BALKANLARDA TÜRK KÜLTÜRÜ ve EDEBİYATI

                                                                                                                                            Mine GÜLER

Yaşamın tüm öğeleri insani ve yaradılışa hastır ve ‘Biz sizleri kavim kavim yarattık.’ Sözü her kavmin birbirinden farklı olduğunun maneviyatımızca tasdiklenişidir.  İşte bu yaradılış özgünlüğündeki farklılıklar karşımıza kültür olarak çıkmaktadır. Kültür öz itibari ile yaratılan kavme özgü yaşayış biçimidir. Yaşayışımızın temelini oluşturan dil kültürün bir yansıması, anlatılışı ve aktarılışıdır.  İşte bu aktarılış kültürün dilde şekil bulması ile edebiyatı oluşturmaktadır.

Eskiden her millet kendi içinde kendi kültürü ile harmanlanırken milletlerin birbirini kolayca görüp etkilenmesi güç iken, görünüş itibari ile dahi farklılıklar giyim kuşam daha ilk bakışta görünürken, günümüzde teknolojinin gelişmesi ile bir cam ekrana tüm dünya sığmaktadır.  Bu şekilde küçük bir misal olarak moda denen akım ile neredeyse kültürler ilk aşama olan giyim kuşam ile aşılmış milletler kültür izlerini pek fazla taşıyamamaya başlamıştır. Kültürler birbirlerinden esinlenmiş etkilenmiştir, çoğu da maalesef ki baskı ve yozlaştırmaya maruz kalmıştır. Öyle ki zaman birçok etki ile kültürleri asıl halinden uzaklaştırmıştır. Bunları göz önünde bulundurur isek bu günümüz itibari ile bir milletin kültürünü öğrenmek için geçmişe yolculuk yapmamız gerekmektedir, dünya akımlarından etkilenmemiş eski eserleri inceleyerek bir yorum yapmamız gerekmektedir. En saf özelliklere ancak tarih sayfaları arasından ulaşabiliriz.

Türkler; aynı kökten dünyanın yedi bir yanına salınan, ayrı topraklarda kalan ama özde tek gök sancağın altında bir duyguda buluşan, zengin bir kültür medeniyetidir. Balkanlardaki Türkler ise bu kültür abidesi milletin Balkanlara salınmış dallarıdır. Balkanlar diye adlandırılan coğrafi bölge, Türk kültürünün mührünü vurduğu önemli bir bölgedir. Tarihin ilk devirlerinden itibaren kuzeyden ve güneyden gelen Türk toplulukları, Balkanlar’ın değişik bölgelerine yerleşmişlerdir. Bu yerleşme günümüz Avrupa dünyasının  biçimlenmesine ve bugünkü coğrafi düzene girmesine etki eder. Adeta kıymetli bir maden filizi gibi Hun, Bulgar, Uz, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri Balkanlar’a yerleşmiş; Balkanlar’daki Türk nüfusu hızla artarak bölge bir Türk yurdu haline dönüşmüştür. Bu dönüşümü bir örnek ile açıklar isek; “Balkan” kelimesi başta olmak üzere bu bölgedeki birçok yer adının da Türkçe olduğu gerçeği kültürün yansıdığı dilin bize aktardığı bir gerçek olacaktır, bu da Türk Kültürü’nün hâkim halde olmasıdır.  Yüzyıllar süren Türk hâkimiyetinde, Balkanlar’da mimari eserlerin inşası ve şehirlerin kurulup canlandırılması gibi pek çok faaliyet dikkati çeker. Günümüzde de, yıllarca yaşanan badirelere rağmen, bu maddi kültür ürünlerinden dikkat çekici bir bölümü varlığını devam ettirmektedir. Zamanın getirdiği hâkimiyet akışına değinirsek; Balkanlar’da beş asırdan fazla süren Osmanlı döneminde, fethin ilk yıllarından itibaren sistemli bir iskân politikası yürütülmüştür. Anadolu’nun değişik bölgelerinde özellikle Konya, Karaman, Aydın ve Maraş aşiretlerinin zorunlu iskâna tabi tutulmasıyla bölge kısa zamanda Türkleşmiş ve İslamlaşmıştır.[1] Ancak asıl önemli olan, Balkanlar’da yüzyıllarca hayatiyetini devam ettiren kültürel birikimdir. Bu birikim kendini edebiyata taşımış ve zengin eserler miras bırakmıştır. Bölgenin sahip olduğu askerî, ticarî, ekonomik, kültürel ve sosyal önemden dolayı Osmanlılar Balkanlar’da yoğun bir imar faaliyeti yürütmüşlerdir. Mevcut şehirler yeni bir anlayışla imar ve ihya edilirken, yeni şehirler ve yerleşim yerleri de kurulmuştur. Şehirlerde, bir cami etrafında gelişen külliye yapıları, şehrin fizikî yapısına yön vermiştir. Şehir merkezlerinde, cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe gibi dinî; han, bedesten, arasta, ve çarşı gibi ticarî; imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve kulesi gibi sosyal; mektep, medrese ve kütüphane gibi eğitim; kale, kule-ocak, burç ve tabyalar gibi askerî yapılar inşa etmek suretiyle, Türk şehir dokusu anlayışı bölgeye hâkim kılınmıştır. Bu suretle bölgeye yeni bir yaşama tarzı, hayat ve medeniyet getirilmiştir. Değerli araştırmacı ve mimar merhum Ekrem Hakkı AYVERDİ’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü arşivi belgelerine dayanarak kaleme aldığı “Avrupa’da Osmanlı Mimarisi” adlı dört ciltten oluşan külliyatında, Balkanlar’da beş asırdan fazla Türk hâkimiyeti döneminde 15.787 mimarî değeri olan yapının inşa edildiğini ortaya koymuştur. Bir de buna araştırılmamış veya kayıp vakıf kayıtlarındaki eserleri ilâve edecek olursak bu sayının daha da artması mümkündür. Bu eserlerden günümüze kadar ayakta kalabilenlerin sayısı takriben sadece % 10’dur. Bu yapıların Balkanlar’da mevcut ülkelere ve kullanım amaçlarına göre dağılımı şu şekildedir:

Arnavutluk’ta arşivlerde kaydı geçen toplam 1015 yapıdan, 664’ü dinî (cami-mescit, tekke, türbe), 139’u eğitim (medrese, mektep, kütüphane), 76’sı sosyal (imaret, hamam, köprü, çeşme, saat kulesi, konak-saray), 123’ü ticarî (han, kervansaray, bedesten) ve 13’ü askerî (kale, kule-ocak) yapıları olarak inşa edilmiştir. Günümüzde ise kısmen veya tamamen ayakta olan yapıların sayısı takribi olarak 110 yapıyı geçmemektedir. Malumunuz, Arnavutluk’ta katı komünist döneminde, gerek Hristiyan ve gerekse Türk-İslâm yapılarına karşı sistematik bir tahribat olmuştur. Ayakta kalabilen örnekler farklı amaçlar için kullanılmak üzere korunabilmişlerdir.[2]

Bosna-Hersek’te toplam 3560 vakıf eserinin arşiv belgelerinde kaydı geçtiği bilinmektedir. Bunlardan 1392’si dinî, 960’ı eğitim, 373’ü sosyal, 636’sı ticarî ve 199’u askerî yapılardır. Burada Türk eserlerine karşı saldırı Avusturya işgaliyle başlamıştır. Nitekim 1717-1738 yılları arasında Saraybosna’yı işgal eden Avusturyalılar sadece bir gecede şehirde mevcut 177 camiden 120’sini ateşe vermişlerdir.[3] Bosna-Hersek’te Türk eserlerine karşı tahribat krallık ve komünist dönemi Yugoslavya’sında da devam etmiştir. Ancak, son 1992-1995 yılları arasındaki savaşta, Sırp ve Hırvat güçleri tarafından mevcut 1000’e yakın yapıdan 860’ı kısmen veya tamamen tahrip edildiği bilinmektedir. Foça Alaca Camii, Banjaluka’da Ferhadiye ve Arnavudiye Camileri, Mostar Köprüsü gibi yapılar sadece birkaç örnekten biridir.

Bulgaristan’da arşiv kayıtlarında 3339 vakıf eserimizin ismi geçmektedir. Kullanım amacına göre yapıların dağılımı 2557 dinî, 419’u eğitim, 221’i sosyal, 136’sı ticarî ve 6’sı askerîdir. Bunlardan günümüze kadar takribî olarak 130’a yakın yapının ayakta olduğu tahmin edilmektedir. Burada da Türk eserlerine karşı gözle görünür bir tahribat olmuştur. Ayakta kalabilenler, şehir merkezindeki gözde yapılar ve Türk Müslüman soydaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdeki yapılardır.[4]

Hırvatistan’da arşivlerde kaydı geçen toplam 187 yapı ismi bulunmaktadır. Bunlardan kullanım amacına göre, 111’i dinî, 25’i eğitim, 20’si sosyal, 17’si ticarî ve 14’ü askerî yapılardır. Günümüzde bu yapılardan sadece 50 yapının izlerini bulabilmek mümkündür. Burada da Avusturya’nın Türk eserlerine karşı başlattığı temizlik hareketinin tamamen uygulandığını görüyoruz.[5]

Kosova’da arşiv kayıtlarında toplam 361 vakıf eserinin ismi geçmektedir. Bunlardan 248’i dinî, 41’i eğitim, 27’si sosyal, 422’si ticarî ve 3’ü askerî yapılardır. Günümüzde ayakta kalan yapıların sayısı 70’dir. Son 1999’daki Sırp işgalinde kısmen tahrip olan yapıların sayısı 30’dur.[6]

Macaristan’da arşiv kayıtlarında toplam 724 yapının ismi geçmektedir. Bunlardan 352’si dini, 127’si eğitim, 179’u sosyal, 31’i ticarî ve 35’i askerî yapılardır. Günümüzde kısmen veya tamamen ayakta olan yapı sayısı 28’dir. Ayakta olan cami örneklerinden bir kısmı müze, birkaçı kiliseye dönüştürülmüş, geriye kalanları da farklı amaçlar için kullanılmaktadır.[7]

Makedonya’da arşiv kayıtlarına dayanarak 1411 yapının inşa edildiği tespit edilmiştir. Bu eserlerden 884’ü dinî, 208’i eğitim, 221’i sosyal, 75’i ticarî ve 23’ü askerî yapılardır. Makedonya’da Osmanlı idaresinin çekilmesinden sonra özellikle şehir varoşları ile köylerde eski vakıf eserlerin yerine yeni vakıf eserleri inşa edilmiştir. Günümüzde bunlardan ayakta kalabilen vakıf eserlerin sayısı 667’dir. Bu verdiğimiz rakamlar da bizlere Balkanlar’da Türk vakıf eserlerinin en iyi korunan Balkan ülkelerinden biri Makedonya ve Bosna-Hersek olduğu anlaşılmaktadır.[8]

Romanya ile ilgili arşiv belgelerinde toplam 291 vakıf eserinin ismi geçmektedir. Yapıların kullanım amaçlarına göre dağılımı, 179’u dinî, 48’i eğitim, 32’si sosyal, 20’si ticarî ve 12’si askerî yapılardır. Bu eserlerde günümüzde sadece 50’ye yakın yapı gelebilmiştir. Burada ayakta kalabilmiş Türk eserlerinin çoğu Köstence, İsahakça ve Mecitli, Babadağ ve Tulça bölgelerindedir.[9]

Sırbistan ve Karadağ’da ise, arşiv belgelerine dayanarak toplam 1098 vakıf eserinin ismi geçmektedir. Yapıların kullanım amacına göre dağılımı 580’i dinî, 193’ü eğitim, 199’u sosyal, 103’ü ticarî ve 23’ü askerî olarak inşa edilmiştir. TTK adına 2005 yılında yaptığımız envanter çalışmasında Sırbistan’da sadece 86 yapı ayakta kalabilmiştir. Ayakta olan yapıların çoğu Sancak bölgesinde Novi Pazar, Sjenica ve Tutin’de, Kardağ Cumhuriyeti’nde de Podgoriça, Bar ve Rojaj şehirlerindedir. Sırbistan’da Türk eserlerinin mevcut durumu ise yok denecek kadar azdır. Belgrat ve Niş gibi merkezlerde göstermelik olarak 5-6 eser ayakta kalabilmiştir.[10]

Yunanistan’da Türk eserleriyle ilgili ismi geçmektedir. Yapıların kullanımı amaçlarına göre dağılımı, 2673’ü dinî, 504’ü eğitim, 391’i sosyal, 181’i ticarî 22’si askerî yapılardır. Bunlardan günümüze gelebilen yapıların sayısı 300 civarındadır. Ayakta kalabilen yapıların çoğu Türklerin yoğun olduğu Batı Trakya ve Adalar bölgeleridir.[11]

Balkanlarda Türk eserlerinin durumuna genel olarak baktığımızda, Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’daki yapılar, diğer Balkan ülkelerine nispetle daha iyi korunmuş ve bakımlı olduklarını söyleyebiliriz. Balkanlar’da Türk ve Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’da Türk eserleri kısmi de olsa korunabilmiştir. Türkler’ in ve Müslümanların azınlıkta kaldığı veya tamamen terk ettikleri Sırbistan, Macaristan, Bulgaristan, Karadağ ve Hırvatistan gibi ülkelerde bulunan Türk eserlerindeki tahribat büyük boyuttadır. Bu ülkelerdeki Türk eserleri ya bakımsız ya da kendi hallerine terkedilmiş durumdadırlar. Burada ayakta kalabilen bir kısım eser de sahipsiz kaldığı için farklı amaçlarla kullanılmaktadır. Buna örnek olarak, Bulgaristan’da Sofya’da Mahmut Paşa Camii başlangıçta kilise, şimdi müze; Macaristan’da Peç’te Kasım Paşa ve Zigetvar’da Ali Paşa camileri kilise; Yunanistan Kavala’da Süleyman Şah Camii, Girit Adasında Kandilli (Heraklia)’da Melek Ahmet Paşa Camii ve Resmo’da Hünkâr Camii kilise olarak kullanılmaktadır. Bölgede 1913’te Türk hâkimiyetinin çekilmesinden sonra, Türk yapılarının büyük bir kısmı zamanla yıkılıp ortadan kaldırılmış; bir kısmı birkaç duvar parçası veya harabe halinde, çok az bir kısmı da eski orijinal veya tamiratlarda değişerek günümüze ulaşabilmiştir. Yapıların büyük bir kısmı yok olmasında değişik tarihlerde vuku bulunan savaşların, yangın ve deprem gibi tabii afetlerin yanı sıra tarihi mirasa sahip çıkması gereken kurum, kuruluş ve kişilerin bilinçsizliğinin de rolü vardır. En önemli sebep ise, Balkan ülkelerindeki yönetimlerin şehir görüntüsünü Osmanlı varlığı ve kültürüne ait yapılardan “temizlemek” maksadıyla şehir imar plânlarının bahane ederek giriştikleri kasıtlı tutumlardır. Balkanlarda Türk eserleri, Türklerin haklı olarak iftihar kaynağı olmanın yanı sıra, aynı zamanda bölgede yaşayan insanların ve insanlığın ortak mirası ve zenginliğidir.

Kültürün aktarılışının aktif kolu olan dilin, eser olarak nesillere ışık tuttuğu Türk edebiyatının bu coğrafyadaki etkisi Türkler Balkanlara ve orta Avrupa ya Osmanlılardan asırlarca önce gelip buraları yurt tutmasıyla başlamıştır diyebiliriz. Bunlara örnek olarak 5.yy Batı Hunlar, 9-11 asırlar da gelen Uzlar, Peçenekler, Ongurlar, Bulgarlar, Kumanlar, Gagavuzlar, Vardarlar sayılabilir. Bu gruplar doğal olarak Selçukluya ve Osmanlıya katılmışlardır. Türklerin Balkanlarla ilişkileri bu dönemlerde varlık göstermiştir. Bölgede Müslüman toplulukların oluşumu da bu dönemde başlamıştır. Özellikle II. Keykubat döneminde Bizans ile iyi ilişkiler kurulmuş, Dobruca bölgesine Sarı Saltuklu Türkmenleri yerleştirilmiştir.’’ Saltukname’’ adlı ünlü eser de bu bölgedeki yapılan çalışmaları kapsamaktadır.  Türklerin Balkanlara hâkimiyeti Kosova savaşı (1389) sonrasında 14.yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Balkanlar’da Türk Edebiyatı da ününe bu tarihten sonra başlar. 15.yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal alanda da önemli olduğu bir dönemdir. Bu dönem dolayısıyla edebiyatta da önemlidir, adeta balkanlarda bir Türk esintisi hâkimdir. Böylece Balkanlar kendilerini Anadolu’da gelişip yeniden şekillenen Türk edebiyatının içinde bulmuştur.[12] Balkanlar’a gelen âşıklar sazını ve bağlı bulundukları âşıklık geleneğini de taşıyarak buralara yaymışlardır. Âşıklık geleneği özellikle Müslümanlar arasında kabul görerek Balkanlarda Balkan kültürüyle yeniden  yapılanmıştır. Çeşitli tarikatlara bağlı dervişler, şeyhler gelerek tekkeler kurmuşlardır. Şehirlerde medreseler kurulmuştur. Medreselerde, tekkelerde yetişenler; Balkan divan edebiyatının ve Balkan Türk  tekke edebiyatının temellerini atmışlardır. Hatta Balkanlarda doğmuş birçok şair de İstanbul’a giderek şöhret olmuşlardır. Bu etkilerin ışığında yansıyan gerçekler ile söylenebilir ki 14.ve 18. yüzyıllar arasında Balkan halkları dil ve dinlerini değiştirmeden Türk usulü yaşamışlardır. Bu aleni bir Türk etkisidir, azınlık olarak görülüp yozlaştırılmaya çalışılan bir ırkın ahfadının özüne olan bağlılığının taşıp etrafını sarmasıdır.

Kültür kaynaklarının Orta Asya’dan Anadolu’ya Anadolu’dan Balkanlara uzanan çağlar boyu devam eden süreçte Balkan Türk Edebiyatı’nı göz ardı edilemeyecek şekilde şekillendirici bir etkisi vardır. Bahsettiğimiz gibi zaman yaşam gelişimin etkisinin yanı sıra İslamiyet’in kabulü kültür köklerini bugünkü dallarına taşıyan daha büyük bir etki oluşturmuştur, adeta şekillendirmiştir. Türklerin  İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra dünya görüşü ve yaşama biçimlerinde görülen  değişikliler edebiyatlarına da yansımıştır. 10.yüzyıldan başlayarak  İslam kültürü ve Arap, Fars edebiyatlarının etkisiyle Türk edebiyatı yeni konular ve anlatım biçimleri kazanarak yeniden şekillenmeye başlamıştır. 13. yüzyılda Türk şiiri nazım şekli ve vezin, tercüme ve konu olmak üzere dört kolda etki ile gelişmiştir.  Anadolu’da yeni bir  kültür senteziyle oluşan Türk edebiyatı aynı kültür kaynaklarından beslenmelerine rağmen, bu ortak malzemenin çevrelere farklı yansıması nedeniyle divan, âşık, dini-tasavvufi ve anonim edebiyat olmak üzere dört ayrı disipline ayrılmıştır.[13]

Bu akımlar yerleşim ve akabindeki kültür yaygınlaştırmaları, Balkan Türk edebiyatı, tarihsel açıdan bir geleneğin devamıdır. Türklerin, Balkanlara egemen olmalarıyla başlayan siyasal bütünleşme sonrası kültür kurumlarının işlemesiyle kültürel bütünleşme sağlamıştır. Bunun sonucu olarak halk, divan ve tekke edebiyatı  Balkanlarda İstanbul’a paralel olarak devam etmiştir. Balkanlar; Anadolu’daki Türk edebiyatında da gelişme ve yenileşmelere sahne olmuştur. Selanik’te çıkan Genç Kalemler Dergisi’nin yanı sıra siyasal yönü ağır basan birçok Türkçe dergi çıkmıştır.[14] Bu bir yerleşim varoluş ve kendileştirmedir.

Tüm bunların ardına günümüze yaklaşan dönemler parlayan yıldızımızı köreltmeye yönelik mihrapların etkisine maruz kalma durumunu Balkanlarda da göstermiştir. Emine IŞINSU’nun ‘Azap Toprakları’ adlı eserinde de balkanlardaki Türklerin maruz kaldıkları durumu hikâyeleştirerek aslında oradaki kültürü genel bir bakışla bu günün edebiyatına da yansıtmıştır.19.yüzyılda Balkanları da etkisi  altına alan  milliyetçilik ve batılılaşma akımları sonucunda Balkanlardaki Türk halk kültürü etkisi yavaş yavaş azalmaya başlamıştır. Maalesef ki Balkan Türk dünyası 20.yüzyılın ilk yarısında siyasal açıdan büyük bir çözülüşü, dağınıklığı, kopukluğu yaşamıştır. Bu olumsuzluklar doğal olarak Türk halk kültürünü de etkilemiştir. Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesi üzerine Türkler başka sistemler başka bayraklar altında yaşamak gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı’nın Balkanlar’dan  çekilmesinden sonra bu topraklarda kalan Türklerin eğitim ve kültür yaşamında bir duraksama olmuş, Türk okulları kapatılmış, Türkler; ana dilini evinin dışında kullanamaz hale gelmiştir. Bu sancılı dönemde Türkiye Türkleriyle Balkan Türk dünyası arasında doğal ve temel bağ olan Türkçe ve Türk kültürü büyük baskılarla karşı karşıya kalmıştır ama varlığı milli yaratılışın baskın olması haliyle bugüne kadar sürmüştür. Birinci  Dünya Savaşı sonrası Balkanları saran ideolojik akımlar, edebiyatı da etkilemiştir. Balkanlarda Türkler bir yandan geleneksel edebiyatı sürdürürken öte yandan da yenilik arayışına başlamışlardır.  Önceleri Tanzimat sonrası edebiyattan etkilenmişler, sonraları milli yatkınlık ile siyasal ideolojilerine daha yakın buldukları Türk  sanatçılarını benimsemişlerdir. Kendi yayın kuruluşlarında özgün eserler vermeğe başlamışlardır.  Bağlı bulundukları topraklardaki edebiyatlardan gerek ideolojik gerekse estetik yönden etkilenmişlerdir ve de baskın kültür yapısının etkisini de günümüze değin o coğrafyada sürdürmüştürler.

Günümüzde baktığımızda, parlayan Türk etkisinin devamı niteliğinde Balkan Türkçesi kültür ve edebiyat dili olarak hızla gelişmektedir. Aydınlar kültür yaşamına öncülük etmektedir. Balkan Türk şiiri doğrudan hiçbir edebiyat akımına bağlanmadan, şekil ve üslup kaygısından uzak bir şekilde gelişmektedir. Şairler yaratma  gücünü gelenekten alırken geleneksel sanat ve halk yaratıcılığından da esinlenerek, köklerden  kopmadan eski ile yeni arasında köprü kurmağa çalışmışlardır. Eserlerde halk türkülerinden halk arasında yaşayan örf ve adetlerden esinlenirken,  Daha sonraları sözlü gelenekteki şiir ile modern şiir arasında başarılı bir bağ kurmağa başlamışlardır. Kimi şairler önceleri doğaya özel gözle bakarak onu çeşitli renklerle tasvir etmişler kimi şairler de bilinçdışı konu ve  düşle bağ kurarak gerçek üstücülüğe  kayarak, toplumcu şiiri dışlayarak bireyci eğitim göstermişlerdir.

Genel bir yorum getirebilirsek her ne kadar özgün ve geçmişe bağlılık esas kalsa da başta bahsettiğimiz gibi etkilerle günümüze kadar şekillenen bir kültür ve yansıması olan eserler ile karşılaşmamız mümkündür. Balkan Türk Edebiyatında eskiden beri yer yer bir dış kaynak faktörü bulunmaktadır. Bunların gölgesinde, Balkan Türk  şiirinin bugünkü durumuna baktığımızda tek renkli tek boyutlu bir şiirle karşılaşmıyoruz. İkinci Dünya savaşı sonrası ideolojilerle Balkan edebiyatı politize olmuş, büyük ölçüde politik düşüncelerin güdümüne girmiş, sloganlaşmış bir şiire sahip olmuştur. Şiir sanatının baş düşmanı olan hitabet şiire egemen olmuştur. Daha sonraları politik ideallerin  yerini politik kaygılar almağa başlamıştır. Günümüzde ise konudan, içerikten çok şiirsel yapı önem kazanmağa başlamıştır. Sanatçılar günümüzde çeşitli yollardan yürümeyi tercih etmektedirler. Bunların başında Türk şiirinde gelenek anlayışı gelir. Geleneği her sanatçı farklı açıdan değerlendirmektedir. Türk şiir tarihini bir bütün olarak değerlendirip, bunu gelenek olarak alanların yanı sıra yalnızca bir dönemine veya belli isimlere yaslanmayı seçenler de vardır. Bir kısım şairler de Türk şiir geleneğinin bütünüyle dışında kalmışlardır. Şiirsel anlatımda iki zıt tavır görülür. Genelde günümüz şairleri anlatımcı şiirden uzak durmakta ve imge yoğunluğuna dayanan şiir anlayışına bağlı kalmaktadırlar. Bir kısım şiar de iki yolu birleştirmeğe çalmaktadırlar.

Balkan Türk Şiiri çeşitli eğilimleri içinde barındırsa da başlangıçta olduğu gibi bu gün de belli ortak noktalara özelliklere sahiptir. Onlar geçmiş şiiri, şiir birikimine geleneğe en azından onu bilme, tanıma zorunluluğu temelinde olsa da sahip çıkmıştır; tarihten geleceğe fırlatılan bir ok misalidir.

Edebiyatta temel türlerden biri olan şiir, Balkan Türk edebiyatının çok önemli bir yeri olan, gelenek oluşturan divan, tekke edebiyatları aslında şiir edebiyatlarıdır. Batıya yönelince hikâye ve roman ayrı bir önem kazanır, fakat şiir daima ön planda yer almıştır. Yalnız edebiyatta işlenen konulara baktığımızda, Halk inançlarından yararlanıldığı açık ve Türk edebiyatının etkisi belirgindir.

Sonuç olarak bakacak olursak; Balkan  Türk edebiyatı, Türk edebiyatının yanı sıra Balkanlar’daki ulus ve halkların  edebiyatlarından da yararlanarak beslenmiştir. Türk edebiyatıyla, Balkan edebiyatlarının bir sentezidir. Tabi övünülmesi gerekir ki bu edebiyat dil ve ifade imkânları itibariyle Türkçe ’dir. Ama unutulmamalıdır ki Balkanlar’da boy verip Balkan ülkelerinin havası içinde yetişip gelişmiştir. Bu edebiyatlar konu ve olaylara bakış açısından yaşadıkları ülkelerin özelliklerini yansıtmaktadır. Bu nedenle Balkanlar’daki Türk edebiyatları bir  yandan tarihi geleneğimizden  yararlanırken diğer yandan da çağdaş Balkan edebi faaliyetlerinden de etkilenmekte, Türk yoğunluğuyla birlikte bir sentezin sonucu da olmaktadır. Balkan Türk edebiyatçıları Balkan’daki kültür mozaiği ile Anadolu’dan taşınan dil, edebiyat, kimlik, kültür değerlerini eserlerinden yansıtıyorlardır. Kaynak zenginliğine rağmen, dilde pek çok sorun vardır. Dille ilgili en önemli sorun konuşulan fakat yazılmayan yerel  dil yerine yazılan fakat konuşulmayan yapay bir dille yazılmasıdır. İki dilli kimi zaman üç dilli   yaşama biçimi Balkan Türkçesinin her yönüyle gelişip edebiyat dili olmasını engellemektedir. Son yıllarda artan karşılıklı ilişkiler Balkan Türk dilinin gelişmesini sağlayacaktır. Balkan  Türk edebiyatının çeşitli kültür ve dillerle beslenmesi zenginliktir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki açının daralması dilin gelişmesini sağlayacaktır.[15]

 

 

Kültürün Balkanlardaki kolu, Türklük sazının bu coğrafyadaki teli olan Balkanlardaki Türk eserleri, Türklerin haklı olarak iftihar kaynağı olmanın yanı sıra, aynı zamanda bölgede yaşayan insanların ve insanlığın ortak mirası ve zenginliğidir. Elbette ki bu itibarla söz konusu eserlerin korunması, aslına uygun bir şekilde restore edilmesi ve kullanılması için öncelikle Türkiye ve Balkan ülkelerinin ilgili kurumlarının işbirliği içerisinde bulunmaları gerekmektedir.

 

 

 



[1] GÖKBİLGİN Tayyib, 15. ve 16. Asırlarda Edirne ve Paşaeli Livası, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Dergisi, s. 3, İstanbul 1952, s.158

[2] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.4, s.420

[3] ŞABANOVİÇ Hazim, Postanak i Razvoj Sarajevo, Sarajevo 1959, s. 28

[4] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.4, s.143

 

[5] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.4, s.420

 

[6] YÜKSEL Aydın,  Kosova’da Türk Eserleri, I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu, 26 Nisan 1989, Ankara 1992, s. 44-54

[7] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.1, s.271

[8] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.3, s.349

[9] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.1, s.68

[10] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.2, s.250

[11] AYVERDİ Ekrem Hakkı, Avrupada Osmanlı Mimarisi ,C.4, s.384

[12]  KAYA İ.Güven , Yugoslavya Türk Halk Yazınına Gerçekçi  Bir Bakış  , Piriştine , 1986, s.7

[13] HAFIZ Nimetullah , Yugoslavya’da Yayınlanan Kitapların Bibliyografyası, Sesler Dergisi, sayı 180, Üsküp,  1983, s.133-155

[14] KAYA  İ. Güven, Yugoslavya’da Türk Halkı Edebiyatı, İstanbul, 1993, s.7

 

[15] KAYA Fahri , Çağdaş Makedon Şairleri Antolojisi, Ankara, 1993, s.15-26


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter