Kaşıkçılık

BEYAZIT CAMİİ’nin Sahaflar Çarşısı tarafına Kaşıkçılar kapısı denirdi. Burası vaktiyle Kaşıkçılar Çarşısı imiş. Avrupa’dan kaşık, çatal gelmeden evvel bu çarşıda şimşirden, abanozdan yemek kaşıkları, fildişinden hoşaf ve tatlı kaşıkları yapılırdı”. Bu satırları Eski İstanbul Yaşayışı adlı kitabında Musahipzade Celâl yazmış.

Tanzimat, kendimizi inkâr edişimizin, sanat ve kültürümüzü elimizin tersi ile itişimizin başlangıcı olmuş; neyi terk etmemiz, neyi korumamız gerektiğini bilmeyişimizin sonucu olarak rahmetli Musahipzade Celal Bey’in belirttiği gibi, Kaşık ve Kaşıkçılar Çarşısına benzer nice sanat değerlerimiz yok olmuş ve bugün tarihe karışmıştır.

Yüzyıllarca faydalı hizmet gören, insanın beslenmesinde vasıta olan kaşık, yerleşik düzene geçmemizden sonra güzeli de bünyesine almıştır.

Biraz tarih bilgimizi biraz da hayal gücümüzü zorlarsak kaşığın kaşık şekline nasıl ulaştığını tahmin edebiliriz.

Ağzımızın biçimine uygun ve elin tutabileceği şekli alan kaşık bundan sonra daha estetik ölçülere kavuşacak, değişik malzemelerden yapılacak, çeşitli nesnelerle bezenecek ve üzerine değişik tekniklerde son derece güzel süslemeler yapılacaktır.

Kaşığın yapıldığı malzemeleri üç grupta toplayabiliriz:

A. Ağaçtan yapılanlar. B. Madenden yapılanlar. C. Kemik, boynuz ve kabuklardan yapılanlar.

A. Ağaçtan yapılanlar:

Tabiattan kolay elde edilmesi bakımından ilk kaşıklar genellikle ağaçtan yapılmışlardır. Bunun için elyafı sık, dokusu sert ve- hoş kokulu ağaçlar tercih edilmiştir. Ahşap kaşıklar, ucuz ve ilişkili olduğu diğer mutfak gereçlerini (tencere, tava gibi) çizmemesi bakımından tercih edilmişlerdi. Çünkü madenî kaşığın çizdiği yer mikrop yuvası olmakta, kalaysız olduklarında bazen de zehirlemeler meydana gelmekteydi. Ancak hızlı makineleşme ve artan nüfus karşısında, teker teker elde yapılması güç olan tahta kaşık, yerini döküm ve pres madenî kaşıklara bırakmıştır. Hâlbuki kaşık denince eskiden ilk akla gelen tahta kaşık olurdu. Üzerine işlenen nakışları ve edebî yazıları ile tahta kaşık, artık emekliye ayrılmış, vitrinlerimizde dinlenmeye çekilmiştir.

Tahta kaşıklar basit gereçler ve hünerli ellerle yapılırdı. Bunun için küçük bir keser, çanak kısmını oymaya yarayan eğri bıçaklar ve birkaç değişik testere kullanılırdı. Kaşık yapımı için seçilen ağaç önce kaba şekilde yontulur, sonra usta eline alır, zarif hale gelinceye kadar önce törpüler, sonra eğeler. Burada bilinen bir atasözünü hatırlatalım: “Herkes kaşık yapar ama sapını doğru oturtamaz.” Bu da bize kaşıkçılığın bir hüner işi olduğunu göstermektedir.

Törpü ve eğeden sonra kaşık camla kazınır veya zımparalanır, eğer üzerine renk veya nakış gelmeyecekse kendini göstersin diye gomalak cila yapılır.

Üzerine motif işlenecekse işi aynı atölyede başka usta eline alır, ya da özel nakışların yapıldığı başka nakışhânelere gönderilirdi.

B. Madenden yapılan kaşıklar:

Bunların da yüzyılımızın başına kadar yapılanları sanat eseri özelliklerini taşıyorlardı. Batıdan gelen fabrikasyon kaşıkların çarşı, pazarlarımızı doldurmaları ile bu sanat dalımız da rafa kaldırılmış oluyordu.

Madenî kaşıkların yapımı döküm tekniğinin gelişmesinden sonra yayılmaya başlamıştır.

Bunun için de önceden ahşap kalıplar hazırlanır daha sonra da bunların, istenilen madenler ile (altın, gümüş, pirinç, v.b.) dökümleri yapılır, yapılan bu dökümler temizlenir ve çeşitli eğeler yardımıyla tesviye edilir, istenen zarif şekil verilirdi. Ayrıca istenilen yerleri (genellikle sap kısımları) aşağıdaki tekniklerin biri veya bir kaçı kullanılarak yani:

1. Zümrüt, akik v.b. kıymetli taşlarla “mıhlama” yoluyla, 2. Özellikle gümüş ve altın kaşıkların sapları üzerine sevad yapılarak, 3. Bir kısmında matkapla açılan deliklerden kıl testeresi geçirilip oymalar yaparak, 4. Bazılarını çelik kalemlerle “kalem işi” denilen teknikle motif, yazı ve şekiller işleyerek, 5. Bir kısmı da saplarına büyük boşluklar oyulup içlerine telkârî yaparak süslenirdi.

Bütün bunlar ustalık, hüner ve teknik bilgi gerektirirdi.

C. Kemik, boynuz ve kabuklardan yapılan kaşıklar:

Bu tip kaşıklar aşure, sütlaç gibi tatlılar için yapılıp kullanılmışlardır. Boynuzdan ve fildişinden yapılanların bir kısmının yekpare olmalarına karşılık, genellikle sap ve çanak olmak üzere iki kısımdan oluşup, sapın çanağa birleştiği yerde ise altın, gümüş veya pirinç çivilerle perçin yapılırdı. Kaşıkların mikrop barındırmamaları için çanak kısımları çoğunda pürüzsüz ve sadedir. Buna karşılık sap kısımları son derece dekoratiftir. Kaşık çanakları yuvarlak ve beyzi şekillere olduğu gibi, hangi amaçla yapılmışlarsa, yani ne yenilecekse ona göre de az veya çok çukurca yapılırdı. Bu çanaklar, fildişi, boynuz, bağa ve hindistan cevizi kabuklarından oluşurdu.

Bu cins kaşıklarda esas hüner, saplarında idi. Çok sanatkârane yapılmış olanları vardı. Hele burmalıları son derece zarifti. Sadece yapıldığı maddenin özelliklerini taşıyanları olduğu gibi üzerlerinde değişik maddelerden (fildişi, boynuz, mercan) kakmalar yapılırdı. Kemik, fildişi ve boynuz gibi sapların üzerlerine genellikle madenî kakmalar yapılır, ara kısımlarına tesviye edilmiş sedef, mercan, madenî halkalar v.b. şeyler eklendiği gibi, sapın son kısmına ise tabii halde mercan yerleştirilirdi. Topkapı Müzesi’nde, diğer müzelerde ve özel koleksiyonlarda bu tip kaşıklardan son derece güzel zarif örnekler vardır.