Kıbrıs’ta Türk Katliamı: ‘Kanlı Noel’ (20-25 Aralık 1963)

                                                                                                                            Gökhan ALPTEKİN

Tarih boyunca Anadolu ve Akdeniz üzerindeki egemenliğin, vazgeçilmez bir tamamlayıcısı olan Kıbrıs Adası, stratejik konumu ile bölgedeki hâkimiyet mücadelelerine en yoğun şekilde tanık olunan toprak parçalarından biri olmuştur. Aralarında Roma, Pers, Hitit, Mısır, Ceneviz gibi köklü medeniyetlerin de bulunduğu birçok siyasi yapı, Kıbrıs üzerinde koloni sahibi olarak, adanın idaresinde bulunmuştur. 1571 yılında ise II.Selim komutasındaki Osmanlı-Türk Ordusu adayı fethederek, kesintisiz 308 yıl sürecek Türk egemenliğini başlatmışlardır. Ancak 1878’de Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan, Ayastefanos Anlaşması’nın İngiliz çıkarları doğrultusunda revize edilmiş hali diyebileceğimiz Berlin Anlaşması ile Osmanlı-Türk toprakları üzerindeki Rus tehdidi ve tehlikesi gerekçesi ile Kıbrıs Adası, geçici olarak İngiltere’ye bırakılmış ve adada İngiliz askeri kuvvetlerinin konuşlanmasına müsaade edilmiştir. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra adayı ilhâk eden İngiltere, 1960 yılına kadar, sadece kendi siyasi çıkarlarını ve adada yaşayan Rumların haklarını gözeten, Türklere karşı ise ayrımcılık ve hukuksuzluk içeren bir anlayışla idaresini devam ettirmiştir.
Türklere karşı yapılan saldırıların temelinde yatan gerekçe olan; ‘Rumların, adayı Yunanistan ile birleştirerek tek devlet haline getirme idealleri, yani ‘Enosis’ hayalleri’, Kıbrıs’ın İngiliz hâkimiyetinde olduğu yıllarda başlamıştır. Bu hedefi gerçekleştirmek amacıyla, ilki 1931’de olmak üzere, çok sayıda Rum İsyanı görülmüştür. Son olarak 1954’te Yunanistan’ın, Birleşmiş Milletler (BM)’e, ‘self-determinasyon (halkların, kendi kaderini tayin hakkı)’ ilkesi gereğince yaptığı ve Kıbrıs ile birleşmesini öngören başvuru da reddedilince, adadaki Yunanistan destekli Rumlar, amaçlarına ulaşmak için şiddet ve terörü, mücadelelerinin başlıca yöntemi haline getirmişler ve 1974’e kadar sürecek kanlı günleri de başlatmışlardır. 1955 yılında kurulan Rum terör örgütü EOKA, başta Türkler olmak üzere, ilhâka karşı olan Rum ve İngilizler de dahil yüzlerce insanı katletmiştir. ‘Helenizm’ ideolojisini benimseyen ve ‘Büyük Yunanistan’ hedeflerinin bir parçası olarak gördükleri Enosis’i gerçekleştirmeyi amaçlayan EOKA, daha ilk bildirilerinde; “Uluslararası diplomasi yoluyla dünya bize bağımsızlığımızı vermezse, biz onu kendi ellerimizle ve kan dökerek kazanırız.’’ ifadelerini kullanarak, şiddet ve terörü, nasıl bir yöntem olarak benimsediğini de ortaya koymuştur. Bazı EOKA’cıların hatıralarında, yıllar önce Girit Adası’nın Türklerden kurtarılarak Helenleştirilmesini, Kıbrıs Meselesi için, kendilerine örnek aldıkları da gözlemlenebilmektedir. Adadaki bu Rum terörizminin arkasında Yunanistan hükümeti kadar, ‘kilise’nin de etkisi ve katkısı olduğu açıkça görülmektedir.
1959 Zürih Garantörlük Anlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş, Enosis hayallerinin önüne hukuki engeller konulmuştur. Ancak bu durum da, Rumların baskı ve saldırılarının daha da artmasına neden olmuştur.
1963 yılına geldiğimizde tarihe ‘‘Kanlı Noel’’ olarak geçen, ‘adayı etnik temizlik yoluyla Türksüzleştirme girişimi’ şeklinde tanımlayabileceğimiz katliamlar, adını bir Bizans destanından alan ve Yunan Genelkurmayı’nın desteği ile bizzat dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı ve başpiskoposu olan Makarios tarafından hazırlanan ‘‘Akritas Planı’’na dayanır. Nihai amaç; üç yıl önce Garantörlük Anlaşmaları doğrultusunda, Türkler ve Rumların ortak devleti olarak kurulmuş Kıbrıs Cumhuriyeti’nden Türkleri tasfiye ederek, devlete tek başına sahip olmak ve Yunanistan’a katılmanın önünü açmaktır. Nitekim, ‘Sinagermos’ adlı Rum gazetesi, bir yıl önce yayınladığı bir yazı da:“Temennimiz; 1963 yılında Noel Günü’nün Anavatan Yunanistan’ın kucağında kutlanmasıdır.” ifadelerine yer vermekten çekinmemiştir. Buna göre; ilk önce Makarios, 13 maddelik bir anayasa değişiklik paketi önermiştir. Tamamen anayasadaki eşit hakları hedef alan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rumlarla birlikte eşit ortağı olan Türk halkını, basit, siyasi haklarından yoksun bırakılmış bir azınlık statüsüne sokmayı amaçlayan bu teklif, Türk tarafı ve Türkiye Cumhuriyeti’nce reddedilmiş, Makarios’un tavrının kınandığı, sert bir diplomatik nota ile kendisine bildirilmiştir. Bunun üzerine,
Türklerin devletten dışlanması
Türklerin imha edilmesi
Enosis’in gerçekleştirilmesi
şeklinde 3 aşamadan oluşan Akritas Planı uygulamaya konulmuş ve Türkleri hedef alan kanlı saldırılar başlamıştır.
4 Aralık 1963’te Markos Drakos adlı bir EOKA’cının Lefkoşa’da bulunan heykeline bombalı saldırıda bulunan Rum teröristler, olayın sorumluluğunu Türklerin üzerine yıkarak, başlatma aşamasında oldukları katliama, meşruiyet kazandırmayı amaçlamışlardır. 20 Aralık 1963 günü, 30 Türk köyüne yönelik saldırılarla başlayan katliamlar, takip eden günlerde 103 Türk köyüne ulaşmıştır. Saldırıya uğrayan köylerdeki Türk nüfus, göç etmek zorunda kalmış, kaçamayanlar ise Rum katillerin hedefi olmuşlardır. Özellikle Ayvasıl adlı bölgede aralarında bebek ve yaşlı cesetlerinin de bulunduğu toplu mezarlar, daha sonra açığa çıkarılmıştır. 14 Ocak 1964’te Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne bağlı birlikler tarafından açılan bu çukurlarda, cesetlerin bir kısmının henüz canlı haldeyken mezarlara gömüldükleri tespit edilmiştir.
Kanlı Noel Katliamı’nın en acı ve sembol haline gelmiş saldırısı ise Lefkoşa’nın Kumsal semtinde gerçekleşmiştir. 24 Aralık günü, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın evinde savunmasız ve silahsız haldeki eşi ve üç çocuğu canice katledilmiştir. Yabancı basın mensuplarının olayın ertesi günü ev içerisinde çektiği fotoğrafların yayınlanması ile Türkiye’de de büyük bir infial oluşmuş, miting, gösteri ve yürüyüşler düzenlenmiştir.

Dünya kamuoyu da EOKA teröristlerinin caniliğini, açık bir şekilde görmüştür. Binbaşı Nihat İlhan, yıllar sonra Hürriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda yaşadıklarını şöyle anlatmıştır: ‘‘…Ailemin katledildiği 24 Aralık 1963 tarihinde askeri hastaneye yaralı Türkler gelmiş onlarla ilgileniyordum. Katliam olduğu zaman birkaç gündür eve uğramamış ve ailemden haber alamamıştım. Evimizin yakınında kalan bir Türk çoban geldi ve alay komutanının da bulunduğu bir ortamda Rumların Türk subaylarının ailelerine saldırdığını söyledi. Ne olduğunu anlamadık… Hemen eve gitmek istedim ama alay komutanı izin vermedi. Alay komutanı benden o gün yaşayacaklarımla ilgili asker sözü vererek soğukkanlı olmamı istedi. Ben hâlâ ailemin katledildiğini fark etmiyordum. Zırhlı bir araçla Türkiye elçiliğine gittik. Elçilik subay eşleri ve elçilik görevlileri doluydu… Ardından Türkiye büyükelçisi beni çağırdı. Bana ’başın sağ olsun, eşin ve çocuklarını Rumlar katletmiş’ dedi. Katliamın üzerinden 3 gün geçmiş ve benim haberim yeni oluyordu… Eşimi esir alsalardı
Rumlar ona neler yapmazdı ki? Çocuklarımı esir alsalardı; ya işkence yaparlar ya da çok kötü şartlar altında çoban yaparlar veya sakat bırakırlardı. En azından esir olmadıklarını öğrenmiş oldum. Ölmüşlerdi ama esir olmamışlardı. ’Vatan sağ olsun’ dedim, acımı kalbime gömdüm…’’ Söz konusu ev, günümüzde ‘Barbarlık Müzesi’ adı altında müze olarak varlığını devam ettirmekte ve yaşanan acılara tanıklık etmek isteyen ziyaretçileri kabul etmektedir.

 

İngiliz Daily Herald Gazetesi’nin olay yerlerinde inceleme yapan bir muhabiri ise, 1 Ocak 1964 günü yayınladığı haberinde, tanık olduklarını şu sözlerle anlatmaktadır: “Türk evlerine geldiğimde dehşete düştüm. Duvarlar dışında tamamen yok olmuşlardı. Bir napalm (yüksek tesirli, yakıcı etkili bir bomba türü) saldırısının bile bu kadar büyük bir yıkım yaratabileceğinden şüphe etmekteyim…’’

 

24 Aralık günü, Türkiye’nin öncülüğünde; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere hükümetleri, bir bildiri yayınlasa da, Kıbrıs hükümetinin Rum tarafından bir karşılık bulamamışlardır. Zira olayların başlamasının ardından ‘Garantörlük Anlaşmalarını tanımadığını belirten’ bir açıklama yaparak, katliamcı milisleri daha da cesaretlendiren başpiskopos Makarios, ‘‘Kıbrıs Türk halkı, isyan ettiklerinden dolayı tedip edilmişlerdir.’’ gibi düşmanca ve barbarca sözler sarf etmeye devam etmiştir. Ancak daha sonra, Türk Ordusu’nun aldığı önlemler ve 30 Aralık’ta yine bu üç ülkenin yaptığı ‘Yeşil Hat Antlaşması’ ile kontrol sağlanmıştır.

 

Katliam boyunca 364 Türk hayatını kaybetmiş, 8.667 kişi de yaşadığı köyü terk etmek zorunda kalmıştır. (Ancak daha sonra yerli ve yabancı birtakım basın organları, göç eden insan sayısını 25.000-30.000 dolaylarında olduğunu iddia etmişlerdir.) Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nın, imkânsızlıklar içerisindeki direnişi, bir nebze de olsa daha büyük kayıpların verilmesini engellemiştir. Olayların sonlanmasından sonraki süreç de, Türkler için oldukça zor geçmiştir. Benzer olayların yaşanma ihtimali üzerine Türk Ordusu’nun adaya çıktığı ‘‘1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’’na kadar Kıbrıs Türkleri’nin büyük bölümü, adanın belli bölümlerinde ve Kızılay yardımları ile hayatlarını devam ettirebilmiş, ancak bu tarihten sonra anavatan Türkiye’nin ve kahraman Türk Ordusu’nun ortaya koyduğu irade ile Kıbrıs Türkleri için nispeten daha huzurlu günler başlayabilmiştir.

İlerleyen yıllarda, olayların, uluslararası hukuk alanına taşınmasıyla da, gerek dönemin BM Genel Sekreteri’nin BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs raporlarında, gerekse konuyu araştırmakla görevlendirilen Jorge V. Ortega adlı BM uzmanının hazırladığı ‘Ortega Raporu’ adlı belgede, soykırım derecesine varan katliamlar, açıkça belirtilmesine rağmen, faillere yönelik yaptırımların uygulanması konusunda oldukça yetersiz kalınmıştır.

Akritas Planı’nın uygulayıcılarından, bir dönem Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanlığı görevinde de bulunan Glafkos Klerides’in, hatıralarını yayınladığı ‘İfadem’ adlı kitaptaki; ‘‘oluşturdukları gizli ordu ile Enosis’i kurmak için, Türkleri katlettiklerini ve gettolara hapsettiklerini, bunun bir hata olduğunu artık kendisinin de anladığı’’ şeklindeki itirafları da, tarihi kayıtlara geçmiştir.

Başta Kanlı Noel katliamı ve Kıbrıs Barış Harekatı’nda hayatını kaybedenler olmak üzere, Kıbrıs davasının tüm şehitlerini ve özgürlük mücadelesinin önderleri Dr. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş ve Kenan Çoygun’u rahmetle anıyor, gazilerimize saygılarımızı sunuyoruz. Günümüze kadar uzanan Kıbrıs Meselesi’nde, Türk Milleti’nin tarihi haklarını gözeterek, şehitlerimize ve mücadelelerine lâyık politikaların ısrarcısı ve takipçisi olmak, hukuki, diplomatik ve akademik düzlemlerde Kıbrıs Davası’ndaki haklı mücadelemizin müdafaasını yaparak, geleceğimize ışık tutmak, Türk Milleti’nin her ferdinin, tarihi bir sorumluluğu olma özelliğini devam ettirmektedir.


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter