Yazdır
Mail Yolla
Yazı Boyutu

Harun Öztürk
Fransa'nın sözde Ermeni Soykırımı'nı İnkarı Cezalandıran Yasayı Kabul Etmesi Hakkında
Sıklıkla sunîliğinden ve hızlı değişiminden şikâyet ettiğimiz ülke gündemimiz, bu günlerde her zamankinden daha mühim bir konu ile meşgul edilmektedir. Herkesin malûmu olduğu üzere sözde “Ermeni Soykırımı” olarak adlandırdığımız ve yaklaşık yüz yıldır özellikle Batı dünyasınca önümüze her fırsatta yeniden ısıtılarak sunulan bu sorun Fransa’nın çabalarıyla yeniden karşımıza çıkmıştır.
Şu an Fransa’nın kimliğinde somutlaşan ancak genel itibariyle batılı devletlerin büyük çoğunluğunun bir şekilde tarafı olduğu “Ermeni Soykırımı” iddialarına ve bu yolda atılan adımlara baktığımızda birkaç mühim tespit yapmak ve kamuoyunun dikkatini çekmek yerinde olacaktır. Özelikle Fransa’nın “Ermeni soykırımını inkârı cezalandıran” yasa tasarısını meclisten geçirmesinden sonra Fransa üzerinde dikkatlice durmak gerekmektedir.
Fransız devrimi neticesinde özgürlük, milliyetçilik, hürriyetçilik vesaire kıymetli kavramların bir nevî dünyaya yayılmasına vesile olan ve bu sebeple kendilerini Batı hümanizmasının kaynağı olarak görmeye alışık Fransızların, sözde Ermeni soykırımı hakkındaki iddiaları oldukça manidardır. Bahsedilen değerli kavramların yarattığı büyüyü hep tam ters istikâmette kullanmış olan Fransızlar, I. Dünya Savaşı’nı hazırlayan dönemdeki kolonici/sömürgeci devlet anlayışının, sonrasında özellikle ülkemiz coğrafyası üzerindeki istilacı anlayışın sahibi ve II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupa’nın ortak utancı olan, Yahudilerin Nazilere teslim edilmesi olayının müsebbibidirler. Cezayir zulmü de düşünülürse, bu tarihi gerçeklerin bir milletin soykırım kavramı karşısında sergilediği tavrın psikolojik alt yapısını oluşturduğu açıktır.
Fransa’nın mevcut tutumunun sebepleri olarak konuşulan argümanlar incelendiğinde Sarkozy’nin seçim sürecinde gözünü diktiği Ermeni oyları dikkat çekmektedir. Elbette bu husus sergilenen tavır içerisinde önemli bir yere sahiptir. Ancak bu tavrı sergileyenlerin bilinçaltı düşünülürse asıl sebebin yukarıda bahsedilen suçluluk duygusu olduğu aşikârdır. Bir psikolojik buhranın yansıması olan bu olaylarda; Fransız Meclisi, sözde Ermeni soykırımını inkârı cezalandıran yasayla, güya tarihi aydınlatma çabasında başarısız olduğu gibi kendi iç ruhsal sıkıntılarını da açığa çıkarmaktadır.
Sözde Ermeni soykırımı iddialarına bakacak olursak, bu durumun iki temel sacayağı olduğu açıktır; tarih ve hukuk. Tarih tezlerimizin gerçekliği ve belgelenme sağlamlığı herkesin malûmudur. Arşivleri açışımız, kurulacak komisyonla gerçekleri araştırma çağrımız sonuçsuz bırakılmaktadır. Tarihî olayların çarpıtılmasından kâr elde edemeyeceğini anlayan karşı cephenin olayı siyasî arenaya, meclislere, siyaset kulislerine taşımasının asıl nedeni, konunun hukuk ayağıdır. Devlet politikası olarak gereken önemi atfetmesek dahi sözde Ermeni soykırımı iddiaları karşısında tezlerimizin belki de en kuvvetli olduğu alan hukuktur. Bizler yeterli kıymeti vermesek de tüm bu iddiaların sonuçlanacağı ve hükmün verileceği makamlar hukuk makamlarıdır. İşte bu durumda “tehcir” olarak gerçekleştirilen 1915 Ermeni Olayı’nın içeriği ve tehcirin gerçekleştirilme biçimi yaşanan hadiseyi “soykırım” suçlamasından çok farklı bir noktada konumlandırmaktadır. Ayrıca, soykırım suçunu düzenleyen 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi kapsamında yapılan “soykırım suçu” tanımının Ermeni olaylarının içeriğinden uzaklığı da yaşananların soykırım olarak nitelenemeyeceğinin kanıtıdır. Bunlara ek olarak, geriye yürümezlik ilkesi kapsamında bu sözleşmenin Türkiye’yi herhangi bir hükme tabi tutamayacağı açıktır. Türkiye’nin bahsedilen sözleşme kapsamında yargılanabilmesinin tek koşulu yargılanmayı kabul etmesidir. İşte tam da bu sebeple dünyanın olayla en alâkasız bölgelerinde dahi meclisler Türkiye üzerinde bir baskı unsuru olarak Ermenilerin iddialarını kullanmaktadırlar. Aksi halde tarihi araştırma veya yargılama organı olmayan olayla ilgisiz devletlerin meclislerinde bu yasa tasarılarının görüşülmesinin bir manâsı da yoktur.
Yaşanan hadiseler karşısında haklı tepkimizi göstermekle görevli olan hükümetimizin uygulamaları da oldukça mühimdir. Siyasi ilişkilerin zayıflatılması, büyükelçimizin geri çağrılması, meclisimizde oluşturulmuş Türkiye-Fransa dostluk gruplarının feshedilmesi siyasi açıdan tatmin edici olmasa da yerindedir. Bununla birlikte, ticari ambargo, iş ilişkilerinin askıya alınması gibi uygulamalar da gerekli olarak kabul edilebilir. Ancak verilen tepkinin sürekliliği de önemlidir. Uluslararası ilişkilerde mevcut tutumumuzun uzun süreli etki göstermesi mümkün değildir. Ayrıca bugün Fransa ile yaşadığımız sıkıntı diğer devletlerle de yaşanırsa aldığımız önlemlerin bir benzerinin de o devletler için alınması bizi zayıf düşürebilecektir. Bu sebeple asıl alınması gereken önlem, öncelikle vatandaşlarımızın konuya ilgi duymasını sağlamak, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek ve kendi içimizde konuya dair fikir birliği oluşturmaktır. Sonrasında ise dünyanın hemen her yerinde tezlerimizi hukukî ve tarihî açıdan savunacak teşekküller meydana getirmek gerekmektedir. Bu konuda görev sadece hükümetin ya da devlet bürokrasisinin değildir. Sivil toplum örgütlerinin ve akademik camianın da konuya ilgi göstermesi oldukça faydalı olacaktır. Konuya dair uluslararası etkinliğimizin arttırılması da elbette gurbette yaşayan insanlarımıza düşmektedir. Onlar da benzeri yapılanmalar ile konuya dair tezlerimizi ortaya koyma aşamasında görev almalıdırlar.
Nihayetinde, bütün bu gelişmeler göstermektedir ki, bu hususta devletimiz ve milletimiz çok daha bilinçli hareket etmek durumundadır. Millî birlik ve beraberlik göstermemiz gereken bu günlerde devletimizin tezlerini kuvvetlendirmek amacıyla gerekli makamlara destek olunmalıdır. Ancak sıklıkla dile getirilen Cezayir hadisesi yanlış bir argümandır. Şayet bu durumun vukuu bulduğu biliniyorsa ortaya çıkarılması ve gündeme taşınması bir karşı tez olarak kullanılmamalıdır. Nitekim zulmün mağdurlarını her an korumak ve kollamak, bu gibi mühim ve hassas durumları istismar etmemek de bizim devlet ve adalet anlayışımızın gereğidir.
Yaşadığımız bu olayların milletimizi bütünleştirmesi ve benzeri durumlar karşısında bilinçlendirmesi en büyük temennimizdir. Bununla beraber Fransa’nın yanlış ve yanlı tutumunu kınamak sadece Türk milliyetçilerinin değil; tarih bilincine sahip, hukuka saygılı ve vicdan sahibi her insanın görevidir.
Etiketler: fransız meclisi,sarkozy,ermeni yasası fransızlar,sarkozy,harun öztürk,fransa,ülkü ocakları,ülkü ocakları,























