16-03-2005
Tarihinden itibaren
kez ziyaret edilmistir.
1 - GİRİŞ
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde,
Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı
büyük inkılâbı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın
genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de
olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için;
kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir
devlet gibiydi. Kabîle başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz
ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da, genellikle çöllerde
çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde üç önemli
şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de Kureyş Kabîlesi,
Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap
kabîleleri ile Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları
olmak üzere üç yahûdi kabîlesi bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle
göçebe idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler
yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem,
Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara
"eşhür-i hurum"(1) (savaşılması, kan dökülmesi haram olan
hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler güvenlik içinde
seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda
kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu
oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü.
Bu sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere
seyâhat edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta
olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin
dört bir yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz
kadınlar, şâirler, hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere mensup
kimseler de bulunuyordu. Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan
Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan
şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe duvarında
asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a"
(Yedi Askı) denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları
bir takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel,
Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı.
Mekke'de Kâbe ve civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin
ayrı bir putu, her putun özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın
her gününde putlarını ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir
ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş
bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe
tapan) ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka,
çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları
benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanîf"ler vardı.
Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide
oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî",
güneyinde (Yemen'de) "Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî"
yazıları kullanılıyordu. Hicaz Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret
için yaptıkları seyâhatlarda Arapça'yı Nebtî ve Süryânî yazıları
ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebtî yazısından
"Nesih"; Süryânî yazısından da "Kûfî" denilen
yazı sitilleri doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin
sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları
bile olsa kendilerine sığınanları himâye, cesâret.. gibi bazı iyi
hasletleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri
hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan
dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Hele köle ve kadınlara
insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından
ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs
malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar
kadınla evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu
yüzden bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede
vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil,
bütün dünya, zulüm, sefâhet ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî
ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir
kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi,
"İnsanların kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden,
fesat (her tarafı kapladı) karada ve denizde yayıldı."(4) ifâdesiyle
en vecîz bir şekilde anlatmaktadır.
"Aralarında birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi
gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde
yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun
mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm veriyorlar." (en-Nahl
Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17; et-Tekvîr Sûresi,8-9)
2—MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda
kıblegâh olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle
Hz. İbrâhim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar
önce Mekke'de yapılmıştır.(7) Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak
üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan
"Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu Kubeys
dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından
sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış,
bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy
tarafından, Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet
için yapılmış olan Kâbe, zamanla "Tevhid İnancı"nın unutulmasıyla,
putlarla doldurulmuş; Mekke puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe
ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi
ziyârete gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu
hizmetler Hz. İsmâil'in neslinden olan kimseler tarafından yerine
getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma
görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve
Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama,
barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan "Dâru'n-Nedve"
adlı istişâre meclisi binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme
görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin
kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük
olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı
taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında
meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri
muhâfaza etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku
vardı. Birinde: "emeranî rabbî" (Rabbım bana emretti);
diğerinde "nehânî rabbî" (Rabbım bana yasak kıldı), yazılıydı.
Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli
kimse aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa,
tasarladığı işi yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü
çıkarsa, o işi bir yıl erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı
kontrol ve muâyene ettikten sonra "taşıma ruhsatı" verme
görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin
hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer
şehirlerinden "Ur" sitesinde dünyaya geldi. Peygamber
olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna dâvet ettiği için, Bâbil
Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah'ın emri ile
ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle Filistin'e
göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse
bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz.
İsmâil'i Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin
bulunduğu yere götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su
bırakarak yanlarından ayrılıp Filistin'e döndü. O esnâda, henüz
Kâbe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne
su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar
uzaklaştıktan sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında,
ekin bitmez (çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde)
namaz kılmaları için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara
meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle rızıklandır..."(10)
diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu
yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek
ümidiyle Safâ ile Merve tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir
melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya çıkarmıştı. Hâcer bu sudan
kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin
Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen "Cürhümîler"
den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe
(halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına "müsta'rabe
(arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11) denilen sel felâketinden sonra
bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile,
Cürhümîleri Mekke'den sürüp çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye
edilmiş olan altın geyik heykelleri ile diğer kıymetli eşyayı Zemzem
kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra, kuyuyu belirsiz
hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun
müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda
kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda
Kâbe muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları
bu bölgeden çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu.
Ölümünden sonra kabîle başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa,
ondan da oğlu Hâşim'e kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde
Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve
sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini küçük kardeşi
Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı
Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr
kızı Selmâ ile evlenmiş, "Şeybe" adında bir oğlu olmuştu.
Selmâ Medine'den ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de dayılarının
yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra, amcası Muttalib O'nu
Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında tanımadıkları bir
çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona "Abdülmuttalib"
dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın
Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah
için kurban etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in
gördüğü bir rüyâ üzerine oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13)
hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a
çekerek adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride
Rasûlullah (s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi
gerekiyordu. Bir arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli
sayıda deve ile Abdullah arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a
düştükçe, develerin sayısı onar onar arttırılarak, yeniden çekildi.
10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin sayısı 100 olunca nihâyet
develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine 100 deve kurban
edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi
teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
"Ben iki kurbanlığın oğluyum" (15) buyurduğu nakledilmiştir.
O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli)
de, bu olaydan sonra, 100 deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda
kan bedelinin 100 deve olması, zamanla örf hâline gelen bu olaya
dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun
Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye
hizmetleri Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in
yerini bulup yeniden kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya
attıkları altın geyik heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu
temizlendi. Zemzem kuyusunun idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
3- FİL VAK'ASI (Ebrehe'nin
Kâbe'ye Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da
yaymak ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek için, San'a'da
muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi
gösteren olmadı. Üstelik, Kinâne Kabîlesi'nden bir Arap, bir gece
gizlice kilise içine pisledi. Ebrehe bunu bahâne ederek büyük bir
ordu ile Kâbe'yi yıkmak üzere Mekke üzerine yürüdü. Arapların bu
orduya karşı koyabilecek güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak
etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargâhını kurdu. Kureyş Kabîlesinin
reisi olan Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan dökmek üzere değil,
sâdece Kâbe'yi yıkmak için geldiğini bildirdi. Bu esnâda Ebrehe'nin
öncü kuvvetleri Mekkelilerin sürülerini yağmalayıp ordugâha götürmüşlerdi.
Bunlar arasında Abdülmuttalib'in de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib,
Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin geri verilmesini istedi.
Ebrehe:
-"Ben, Kâbe'yi
yıkmamam için ricâya geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen,
develerinin derdindesin, bunu sana yakıştıramadım..." deyince,
Abdülmuttalib büyük bir vakarla:
-" Ben, develerin sâhibiyim, onları istiyorum. Kâbe'nin
de sâhibi var. O'nu sâhibi koruyacaktır" diye cevap vermişti.
Bu cevap karşısında Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini ve Mekkelilerin
yağmalanan bütün mallarını geri verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de de açıklandığı üzere, Ebrehe amacına ulaşamadı.
Kâbe'yi yıkmak üzere hücûma geçileceği sırada, Ebrehe'nin her seferinde
berâberinde bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her
türlü çabaya rağmen, diz çöküp oldukları yerde kaldılar; Kâbe cihetine
yürümediler. Bu esnâda gök yüzünde beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında
ve pençelerinde taşıdıkları küçük taşları Kâbe'ye hücûma hazırlanan
askerlerin üzerine bıraktılar. Ebrehe'nin büyük ordusu bir anda
perişan oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen
askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San'a'ya döndü ise de, yakalandığı
hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle, tarihte bu hâdiseye "Fil
Vak'ası", bu olayın meydana geldiği seneye de "Fil Yılı"
denilmiştir.
"Kâbe'yi yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini
görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa
çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan sürü sürü kuşlar
gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi".
(Fil Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.) Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra
dünyaya geldiği için bu olayı görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda
bu olay o kadar iyi biliniyordu ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş
olanlar da sanki görenler kadar olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz.
Muhammed (s.a.s.) olay sırasında henüz dünyaya gelmemiş olduğu halde
"görmedin mi?" buyrulmaktadır. Burada görmek , "bilmek
ve duymak" anlamında kullanılmıştır.
BÖLÜM NOTLARI
(1) "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'
a göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır.
(et-Tevbe Sûresi,36)
(2) "Kureyş kabîlesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması
ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve
korku içindeyken güven veren şu Beyt'in (Kâbe'nin ) Rabbine kulluk
etsinler." (Kureyş Sûresi, 1-4)
(3) Bkz. Sünenü'd-Dârimî, 1/3, Beyrut, ts.
(4) Bkz. er-Rum Sûresi, 41
(5) Bkz.Âl–i İmrân Sûresi, 96
(6) Bkz. el-Bakara Sûresi, 127
(7) Kâbe, Hicretten, yaklaşık 2793 yıl önce yapılmıştır. (Mahmut
Esad, Tarih-i Din-i İslâm,2/7)
(8) Bkz. el-Hacc Sûresi, 27-29
(9) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 69-70
(10) Bkz. İbrâhim Sûresi, 37
(11) Bkz. es-Sebe' Sûresi,16
(12) İbn Hişâm, 1/160; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/5; İbn Sa'd, et-Tabakat,
1/88
(13) Bkz. Saffât Sûresi, 102-110
(14) İbn Hişâm, 1/160-164; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2 /6-7
(15) el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351
(16) İbn Hişâm, 1/163