Birleşik Krallık ile Avrupa Birliğinin 43 Yıllık Sancılı Birlikteliğin Sonu – Halil Alperen Işık

BİRLEŞİK KRALLIK ile AVRUPA BİRLİĞİ’NİN 43 YILLIK SANCILI BİRLİKTELİĞİNİN SONU ve AVRUPA BİRLİĞİ’NİN GELECEĞİ: AVRUPALI ÇİFTÇİLERİ ARTIK KİM BESLEYECEK?

                                                                                                                                              Halil Alperen IŞIK

            “Biz sadece ortak bir pazar, daha fazla ticaret ve iş imkânı istemiştik, ama Avrupa Birliği bize ortak yargı sistemi, ortak polis sistemi, ortak ekonomi, ortak anayasa ve hatta ortak ordu sunmaya çalıştı. Bu bizim hayalini kurduğumuz Avrupa Birliği değildi.”

            Geçtiğimiz Haziran ayında, yukarıda yer alan sözler, birçok Birleşik Krallık vatandaşının diline pelesenk olmuş haldeydi. Bu duruma sebep olarak, Avrupa Birliği’ne üye 28 devletten halkı, tarihine ve kültürüne en çok bağlı denilebilecek Birleşik Krallık’ta halkın, 20. yüzyılın başında, 3 kıtada toprak sahibi olan, dünya savaşı mimarı bir imparatorluğun tebaası iken 2016 şartlarında alelade bir Birlik vatandaşına dönüşmesi de gösterilebilir. Ancak, doğal olarak bu durumun, sadece 2016 yılında ortaya çıkan şartlardan kaynaklandığını söylemek pek de isabetli bir yorum olmayacaktır.

Birleşik Krallık’ın, İrlanda Cumhuriyeti ile birlikte Avrupa Birliği’ne üye olduğu 1973 yılından bu yana, gerek 80li yıllardaki, gerekse de 2004 yılındaki genişleme hamleleri Birlik’in kuruluş amacına uygun olarak iktisadi işlevini ön plana çıkartan gelişmeler olarak rahatlıkla değerlendirilebilir. İşin daha da temeline inmek gerekirse, Birleşik Krallık’ın 1961 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı üyelik başvurusunun, Fransa’nın o dönemki Cumhurbaşkanı Charles De GAULLE’ün girişimleri neticesinde olumsuz sonuçlanmasına da burada küçük bir parantez açmak gerekir. Henüz 15 yıl önce sona eren 2. Dünya Savaşı’nda müttefik olan iki devletten birinin bir diğerinin üyeliğini engelleme girişimi, milletlerarası siyasetin ve diplomasinin temel nitelikleri göz önünde bulundurulduğunda çok da normal yorumlanmasa gerekir. Ancak bu engelleme girişimini 1815 yılında Napoleon BONAPARTE’ın kesin mağlubiyeti ile sonuçlanan Waterloo savaşının rövanşı olarak da değerlendirmek, çok geniş bir çerçevede mümkün olabilecektir.   Bu durum da, 20. yüzyıl Avrupa dış politikası sisteminin savaş müttefikliği üzerinden değil de geçmişe dayanan fakat uzun vadeli politikalarla yürütüldüğünü göstermesi bakımından anlamlıdır.

Ortak bir Avrupa ideali için yapıldığı söylenegelen bu üç ayrı genişleme süreci, Ortak Pazar’ın derinleştirilmesine yönelik hamleler olmakla birlikte, nihayetinde, Birlik’e üye devletler bakımından idarî ve hukuki değişiklikleri de beraberinde getirmesi sebebiyle, siyasî anlamda da etkiler doğurmuştur. Bu anlamda, Birlik’in kuruluş senedi kabul edilebilecek 1951 Paris Antlaşması ve 1985 yılına kadar yapılmış olan antlaşmaların ortaya koyduğu düzenle, 1985 yılında Schengen Antlaşması ve sonrasında yapılan antlaşmaların getirdiği düzeni birbirinden iyi ayırt etmek gerekir.

1957 yılında Roma’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran antlaşmanın imzalanması ve bunun sonucu olarak da ortak pazar amacıyla iktisadî Avrupa bütünleşmesinin sağlamaya yönelik ilk adımın atılması, 1985 yılında kabul eden devletler arasında serbest dolaşımı sağlayan Schengen Antlaşması’nın yapılmasını tetikleyen bir adımdır. Schengen Antlaşması’na göre, Federal Almanya, Belçika, Fransa, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg’un sınırları ortadan kalkacak, devletlerin vatandaşları diğer devlet ülkelerinde serbestçe ikamet edebilecek, çalışabilecek, ticarî faaliyetlere girişebilecekti. Ancak dikkat edilmelidir ki, Birlik’e 1973 yılında üye olan ve o dönemde 12 yıllık Avrupa Birliği üyesi olan Birleşik Krallık’ın gerek kıtadan bağımsız bir ada ülkesi olması, gerekse de iç politik gerekçelerle Schengen bölgesine dâhil olmaktan imtina etmesi nedeniyle, ayrılığın 31 sene evvelden sesini duyurduğunu söylemek çok da iddialı olmayacaktır.

Zira, hep ayrı, başka bir köşede duran Avrupa Birliği üyesi(!) Birleşik Krallık, 1985 sonrası süreçte de buna benzer yol ayrımlarını sık sık yaşadı. Gerek ortak para birimi olan Euro’ya geçmeyerek, Euro bölgesine dâhil olmaması, yine 2003 yılında Avrupa Birliği’nin pasif tutumuna rağmen Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte sözde nükleer ve kimyevî silah mücadelesi kılıfı ile Irak müdahalesinde öncü rol oynaması, Birleşik Krallık’ı Birlik’ten madden ve manen ayıran olaylardan bazıları olarak karşımıza çıkmaktadır. Madden ayrışmayı ortaya koyan sebep olarak gösterilen ayrı para birimi kullanılması, manevî olarak da etkiler doğurdu ve en basit ifadesi ile kur farkından kaynaklı olarak Ortak Pazar tacirlerinin ve bu tacirlerin vatandaşı ya da tebaası oldukları üye devletlerin, Ortak Pazar’a ve dolayısıyla Avrupa Birliği’ne inançlarında bir zedelenme meydana getirdi.

Manevî sebeplerden birisi olarak gösterilmeye ehil konulardan Irak müdahalesi ise, eski İmparatorluk yahut da Pax Britannica döneminden kalma emperyalist alışkanlıklarla Irak’a demokrasi ve insan hakları ihraç etme çabasının, Avrupa Birliği topraklarına Londra ve Madrid’de düzenlenen bombalı saldırılarla dönmesi neticesinde, Birlik genelinde Birleşik Krallık aleyhine soğuk rüzgârlar esmesi mukadder hale geldi.

Tüm bu maddî ve manevî ama sonuç olarak manevi sayılabilecek sebeplerle birlikte, Birleşik Krallık’ın, Birlik’in maddî imkânlarından neredeyse en imtiyazlı şekilde istifade eden ülke olduğunu da önemle belirtmek gerekir. Zira, Birleşik Krallık’ın resmi dili olan İngilizce’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin ağırlığı nedeniyle, oldukça önemli bir hale sonrasında Avrupa Birliği’nin resmi dillerinden biri haline gemli olması nedeniyle, özellikle eğitim alanında Birlik’in her tarafından ve aday devletlerden öğrencilerin, meslekî anlamda gelişme sağlamak isteyen beyaz yakalı olarak nitelendirilmeye namzet kitlelerin dil eğitimi ve akademik amaçlarla genelde tüm Birleşik Krallık’a özelde ise İngiltere’ye akın ettiği neredeyse herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

İngilizce’nin Birlik’in resmi dillerinden biri olarak kabul edilmesinin bir diğer sonucu ise, Birlik’in mevzuat yapısında kendisini göstermiştir. Avrupa Birliği’nin temel yapıtaşları olarak değerlendirilmesi mümkün olan Maastricht ve Lisbon Antlaşmaları’nın ve yine Nice ve Amsterdam Antlaşmaları’nın İngilizce düzenlenmesi, Birleşik Krallık’ın aslında çok da önem vermediği ve nihayetinde referandum ile üyeliğinden ayrılmayı kararlaştırdığı Avrupa Birliği’ni bu süre zarfında nasıl etkilediğini ortaya koymaktadır. Sözkonusu antlaşmalar bu mevzuatın sadece temel direklerini oluşturmakla birlikte, özellikle Birlik üyesi devletlerin hukuk sistemlerinin yeknesaklaştırılması amacı ile yürürlüğe konulan direktif, tüzük vs. gibi mevzuatın diğer resmi dillerle birlikte İngilizce düzenlenmiş olması da aslında bu ayrılık sürecinin ne kadar sancılı olabileceğini göstermesi bakımından önemli bir ipucudur. Ancak yine de Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği ile geçirdiği 43 yıllık zaman dilimi içerisinde kendi halkına ve oturmuş meşruti monarşik yapısı nedeniyle çift kanatlı parlamentosuna anlatmakta, açıklamakta zorlandığı bazı hususların mevcudiyeti, bu 43 yıllık ilişkiyi gün be gün zayıflatan sebeplerin bir diğer yüzüdür.

Bu diğer sebeplere örnek olarak ise, özellikle 1997 tarihli Amsterdam Antlaşması’ndan sonra ortaya çıkan ortak dışişleri ve güvenlik politikası arayışı gösterilebilir. Zira yazının giriş bölümünde yer verilen ve Birleşik Krallık kamuoyunda yaygın bir şekilde paylaşılan bir kanaati temsil eden sözlerin de gösterdiği üzere, Avrupa Birliği’nin bu yönde bir girişim içinde olduğuna yönelik oluşan fikirler, Birleşik Krallık’ta yapılan referandumda bilinçli şekilde oy kullananların büyük bir çoğunluğunun, ayrılık yönünde oy kullanmasında önemli bir etken olarak öne çıkmıştır. Amsterdam Antlaşması ile ortaya çıkan bir diğer işbirliği arayışı ise adalet ve içişleri alanında meydana gelmiştir. Bu arayışın özellikle adalet ve hukuk sistemlerini ilgilendiren bölümünde ise, büyük problemlerin uzun yıllar boyunca yaşandığı bir gerçektir. Öyle ki, Anglo-sakson hukuk sistemini benimseyen Birleşik Krallık dolayısıyla İngiltere, Birlik’e üye diğer 27 ülkeden farklı bir hukuk sistemini benimsemesi nedeniyle, zaten ayrık bir konumda yer aldığı için, bu arayışın tam anlamı ile başarıyla sonuçlanmasını beklemek, hayalperest bir tutum olarak değerlendirilmeye müsaittir. Ancak bununla birlikte, İngiltere’de kabul edilen ve uygulanan Anglo-sakson hukuk sisteminin, ezici çoğunluğu  Kıta Avrupası hukuk sistemini benimseyen diğer üye devlet hukukları ile birlikte bir zenginlik meydana getirdiğini söylemek  de gerçekçi olacaktır.

Tüm bu idari, siyasi ve hukuki gerekçelerle birlikte, Birleşik Krallık vatandaşlarında peyda olan diğer Birlik vatandaşları ile ilgili olumsuz yöndeki düşünceler de bugün ortaya çıkan sonucun sebeplerinden birisi olarak gösterilebilir. Özellikle Birleşik Krallık’a nazaran iktisadi olarak daha zayıf gözüken devletlerin orta sınıf olarak değerlendirilebilecek vatandaşlarının(Birleşik Krallık kamuoyundaki ifadesi ile çiftçilerin), Birleşik Krallık vatandaşlarının vergileri ile beslendiğine yönelik düşünceler, bir yük olarak zihinlerde yer etmiş bulunmaktaydı. Bu nedenle, Birleşik Krallık kamuoyunun BREXIT olarak adlandırdığı Avrupa Birliği’nden ayrılık sürecinin, birden çok ancak birbiriyle ilişkili sebepler neticesinde ortaya çıktığı görülmektedir.

Peki, bundan sonra Avrupa orta sınıfını (çiftçileri, Polonyalı muslukçuları) ve hatta dar gelir gruplarını (Avrupa’nın her başkentinde rastlanabilecek Bulgar ve Romen dilencileri kim destekleyecek amiyane tabirle besleyecektir?

Bu soruya, Yunanistan’a yaşadığı ağır iktisadi bunalımdan sonra verdiği destekle Avrupa’nın hamisi rolüne bürünen Almanya’nın doğru cevap olabileceği akıllara rahatlıkla gelebilecektir. Ancak, hem Almanya’nın hem de diğer büyük Avrupa gücü olan Fransa’nın ortak bir Avrupa idealini ne kadar bir süre için nasıl bir iktisadi kaynakla sürdürülebileceği şuanda kestirilmesi güç bir haldedir. Zira, Birleşik Krallık’ın Birlik’ten ayrılmasının her iki ülke kamuoyunda meydana getirdiği etki ve Suriye meselesi nedeniyle her geçen gün içinden çıkılması güç bir hale gelen mülteci meselesinin sancıları, bu iki büyük Avrupa gücünün de nihayetinde, bu idealden vazgeçmesine neden olabilecektir.  Ancak, tabiatıyla, bu durum önümüzdeki süreçte ortaya çıkabilecek bir takım önemli durumlardan etkilenmeye de açık olacaktır. Avrupa Birliği’nin kaderi ve ömrü ise bu iki kurucu devletin son sözleri ve kararları ile şekillenecek bir hale çoktan girmiştir. O zaman, yani Avrupa Birliği dağılmaya yüz tuttuğunda şu soru çok daha anlamlı hale gelecektir; Avrupalı çiftçileri artık kim besleyecek?


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter