Farklı Yönleriyle Galip Erdem ve Yazılarının Mahiyeti – Emre Serdengeçti

 

Varlığın gerçekliği o kadar yücedir ki, kendini akıl sahiplerine ancak sembollerle ifade edebilir. Ben de sembollere, onların bize bir şeyler anlatmaya çalıştığına kesin olarak iman etmiş birisiyim. Biz maalesef mağlubiyetlerimizi unutan, onların acı veren gerçekliğiyle yüzleşmeye utanan veyahut umursamayan bir insan topluluğunun içinde bulunuyoruz. Ancak bu toplumun içinde milli, gayri milli, ilerici, gerici, sağcı, solcu, eyyamperest, dalkavuk vs. olarak adlandırılan ne kadar insan varsa hepsi birden ayrı ayrı mensubiyet duyduklarını söyledikleri olgunun galibiyetlerini konuşur, ne olduklarından habersiz olsalar dahi bununla övünür ve çalım satmaktan geri durmazlar. Fakat ben ve benzerlerim, hezeyanları, oyunları, sembolleri kavrayan, ferasetli olmaya çalışan bir avuç insan topluluğunu oluştursak da, yine bir sembol olarak, bize bizim Galip’lerimizden birini, Erdem’ler sahibi bir gönül adamını, pek bilinmeyen yönleri ve üstün ferasetiyle ve onun üslubuna benzer bir şekilde anlatacağım. Gerçi o mu çok ferasetli, yoksa biz mi hiç değişmedik yorumu akıl sahiplerine bırakıyorum.

Okur ve yazardı Galip Erdem. Ama ince eleyip sık okur ve yazmadan önce hep şöyle derdi; “İnandıklarımın hepsini yazamayacağım; fakat inanmadığım bir şeyi de asla yazmayacağım”. Her yazdığı kurumda ilk yazısına böyle başladığı halde, gittiği her kurum tarafından da, nezaketli(!) bir üslupla yolları ayrılmıştır. Buna rağmen o, “Geliniz bir kelimede birleşelim.” buyruğuna her zamankinden daha sıkı sarılmak zorundayız, işte bundan ötürü, milliyetçilik ölçüsünün tespit edeceği bir çizginin içinde kalanlara, kendilerini hasım gibi görenlere dahi hep dost olacağım sözleriyle düsturunu ve ölçüsünü göstermiş ve gönüllerde yer etmiştir. Yazdıklarından O’nun fikirlerini öğrenebilirdiniz, ama yüreğinin büyüklüğünü imanını tartamazdınız. “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz” hükmünce, bu nitelikler ancak eylem halinde görülebilir, değerlendirilebilir. Söz kişinin ölçüsü olursa yanıltır. Gök gürültüsünü bastıran destan şairlerimiz vardı ki, araba altmış kilometreyi geçince korkmaya başlardı. İşte 12 Eylül’ün getirdiği hayat sorunlarını da, bilenler oldu, takılanlar oldu. Ülkücü Hareket’in ortalamasının çok yüksek olduğu bu sınavda, Kutup Yıldızı olanlar, ay ışığı gibi parlayanlar vardı. Galip Erdem’in binlerce insanın gönlüne kök salması, unutulmaz bir resim olarak yer etmesi de işte bu dönemde oldu. Sizlere O’nu tarihsel kıstaslarla değil, zamandan münezzehmiş gibi görünen fikirleri, sezgisi ve ışığı ölçüsünde anlatmayı amaçlıyorum. Öyle ki o zor yıllarda yazdığı ve beni en çok etkileyen yazılarından biri olan, dergimizin dört önceki sayısında tamamını sizinle paylaştığımız, “Biri Elma, Biri Ayva, Biri Nar” adlı yazıda, “Biz türkü öğretmekten ancak rüyada vazgeçebilir, türkü seven öğrencilerimize yalnız uykuda kızabiliriz.” diyor ve şikayetçi olmadığını, bu kader için Allah’a şükrettiğini yazıyordu.

Bu noktada Galip Ağabey’in neden ‘ağabey’ olduğundan ve yazdıklarımızdan anlayacağınız üzere, son yüz yıl içerisinde bizim için neden önemli olduğu ve olacağından bahsetmek istiyorum. Ölmeden önceki son 10 yıl her hafta çarşamba günleri evine gittiği Efendi Barutçu ve farklı hocalarımızla yaptığımız sohbetler, O’nu daha yakından tanımama ve daha iyi anlayabilmeme vesile oldu. Aslında Galip Ağabey çok az insanla aynı mekânda kalır, ziyarete gider ve özel olarak önem gösterirdi. O’nunla yakın kişilerin anlattığına göre ise, o en çok “türkü öğrenmekten hoşlanan” genç kardeşlerine önem gösterir ve onlarla çok ayrı bir yakınlığı olan bir insandı. Galip Ağabey bilindiği üzere Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş ve Mamak’ta görülmekte olan “Mhp ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” nın avukatlığını üstlenmiştir. 1981 yılında başlayan bu davada yargılanan 587 sanığın (!) haklı mücadelesini terinin son damlasına kadar vermiş, ‘c5′lerde işkence edilenlerden, fikir suçlusu olarak üstü karalanmaya çalışılan yüzlerce dava adamının en yakınında ve en içlerinde bulunan adamlardan biri olmuş, bu dava süresince de tek kuruş para almamıştır. Kendisi de 1955 yılında yılında 45 gün hapis yatmış, suçsuzluğu anlaşılınca serbest bırakılmış falat bu süre içerisinde 55 kilodan 39 kiloya düşmüştür. Mamak’ta ceza alanları, hapis yatanları hiç bırakmadı ve onlardan bahsederken ‘mamakzedeler’ tabirini kullanırdı. Mamakzedelerle olan anıları bir hayli fazla idi.

Bir gün bir arkadaşıyla Mamak Cezaevi’nden ayrılacağı sırada hava öyle kötü ve öyle sıkıntılı ki, yağmur bir yandan çok şiddetli, rüzgar bir yandan çok kuvvetli.. Bu havada yürüyerek otobüs durağına gitmek demek, sonraki 10 günü hasta geçirmek anlamına gelebilir. Yanındaki arkadaşı; “Bu havada yürümek çok zor olur, iyisi mi taksiye binelim. Fakat bende de sende de para yok. Fakat şu sendeki paradan versek de, ben 10 dakika sonra bankadan çekip sana geri versem olmaz mı?” diye sorunca Galip Ağabey; “ Asla olmaz. O mamakzedelerin parasıdır.” der ve o şartlarda yürüyerek otobüs durağına varırlar. Öyle ki sağ cebinde kendi parasını, sol cebinde de mamakzedeler için toplayıp biriktirdiği paraları bulundururmuş. Ayrıca 1982′de çalıştığı kurumdan ayrılıp emekli ikramiyesinin tamamını 12 Eylül’de hapse atılan ülkücü gençlere dağıtmıştır. Mamakzedeler içeri alınıp kendisi hapse atılmayınca, MGK’ya mektup yazmıştır Galip Ağabey. Mektupta özetle; “ Bu çocuklar bu fikirleri benden aldı. Onlar ne kadar suçluysa ben daha çok suçluyum. Onların içerde benim dışarda olmam adalete sığmaz. Ya onları serbest bırakın, yahut beni de hapse atın.” diyerek sevgisini ve yürekliliğini gözler önüne sermiştir. Çok sevdiği ‘bizim çocuklar’a yemek ısmarlarmış bazen de Ağabey’leri. Yemek sipariş edileceğinde çoğu zaman gençler çekinir, kimi çorba, kimi basit ve ucuz bir yemek sipariş edermiş. Galip Ağabey bu duruma serzenişte bulunup bir gün gençlere şöyle söylemiş; “Eğer bir ağabeyiniz sizi yemeğe çıkarıyorsa, yemek yeneceği vakit, ‘bu kadar parayı ödeyebilir mi?’, ‘ yük olmayalım’ gibi düşüncelere kapılmayın. Sizi oraya götürmüşse karnınız doyana kadar yiyin, gönlünüzün çektiğini sipariş edin, çünkü ağabeyinizin o halde bunu ödeyecek parası ve dirayeti vardır”.

Mamakzedeler için çok yerden para ve yardım bulmaya çalışmış, bunun için uzun süre çabalamıştı Galip Ağabey. Bazen olanları, yapılan zulümleri anlattığı hoca, müdür vs. kişiler göz yaşlarına boğulur, fakat konu yardıma gelince “benim bir bitim bir okka geliyor” demekten de yüzleri kızarmazdı. Fakat yardımda bulunan ve bu konuyu önemseyen hayır sahipleri de vardı. Galip Ağabey bu tür kişilere minnet duyar ve bu yaptıklarını da borç bilirdi. Bu kişilerden biri de, çok yardımlarda bulunmuş biri, Sabri Ülker’di. Bu yüzden Galip Ağabey, her severek gittiği yere, çikolata götürür ve markası kesinlikle Ülker olurdu. Kendisi hep Ülker ürünleri aldığı gibi, yakınındakilerden de Ülker almasını isterdi. Bununla ilgili Efendi Hoca’nın anlattığı bir anı var. Bir gün Galip Ağabey’i arabayla almış ve Efendi Hoca’nın evine geçiyorlarmış. Hava yine çok yağışlı iken birden ‘dur’ demiş Galip Ağabey. Belli ki Efendi Hoca’nın kızı Bilge Hanım’a çikolata götürecek. Efendi Hoca o yağışta Galip Ağabey’in ıslanmasına gönlü elvermemiş ve hemen arabadan inmek için yeltenmiş. Biraz cebelleşmeden sonra Galip Ağabey, onun almasına razı gelmiş fakat parasını kendisi vermek şartı ile. Efendi Hoca bakkala girip eline bir kaç tane Ülker Çikolata’lardan almış ve parasını ödeyecekken bakkal sahibi bey sormuş; “Bunları Galip Dede’ye mi aldınız?”. Efendi Hoca “Evet, fakat nereden anladınız?” deyince, bakkal; “Galip Dede hep bu çikolatalardan alır. Kendisine neden bu çikolataları aldığını sorduğumda da bana torunlarıma alıyorum diye cevap vermişti. Allah aşkına bu adamın kaç tane torunu var?” demiş. Efendi Barutçu biraz tebessüm edip cevap vermiş; “ sanırım 50, 100, 500 belki 1000..”

Onu seven bir çok büyüğümüz kendi çocuklarına isim babalığı yapmasını Galip Ağabey’den ricada bulunmuş ve o da, hiçbirini kırmamış. İsmini koyduğu tüm çocuklara ‘Bilge’ ismini takmıştır. Kendi kızı, tek çocuğunun ismi de ‘Bilge’dir. Galip Ağabey neredeyse hiç sebze yemeği yemeyen, genelde et ürünleri yiyen biriydi. Fakat çoğu zaman günde bir öğün yer ve yediğinde de çok az yerdi. Evinde uzun sayılabilecek bir müddet tek başına kalan Galip Ağabey üşengeç de sayılabilecek bir adamdı. Yemek yapmayı bilmez, hatta bir yumurta bile kırmaz, genelde dışarda yada sevdiklerinden birinin evinde yemek yerdi. Ağzından hiç düşürmediği sigarası ve çok sevdiği çayı baş tacıydı. Mehmet Feyzi Efendi’nin söylediği gibi ağzı dumanlı olsa da gönlü imanlı biriydi. Bazen sevdiği bir kardeşini arayıp, o egzotik (uzak diyarlardan gelen) ve içten ses tonuyla “Size bu akşam kendimi davet ediyorum” der ve geleceğini haber verirmiş. Hafızası çok kuvvetli olan Galip Ağabey yanında bulunan birine “ Falancayı ararmısın ” der, fakat sonra numarayı bulmaya çalıştığını görünce ezberden o kişinin numarasını söylermiş.

Galip Ağabey ile ilgili çok sevdiğim bir olayı da, Nevat Kösoğlu ve Özer Revanoğlu gibi samimi dostlarından okuyup dinlemiştim. Erzurum Lisesi’nde okuduğu yıllarda bazen öyle sorular sorardı ki, bu sorular bir lise öğrencisinin boyunu fersah fersah aşardı. Bu yüzden arkadaşları ona ‘Dahi Galip’ derlerdi. Erzurum’un ünlü Alvarlı Mehmet Efendi’si ile görüşmesi lise yıllarına denk gelir ve onun ilgi alanlarının düzeyini gösterir. Olay şöyledir;

Galip Erdem, Velet Çelebi’nin Maarif’ini okur. O yıllarda, bir lise öğrencisinin bu kitabı okuması olağan bir şey değildir. Bu gün ise muhtemelen sadece uzmanların okuduğu bir eserdir. Kitaptaki bir paragraf genç Galip’in dikkatini çeker. “Namaz, insanı Allah’a götüren bir köprüdür; ama öyle insanlar vardır ki bu köprüyüatlayarak da Allah’a varırlar.” Galip bu cümleyi diline pelesenk eder; ama, hocalarıne ve din bilgiçliği taslayanlara karşı bu sözü söyler ve sorar; “ Ne buyurursunuz; bu doğru mudur?” Sorduğu kimselerin hemen hepsi, “Haşa, yanlıştır, küfürdür.” diye cevap verirler. Galip şöyle bir gerilip, “Ama bu söz Veled Çelebi’ye aittir; Maarif’te yazmaktadır.” deyince, adamlar susarlar. Galip bir zafer kazanmıştır. Günlerce bu oyunu devam ettirip, aynı sonucu alır. Fakat içten içe de bu işte bir noksanlık olduğunu sezmeye, onu bulmaya çalışır. Nihayet ünlü Alvarlı Hoca’ya gitmeye karar verir. Alvarlı Mehmet Efendi, mertebesi yüksek bilinen bir Nakşi şeyhidir, huzuruna varır, aynı senaryoyu sergilemeye başlar. Alvarlı Hoca ‘küfürdür’ der. Galip yine aynı üslupla, “ Ama Efendi hazretleri bu sözü Veled Çelebi, Maarif’inde söylüyor” der. Hoca aynı sükunetle “Yine küfürdür” der. Galip’in söyleyecek sözü yoktur. Çünkü Maarif’e karşı çıkılabileceğini hiç düşünmemiştir. Alvarlı Hoca, genç adamı böylece bir silkeledikten sonra, “Bak der, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun, şimdi de bana doğruyu söyleyeceksin. Maarif’te o cümleleri okuduğun zaman, namaz köprüsünü atlayarak geçebileceklerden biri de ben olabilirim, diye içinden geçirdin mi, geçirmedin mi?” Galip doğruyu söyler: “Geçirdim Efendi hazretleri.” Alvarlı yumuşak bir tebessümle, “İşte oğlum, onun için küfürdür.” der ve gencin sırtını sıvazlayarak uğurlar.

Galip Erdem, başında da bahsettiğim gibi sembolleri çok sever ve özellikle güncel, siyasi, fikri konularda yazı yazmanın yasak olduğu dönemlerde bu tür yazılar yazmıştır. Fıkralarını, köşe yazılarını okunurken dönemin şartları, geçmiş ve gelecekle ilgili ne demek istediğini, anlam bakımından iyi tahlil ederek okunmalıdır. Yazıları hayatında bizim açımızdan çok önemli bir yere sahiptir. Türk Dünyası ve komşu ülkelerimiz ile ilgili çok güzel analizleri ve yorumları bulunmaktadır. Türk Dünyası ile ilgili, bilgi ve duygu ilişkisi olması normaldi. Esir milletlere özellikle çok önem vermiş ve “Yer yüzünün neresinde bir Türk varsa acısı acımız, sevinci sevincimizdir” düsturuna bağlı kalan ve bunu hor görenlere de; “Türklük bir yana, insan bile sayılmazlar” demiştir. ‘Cezayir’e Selam’, ‘Bakü Geceleri’, ‘Türk Göçmen ve Mültecileri’, ‘Üsküp İçin’, ‘Kerkük Gecesi’, ‘Türkistanlı Soydaşlarımıza’ gibi yazılarında bu sevgiyi görebilirsiniz. Ancak Kerkük ile olan duygu bağı bir başka kuvvetli idi. Kerkük o zamanlarda(!) anadoludan bir parça sayılıyordu. Suphi Saatçi şöyle yazıyor: “Aşkın onulmazlığını (ümitsizliği), çaresizliğini, vazgeçilmezliğini belki de bilinç altında, ülkücülerin çilesi ile özdeşleştirdiği için, Kerkük’ün şu ünlü Saba türküsüne pek düşkündü”:

Kar etmez ahım sen gülizare
Onulmaz işler (güzelim) dilde bu yare
Olsam de geçmem ben pare pare
Sevmiş bulundum (güzelim) gayri ne çare.

Yazımızın son bölümünde de Galip ağabeyin, o harikulade yazılarından beğendiğimiz kısımları anladığımız kadar açıklayıp, örneklendirip, sizlerle paylaşarak bitirelim istiyorum. Gazete fıkralarının çoğunu Ülkücü’nün çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik ile ilgili tahlillerini ve tesbitlerini, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar ve diğer önemli yazılarını, yazdığı en önemli dergilerden olan Türk Yurdu ve Bozkurt dergilerinde bulabilirsiniz. İnsan’ın ölçüsü yazısında fikirlerin çarpışması ve doğacak sonuçların nasıl kullanılması gerektiğinden bahseder. Bunların ortak noktalarını örnekle açıklar. İnsan’ın ölçüsü nedir sorusuna cevap verir. “ Herkes bir başkasını değerlendirirken mukayese esas olarak kendini ele alıyor. Dostluğu, düşmanlığı, aşkı, kini, sevgiyi, kıskançlığı, cesareti, fedakarlığı hasılı beşeri bütün duygu ve hasletlerinin hepsini, kendine göre ölçüyor.Yapmaya muktedir olamadığı bir şeyi hiç kimsenin yapamayacağını sanıyor. Kendisinin duyamadığı bir hissi, bir başkasının duymasını kabul edemiyor.” der. Ahlak ve Biz yazısında, bugün de sahip olmaktan uzak göründüğümüz iki erdemi, ‘ahlak’ ve ‘fazilet’i anlatırken şöyle söylüyor; “Türkiye’nin son birkaç yüzyıllık tarihinde yalnız bir defa, milli mücadele devrinde muzaffer olabilen ahlak ve fazilet, bunun dışında mütemadiyen yenilmiştir”. Bu yazıda aynı zamanda medyanın günümüzdeki durumuna da ışık tutmaktadır. ‘Mr. Haluk’ yazısında onlara nazaran bizden olanların bu gün ile ilişkilendirildiğinde kimler olabileceğini sizin tartmanız gerekmekte. Bu günkü siyaset sahnesini ve halkın durumunu, iktidarı ve muhalefetiyle, tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren, ‘Başbakan Olduğum Zaman’ ve ‘Yeni Siyaset Dersleri’ adlı yazıları, beni mest eden nazirelerdir ve hemen ardından da bu durumu daha da genişleten ‘Sayıklama’ yazısını yazmıştır. ‘Yeni Frank’ ve ardından ‘Papazlar ve Bizimkiler’ yazılarını okuduğunuzda iki soru gelir aklınıza; 1- Galip Ağabey bunu gerçekten 50 yıl önce mi yazmış? 2- Bu günkü iktidar sahipleri Galip Ağabey’i okumuş olabilirler mi? Peki ya günümüzde sıkça rastladığımız elektrik kesintileri? Bunun içinde 50 yıl önce elektrikler kesilse bile bu güne ışık tutan ‘Medeniyet Dediğin’ yazısını okumanız kafidir. İlerlemenin ya da gerilemenin şekil ve şekilcilikle hiç bir alakası bulunmadığını ‘Gerileme’ ve ‘Yaşmak Reformu’ yazılarında anlatmıştır. İyi bir dava adamının kimolduğu, niyeti, fazileti, yapması gerekenleri ve gerçek hüküm sahibinin Allah olduğundan da ‘Ülkücünün Çilesi’, ‘Kavgalardan Kaçmak’, ‘Bedava Ülkücülük’ şaheserlerinde bahsetmiştir. ‘Bir Kurt Masalı’, ‘Masal Sever Misiniz?’, ‘Kurbağa ve Akrep’, ‘Pazar İşi Fıkralar’ gibi yazılarıyla anlattığı fabllar ise, yine günümüz Türkiye’sinde iktidar, muhalefet, halk teslisinin ve toplumdaki bozzulmuşluğun iyi birer tahlilidir. Geçtiğimiz günlerde Kenan Evren öldü duymuşsunuzdur. Söylenenleri, tepkileri ve neler yazılıp çizildiğini görüyorsunuzdur. Bizim ölçümüz ve tavrımızı mı görmek istiyorsunuz? O halde ‘İki Ölüm’ yazısını okumalısınız. Fazla söz söylemeye gerek olmadığını anlayacaksınız. Bir başka yazısında da, bu gün ve daha önce, hatta muhtemelen daha sonra da böyle olduğunu göreceğimiz, başımızdakilerin tavrının, tutumunun ne kadar yanlış olduğunu ve hatta kötünün iyisi dahi olamadıklarını gözler önüne serer; ‘Acaip Mahluklar’.

Belki sıkıldınız yada yoruldunuz doğrudur. Ama durun biraz bitirmeden önce son bir kaç tane daha söyleyelim. En baştaki ‘uzun’ ve koskoca koltuklardaki küçük küçük adamlar var ya, işte ‘Sihirli Kumaş ve Ağlayan Hakikat’ bunun için yazılmış. Geçmişi de tokatlayan şu sözün ağırlığına bir bakarmısınız; “Tarih hakikati dövüyor! İsabet ki, dövüyor, yoksa hakikat bizi dövecekti”. Bu gün kanun’un ne olduğunu ve kimlere hizmet ettiğini mi merak ediyorsunuz o halde ‘Kanun Nedir?’ tam size göre. Gelelim ülkemizin bugünkü, görünen en büyük sorununa. Lütfü Şehsuvaroğlu hoca, hocası Galip Ağabey’i hayırla yad ederek geçenlerde Vahdet Gazetesi’ndeki köşesinde çok isabetli bir yazı paylaştı ‘Ayrık Otu ve Çınar.’ Bğtğn bunlar olup biterken, ‘biz’ olabilmenin ve ‘biz’ kalabilmenin kalabilmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendik Galip Ağabey’den. Hepimiz her gün palavralar duyuyor ve ‘Canı Sıkılan Adam’ rolünü oynuyoruz. Mesela Yeni Türkiye denilen şeyi bilirsiniz, bunun hakkında konuşmak istiyorsanız ‘Siyasetçe Konuşmak’ gerektiğini bilmelisiniz. ‘ ‘Beşiktaş Nasıl Kurtulur’ ve ‘Renk Aşkı İle’ yi arka arkaya okuyun. Çünkü bizim nasıl kurtulabileceğimizin reçetesini sunmuş Ağabeyimiz. Okurken ‘ben’i, ‘sen’i, ‘biz’i ve hiyerarşiyi düşünün. Futbolcuların aslında ‘kanaat önderleri’ olabileceği fikri sadece bir tane bakış açısı. Gerisi size kalmış. Dünya ile, sanat ile, diğer milletler, onların kültürü ve hatta büyük adamları ile bile ilgiliydi Galip Ağabey. Onları okur, dinler ve bize uyarlardı. İlerici ne ise? Ya gerici? Hep bu saçma tariflerin, saçmalığı ve yanlış anlaşılmasıyla uğraşmıştı rahmetli. Biz’im yine bize olan yabancılığımız yüzünden, ‘Kont Bernadot Can Çekişiyor’du mesela.

Yabancıdan bahsettik az önce. Biz alyuvarlarız ve bir de yabancılar, mikroplar var. İyi beslenmeliyiz, diri olmalıyız fakat vücudumuzun mikroplara karşı savaşabilmesi yani bizim düzenli ve kuvvetli hareket edebilmemiz için, bilirsiniz, bir kere hasta olup mikropla tanış olmamız icap eder. Kendimizi tanımak demişken, İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri’ni, sanki Seyit Ahmet Arvasi ile birlikte yazmıştır Galip Ağabey. Milli olana verdiği önemi hakkında da şu sözleri yetmektedir; “Hun veya Göktürk İmparatorluklarına bir iki sayfa ayıran tarih kitabı, eski Roma ve Yunan’ı yirmi sahifede anlatırsa, böyle bir kitabı okutan bir eğitim bakanlığına ‘Milli’ denemez”. Dışarıdaki ve içimizdeki mikroplara gelince. ‘Terbiyeli Mikroplar’ var. Öyle olduğu gibi terbiyesizleri de var. Tüm bunları çok iyi bilen Galip Ağabey, Milliyetçiliğe yapılan suçlamaları cevaplandırırken, zamanın en büyük belalarından ve fırsatlarından biri olan sosyalizmi de en ince noktalarıyla bildiğinden, bu iki kavramın münasebetini de iyi bir şekilde analiz etmiştir. Onlara göre biz, bize göre onlar ve ‘gerçek nedir’i iyi okumuştur. Eksiklerimizi ve yanlışlarımızı ardı ardına sıralarken çok önemli konulara parmak basıyordu; “Bizim en büyük eksiğimiz, yeterince sevmesini öğrenememiş olmamızdır.” Yaptıklarının sonuca ulaşamaması değildi önemli olan; kendisinin nasihat ettiği, karıncanın insana cevabı gibi “Ey insanoğlu, belki de haklısın. Dağı ovaya indiremem, sevgilimi göremem belki, ama yolunda ölmesini bilirim ya, sen ona bak.” olabilmekti mesele. Son olarak rahmetli Nevzat Kösoğlu hoca anlatıyor; “Galip Erdem seminerden seminere koştururdu. Galip Erdemin durgunlaştığı bir dönemdi. Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri isimli bir konferansı vardı. Kürsüye çıktı, önündeki bardaktan bir yudum su içti ve “Türk Milliyetçiliğinin tek meselesi Türk Milliyetçileridir” dedi ve konferansı terk etti. Bu onun son konferansı oldu. Ondan sonra Galip Ağabey sessizleşti, konuşmaz oldu. Evlerimize gelirdi, biz konuşurduk o dinlerdi. Vatan kurtarma sohbetlerine girmezdi. Bu durumu bu ölene kadar böyle devam etti.”

Sonuç mu? 1997 yılında bünyesi zayıf düştü çünkü hastalıklarla boğuşmuştu; fakat imanı, hafızası ve samimiyeti güçlü kaldı, çünkü hastalıklılarla boğuşmuştu.. Selamı aldınız, dua ile bitirelim; Allah bizi, (ben bize dâhilim) iki dünyada da ‘Galiplerden’ eylesin.

Kaynakça:

Bir Galip, Bir Garip İnsan (TOBB ETU Teşkilatı)
Erdem, G. (1973). Bir Hatıra ve Eğitim Anlayışımız. Bozkurt, 12, 8-9.
Erdem, G. (1974). Ülkücü Bir Gençle Sohbetler. Bozkurt, 19, 8-9.
Erdem, G. (1975). Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine Mektuplar. İstanbul: Ötüken
Erdem, G. (1973). Esir Milletler ve Türk Dünyası. Bozkurt, 10, 8-9.
Kösoğlu, N. (2010). Galip Erdem. İstanbul: Ötüken
Ülkücünün Çilesi. (2014). İstanbul: Ötüken (İlk Baskı 1975.).


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter