İttihat ve Terakki Okumaları: Osmanlı-Türk Modernleşmesi ve Modernleşmeye Dair Genel Bir Bakış Modernlik Olgusu ve Üzerine Bahisler

İTTİHAT VE TERAKKİ OKUMALARI

OSMANLI-TÜRK MODERNLEŞMESİ ve MODERNLEŞMEYE DAİR GENEL BİR BAKIŞ MODERNLİK OLGUSU VE ÜZERİNE BAHİSLER

(1)

Ersagun ERDAŞ

Genel olarak modernlik olgusu, Batının inşa ettiği ve Batı merkezli yeni bir dünya kurma tasavvuruyla, şekillenen ve dünyayı bir “kaldıraç̧” gibi bütünüyle değiştiren bir tarihsel dönemi ifade etmektedir. Batı siyasal alanda demokrasiyi, kültürel alanda insan-merkezli bir dünya tasavvurunu, bilimsel alanda sınırsız bir akıl egemenliğini ve ekonomik alanda sanayi devrimi ile kitlesel devrimi gerçekleştirdi. Böylece Batı, kendi oluşturduğu ve adına da modernlik denilen bu yeni özellikleriyle dünyayı egemenliği altına aldı. “Batının her alanda ortaya çıkan bu tartışılmaz üstünlüğü öylesine güçlü bir rüzgâr estirdi ve dünyayı bütünüyle etki menziline aldı ki, Batı dışında kalan toplumlar hızla değişmeye başladılar. Batı dışı toplumların, Modernliğin etkisi altında hızla değişmesine modernleşme adını veriyoruz” (Türköne) Aslında modernleşme ya da modernizasyon süreci “ne sadece bir kurumsal süreç̧, ne de bilinç düzeyinde vuku bulan bir hareket olarak düşünülemez.” Eğer modernleşme daha geniş ve bütün sonuçları ile anlaşılmak isteniyorsa, “belirli kurumsal birikimlerinin ve bilinç içeriklerinin nakledildiği, taşındığı, iletildiği bir süreç olarak düşünülmeli” ve öyle değerlendirilmelidir

Evet, “modernlik” kavramı, çokça tartışılan ve hala tartışılmakta olan popüler kavram olarak sosyal bilim çevrelerini daha uzun süre meşgul edeceğe benziyor. Temel argümanları “Tarih ve İlerleme” , “Hakikat ve Özgürlük”, “Akıl ve Devrim” ve “Bilim ve Sanayicilik” olan modernliğin bu ana terimleri 18. ve 19. Yüzyıllarda büyük toplum kuramlarında billurlaşma noktasına erişmişti. Böylece modernlik düşüncesi yeni dünyanın temel zeminin oluşturmaya başladı. Kumar’ın kendi ifadesiyle modernlik: Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi bu terimlerin tarihsel işaretleyicileridir, eğilim ve iştiyaklarının özetidir. Yüksek Ortaçağ̆ zindeliğinde değil; Rönesans’ın yaratıcılık patlamaların da değil; hatta on yedinci yüzyılın Bilimsel Devrimi’nde de değil; ama Akıl çağında, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında, Romalı keşiş ve alim Cassiodorus’un antiqui ile moderni arasında ilk ayrımı yapmasını izleyen on iki yüzyıldan fazla bir süre sonra modernlik düşüncesi doğdu. (Kumar)Dolayısıyla uzun bir tarihi perspektife sahip olan modern toplum kavramı, değişik şekillerde tanımlanmakta ve kavramsal olarak farklı algılamalara sıkça maruz kalmakla birlikte genel olarak: “kentleşmenin, endüstrileşmenin, medyatik iletişimin, yüksek bir okuma yazma oranının, seküler bir sistemin, demokratik ideallerin, evrensel insani değerlerin görünür olduğu toplumun” adı olarak formüle edilebilir (Altun). Modern toplumun ortak özellikleri ise: “Geleneksel tarımsal üretim ve küçük çaplı el sanatlarına dayalı durağan bir yapıdan; sanayileşmiş, şehirleşmiş, okuryazarlık oranının arttığı, kitle iletişim ve ulaşım araçlarının geliştiği, dinamik bir yapıya geçiş” olarak sıralanabilir. Zira “Geleneksel toplum tarıma dayalıdır; sanayi toplumu ise, yeterince şaşırtıcı bir biçimde, doğanın bilimsel denetimi ile yapay enerji kaynaklarının kullanımına dayanan, modern sanayiye dayalıdır”, yani sanayi toplumu aynı zamanda modern toplumu da ifade etmektedir (Callinicos). Buradan da anlaşılacağı üzere geleneksel toplumsal yaşamın alanı olarak kır hayatı, doğanın bir parçası olan köy ve kasaba hayatını, modern toplumsal yaşamın söz konusu olduğu hayat ise kentlerde yoğunlaşan yapay hayat alanı ifade etmektedir. Çünkü “Geleneksel ve modern arasındaki en belirgin ayrımlardan biri toplumsal hareketliliğin yoğunluğunda ortaya çıkar. Geleneksel toplum oldukça durağan bir yapıya sahipken, modern toplum bunun aksine oldukça hareketlidir” Böylece ortaya konulmaya çalışılan modern toplumun belirleyici özelliği veya hâkim özelliği de tarıma dayalı toplumsal bir yapıdan yani tarım toplumundan, ilerlemeyi ve kalkınmayı çağrıştıran sanayi toplumuna geçiş olarak ifade edilmektedir. Geleneksel toplumdan kasıtsa eskiye ait alışılmış ve kalıplaşmış bir yaşam veya davranış tarzının hâkim olduğu, bireysel özgürlüğün olmadığı, dini inançların ve geleneklerin kişinin davranışlarında belirleyici olduğu toplum olarak ifade edilebilir.

Callinicos’un ifadesiyle “Modern toplum, geleneksel toplulukların durağan yapısından kökten bir kopuşu temsil eder.” Modern toplumda insanın doğayla ilişkisi, artık tarımsal üretimin tekrarlanan döngüsünün egemenliği altında değildi. Yeni dönemde özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra modern toplumlar artık kendi fiziksel çevrelerini denetlemek ve dönüştürmek için sistematik çaba göstermeye de başlamıştır.

Abel Jeanniere tarihsel olarak geleneksel toplumsal süreçten modern toplumsal sürece geçişi belirleyen dört devrimden bahsetmektedir: Bu söz konusu dört devrim, “bilimsel, siyasal, kültürel, teknik ve endüstriyel” devrimlerdir. Giddens’a göre modern toplum, ekonominin daha önceki toplumlardan yani modernleşmemiş toplumlardan daha derin etkilere ve ayırt edici özelliklere sahip olduğu toplumdur. Giddens bu görüşüyle modern toplumsal yapının belirleyici özelliği olarak ekonomik yapıyla ortaya çıkmış olan yeni toplumsal düzeni yani Sanayi Devrimi sonrası gelişen üretim ilişkileri ve pazar arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir toplumsal yapıyı kast etmektedir.

Dolayısıyla modern toplum, aslında Fransız Devrimi’nden itibaren Modern Devletlerin (Ulus-Devlet) ortaya çıkışı ve Sanayi Devrimi’nden itibaren kapitalist üretimin sistemleşmesi sonucunda ortaya çıkan, yeni bir siyasal ve toplumsal sistemi ve yaşam biçimlerini ifade eder. Giddens’e göre söz konusu bu iki ana etkenin Batı’ya ait olması sebebiyle modernlik projesi de elbette Batı’ya ait ve Batı’ya özgüdür. Çünkü Hegel’in ifadesiyle “tarih, öznenin özgürleşim sürecidir.” Özne tarihsel süreç̧ içeresinde kendisini geliştirmekte ve daha fazla özgürleşmektedir. Bu süreçte kuşkusuz özgürleşen ve tarihi yapan Batılı öznedir. O halde tarih Batı’da akmakta ve ilerlemektedir. “Reform hareketi, Aydınlanma felsefesi ve Fransız Devrimi gibi öznenin kendi bilincini duyumsadığı tarihsel deneyim tarzları ancak Batıda ortaya çıkarlar”. Dolayısıyla modern ve modernliğe özgü kavramlar Giddens gibi Hegel için de Batı’ya özgü ve Batı’ya aittir..

Batı’nın oluşturduğu bu yeni değerler sistemiyle modernlik rüzgârlarının çok sert esmeye başladığı dönemle ilgili olarak fikirleri bizim için ayrı bir derinlik ifade eden, Mardin’de modernleşmeyi şöyle ifade eder:  Modernleşme toplumların aynı zamanda gittikçe farklılaştıkları ve merkezileştikleri bir süreçtir. Batı Avrupa’da feodalizmin çöküşü ile başlayan bu süreç burjuvazinin gelişmesi, sanayileşme ve siyasi hakların nüfusun daha büyük kesimlerine yayılması gibi unsurları kapsar. Bu gelişme esnasında toplumun bazı fonksiyonları merkezde toplanırken öte yandan yeni gruplar doğar, toplumun fonksiyonları birbirinden ayrılır. Fakat belki en önemlisi bu ayrılmanın doğurduğu kopuklukları da dolduracak yeni yapılar gelişir. Vatandaşlık kavramı, milli kültür gibi yapılar merkezin ve yeni ortaya çıkmış olan sosyal ve iktisadi yapı parçaların birbirine bağlanmasını sağlar.

OSMANLIYA BİR BAKIŞ

Osmanlı İmparatorluğu ilk başlarda  gaziler ve alp erenlerin kurduğu bir devletken, özellikle Fatih döneminden itibaren büyüyen devletin ihtiyaçları doğrultusunda merkezi bir imparatorluk halini almıştır. Osmanlı Padişahları, Sasani merkezi bürokratik yönetim sistemini benimsenmesini devletin bekası için elzem görmüş ve kendi bünyesine adapte etmek suretiyle başarılı bir şekilde uygulamıştır. Bu durum içeride bir takım tepkilere maruz kalmakla birlikte yıllarca güçlü ve etkin bir biçimde varlığını sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nu, Anadolu’ya göç eden Türkmen aşiretler kurmuştu, ama daha önceki Müslüman devletlerin yaşadıkları bölünme sorununu yaşamak istemeyen Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucuları, güçlü bir devletin ancak güçlü ve merkezi bir devlet sisteminden geçtiğine inanmış olmalılar ki, eski Türk devletlerinin aksine Sasani merkezi bürokratik sistemini benimsemişlerdir. Böylelikle devlet yönetimini, hanedanın alternatifi olabilecek Türkmen aşiretlerden uzak tutmuşlardır. Bunun için de devşirme usulünü geliştirmiş ve kendisine özgü bu sistemi de başarılı bir biçimde hayata geçirmişlerdir. Bundan maksat devletin bekasını sağlamak için toplumla arasına mesafe koyma gereksinimiydi. Böylece Osmanlı sultanları, devletin bekası için iktidar alternatifi olamayacak, yerel halka akrabalık ilişkilerine girmeye imkân vermeyecek şekilde halktan uzak, güçlü ve etkin merkezi bir idari sistem oluşturmuşlardır. Bu güçlü ve etkin idari sistem devletin bekası ve bölünmenin önlenmesi için oldukça önemli ve amaca ulaşmak için doğru bir yol olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte bu durum, toplumsal anlamda doğal olarak iki katmanlı bir yapıyı da beraberinde getirmiştir. Bir yanda yöneticilerin oluşturduğu, halktan ayrı ve kopuk bir hayatın söz konusu olduğu merkez, diğer taraftan yöneticilerin yaşadığı hayattan ve onların ellerinde bulundurdukları imkânlardan mahrum, devletin bütün maddi yükünü omuzlarında hisseden tebaanın oluşturduğu çevre vardır. Bu iki katmanlı toplumsal yapı gerek yöneten- yönetilen gerekse merkez-çevre ekseninde kümelenmiş bir biçiminde iki ayrı toplumsal yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki katmanlı toplumsal yapı aynı zamanda kültürel bir bölünmeyi de beraberinde getirmiştir. Bu iki farklı kültür böylesi bir toplumsal ve yönetsel yapı uzun ve başarılı geçen yılların ardından zaman içinde sarsılmaya başlamış ve Avrupa’da gelişen düşünce akımları ve teknolojik gelişmelere ayak uyduramamak gibi dışsal faktörler ile yönetim zafiyeti, bozulan devlet düzeni gibi içsel faktörlerin olumsuz etkisiyle önce duraklama, sonra gerileme ve nihayet çözülme sürecine girmiştir.

İmparatorluğun zirve dönemi olan XVI. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda baş göstermeye başlayan yönetim ve iktidar zafiyeti; içeride huzursuzluk ve istikrarsızlık -taht ve iktidar kavgaları- dışarıdaysa özellikle savaş meydanlarında, yani cephelerde bir türlü sağlanamayan önceki dönemlerin başarıları ve daha sonraki yıllarda ise peşi sıra vuku bulan savaş meydanlarındaki askeri başarısızlıklar ve yenilgiler, imparatorluk idarecilerini zaman içinde yeni arayışlara sürüklemiştir. İlk dönemlerde bu başarısızlıkların çözümü olarak içeride bir takım düzenlemelerle -özellikle askeri düzenlemelerle- yetinilmek durumunda kalınmış; başarısızlıkların esas kaynağı görülememiş ya da görülmek istenmemiştir. Merkezde yer alanların gerek aldıkları eğitim, gerek ellerinde bulunan maddi imkânlar, gerekse yaşam standartlarının yüksekliği elbette çevrede yer alan basit halk tabakalarıyla kültürel farklılığı da beraberinde getirecektir. Bir tarafta merkezin ya da yönetenlerin kültürü̈ ki buna, yüksek kültür anlamına gelen “havas” kültürü̈ denilmektedir. Diğer tarafta çevrenin kültürü̈ ki buna da alçak kültür ya da basit halk kültürü̈ anlamına gelen “avam” kültürü denilmektedir. Böylesine farklılaşan ve birbirlerinden uzak düşmüş, dünya algıları, yaşam standartları, düşünceleri ve gelenekleri birbirlerinden tamamen farklı iki ayrı kültürel yapı, aynı zaman diliminde aynı coğrafyada yan yana; ama anlam dünyaları olarak birbirlerinden adeta “Çin Seddiyle ayrılmış̧” bir biçimde varlığını asırlarca sürdürmüştür. Devletin içinde bulunduğu bu sıkıntılı durum zaman zaman irdelenmişse de kapsamlı bir çalışma yapılamamıştır. Ancak 1630’da IV. Murat zamanında devletin içine düştüğü can sıkıcı durum geniş bir şekilde incelenerek bir rapor haline getirilebilmiş ve imparatorluğun geleceğiyle ilgili öngörülere yer verilmiştir. Tarihte raporu hazırlayan zatın ismine atfen “Koçi Bey Risalesi” olarak bilinen bu rapor aslında dönem itibariyle erken denilebilecek bir tarihte Saray’a sunulmuş ve imparatorluğun içinde bulunduğu durumu ve çözüm önerilerini geniş bir şekilde dile getirmiştir. Söz konusu bu risalenin içeriğini ise, imparatorluğun içine düştüğü sıkıntılı durum, yönetim zafiyeti, askeri ve bürokratik bozulmalar oluşturmuştur. Batıda gelişen yeni düşünce akımları, toplumsal ve ticari hareketlilik, teknolojik gelişmelere yer verilmiş fakat  Coğrafi Keşifler ve yeni ticaret yollarının bulunmasına, Reform ve Rönesansa ise yer verilmemiştir. Bu belki yeni oluşmakta olan dünyayı iyi okuyamamak, belkide lüzum görülmeyerek veya küçümsenerek değerlendirilmiş olmasının sonucu olabilir. Söz konusu bu rapor – Koçi Bey Risalesi- daha çok devlet içinde baş gösteren ve devleti hızla kemirmekte olan idari, askeri, bürokratik ve iktisadi çürümeleri anlatmış; bu çürümelerin nedenlerini sıralamış ve bu çürümelerinin nasıl önleneceğine dair görüşlere yer verilmiştir. Bunun gibi değerlendirmelerin dillendirildiği XVII. yüzyıl, yaşanmakta olan gerilemenin önüne geçmek için hep yeni arayış ve önerilerle geçirilen bir asır olmuştur. İmparatorluğun içinde bulunduğu bu paradoksal durum hep içe dönük ve içerideki bir takım olumsuz gelişmelerin sonucu olarak değerlendirilmiş ve kapsamlı olmayan lokal önlemler alınmakla çözümün mümkün olacağına inanılmıştır. Bu da imparatorluğa hiçbir şey kazandırmamış sadece günü̈ kurtarmak için yapılan sığ̆ önlemler olarak kalmıştır. İmparatorlukta baş gösteren söz konusu bu çöküş dönemini Karpat’ın ifadesiyle söyleyecek olursak:  14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar süren ilk hızlı büyüme dönemini iki yüzyıllık nisbi bir durgunluk ile iç ve dış gaileler dönemi izledi. Sonunda, ağır ağır genişleyen kapitalist sistemin getirdiği yapısal değişikliklerden ve devletin karşılaştığı ekonomik tehdidin mahiyetini ve kültürel, siyasal ve askeri etkilerini layığı ile anlayamamaktan kaynaklanan baskılar, devletin kendi varlığını sürdürmeyi amaçlayan ıslahatı başlatmasına yol açmıştır.

Bu çözülme sürecinin önüne geçmek ve devleti yeniden eski parlak günlerine geri döndürmek için başlanan ve zaman içinde “devleti kurtarma” şekline dönüşen, bunun için de Avrupa devletlerinin ulaştığı seviyeye ulaşılması gerektiği şeklinde özetlenebilecek reformcu anlayış İmparatorlukta uzunca bir dönem etkin olmuştur. 1700’lü yıllarda başlayan modernleşme çabaları sık sık kesintilere maruz kalmakla birlikte 1826’da söz konusu bu kesintilerin başaktörü̈ konumundaki Yeniçerilerin, II. Mahmut tarafından ortadan kaldırılmasıyla önünde hiç bir engel kalmamış olarak devleti hızla değiştirmeye ve dönüştürmeye koyulmuştur. II. Mahmut’un Yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra yaptığı ilk iş, devletin kaybolan merkezi otoritesini yeniden sağlamak olmuştur. Sultan II. Mahmut devleti yeniden yapılandırırken eş zamanlı olarak yeni kurulmaktan devlet müesseselerinde ortaya çıkan memur ihtiyacını karşılamak ve bekasının teminatı olarak gördüğü yeni nesillerin iyi yetişebilmesi için eğitim sisteminin reformasyonuna başlamıştı. Batı tarzında eğitim verecek modern okullar, ülkede zamanla yaygınlaştırılmıştır.


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter