Sedefkârlık

SEDEFKÂRLIK her şeyden önce bir “çizim, ölçü ve estetik san’atı” olduğundan mıdır bilinmez, saraydan yetişen ünlü mimarlardan pek çoğunun aynı zamanda bu san’ata sahip olduğunu görüyoruz. 16. ve 17. yüzyıllar sedefli eşya kullanmanın bir moda hâline geldiği çağlardır. Ayrıca sedef, mimarî unsurların süslemesine de alabildiğine girmiştir. Üçüncü Murad’ın Ayasofya Camii haziresindeki türbesinin kapı kanatlarına Dalgıç Ahmed Ağa; Sultanahmet Camii’nin pencere ve cümle kapısı kanatlarına da Mimar Mehmed Ağa gibi ünlü yapı ustaları tarafından sedef kakmalar yapılmıştır. Evliya Çelebi, Dördüncü Murad devri sedefkârlarından bahsederken şöyle diyor: “100 dükkân, 500 neferdürler. Pirleri Şuayb-i Hindî’dir..”.

18. yüzyılda başlayan “Batı hayranlığı”, bütün diğer san’atlarımızda olduğu gibi sedefkârlıkta da büyük zayiata sebep olmuştur. “Marifet iltifata tâbi’dir, müşterisiz meta zâyi’dir” düsturunca, soyu-sopu belirsiz birtakım cereyanlara yönelen hevesler, üstelik aynı sebeplerle Devlet’in de desteğini kesmesi, asırlardır bir kültürün yüzünü ağartan bu san’atı, karanlığa doğru itmeye başlamıştır. 19. yüzyılın sonunda, tıpkı sönmek üzere olan bir mumun son parıltısı gibi, sedefkârlık vadisinde iki ışığın parladığını görüyoruz: Sultan İkinci Abdülhamid ve Sedefkâr Vâsıf (Sedef)…

Esaslı bir “ince marangoz” olan ikinci Abdülhamid, Yıldız Sarayı’nda kurduğu Sedefhâne’de kendisi de bizzat çalışarak lâtif eserler vermiştir. Vâsıf Hoca’ya gelince; 1876 Beşiktaş doğumlu bu san’atkâr, Mekteb-i Bahriye’nin “Marangoz ve Oymacılık Bölümü”nden 22 yaşında mülâzım (teğmen) rütbesiyle mezun olmuş, 1912 yılında, yâni 36 yaşındayken, binbaşı rütbesiyle emekliye ayrılarak Beşiktaş’ta açtığı atölyesinde çalışmaya başlamıştır.

Türk sedefkârlığmın literatüre geçen en son “mükemmel” eseri, Vâsıf Sedefin yaptığı, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ndeki kapılardır.

Sedef işçiliği, üç değişik tarzda yapıla gelmiştir:

a) Gömme (veya Kakma), b)Kaplama, c)Macunlama teknikleri olarak isimlenen bu tarzların yapılışını kısaca açıklamaya çalışalım:

A- Gömme (kakma) usûlü

Önce, üzerine sedef tatbik edilecek işin iskeleti hazırlanır. Bunun için en ziyade ceviz, meşe, abanoz gibi ağaçlar kullanılmıştır. Tasarlanan desen, kâğıd üzerine geçirilir. Çizilen şeklin ağaç üzerine aktarılması için, kâğıdı tutkal ile ağaç zemine yapıştırmak veya koyu zemine çelik kalemle, açık zemine kurşun kalemle çizmek gerekir. Sonra, kullanılacak malzeme çeşitlerinin (fildişi, bağa, kemik, sedef vs.) yerleri tesbit edilerek, bu yerler büyük bir dikkatle oyulur. Tıpatıp bu yerlere göre kesilen sedef veya diğer malzeme, sıcak tutkal ile yapıştırılır, kaba tesviyesi yapılır, gömme işlemi bütünüyle bittikten sonra da ince tesviyesi yapılarak cilalanır.

B- Kaplama usûlü

Bu usûlde, masif ağacın üzerine istenilen cins ahşap kaplama yapıştırılır. Desen, kaplamanın üzerine çizilir ve süsleme malzemesinin (sedef, bağa, fildişi vs.) geleceği yerler boşaltılır.

Burada en zor iş, ham süsleme malzemesinin yani ham sedef, fildişi, bağa ve kemiğin inceltilmesi ameliyesidir. Bu sistemde desen çıkarma işleminin bir kolay yolu da vardır. Kaplama, masife yapışmadan önce üzerine ince bir kâğıd yapıştırılır. Kâğıdın üzerine de tesviye edilip İnceltilmiş sedef plâka yapıştırılır. (Aradaki kâğıdın görevi, kesildikten sonra sedefle kaplamayı birbirinden ayırmaktır). En üste bir kâğıd daha yapıştırılıp üzerine desen çizilir ve hepsi birden kıl testeresiyle kesilir. Bu yolla elde edilen dişili erkekli motifler, istenilirse aynı iş üzerinde karşılıklı veya ayrı ayrı kullanılabilir.

C- Macunlama usûlü

Bu usûl daha ziyade, “artık malzemenin” değerlendirilmesi için ortaya çıkmıştır. İşlenemeyecek kadar küçük olan sedef parçaları, bir zemine, belirli desenler gözetilerek yerleştirilir. Aralarındaki boşluklara, ağaç tozu ve tutkal karıştırılarak yapılmış macun doldurulur (sedefçilikte, yalnızca klâsik “Osmanlı tutkalı” kullanılır.) Macun donduktan sonra, takozlu zımparayla kaba ve ince tesviyesi yapılır. Bu tesviye işi, sedefler tamamen görününceye kadar sürdürülür ve sonra cilalanarak iş bitirilir. Bu usulle en çok serpme sehbalar yapılmıştır.

Sedef işçiliği, gerek motif özellikleri ve gerekse kullanılma sahaları ve tarzları bakımından dört ana grupta toplanmaktadır ki, bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar:

1) Eser-i İstanbul, 2)Şam işi, 3)Viyana işi, 4)Kudüs işi.

1) Gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserde fildişi, bağa (kaplumbağa kabuğunun inceltilmişi) ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağa’nın altına “altın varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

2) Şam işi denen karakter de bizdendir. Nasıl ki Antep fıstığı vaktiyle Şam’da pazarlanıp satıldığı için “Şam fıstığı” adını almışsa, bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti olan Şam’da yapılan bu tarz sedef işleri de Türk’tü. Gene gömme veya kakma denilen tarzda hazırlanan Şam işi’nde “taş sedef dediğimiz kalın ve beyaz sedefin sadece bir yüzü düzeltilir, diğer yüzü kaba bırakılarak ağaca gömülür; sedefin çevresine 1 mm. genişlik ve 2 mm. derinlikte kurşun-kalay karışımı teller çakılırdı.

3) Viyana işi ise, “Boule” adı verilen metal kaplama tekniğinin yanında düzensiz olarak yerleştirilen sedef parçalarından meydana gelir. Daha ziyade, “arusek” ismi verilen renkli sedef parçalarının madenî filetolar arasına gayri muntazam bir sekile yerleştirilerek yapıldığı şeklin adıdır. Kullanıldığı yerler çoğunlukla masa, kanape, komod, büfe, ayna gibi eşyalardır.

4) Kudüs işi’ne gelince; bu teknik mobilyada veya diğer küçük eşyada kullanılan bir teknik değildir. Sedef kabuklar üzerine yapılan cami, Mescid-ül Aksa vs. maketleri, bitki ve hayvanmotifleri olarak kendisini gösterir.

Şimdi de sedef nedir? Nasıl elde edilir? Onu görelim.

Sedefin aslı, bilindiği gibi denizyumuşakçalarının kabuklarıdır. Çok uzun ömrün sembolü sayabileceğimiz bu kabuklar, milyonlarca yıllık fosiller hâlinde karalarda da görülür. Sıcak denizlerin yetiştirdiği çok iri kabukları, zengin sedef hammaddesi olarak rağbet görür. İngilizce ve Almancada kelime manası ise içinde inci barındırdığı için “inci annesi” veya “incinin annesi” diye adlandırılır. Tıpkı fildişi gibi, bugün sedefin işlenmişi de çok pahalı ve nadir bulunan bir malzeme olmuştur. Fakat daha önemlisi; şimdi sedeften çok, “sedefkâr” yokluğunun acısını duyuyor ve “sedef kadar ölümsüz” san’atlarma hayran olduğumuz ustaları rahmet ve saygıyla anıyoruz.

İlk örneklerine Sümer mezarlarında rastlanan sedef işçiliği, hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla herhalde Doğu’da başlamıştır. Çin, Hindistan, Siam gibi Uzak Doğu’nun “san’atı ve san’atkârı bol” ülkelerinden doğan sedefkârlık, Orta Asya Türkleriyle Anadolu’ya gelmiştir.

Çabuk kırılabilen “nazlı” bir malzeme oluşu ve genellikle ahşap üzerine tatbik edilişi yüzünden, çok eski sedef işçiliği örneklerine ne yazık ki yeterince sahip değiliz. Ancak gerek Marko Polo ve gerekse Türklerle münasebeti olan bazı Bizans elçilerinin hatıralarından, “..Türklerin sedef eşya ve sedefle bezenmiş çeşitli eşya yapımında usta olduklarını..” öğreniyoruz.

Osmanlı devrinde ilk sedef süsleme işlerine, Edirne’deki 2. Bayezid Camii kapı kanatlarında rastlamaktayız. Sonraları Osmanlı Ülkesi’nde bu san’at öylesine revaç buldu ve gelişti ki, Kur’ân mahfazalarından sultan kayıklarının köşklerine; yeniçeri yatağanının kabzasından, hattatın hokka takımına; çelebi’nin kavukluğundan, hanımefendi’nin nalınına kadar hemen her şeyde sedef kullanıldı. Hoca Saadeddin ise, Fatih Sultan Mehmed’in cenaze töreninden bahsederken, “tabutun som sedeften yapılmış olduğunu” bildirmektedir (kanaatimizce burada “sedef kaplamalı” denilmek istenmiştir). 15. yüzyılda Topkapı Sarayı dâhilinde bir sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir. Topkapı Sarayı’nın geçirdiği “kapalı” devreler dışında bu atölyenin günümüze kadar geldiğini ve hiç değilse bazı tamir işlerinde faal olduğunu bilmekteyiz.