Denize Düşenler Yılana Sarılmasın–Bozkurt Çelik

“Şu anda 200 bin Suriyeli mülteci çadır kentlerde barınıyor. 300 bin kişi ise Türkiye’nin değişik yerlerinde ağırlanıyor. Bu açık kapı politikamızın bir sonucudur. Bu politikamızı sürdürüyoruz”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriyeli mülteciler için iki milyar dolar harcandığını belirttiği konuşmasında kullandığı ifadeler bunlar. Tarihi, medeniyeti, kültürü ve devlet geleneği ile “büyük devlet” tanımlamasını hak eden devletimiz için savaştan kaçan insanlara kucak açmak, onlara lojistik imkân sağlamak elbette bir mecburiyet. Evet, özellikle mecburiyet ifadesini kullanıyorum çünkü canını kurtarmak için ülkenize sığınanlara sahip çıkmak bizim tarihimizde çokça örneği bulunan bir durumdur.

Peki, madem bu bir mecburiyet bizim için aylardır kamuoyunu meşgul eden eleştirilerin temelinde yatanlar ne? Çünkü Türkiye’de küçümsenemeyecek kadar insan da Suriyeli mültecilerin durumu ile ilgili eleştirilerde bulunuyor. Bu eleştirileri nereye koyacağız, nasıl değerlendireceğiz? Hükümete yakın yayın organ organları gibi “büyük devlet olma şuurunu algılamamış “olmakla mı itham edeceğiz bu kitleyi? Ya da kahvehane üslubuyla “bunlar alıştı efendim muhalefet etmeye, doğruya da eğri diyorlar” mı diyeceğiz? Mültecilerle ilgili sorunlara geçmeden önce bunu değerlendirmek zorundayız. Yüzbinlerce mülteciyi topraklarımıza kabul etmek insan haklarına saygıdır elbet. Hatta bir sonraki seçimlerde kendinize demokrat diyebilmek, demokrasiyi paravan yapmak için iyi bir argüman da olabilir. Peki konuyla ilgili eleştiri getirenlere “Esadçı”,”statükocu” yaftası yapıştırıp, kulak tıkamanın neresi demokrasidir? “Bunlar büyük devlet olmaktan ne anlar azizim” mantığıyla muhalif tüm kesimleri küçük görmek midir düşünce özgürlüğüne saygı?

Mültecilere kapılarımızı kapatalım demek ne kadar gaddar bir yaklaşımsa, Reyhanlı’nın üstünü örtmek de bir o kadar acımasız bir durumdur. Ne acıdır ki milletine gittikçe yabancılaşan AKP zihniyeti oturduğu Kaf dağından vatandaşlarını hakir görmekte, insanına saygı duymamakta, onları dinlememektedir. Muhalefete kulağını tıkayan iktidar önemli sorunları atlamakta, bildiğini okumaktadır.600 bini bulan mültecilerin hukuki statüsü nedir? Bu mültecilere vatandaşlık verilecek midir? Şayet vatandaşlık verilecekse bu insanlar hangi hukuk sistemine göre yargılamaya tabi tutulacaklardır?

Bu basit gibi görünen fakat çok önemli olan yapısal bir sorundur. Hayatları boyunca Suriye’deki küçük yerleşim yerlerinden hiç çıkmamış insanlar Türk hukuk sistemine nasıl adapte olacaklardır? Yalnızca onlar açısından değil devletimiz için de önemli bir problemdir bu. Farklı kültürden, farklı bir sistemden gelen insanlara nasıl bir statü sağlanacaktır? Şu anki görüntü oldukça vahimdir çünkü olay kapitalist anlayışla çözülüyor gibi görünmektedir. Parası olan mülteciler ya güney bölgelere yerleşmekte ya da insan kaçakçılarının eline düşüp Avrupa’nın farklı bölgelerine gitmeye çalışmakta, daha az parası olanlar kamplarda kalmakta, kendine kamplarda yer bulamayanlar ise büyük kentlerde dilencilik yapmaktadır. İşte bu farklı insan tipolojileri Türk toplumu içinde nasıl bir yer alacaklar, Türk hukuk sisteminde nasıl bir statüye sahip olacak, bizim hukuk sistemimizi benimseyebilecekler midir? Hukuk sistemine adaptasyon bir kenarda dursun, mülteciler eğitim sistemine nasıl adapte olacaklardır? Geçtiğimiz günlerde oldukça eleştirilen bir kararla lise mezunu mültecilere sınavsız üniversite kapısının açılması birçok genci rahatsız etmişti. Bu sorulması gereken bir sorudur evet, fakat sorgulanması gereken asıl şey üniversiteye yerleşen mültecilerin eğitim hayatını nasıl sürdüreceğidir? Türkçe bilmeyen birisi nasıl eğitimini sürdürecektir, acaba ilerleyen dönemde bir ana dilde eğitim tasarısı da Suriyeliler için mi çıkarılacaktır?

Gördüğümüz gibi olayın birden çok boyutu vardır ancak zannediyorum ki en can alıcı yanı sosyolojik boyutudur. Bir önceki sayıdaki yazımda belirttiğim üzere Suriye’deki isyanın temelinde yatan mesele Sünni halkın yıllardır ülkeyi yöneten Esad ailesinden rahatsız oluşudur. Çünkü Esad ailesi Nusayri’dir. Yani Arap Alevi’sidir. Olayların çıktığı bölgenin, Seyyidlerin yaşadığı bölge olması da bunun en önemli kanıtlarından biridir. Peki, uzun vadede düşünürsek ve mültecilerin büyük bir kısmının Sünni olduğunu göz önünde bulundurursak, Arap Alevileri ile savaşan, savaşmadan olsa dahi toplum temelinde onlarla sorunlar yaşamış olan mültecilerin ileride Türk Alevileri ile sorun yaşayabilme ihtimali dikkate değer değil midir?

Sonuç olarak; Türk İslam ülkücülerinin savaştan kaçıp ülkemize sığınmış mültecilere kapıların kapatılmasını savunması söz konusu değildir. Ancak ortada uzun veya kısa vadede ortaya çıkmış ve çıkacak bariz yapısal sorunlar vardır. Sığınmacılarla ilgili toplumda bir tepki oluşturmamak ve hepsinden önemlisi bu insanların vatandaş yapılıp yapılmayacağı, hukuki statüleri netleştirilmelidir. Çünkü kaydı olmayan insan adeta kaydı olmayan bir silah gibidir.


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter