HACI BEKTAŞ-I VELİ

Elif YILDIZ

Olanca varlığın yegâne sahibinin içimize düşürdüğü hiçlik ateşiyle, ellerimizin değil kalemin temizliğine inanarak yazıyoruz. 

İşi Hak’tan bilip şeytandan tutmayanlar, “bir” den gelip bir olma yolunda, Abdurrahim Karakoç’un dediği gibi; “et, kemik, kan değilmiş mana” düsturuyla bir ömür geçirmiş, ölümleriyle ölümsüzlük kazanmış, yıllar değil asırlar var ki dillerden düşmemiş, gönüllerden hiç silinmemiş, Hak yolun aşıkları…

Türk elinde uluların “Bize yeni bir yurtluk-ocaklık gerek” diye düşündükleri ama nerede ve nasıl sorusuna cevap bulamadıkları o günlerde bir gün karar vaktinin gelip çattığına karar veren Ahmet Yesevi Türk elinin kendine en yakın 40 erenini evine çağrıladı. Ata ocağının hiç sönmeyen kutsal ateşi onun evinde yanardı. Ahmet Yesevi yollara dökülmenin gerekliliğini açıkladı, göçe karar verildi. Sırtını kırk yarenine dönmüştü, ikilenmez bir kesinlikle “Başı siz çekeceksiniz, sizler” dedi. Türklerin ve Türk elinin yazgısı o anda yazılmalıydı. Yesevi birden güçlü bir titremeyle sarsıldı. Elini koca kütüklerin gürül gürül yandığı Ata ocağına uzattı, yanan kütüklerden birini kaptığı gibi erlik gücüyle, çok uzaklara, çok uzaklara fırlattı ve sanki dua edermişçesine konuştu: “Bektaş Veli! Sana Sulucakarahöyük’ü yurtluk verdik. Elimdeki karadut kütüğü nereye düşerse sen de orada konakla, orayı ışıt, aydınlat !”  Orhun Yazıtlarında belirtildiği gibi “Açları doyuran, çıplakları giydiren, az halkı çok eden” Türk boyları şimdi yeni bir dünyada yeni bir hayata başlıyordu. Yesevi: “Yükte hafif, pahada ağır olan neniz varsa alın ” demişti. “Töreleri, sıraları, bunca yüzyıllar topladığımız bilgileri, görgüleri, hele sevgileri unutmayın.” demişti. “Eliniz, diliniz, gönlünüz dolu gidin; gelenekleri görenekleri sırtlanın, hele sırları, pirleri geri koymayın…”  demişti. Hazırlıklar tamamlanınca, yola çıkacak olanlar toplandılar. Ahmet Yesevi onları şu sözlerle uğurluyordu: “Döktüğünüz varsa doldurun. Ağlattığınız varsa güldürün. Yıktığınız varsa yapın. Erenler meydanında, Hak yolundasınız. Selam gerçeğe, lanet inkarcıya. Elinize, belinize, dilinize doğru olun. Sağlık, esenlik!” Kalabalık hep birden Yesevi’nin duasını tekrarladı: “Selam gerçeğe, lanet inkarcıya; elimize, belimize, dilimize doğruluk. Sağlık, esenlik…” Son sözü yine Yesevi söyledi ve yolculara uzak ufukları göstererek: “Hepiniz bir olun, biriniz baş olun.” diye sözü mühürledi. Şimdilik kırk eren, kırk ayrı ışık gibi, anayurdu yarmış ve yeni vatana gidecek yollara düzülmüştü. Bir büyük ve inanılmaz ses bu yollarda, bir büyük ve inanılmaz maceranın türküsünü söylüyordu. İşte bu ışık, birlik, dostluk ve sevgi ışığı idi. Anadolu böyle bir ışığın altında Türkleşti, birleşti. Ata ocağından ayrılıp, karlı dağlar aşıp, düğümlü geçitler geçip Anadolu’ ya emanetlerini getirenlerin türküsü o dağdan bu dağa yankılanarak gelmiştir.
İşte onlardan biri olan Hacı Bektaş-ı Veli Piri Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’nin  nefesiyle üflediği, himmet eliyle dokunduğu, onun payına düşen kütüğün ata yurdundan Anadolu’ya  uzandığı, kucağında aslanla ceylanın dost olduğu bir kutlu isim…

‘’ Özünü bilenler özrü silendir

Turaplık rızayı teslim edendir

Gerçek Abdal, Hakk’a hayran olandır

Kibir ile gurur horda arama.’’

Günün birinde bir haberci salınarak civar köylerden Hacı Bektaş’ ı ziyarete gelineceği söylendi, köylüler konuklar için hazırlıklara başladı. Gün geldi, vakit tamam oldu. Kalabalığın önünde olanlarından biri:
-Horasan erenlerinden Bektaş’ ı ziyarete geldik, haberci de saldık, kendisi nerededir? Diye seslendi. Şaştı Sulucalılar. Şaka mı yapıyordu bu adam? Karşısında duranların yüzüne şöyle, alıcı gözüyle bir baksa yetmez miydi? Bektaş, ağır ağır yürüdü:

-Hoş geldiniz, safalarla geldiniz. Bektaş kulunuz benim, sizi ziyaret bana düşerdi, vaktini bekliyorduk.

-Sen misin? Böyle gencecik? Böyle alçak gönüllü, böyle güzel! Oysa biz sakalı göbeğine düşmüş, küçük dağları ben yarattım diyen bir pir bekliyorduk.

-Erenlerin gönlü hoş olsun. Biz kibir ve benlik kapılarını kapadık. Yaşımızı ise bildiğimiz yok. Dün doğmuş gibi tecrübesiz, cahil. Ezelden yaşar gibi, yaşlı, koca..

Kendisinde hiçbir insanüstü kudret görmek istemiyordu. Ne varsa onun sevdiklerinde vardı. Kutlu bakış onların bakışıydı. Bu tenhalık, bu gökyüzü ve yeryüzü arasında tek bir nokta gibi kendisi. Ne görkemli, ne güzel bir yalnızlıktı bu. Bir kişi, bir! Bir kişi ama, bir dünya dolusu gibi kalabalık.

Bu yazıda Hacı Bektaş’ın kerametli hikâyelerinden bahsetmeyeceğiz. Çünkü velilerin asıl kerametleri kendi varlıklarıdır. Hacı Bektaş Veli’nin ise bizce bu millete kazandırdığı en büyük şey, mucizeli bir dil olmuştur. Bugün bir Türkçe varsa bu, şeceresini Bektaş Veli’ ye bağlayan büyük halk şairlerinin ve özellikle bunların bayraktarı olan Koca Yunus’un eseridir. Bu kişiler Türk dilini beste beste işlemişler, geliştirip güzelleştirmişlerdir. Emine Işınsu’nun Hacı Bektaş-ı Veli kitabında anlattığı şu hikâyeyle devam edelim. Bir gün bir adam Hacı Bektaş’a şöyle dedi: Konya’da pek çok İranlı ile tanıştım, arkadaş dost oldum, bu arada İran tasavvufunu da inceledim. İran tasavvufunun çok derin noktaları var. Acaba bizler de bazı hususları oradan örnek alamaz mıyız? Hacı Bektaş’ın hiç âdeti ve tarzı olmadığı halde hafifçe sinirlendiği  belli oldu, yine de konuşurken sesini pek yüksek tutmadı: “Oğul dedi, biz Türkmen’iz örnek alacağımız kişi elbette bir Türkmen velisi olan Hoca Ahmet Yesevi büyüğümüz olacaktır. Onun davranış ve tutumları, onun müritlerini yetiştirme tarzı, verdiği dersler ve özellikle fikirleri, hikmetleri çok önemlidir. O bizim önderimiz, izlediği yol yolumuzdur. Lakin bunu eksik bulanlar yahut beğenmeyenler varsa buyursun İran’a gitsin. Çünkü biz Türkmenlerin İran tasavvufundan alacak hiçbir dersleri yoktur.’’

‘’Dostumuzla beraber, yaralanır kanarız,

Her nefeste aşk ile yaratanı anarız.

Erenler meydanına, vahdet ile gir de gör,

Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.

 

Edep, erkâna bağlıdır, ayağımız başımız,

Güllerden koku almıştır, toprağımız taşımız.

Soframızda bulunan, lokmalar hep helâldir,

Yiyenlere nur olur, ekmeğimiz aşımız.’’

Nifak, ayrılık, düşmanlık, çekişme, kin, garez biz insanların kârıdır. Veliler; ikiliksiz, kavgasız tutumlarıyla birleşmekten başka bir şey dilememişlerdir. ‘‘Gelin canlar bir olalım’’ düsturuyla bir hayat sürdürmekle kalmamış; yaptıklarını asırlar ötesine ulaştırmışlar, örnek teşkil etmişlerdir.

 ‘’Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,

Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.’’

Aşık Paşazede, o tatlı dilli tarih kitabında der ki: ’’Ve hem dört taife-i Rum var kim misafirler içinde anılır. Biri Gâziyân-ı Rum biri Âhiyân-ı Rum ve biri Abdalân-ı Rum ve biri dahi Bâcıyân-ı Rum. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bacıyanı Rumu ihtiyar etti, keşf ve kerametlerini ana gösterdi, teslim etti.’’ Yani kadından erkekten önce insanlık vardır…

Hararet nârda’dır, sac’da değildir,

Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hâc’da değildir.

 

Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,

Gerçek erenlerin sözünden çıkma.

Eğer insan isen ölmezsin, korkma,

Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

 

Gönül kâbesine girmesin hülya,

Nefsine hakim ol düşme bed hûya.

Kirleri arıtan baksana suya,

Hep yüzü yerlerde, buc’da değildir.

‘’Ulular için ölmek, dirilmek de ne demekti? Bir kalıbın mahkûmu olmak mı dirilmek, bir kalıptan çıkmak mı ölmekti ?’’ Onlar Hakk’a ulaşıp hak olan ve onun için ölümü irad etmeyen kimselerdi.

Hacı Bektaş’ın içinde infilak eden volkanın büyüklüğünü seziyoruz, lakin bunu anlatamıyoruz. Çilesini çekmediğimiz o kelimeleri nasıl sıralayabiliriz ki? İşin bütün yükü kelimelerin sırtında ve onlar bu yükü bir hazine gibi taşımaktalar. İşte velilerin gönüllerinde eriyen cümleten kavi ve âlemlere galip olan Allah ve Sebeb-i hilkat-i kainat, âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed olmuştur. Yüce Allah’ın bizlere takdir ettiği mekan olan dünya onların gönüllerine dar gelmiştir. Gönüllerindeki yangının külü, bu evrene sığmamaktadır. Onlar ki tüm dünyanın yükünü iki omzuna yüklemiş de çekmek ister gibi, derdi dermanla bir eyler gibi, dünü bugüne, bugünü yarına, sonsuzdan gelen sonsuza giden sır dünyasına bir kapı aralar gibi, günü gece, geceyi gün eylemiş gibi, toprağa fidan, hastaya şifa gibi, umudun türküsü, bozkırın baharı, çöllerin yağmuru gibi..

Hacı Bektaş’ın dergâhına diz çöküp el almalı. İçten bir teslimiyetle söyleyelim: Bismillahirrahmanirrahim. Sen bize yardımcı ol Ya Rab !

Kaynakça:

*Nezihe Araz, Gelin Canlar Bir Olalım

*Nezihe Araz, Anadolu Evliyaları

*Emine Işınsu, Hacı Bektaş-ı Veli


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter