II. Abdülhamit Dönemi’nde Basına Gelen Sansür

Tolga DAŞMAN

Osmanlı Devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu zamanlara karşılık gelir II. Abdülhamit dönemi. Merhum Nihal Atsız’ın tabiriyle II. Abdülhamit ‘Gök Sultan’dır. Devleti kurtarmaya çalışmış lakin buna uygualamak isterken de bugünden bakınca ‘hoş olmadığı’düşünülen hadiselerin faili olur. Atsız, II. Abdülhamit için şunları söyler: “Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. .. Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.”

Merhum Abdülhamit Han, Atsız’ın dediği gibi devleti ayakta tutmak isterken yaptığı uygulamalar iki kelime ile açıklanmakta idi: Jurnal ve istibdat. Jurnal, amiyane tabirle ‘ispiyonlamak, fişlemek’ gibi anlama geliyordu. İstibdat ise ‘baskı’ demek olup yönetimsel/rejime dair sorunların tahlilinde kullanımaktaydı. İstibdat sırasında ise ‘sansür’ de uygulanmaktaydı. Devletin zararlı olduğunu düşündüğü kelimeler ile beraber zararlı olduğunu düşündüğü yayınlar bundan nasibini almıştı. Halit Ziya Uşaklıgil meseleye dair şu satırları yazar: “Günden güne değinilemeyecek konuların ve kalemin ucuna geldikçe atılacak sözcüklerin, hele ne türden olursa olsun saraya, yönetime, olup bitenlere işaret denebilecek sözlerin sayısı arta arta öyle bir toplama çıkmıştır ki, basın alanı artık içinde dolaşılamayacak kadar daralmış, kullanılabilecek sözcüklerin dili, ilkel bir kavramın dili kadar küçülmüştü. “Hürriyet, vatan, millet, zulüm, adalet” gibi elli, yüz sözcük ile başlayan yasak sözcüklerin gün geçtikçe toplamı kabaran yeni kovulmuş eşlerini öğrenmeli ve bunları her zaman hatırda tutarak, kalemin ucuna geldikçe pis bir böcek gibi fırlatıp atmalıydınız.”

Elbetteki taraflı yorumlar, satırlar devrin aydınlatılması için yegane kaynak kabul edilemez. Tarihi serüvenin gözler önüne serilmesi için metinlerin özellikle karşı tarafın sebeplerini içeren belgelerin tahlil ve tenkiti şarttır. Devlete kuzgun leşler misali Haçlıların saldırması, içteki bozulmalar, isyanlar gibi elim hadiseler, Abdülhamit Han’ı bu duruma mecbur bırakıyordu belki de. Özellikle dış destekli güç odaklarının ‘kukla’ padişah arayışları içerisinde gerçekleşen kanlı darbeler, Sultanın hal’edilmesi gibi can’a kasta varan hadiseler de ihtimal dahilindeki durumlardı. ‘Kraldan çok kralcı’ olanlar o dönemde ortaya çıkmış, Hünkar’a haber vermeden sansürler de gerçekleştirmekteydiler. Bunlara bir örneği de Hüseyin Cahit Yalçın şöyle verir: “Bana merak olan nokta şudur: Acaba burun sözünün basında yasaklandığı Abdülhamid’e söylense çevredekiler bu dalkavukluğu, bu yasağı hangi yolla açıklayacaklardı? Yeryüzü halifesine, “Şevketli efendimiz, sizin pek biçimsiz bir burnunuz var da onun için bu sözü yasak ettik” mi diyeceklerdi. Herhalde onların ne diyeceklerini bilmem. Ama ben İzlanda Balıkçısı’nı çevirirken coğrafyayla ilgili burun sözü geldikçe “karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri” diye yazıyordum.”

II. Abdülhamit zamanında oluşan bu ‘aşırı temkinli’ havayı, güncel tabirle medyada resmi bir kurum zapt-u rapt altına alır. Bu kurumun adı “Matbuat Müdürlüğü” olur. Matbu ‘basılı, kağıda dökülmüş’ demek olup ‘matbuat’ ise kelimenin çoğuludur. Bu kurum İçişleri Bakanlığına bağlı olarak hizmet verir. 1888 tarihli bir yasa ile her şey resmi bir hüviyet kazanır. Mezkur tarihte “Matbaalar Nizamnamesi” yayınlanacaktır. Nizamnameye göre artık tüm matbu eserler bahsi geçen kurumda tahlil ve tenkit edilir. Zararlı görülen tüm matbuatın yayını durdurulacaktır. İşte, Türk basınındaki sansürün -istibtada atfen- bir dönümü bu şekilde gerçekleşir.

 


Kategorisi: Genel / Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter