, bin yıllık milletleşmenin mükafatı olan milli devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkılan enkaz üzerinden kurabilme başarısını göstermişlerdir.

Ve biz bunu koruyoruz, her şart altında korumaya da devam edeceğiz.

Yani Anayasanın ilk dört maddesi üzerinde artık tartışma yapılmasına, akademik gevezeliklere bile hoşgörüyle bakmamız düşünülemeyecektir. Bu bahis kapanmıştır.

Bugün karşımızda hayırcı mevzi oluşturup, evet diyenlerin ihanet ettiğini iddia edenler; bugünün Türkiye’si ile Cumhuriyet’in kuruluş yılları arasındaki sosyal, siyasal ve hukuksal bağları ve kökleri kopartma tehlikesini bünyelerinde bir virüs gibi taşıdıklarını göremeyecek kadar cehaletin kayalıklarına toslamışlardır.

CHP’sinden HDP’sine; ÖDP’sinden Perinçekgillere; PKK’sından FETÖ’süne kadar kim ne yaparsa yapsın, Türk milletinin kendi kaderine sahip çıkma hakkına operasyon yapamayacaklardır.

Aramızda bulunuyorken miskin miskin yatıp partimizin lehine hiçbir saygıdeğer çalışma ve gayret göstermeyenlerin, şimdilerde hayır koalisyonuna katılıp çıldırmış gibi gezmeleri bir bakıma kara mizahtır.

Şahsımla ilgili “bir haftada ne değişti de evet dedi” dedikodusunu üretenlerin, “Saray-Çankaya-Bahçeli arasında kırmızı hat kuruldu” diyenlerin itham ve tariz dolu imaları ise yalnızca ayaklar altında kalmaya layıktır.

 

Değerli Basın Mensupları,

Dünyanın yaşadığı büyük siyasi tecrübeler bize, güçlü ve istikrarlı demokrasilerin asgari müştereklerini kaybetmiş ve mikro kimliklere bölünmüş toplumlarda hayat bulamadıklarını göstermektedir.

Zira güçlü ve istikrarlı demokrasiler, ancak milli ve demokratik vatandaşlık kültürünü geliştirebilen ve milli kültür zemininde, müşterekler üzerinde ortak payda oluşturmuş ülkelerde yükselmektedir.

Onsekiz maddelik anayasa değişikliği demokrasimizi güçlendirecek, asgari müştereklerimizi canlandıracaktır.

Siyasal ihtiraslarıyla Türkiye’nin önüne tuzak kuranlar, inanıyorum ki, milletimizin muhteşem demokratik müdahalesiyle havalarını alacaklar, bir kez daha elleri boş inlerine çekileceklerdir.

Önemle ifade etmeliyim ki, bizim nezdimizde evet diyen, hayır diyen bütün kardeşlerimiz saygıyı hak etmektedir.

Biz herkesin kararına hürmetkarız.

Referandum bahanesiyle kutuplaşmanın şiddetlenmesini doğru bulmuyoruz.

Ancak biz parti olarak evet diyeceğimizi söylüyor, bunu savunuyoruz.

Bizim bu ülke için yeminimiz vardır, vazgeçilemeyecektir.

Bu nedenle 16 Nisan’da Evet diyoruz.

Evet diyecek, mahkemelerin tarafsızlığını sağlayacağız.

Evet diyecek, 18 yaşındaki gençlerimizin önünü açacağız.

Evet diyecek, büyüyen ve nüfusu artan Türkiye’nin 600’e çıkan milletvekili sayısını destekleyeceğiz.

Evet diyecek, TBMM seçim dönemi ile Cumhurbaşkanı seçim dönemini beş yılda bir ve aynı günde yapacağız.

Evet diyecek, Gazi Meclisimizin yasama yetkisini güvenceye alacak, daha da etkinleştireceğiz.

Evet diyecek, Meclisimizin denetim fonksiyonlarını güçlendireceğiz.

Evet diyecek, devlet yönetimindeki fiili zorlama ve açmazı bitirecek, siyaseti toplum sözleşmesinin sınırlarına çekeceğiz.

Evet diyecek, yasama, yürütme ve yargı arasındaki hatları kalın olarak çizeceğiz.

Evet diyecek, ilk kez Cumhurbaşkanı’na cezai sorumluluk getireceğiz.

Evet diyecek, yürütmeyi tek elde toplayıp devletteki karmaşa ve kafa karışıklığını sonlandıracağız.

Her Evet birliğimize katkı ve yemindir.

Her Evet esenlik ve selametimize destek ve yemindir.

Her Evet milletin istiklaline, devletin istikbaline, bayrağın iffetine, vatanın izzetine duadır ve yeminimizdir.

Her Evet bekamızın hisarlarına koyulmuş tuğla olup bizim için yemindir.

Sizlerden beklentim, referandum süresince vatandaşlarımızı kapı kapı gezip evet tercihimizi anlatmanızdır.

Milli beka için bu işe girdiğimizi paylaşınız.

Bizim şahsa veya partiye değil, Türkiye’ye evet dediğimizi söyleyiniz.

Zamanın şartları, toplumun ilerleyişi, gelişmelerin aciliyeti nedeniyle hükümet etme sistemiyle ilgili değişikliği zaruri gördüğümüzü her kardeşimize, elini tutup konuşma fırsatı bulduğunuz her vatan evladına muhakkak surette iletiniz.

Bizim özümüz doğru, sözümüz doğru, gönlümüz tertemizdir.

Ve de bu ülke için yeminimiz vardır.

Bu yeminin gereğini yapalım, 16 Nisan’da evet diyelim.

Bu yemini tutalım, milletimizle buluşalım.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin bittiğini iddia eden, ki aslında kendilerini böyle istiyor, siyasi fırıldaklara bakmadan, CHP’nin ve yanında hizalanmış terör ve bölücülük ekipmanına aldırmadan biz yolumuzda yürüyelim, milletimizle de birleşip görüşlerimizi aktaralım.

Millet için evet, devlet için evet, Cumhuriyet için evet, Türklüğün bekası için, elbette Türkiye için evet.

Sözlerime son verirken, siz değerli dava arkadaşlarımı, sayın basın mensuplarını saygılarımla selamlıyorum.

Konya’da bizleri ağırlayan, bu salonun düzen ve tertibinde yardımcı olan partimizin il başkanına, yönetimine, tüm ilçe başkanlarımıza ve aziz Konyalılara şükranlarımı sunuyor, teşekkür ediyorum.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter