Kıbrıs Meselesi – Muhammet Dingil

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl kutlanan resmî bayramlardan biri olan 1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı, 1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından Kıbrıs’ın fethedilmesi, 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulması ve 1976 yılında Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kurulması nedeniyle kutlanan bir bayramdır. Bu bayramı bayram yapan sıraladığım bu üç tarihsel gerçekliğe bakıldığı vakit esasında bu sevincin özünde Kıbrıs topraklarının aziz Türk milletine yurt oluşu, Türk’ü öz yurdunda sığdırmayanlara karşı bağımsızlık mücadelesinin verilişi ve Kıbrıs Türklüğü’nün ebediyete kadar var oluşu gibi temel hakikatlerin yattığını görmekteyiz.

Bu bayramın tarihsel ve manevi dokusuna kısa bir giriş yaptıktan sonra bununla ilgili olarak geçtiğimiz aylarda yaşanan bir gelişmeye değinmek istiyorum öyle ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kıbrıs Barış Harekâtı sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne aleyhte açılan bir dava sonucunda 90 milyon Euro tazminat ödemesi gerektiğine hükmetmişti.

1996 yılında görülmeye başlanan bu davanın ardından 2001′de Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çeşitli maddelerini ihlal ettiğine dair karar verilmiş; davanın tazminat kısmıyla ilgili cezai hüküm ve nihai karar ise 2014 yılında yani henüz birkaç ay öncesinde Türkiye aleyhine ancak verilmişti. Böylelikle de Türkiye, AİHM tarafından ilk kez uluslararası bir davada tazminat ödemeye mahkûm edilmiş oldu.

Kıbrıs Meselesi’ni anlamak ve yaşanan bu süreci değerlendirmek için bana göre gereken en önemli nokta merhum Rauf Denktaş’ı tanımaktan ve verdiği o onurlu mücadeleye tanık olmaktan geçer. Bu doğrultuda merhum Rauf Denktaş’ı anlatmak için bir tek söz söyleme hakkım olsa idi sadece Türk Mukavemet Teşkilat’ı derdim. Bahsettiğimiz bu teşkilat, Kıbrıs Türklüğünün direnişine yön vermek ve Kıbrıs’ın Türk ili olarak yaşamına devam etmesini sağlamak için merhum Denktaş ve arkadaşlarıyla birlikte 1958 yılında kurulan bir teşkilattır. Türk Mukavemet Teşkilatı adının terminolojisine bakıldığı vakit içerisinde geçen mukavemet sözcüğü köken itibariyle fiziki bir terim iken bu sözcüğün tanımı dayanma, karşı koyma ve direnç olarak ifade edilir. Düşünün ki o dönemde adeta “ yetim kalmış “ Kıbrıs Türklüğü ve Kıbrıs Türkleri, Rum milislerce ne çilelere, ne acılara, ne dayatmalara, ne katliamlara maruz kalmış ki merhum Denktaş kurmuş olduğu bu teşkilata arkadaşlarıyla birlikte “ mukavemet “ ismini vermeyi zorunlu görmüş.

III. Makarios veya bilinen adıyla Makaryos ise bahsedilen bu dönemin ve o dönem ortak ada olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’dır. Makaryos adı o dönemin kanlı siyasetine damga vurmuş bir kişilik olmasına karşın belki birçoğumuz kim olduğunu ve yönetiminin ne denli acımasızlıklara imza attığını bilmemekteyiz. Bundan ötürü gelin hep birlikte o dönemlere gidelim ve bu sürecin tarihsel gerçekliklerine hep birlikte bir göz atalım.

1960′da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde her iki toplum da nüfuslarına göre her kurumda yeterli temsil hakkına sahipti. Fakat ilk huzursuzluk Makaryos’un 1963’de anayasa değişikliği önerilerini sunmasıyla başladı. Bu değişiklikler aynı zamanda 1959 yılında Türk ve Rum halklarının ortak eşitliğine dayalı olarak kurulması amacıyla imzalanan Zürih Antlaşması’nı da adeta hiçe sayıyordu. Makaryos, Kıbrıs Türk tarafı başkanının veto hakkının ortadan kaldırılması, Temsilciler Meclisi’nde ayrı çoğunluklar ilkesinin yerine basit çoğunluk uygulanması, ayrı belediyelerin ortadan kaldırılması gibi maddelerin hayata geçmesini istiyordu. Buna karşın Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı ise bu değişiklikleri kabul etmeyeceğini bildirmesi üzerine Makaryos’un talimatıyla Kıbrıs Türklüğüne yönelik sindirme politikaları 1963 yılında alenen başlamış oldu. 1966’da yayımlanan Akritas Planı’na göre Kıbrıs’ta Türk halkı sindirilerek ada tamamen Yunanistan’a bağlanacaktı ve böylelikle Rum milislerinin 1963-1974 yılları boyunca sürdüreceği sindirme, katletme ve yok etme politikaları artık fiilen başlayabilecekti.

Bu tarihler arasında öyle akıl almaz şeyler yaşandı ki şimdi yazmaya kalksam hangi birinden başlayabilirim?

-Rum Milli Muhafız Alayı ve EOKA-B terör örgütü tarafından Türk esirlere yapılan zulüm ve işkenceleri mi anlatayım?
-Kıbrıslı Rumlar yetmiyormuş gibi üzerine adaya türlü yollardan sokulan yaklaşık yirmi bin kişilik Yunan birliklerinin Türk köylerine yaptığı baskınları mı anlatayım?
-“ Türk kasabı “ olarak bilinen Nikos Sampson’un bu lakabı kazanana dek kaç Kıbrıs Türk’üne kıydığını mı anlatayım?
-Kumsal Baskını sonucu Emekli Hekim Tuğgeneral Nihat İlhan’ın eşinin ve çocuklarının kendi evlerinin küvetinde vahşice nasıl öldürüldüğünü mü anlatayım? Yoksa şimdilerde Barbarlık Müzesi olan bu evi basan EOKA’ya bağlı Rum çetecilerin kan donduran Türk düşmanlığını mı anlatayım?
-Taşkent’te mübadele için Rum çetelerce götürüldüklerini düşünen Kıbrıs Türk’lerinin nasıl topluca öldürüldüğünü ve nasıl toplu mezarlara nakledildiğini mi anlatayım?
-Yoksa Kanlı Noel olayını mı anlatayım? Ya da Ayvasıl Katliamı’nı mı? Muratağa katliamını mı? Sandallar katliamını mı? Atlılar Katliamı’nı mı? Mathiati Katliamı’nı mı? Sinde Katliamı’nı mı? Üç Şehitler Kurşunlanma olayını mı? Alaminyo Katliamı’nı mı? Yoksa Geçitkale’de Türklerin diri diri yakılmasını mı anlatayım?

Hangi birini anlatayım şimdi; peki anlatsam dahi ülkücü terbiyeyle donattığım vicdanımın paramparça olmasına engel olmayı nasıl başarayım?

İşte tam da bu noktada Türkiye olarak Kıbrıs’ta süregelen tüm bu zalim, acımasız ve saldırgan anlayışı kırmak; Kıbrıs Türklüğünün yalnız olmadığını dünyaya kanıtlamak ve öz kardeşlerimizi Rumların elinden kurtarmak için harekete geçmiştik. Şanlı Türk Ordusu’nun Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Kıbrıs’a havadan indirme ve denizden çıkarma yaparak bu işe son noktayı koymuştu ve Türk milleti yine tarihine yakışır bir şekilde bağımsızlığına zeval vermeden kutlu bayrağını göndere çekmeyi başarmıştı.

Kamuoyumuz ve tüm dünya basını bu operasyonu, harekete geçmek için kod adı olarak verilen “ Ayşe tatile çıksın “ ismiyle tanıyordu artık. Evet, Türk ordusu üzerine düşen görevi yaptı ve Ayşe tatile çıktı ama tatil dönüşü birileri bize 90 milyon Euro’luk fatura kesmeye kalktı. Şimdi soruyorum sizlere; tüm bu gerçekler ortada iken bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denen tiyatro insanlık için hakkı mı gözetmektedir; yoksa hak için insanları mı gözetmektedir?


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter