|
SON BAŞBUĞ
İnsanlar vardır, doğar, büyür ve ölür. Fakat bazı insanlar vardır
ki, doğar, büyür ama asla ölmez. Fani hayata veda etseler de, geride
bıraktıkları ile milyonların kalbinde yaşarlar. O, eserleri ile
gönülleri aydınlatır, insanlara yol gösterir. Her sözü bir buyruk
olur neferlere. O bir İnsan, o bir Lider, o bir Baba, o bir Bozkurt,
o bir Başbuğ idi.
Zaman oldu tek başına kaldı, zaman oldu tabukluklara sokuldu. Zaman
oldu ihanete uğradı, zaman oldu Kara Eylül işkenceleri gördü. Ama
o asla yılmadı. Yılmak yoktu onun kitabında. Çünkü o bir Türk, o
bir Bozkurt, o bir Ülkücü, o bir Başbuğ idi.
Bir millet uyuyordu. O millet ki, dünyayı adaletle, hakkaniyetle
ve kudretinin şanıyla yönetmiş, sonra gafletten midir, rehavetten
midir bilinmez, dünyaya hükmederken, daracık bir yarımada'ya hapsedilmiş,
parçalanmış un ufak olmuştu. Afyon verilmiş gibi uyuyordu bu millet.
Türk olmanın asaletini unutmuş, 5 bin yıl geriye uzanan şanlı tarihinden
bihaber, yabancı izm'lerin tutsaklığında, sömürülen, yedi düvelin
vahşice saldırılarına maruz bir millet, uyuyordu. Demir dağlar ardına
hapsedilmişti sanki. Dağları eritmeye ateş gerekti. İlk sefer bir
öncü tutuşturdu meşaleyi. Atsız-sansız olsa da, meşale yanmıştı
bir kere. Derin dehlizlerden, hain tabutluklardan geçildi. Kah Kür'şad
oldu biri, kah 40 çeriden biri. Sorgulandılar şef'lerin emriyle.
Suçları Türk olmaktı, Türk gibi düşünmek, Türk gibi yaşamaktı. Yılmadılar.
Demirdağları eritmeye and içmişlerdi bir kere. Türk, and'ından dönerse
Türk denir miydi, ona. Dönmediler. Çünkü onlar Bozkurt soylu Türklerdi.
Ergenekondaki bozkurt kah Atsız, kah Türkeş olmuştu. Atsız sansız
olsa da Türk yürekler alevlemişti bir kere.
Adı konulmuştu Dava'mın. Türke zulm edenin, Türkü ezenin, Türkü
parçalayanın, Türke kefen biçenin,... kaleleri yıkılmalı, demir
dağları eritilmeli, ölümü korkunç olmalıydı. Her ne olursa olsun,
herşey Türke göre, Türk tarafından, Türk için olmalıydı. Ayrı düşmüş
soyumuz bir olmalı, diri olmalı, yüceliğine yakışır hayat sürmeliydi.
Fidan tutmuş, koskoca çınar olmuştu. Çınar'ın adı Çiçi-Yagbu'dan
beri bilinen bir büyük dava idi. Bilindiği dönemlerde şahlandığımız,
unuttuğumuz çağlarda perişan olduğumuz bir dava, özbeöz Türk olan
bir dava, Türk Milliyetçiliği. O bir Atsız, o bir Türk, o bir Alparslan,
o bir Bozkurt, O bir Başbuğ olmuştu.
Yürüdü ardına bakmadan. Tek başına kalsa da bayrağı göndere çekmek
üzere yola çıkmıştı. Zaman olmuş terkedilmiş, zaman olmuş ihanete
uğramıştı. Ama o hiç kimseyi terketmemişti. Hele Türk Milletini,
asla. Söylediği her söz, kıldığı her namaz, tuttuğu her oruçta,
yakardığı her dua'da Türk vardı. En çok da Allah'a , o'nu bir Türk
yarattığı için, şükrederdi. Yüce Allah, rehberimiz olan Kutlu Kitap'da,
Milletleri ayrı ayrı yarattığını buyurur. Bu yüzden de farklı milletlerin
ayrı, aynı kandan milletin de beraber yaşamasını savunmuş ve hayatı
boyunca da mensubu olmakla gururlandığı Türk ırkının bir ve beraber
olmasına çalışmıştır. Kimi soysuzlar, kimi hainler ona ırkçılık
gibi insanlık düşmanı bir yakıştırma yapmaya çalıştılar. Halbuki
20. yüzyılın ilk Bozkurtdu Atatürk 'ün 'Türk(lüğünle) öğün, Türk(gibi)
çalış, Türk(lüğüne) güven' vecizesinde anlamını bulan Türkçülüğün,
'her şey Türk için, Türke göre, Türk tarafından' tarifi ile tıpa
tıp aynı olduğunu görmezden gelmek ihanetlerin en büyüğü idi. Bu
ihanetler, nereden gelirse gelsin, ister devletin tepesindekilerden,
ister ruhlarını ve vicdanlarını yabancı izmlere kiraya verenlerden
gelsin, o asla yılmadı, emrindeki kervan daima yürüdü. Bir kere
yükselen bayrağın bir daha inmeyeceğini en iyi bilenlerdendi. Çünkü
o bir bozkurt, o bir hilal, o bir bayrak, o bir başbuğ idi.
O'nun gibisi bir daha olmayacak mı? Olacak, olmalı. Milletlerin
büyüklüğü buradadır. Büyük liderler yetiştiren milletler, büyük
milletdir. Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in davasına sahip olmak ve onun
yüce ideallerini taşımak demek, onun fikirlerini daha ilerilere
götürmekle olur. Ve onun en çok önem verdiği, birlik ve beraberliğin
muhafaza edilmesi, dirliğin ancak böylelikle kurulabileceği gerçeğine
uymakla, onun fikirlerine sahip çıkmış, onu yaşatmış oluruz. Türkeş
idealinin ülkücüleri, onun bu prensibine sıkı sıkıya bağlıdır.
İnsanlar vardır, ölür, insanlar vardır Hak'ka yürür. Başbuğ Alparslan
TÜRKEŞ Hak'ka yürüdü. Sanılmasın ki, yüreğimizde tutuşturduğu alev
küllendi. Yetiştirdiği milyonlarca ülkücü, o kara günde, o yıkılası
Nisanda, tek yürek oldu, yeniden doğdu. Milyonlarca Bozkurt o gün,
tek bilek, tek beyin, tek kalem oldu ve şu satırları beyinleri ile
birlikte, açılan anı defterine, asla silinemeyecek şekilde kazıdı.
'Rahat uyu Başbuğum. Emanet'ini bir namus belleyip koruyacağız.
Senden aldığımız bayrağı işaret buyurduğun yere mutlaka ve mutlaka
asacağız.'
Başbuğlar ölmez, Çiçi-Yabgu, Mete Han, Bilge Kağan, Alparslan, Fatih,
Atatürk, Atsız, Elçibeğ, ve daha niceleri. Hiç biri ölmedi. Son
Başbuğ TÜRKEŞ. O bir İnsan, o bir Hilal, o bir Bayrak, o bir Bozkurt,
o bir Lider, o bir Güneş, o bir Başbuğ idi.
M. HANİFİ ÇELEBİOĞLU
|