| TÜRKEŞ'İN
ARDINDAN |
|
SAMİ
KOHEN
|
Dün
görkemli bir cenaze töreni ile toprağa verilen MHP lideri
Alparslan Türkeş, Türk siyasî tarihine farklı dönemlerde
değişik düşünce ve tutumları ile damgasını vuran, karizmatik
ve etkin bir politikacı olarak geçecektir. 1940'ların
ve 1950'lerin Turancısı ve radikali, 1960'ların darbecisi
ve devrimcisi Başbuğ, 1970'lerden sonra ve özellikle
son yıllarda Türk siyasal yaşamında, "akil adam"
(wise man) mertebesine ulaştı. Kavgaların ve kargaşanın
hâkim olduğu bir ortamda Türkeş sağduyunun, hoşgörünün,
uzlaşmanın güçlü bir sesi oldu. Her türlü aşırılığa
ve özellikle şiddete karşı çıktı. Siyaset yelpazesinde
partisini merkez sağ çizgiye oturttu. Bu arada Atatürkçülüğü
ve özellikle lâikliği büyük bir inançla savunmaya devam
etti.
Alparslan Türkeş'in vefatı, kuşkusuz partisi için olduğu
kadar Türkiye için de büyük bir kayıptır. Bu kritik
dönemde onun temsil ettiği uzlaşma ve sağduyuyu ve aynı
zamanda modern Cumhuriyet'in temel ilkelerini savunan
bu çaptaki bir siyaset adamının yok olması, gerçekten
önemli bir boşluk yaratıyor. Dileğimiz bu boşluğun da
çeşitli eğilimli politikacılar arasında yeni tartışma
ve sürtüşme kaynağı olmaması, aksine onun son zamanlarda
ısrarla savunduğu görüşlerin ve politikaların bir miras
sayılması ve de özellikle yandaşlarının onun izinde
yürümeye devam etmesidir... Türkeş son yıllarda değişen
dünya koşullarına paralel, çağdaş yeni stratejiler oluşturmuştu.
Her türlü bağnazlığa ve ırkçılığa karşı çıkıyordu. Uluslar
arası plâtformda eski düşmanlıkların, kin ve nefretin
terk edilerek yeni dostluk sayfalarının açılmasını öneriyordu.
Ekonomide özelleştirmeyi ve serbest piyasa kurallarını
savunuyordu... Batıda bazıları, Başbuğ'u hâlâ bir "Führer"
olarak anımsıyor. ("Le Monde"un önceki günkü
yazısı buna örnektir) Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkeş'in
görüşlerinde ve davranışlarında büyük bir evrim gerçekleşmiştir.
Fransa'da Le Pen -ve diğer Avrupa ülkelerinde benzerleri
- ırkçı düşünceleri dile getirirken, Türkeş'in tam aksine
çeşitli ırk, din ve kültürlere sahip insanların aynı
ulusal ülküler etrafında birleşmesinin mümkün olduğunu
söylüyor, ayırımcılığa karşı entegrasyonu savunuyordu.
Başbuğ'un sadece ırk veya din farkı nedeni ile değil,
ideolojik farklılıklar yüzünden de karşılıklı vuruşmalara
karşı çıktığı unutulmamalıdır. Türk solunun önde gelenlerinin
-ve hatta bizzat merkez çizgiye gelen eski Marksist
devrimcilerin -dahi, bugün Alparslan Türkeş'in ölümünün
ardından, övücü beyanlarda bulunmaları veya onun bu
niteliğini vurgulayan makaleler yazmaları, çok anlamlıdır...
Dış dünya da bu örneği gözden kaçırmamalıdır. Türkeş
ile Aralık 1995'te, seçim kampanyası sırasında hazırladığım
"Partiler dış politikaya nasıl bakıyorlar"
başlıklı yazı dizisi için bir söyleşi yapmıştım. Görüştüğümüz
konuların çoğu bugün de aynı tazeliği koruduğu için,
o zaman MHP liderinin söylediklerini burada anımsatmakta
yarar vardır.
Türkeş, 21'inci yüzyılın bir "Türk asrı" olması
için çalışmak gerektiğini, bunun da akılcı politikalar
izlemekle mümkün olduğunu söylüyordu. "Bu amaçla
Türkiye'nin ABD, AB ve Rusya ile dengeli ilişkiler kurması
gerekir" diyen Türkeş, şu görüşleri ortaya koyuyordu:
"ABD ile ilişkiler, dış politikamızın hedefi olmalıdır.
ABD'nin dostluğu ve desteği, büyük önem taşıyor. Gümrük
Birliği'nin gerçekleşmesi zorunludur. Bu süreç içinde
bazı pürüzler çıkabilir. Ama bunlar bu süreç içinde
halledilebilir. Türkiye'nin İsrail ile ilişkide bulunması,
çıkarları gereğidir. İsrail Orta Doğu'da, Türkiye'nin
doğal müttefiki konumundadır. Türkiye Ermenistan ile
ilişkilerini normalleştirmelidir. Bu Kafkasya'nın istikrarı
ve Azerbaycan'ın Ermeni işgalinden kurtulması açısından
önemlidir. Rusya ile gerçekçi bir politika izlemeli.
Orta Asya'da ve Kafkasya'da Ruslarla birlikte çalışmak
mümkün..." Türkeş'e bu görüşlerle, parti tabanını
oluşturanların ve yandaşlarının bir kısmının tavrı arasında
farklılık -veya çelişki- olup olmadığını sorduğumda
şu yanıtı vermişti : "Bu çelişki, bazı kışkırtmaların
sonucu olabilir... Ama biz onları hep uyarıyoruz, onlara
esas tutumumuzu anlatmaya çalışıyoruz"...
Ne yazık ki bunları anlatacak bir Alparslan Türkeş yok
artık. Şimdi kendi yandaşları gibi, tüm politikacılar,
onun anlatmaya çalıştıklarının ışığında, yollarını belirlemek
zorundadır.
|