BALKAN SAVAŞLARINA GİDEN SÜRECİN IŞIĞINDA GÜNÜMÜZÜ ALGILAMAK

Fatih OĞUZ

(Türkiye) Mahkum olmayı bekleyen bir suçlu.” (4 Temmuz 1919 İngiliz Lort Curzon)

Emperyalizmin politik yüzü İngiliz Lort Curzon’un ifadesinden anlaşılacağı gibi özellikle Fransız İhtilali ve Sanayi devrimi sonrası emperyal güce erişen ülkelerin uzun vadeli hedefi “Türklerin boyunduruğu altında olan halkları kurtarmak ve onları ekonomik-sosyal-politik kalkınma ile muasır seviyeye eriştirmek ve Batı medeniyetine yabancılar bahanesiyle” Türkleri Avrupa coğrafyasından, hatta Anadolu diyarından sürmek, dolaysıyla Türkleri en ağır cezalara mahkûm etmektir!

Kısa vadeli hedefleri neydi? Türklerle direkt karşı karşıya gelmeden dolaylı yollardan yıpratmak, çökertmek, çözmek ve diğer taraftan oluşacak boşluğu doldurabilecek başka güçlerin palazlanmaması için önlem almak.

Tüm bu hedef stratejisinin ilham ve itici gücü tarihsel ve ekonomik nedenlerden almaktadır.

Türkler tarih boyunca Avrupa coğrafyası üzerinde egemenlikler kurmuşlardır. Özellikle Batı Avrupa toplumların tarih hafızalarında Türkler tarihin seyrini değiştiren güç olarak yer alır. Büyük coğrafya alanlarda egemenlikleri olmasına rağmen, çıkış merkezleri olan bölgelerde kalıcı yerleşik birimler kuran Almanlar, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, İspanyollar, Yunanlar göç alışkanlıkları olmayan milletlerdi.

Lakin Türkler göç eden, farklı coğrafyalarda imparatorluklar kuran, o bölgelerde yaşayan topluluklarla veya toplumlarla beraber yeni kültürel fenomenler oluşturabilme özelliğe sahipti.

Bu kültürel fenomen sadece bir bölgeyi değil bütün coğrafyanın sosyolojisini, ekonomisini ve toplumsal psikolojisini derinden etkileyebilecek bir güce sahipti.

Yani Türkler değiştirebilme sürecinden ziyade kalıcı ve derinden etkilere sahip değişim sağlayabilen süreçlerin muhatabı olduklarını gördüler.

Bunun en bariz örneği Türklerin Avrupa’daki en büyük eseri olan Balkan gerçeğidir.

Osmanlı devleti diğer Türk egemenliklerden farklı bir iskan politikası izlemiştir. Avrupa’nın Güneydoğusu olan Rumeli bölgesinde Osmanlı devleti fetihler elde ettikçe bu çoğrafyada Osmanlı devlet geleneğinin kök salması için Anadolu’da göç hayatı yaşayan Türkleri yerleştirmiştir. Osmanlı kararlıydı ve bu coğrafyada yerleşik düzen kurmak istiyordu. Ki, Osmanlı devleti İmparatorluk tacını bu bölgede elde etti.

Asırlar boyu Asya’ya, Afrika’ya veya Avrupa giden güzergahlar hep bu bölge üzerinde kurulmuştur. Bu bölgede savaşlar, isyanlar, keşifler ve nice devletlerin kurulması gerçekleşmiştir. Dünya tarihine adını kazıyan Büyük İskender bu bölgeden çıkmıştır. Tüm bu tarihsel yoğunluğa sahip olmasına rağmen, Avrupalıların egemenliği altında olan bu bölge ancak Türklerin hakimiyetinde gerçek hüviyetine kavuşmuştur. Balkanlar, kıymeti bilinmeyen bir cevher iken ustanın (Türkler) elinde paha biçilmez bir kıymete dönüşmüştür.

Verimli ovalara, güçlü nehirlere, kale görevi gören sıradağlara, yarımada olması hasebiyle ticarete müsait liman şehirlere, üstte ve yeraltında bulunan zengin kaynaklara ve çeşitli tarım ürünlere sahip bu bölgeye Türkler “Balkan” diye ruh üflediler, kimlik verdiler.

Balkan ismi Türkçe olmasıyla birlikte Balkanlar Türklerin Avrupa’daki kader düğümüdür.

Tuna ovasına, Vardar ovasına, Yenice’ye, Mostar’a, Saraybosna’ya, Budin’e, Karadeniz’e, Üsküp’e, Niğbolu’ya, Belgrad’a, Resne’ye, Priştine’ye, Manastır’a, Sofya’ya, Meriç’e, Kırcaali’ye, Gümülçine’ye, Rodoplara, Selanik’e ve diğer kentlere, coğrafya özelliklerine yüklenen anlamlar, türküler, şiirler, ağıtlar, mimari yapıtlar, kısacası sosyal birimler incelendiğinde bu bölgenin Türkler tarafından “işgalci”, “sömürgeci” veya “kurtarıcı” zihinlerde değil vatan tasavvurunda derlendiğini göreceğiz.

“Balkan Türklüğü” denilmesinin sebebi bundandır. Balkanlar artık Türk vatanı olarak dünya sahnesinde yerini almıştır. Ayrıca gözardı edilmemesi gereken bir husus da, Balkanlar Türk vatanı olurken burada yaşayan farklı milletlerden, farklı inançlardan olan topluluklar ve toplumlar asimilasyon uygulamaların muhatabı olmamışlardır. Her devlette olduğu gibi idari, sosyal, stratejik ve ekonomik önlemlerin, uygulamaların ve usullerin olması gayet doğal ve zaruridir.

Emperyal güçler, tabiri caizse burnunun dibinde kalıcı bir Türk vatanın varlığından rahatsızlıklarını hiçbir zaman saklamadılar. Çünkü bu Türk vatanı olan yarımada bir yandan Viyana’ya, bir yandan Roma’ya bakarken diğer yandan Asya’ya ve Afrika’ya uzanan ticaret yolunun iki ana kolununa sahipti. Biri deniz yolu, diğeri kara yolu.

Batı Avrupa devletleri Türklere karşı sayısızca silahlı muharebelerde bulundular. Bu muharebelerde olağan durumlar yaşandı. Kimi zaman kazandılar, kimi zaman kaybettiler. Lakin Osmanlı Türk hakimiyetini zorlamalarına rağmen tamamen püskürtemedler.

Sonra diplomasi yolu üzerinden özellikle 18. asırdan itibaren “tek yönlü çıkara dayalı çifte standart” denklemeni kurdular. Osmanlı Türk İmparatorluğu ile dostluklar(!), ortak ticaret, stratejik ortaklık gibi kavramlar üzerinden denge oluşturdular.

Çünkü bunun paralelinde 17. asırdan itibaren olmak üzere özellikle 18. asırda Rusların Balkanlar, Boğazlar ve Kafkaslar üzerinden Avrupa’ya ve Akdeniz bölgesine doğru yayılmacı politikası artış gösterdi.

Reformlarını yerine getirmiş, ordusunu yenilemiş bir Rusya İmparatorluğu sadece Osmanlı İmparatorluğu için değil aynı zaman da Batı Avrupa devletleri için tehdit olmaya başladı.

Böyle bir gelişmenin karşısında hem Osmanlı Türk imparatorluğu, hem Batı Avrupa devletleri, hem de Rusya imparatorluğu arasında zaman zaman yoğun diplomasi trafiği yaşanmıştır. Bu diplomasi trafiğini verimli sonuçlandırabilmek için de Balkanlar adeta kozların paylaşıldığı bir konuma sahipti. Dini, kültür, lisan, ticaret, milliyet ve ortak tarih bakımından Balkandaki toplum ve topluluklar güçlü devletlerin direkt muhatabı olabiliyorlardı. Ruslar Sırpları ve Bulgarları, Avusturya-Macaristan Arnavutları Osmanlı Türk imparatorluğuna karşı kullanarak çıkarları doğrultusunda karar aldırtabiliyordu.

Bu yöntem emperyalist güçlerinin işine geldi. Kendilerini direkt işin içinde bulundurmadan Osmanlı Türk imparatorluğuna karşı Balkanlardaki gelişmeler sebebiyle kendi menfaatlerini sağlayabiliyorlardı.

Balkan milletlerine Fransız ihtilali sonrası Avrupa’da estirilen milli bilinç ve milli bağımsızlık rüzgarı ilişince Sırplar tarihteki “eski Sırp imparatorluğun”, Bulgarlar tarihteki “Bulgar imparatorluğu”, Yunanlar tarihteki “Yunan uygarlığın” hayallerini yüksek sesle dillendirmeye başladılar. Ve artık “zalim(!) Türklerin” hâkimiyetine son verilmesi konusunda farklı girişimleri oldu.

Batı Avrupa devletlerin ve Rusya imparatorluğun verdiği desteğe güvenen bu milletler Osmanlı Türk imparatorluğuna karşı isyanlara başvurmuştur lakin bu isyanlar çoğu zaman Osmanlı Türk imparatorluğun silahlı gücüne karşı başarı gösterememiştir. Osmanlı Türk imparatorluğunun Balkanlarda ciddi toprak kaybına uğraması demek bu coğrafyadan Türklerin kovulması demekti. Bu nihai hedefte buluşan emperyalist güçler çareyi her türlü entrika ve kışkırtma politikasıyla Balkanları “barut fıçısına” çevirmekte buldular. Bu entrika ve kışkırtma politikası “1912-13” yılları arasında yaşanan 1. ve 2. Balkan savaşları olarak meyve vermiştir. Sadece 1 yıl içerisinde 500 yıllık köklü bir gelenek ile Balkanlarda hakimiyet sahibi olan Osmanlı idaresinin büyük bir hezimete uğramasının verdiği travma bugünlerimize kadar uzanmaktadır. 90’lı yıllarda Yugoslavya savaşı ve halen Balkan ülkelerinde yaşanan krizler bu travmanın devamı olduğu toplumbilimciler ve tarihçiler çoğu zaman dile getirir. Emperyalist güçlerin ayrıştırıcı politikası bu bölgede halen tesirini korumaktadır.

Bu ayrıştırıcı, kışkırtıcı ve entrika politikanın sürecini, gelişmeleri ve sonuçlarını daha iyi anlayabilmemiz için Osmanlı Türk imparatorluğunun 18. asırda karşılaştığı önemli meselelerine tarihsel olaylardan bakmak zorundayız.

  • Yıl 1768: 1768 yılında Ruslarla başlayan ve 1774 yılında biten “Osmanlı-Rus harbi” Rusların lehine gerçekleşmiştir. Küçük Kaynarca Antlaşması olarak tarihe geçen bu antlaşma Osmanlı Türk imparatorluğun toprak kaybına (Kırım’ın kaybı özellikle hanedanlık açısından vahim olmuştur), ekonomik-stratejik yaptırımlara ve Avrupa Devletlerine karşı prestij kaybına sebep olmuştur.
  • Yıl 1783: Rusya, Osmanlı Rus harbi sonrası bağımsızlığına erişen Kırım’ı kendisine bağlamıştır.
  • Yıl 1787: Osmanlı Türk imparatorluğu Küçük Kaynarca Antlaşması neticesinde kaybettiği toprakları ve itibarı geri almak için Ruslarla tekrar harbe girer. Bu sefer karşısında Rusya’nın yanında yer alan Avusturya’yı bulur. Bu harp 1792 yılında Yaş antlaşması ile Osmanlı Türk imparatorluğun aleyhinde son bulur. Osmanlı Türk imparatorluğu’nun yanında ise, Rusyanın güçlenmesinden rahatsız olan İngilizler ve Fransızlar vardı.
  • 1805: Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, iç işlerde serbest, dış ilişkilerde Osmanlı’ya bağlı Mısır Hidivliği olarak bilinen özerk bir devlet kurar.
  • 1808: Sultan 2. Mahmut, Sultan 3. Selim’in başlattığı yenilikçi hareketlerini devam ettirerek önemli islahatlarının gerçekleşmesi için hazırlıklar yapan bir padişah. Ekonomik ve idare reformlarının yanı sıra Yeniçeri Ocağı’nı kökten lağv etmesi, Orduda yeniliklere gitmesi ile bilinen Sultan 2. Mahmut aynı zaman da imparatorluk içerisinde yaşanan derin sosyal buhranlarla karşı karşıya kalmıştır. Yunanların ve Sırpların isyanları kimi zaman geçici bağımsızlıklara neden oldu. Bu durumdan istifade edebilmek için fırsat kovalayan Rusya Navarin deniz savaşını bahane ederek batıda Edirne ve doğuda Erzurum’a kadar ilerlemiştir. Sultan 2. Mahmut 1829 yılında Edirne’de Ruslarla Edirne antlaşma imzalamak durumda kaldı. Bu antlaşma neticesinde Yunanlar bağımsızlıklarına eriştiler. Bu antlaşma sonrası Osmanlı Türk imparatorluğu tarafından Sırplara yarı bağımsızlık verildi ve Sırp lideri “Sırp prensi” olarak tanındı.
  • 1833: Mısır’da özerk devlet kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa Fransızların desteği ile Sultan 2. Mahmut’a karşı başkaldırısını şiddetlendirir. Sultan 2. Mahmut Ruslardan yardım talep etmekten başka çaresi kalmamıştır ve Rusların yardımı sayesinde isyan son buluyor. Bu yardıma binaen Boğazların denetimi ve hakimiyeti kapsamında Hünkar İskelesi Antlaşması olarak bilinen Osmanlı Rusya arasında yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşması imzalanır. Bu mevzu Boğaz sorunu olarak çok defa karşımıza çıkacaktır.
  • 1853: Rusya gittikçe güç kazanması ve özellikle bu güç üstünlüğünü Osmanlı ve Avrupa ilişkilerinde bariz kullanması Fransızları ve İngilizleri rahatsız ediyordu. Rusya’da artık Osmanlı’ya karşı diplomasi yaptırımlar değil daha etkin bir mücadele ile üstünlük sağlamak istediğini, hatta gerekirse tamamen ortadan kaldırabileceğini,  açıktan ifade etmeye başladı. Ruslar Osmanlı Türk imparatorluğuna müdahale etmek için  bahaneler üretti. Karşılıklı nota vermeler, restleşmeler ve sonunda gemilerin batırılması tarafları gerdi. Gelişmelerin karşısında kayıtsız kalamayan Fransızlar ve İngilizler, Osmanlı Türk imparatorluğu ile birlikte Ruslara karşı harbe girmek için ittifak oluşturdular. Bu ittifaka Sardinya Krallığı ve bazı gönüllü İsviçreliler de dahil oldu. 1853 yılında Kırım savaşı olarak bilinen muharebe 1856 yılında ittifak kuran devletlerin lehine son bulmuştur. Bu galibiyet Osmanlı Türk imparatorluğuna moral verdi ama savaş sırasında kapasitesinin üstünde borçlanması ileride yaşanacak ekonomik felaketlerin gelişini hızlandırdı.
  • 1870: Bulgar kilisesine otonomi tanındı.
  • 1875: Osmanlı İmparatorluğu maliye açısından iflas etti. İtibarı gittikçe yıpranan Osmanlı İmparatorluğu artık en küçük devletler tarafından bile “hasta adam” olarak bile anılmaya başladı. Ekonomik iflası tekrar fırsat bilen emperyalist güçler Balkanlarda buldukları işbirlikçi milletleri devreye sokarak başkaldırmalara müracaat ettirdiler. Bunlardan biri 1876 yılında Rusya tarafından destek alan Sırpların Osmanlı’ya savaş açmasıdır.
  • 1876 – 1909: Sultan 2. Abdülhamit dönemi dünya tarihinde diplomasi ve istihbarat çalışmalar, denge siyaseti, toplumsal ve siyasi hareketlenmeler, ideolojik arayışlar, 1. Meşrutiyet örneğinde ülke yönetim biçimlerinde değişikler en üst seviyede geçmiştir. “93 Harbi” olarak bilinen Osmanlı-Rus harbi sonrası Rusların galip gelmesi ardından Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştır. Ciddi oranda sınırlarını genişleten Rusya’nın varlığını tehdit olarak gören Batı Avrupa devletleri bu antlaşmayı tanımayarak 1878 yılında; Sırpların, Romanyaların ve Karadağı’nın bağımsızlığını ve Bosna Hersekle birlikte Sancak Yeni Pazar (Novibasar) Avusturya’nın hakimiyetine tahsis eden, Bulgarlara özerkliği ve Kıbrıs’ın İngilizler tarafından yönetilmesi kararlaştıran Berlin antlaşmasını gerçekleştirdi. Osmanlı Türk imparatorluğunu tanzim etme hususunda siyasetlerini belirleyen emperyal güçlerin cüretkar tutumu nedeniyle dünya basınında Osmanlı haritası üzerinde paylaşımlar yapan emperyal güçleri temsilen karikatürler sayısı gittikçe arttı. Osmanlı Türk İmparatorluğu bütün ekonomik ve sosyal sıkıntılarına rağmen caydırıcılığını korumuştur. Bu nedenle emperyal güçler İstanbul’dan uzak Osmanlı topraklarına musallat oldular. Örneğin Tunus 1881 yılında Fransızlar tarafından işgal edildi. Ortadoğu’da ise Fransızlar ve İngilizler insani yardım ve kalkınma bahanesiyle en zeki ajanlarını görevlendirerek silah yöntemiyle değil eğitim, kültür, sanat ve sanayi yöntemiyle bölge halklarını Osmanlıya karşı kışkırtmalarda bulunuyorlardı. Denge siyaseti gütmek zorunda kalan Sultan 2. Abdülhamit, Almanlarla yakın ilişkiler kurarak eğitim ve sanayi kalkınmayı teşvik edecek reformları hayata geçirmeye çalışmıştır. Lakin asırlar boyu yanlış yönetilmenin, gerekli reformların yürürlüğe konulmamasının ve sanayi devrimine ayak uyduramamanın verdiği eksikler imparatorluğun içerisinde toplumsal uzlaşmayı tehdit eden gelişmeler yaşanıyordu. Eli kanlı çeteler İstanbul’da, Erzurum’da, Selanik’de terör estirmeye başladılar. Düne kadar Osmanlıyız diyen halklar emperyalistlerin kışkırtmasıyla etnik kökene dayalı isyan ateşlerini yaktılar. Bu kaosun karşısında kendilerine Jöntürkler veya Yeni Osmanlılar olarak adlandıran aydın, asker, memur ve siyasetçi olan insanlar Osmanlı İmparatorluğu korumak, tekrar düze çıkarmak ve çağdaş seviyeye ulaştırmak adına siyasi faaliyetlere başladılar. Sultan 2. Abdülhamit kargaşaların önüne geçmek adına durdurduğu meclis çalışmaları 1908 yılında 2. Meşrutiyeti ilan ederek tekrar yürürlüğe koydu. Avusturya-Macaristan Bosna’yı işgal ettikten sonra Bulgarlar “Bulgaristan Krallığı” olarak tam bağımsızlıklarını ilan ettiler. Yaşanan bu krizler ve çalkantılar durmadı ve Sultan 2. Abdülhamit İstanbul’da yaşanan 31 Mart vakası sonrası 1909 yılında tahttan indirildi ve Selanik’e sürgüne gönderildi.
  • 1911: Almanya, Avusturya-Macaristan, Fransa ve Büyük Britanya’nın yeni dünya düzeninde belirleyici konuma erişmesi ve İtalya Krallığını harekete geçirdi. Ekonomik sıkıntı yaşayan İtalyanlar, dünya piyasasında yeni alanlara sahip olma zorunluluğu taşıyordu. Önce komşuları üzerinden piyasa oluşturmaya çalıştı. Balkanlarda sözünü geçirebilecek toplumlar üzerinden denedi. Lakin o bölgede yaşanan gel gitler ve diğer Avrupa devletlerle istikrarlı antlaşmalar kurmakta zorlanması onları Kuzey Afrika’ya yönlendirdi. Fransızlar Fas, Tunus ve İngilizler Mısır üzerinde egemenliklerini kurarken Osmanlı Türk İmparatorluğuna bağlılığını koruyabilen Libya (Trablusgarp) İtalyanlara yakın mesafede olması hasebiyle İtalyanları cezbetti. Enver Paşa Trablusgarp Günlüğü olarak bilinen notlarında şunları der: “Ölenlerin arasında genç bir İtalyan vardı. Henüz çocuk diyebiliriz. Kafasını bir kurşun delmişti. Fazla uzak değil cansız bedenlerden oluşan bir yığın. Bu garip insanları niye bu katliama gönderdiler? Banka di Roma’nın kasalarını doldurmak için. Bankerlerin kasalarını milyonlarla doldurmak için, o halkın evlatlarını ölüme gönderiliyor, başka halklara saldırı düzenliyor, mazlumların talihlerini ayaklarıyla tekmeliyorlar ve bu insanlık ve milli şeref adına yapılıyor. (28 Kasım 1911)” Trablusgarp harbi olarak bilinen harp sadece bu bölgede sınırlı kalmadı. Çanakkale boğazı, Ege adaları, Adriyatik denizi ve Kızıldenizi kapsayan bir harpti. İtalyanlar olabildiğince bütün silahlı kuvvetlerini devreye koydular. Dünya harp tarihinde görülen ilk hava kuvvetleri İtalyanlar tarafından bu savaşta kullanıldı. Berlinde askeri ataşe olarak görev yapan Enver Bey ve o dönemin en yetenekli asker arkadaşlarıyla gizli kimliklerle Trablusgarba giderler ve orada sınırlı imkanlar dahilinde yerel halktan oluşan kuvvetlerle birlikte Trablusgarbı müdafaa hattı kurarlar. Enver Paşa Trablusgarba giderken 4 Eylül 1911 tarihli notunda şunu der: “Uygar Avrupa’ya kanun tanımaz barbar olmadığımızı ve saygı görmeyi hakettiğimizi göstereceğiz. Şeref meydanında ya galip geleceğiz ya da öleceğiz. (…) Büyük güçler bizi kaderimizle başbaşa bırakmıştır.” Türkler 1 yıl boyunca İtalyanlara karşı takdire şayan mücadele veriyor. İtalyanları gayrı nizam savaş taktikleriyle yoran Türkler Senusilerden ve yerel halktan oluşan insanlardan mukavemet cephesi kurdular. Lakin Emperyalist güçler yerinde durmuyor. Özellikle Balkanlarda ektikleri fitne tohumları boy vermeye başladı. Yenilenen lakin 200 taburluk bir kuvvetin terhis edilmesinin getirdiği tecrübe boşluğu ve zaman eksikliği; aynı zaman da siyasetin kutuplaşma aymazlığı nedeniyle Türk Ordusu yıpratılmış durumdaydı. Yıllarca üst üste gelen mağlubiyetler ve iç kargaşalar sebebiyle moraller düşüktü. Siyaseten ideolojik arayışlar, politik takıntılar, belirsizlik düzensizliği hızlandırmaktaydı. Balkan ülkeleri seferberlik ve ittifak antlaşmalara son sürat davranışlarına karşılık “Devletin (Balkanlardan) mazisinden imanım kadar eminim” diyecek feraseti ve basireti bağlı idarecilerimiz hiçbir şey olmayacakmış gibi davranıyorlardı. Buna karşılık Trablusgarp’ta bulunan Enver Paşa o sıralarda şunları not ediyordu:

“Artık barışın düğüm noktası Tripolis değil. Kimbilir belki kısa bir zaman içerisinde Balkanlarda savaş çıkabilir. Günümüz bulutlu, yarınlarımız bulanık. (24 Ağustos 1912)”

“Müslüman Arnavutların huzursuzluğu değil yabancı eller tarafından işlenen Malisörlerin isyanı daha tehlikelidir. Arkadaşlara kargaşalara sebep olacak provokasyonlara gelmemeleri ve problemlerin çözülmesi konusunda hükümete bırakılmasını önerdim. Ödeyeceğimiz bedel kudretimizi aşar. (30 Ağustos 1912)”

“Avrupa gazetelerini okumuyorum artık, çünkü burada olmam nedeniyle elim bağlı olduğundan çıkan haberler beni keyifsiz kılıyor. Özellikle Avusturya nazırının bize karşı yaptığı saldırı haberleri beni bir hayli gerdi. (6 Eylül 1912)”

“Harbiye Nezareti tarafından gönderilen telgrafta Balkan devletlerin ve bizim buna karşı seferberlik hazırlıklarımız yazılı. (28 Eylül 1912)”

“Şuan vatanım ateşler içerisinde. Her taraftan bize saldırıyorlar. Bir Cihan harbinin çıkma olasılığını sürekli dile getiriyorum. Eğer Avusturya ve Almanya uzlaştırıcı olarak dahil olmazsa Balkanlarda savaş çıkacak ve bunun nelere sebep olabileceğini bilmiyoruz. Vatanımın büyük bir tehlikenin tehdidiyle karşı karşıya kaldığı bir sırada orada olamamak bana üzüntü vermekte. (4 Ekim 1912)”

8 Ekim 1912 tarihinde Karadağı’nın savaş ilan etmesiyle Yunanistan, Karadağ, Sirbistan ve Bulgaristan “Balkan Birliği” adı altında ve “Balkanlar Balkanlıların” parolasıyla Osmanlı Türk imparatorluğuna karşı “1. Balkan savaşı” olarak bilinen savaş başlatıldı.

Türk ordusu Balkanlarda iki cephede savaştı. Biri Batı cephesi (Makedonya ve Arnavutluk) diğeri Doğu cephesi (Trakya). Batı ordusu ve Doğu ordusu olarak Türk kuvvetleri bu iki cephede konuşlandırıldı. Doğu cephesi İstanbul’a yakın olması nedeniyle takviye konusunda Batı cephesi kadar zorluklar yaşamadı. Batı cephesine gidecek olan yardımlar deniz yolu üzerinden ulaştırılması gerekiyordu.

Bu nedenle 1. Balkan Savaşı 10 gün sürdükten sonra İtalyanların Ege denizinde ağır donanımlara sahip olmasından ötürü Osmanlı İtalyanlarla barış etmek zorunda kaldı. Ve 18 Ekim 1912 tarihinde Uşi Antlaşması imzalanarak Trablusgarp savaşı İtalyanların lehine sonlandırıldı. Trablusgarptan Türk askerleri geri çekildi, Bingazi’ye ve Trablusgarba özerklik verildi, oniki adalar İtalyanlara bırakıldı.

Balkanlarda yaşayacağımız hüsran ve ağır yenilgiler bu gibi girişimler engel olamayacaktır. 7,5 ay süren 1. Balkan savaşı 30 Mayıs 1913 sonlandırıldı. Londra Antlaşması imzalandı ve sınırlar yeniden çizildi. Osmanlı Türk İmparatorluğu Avrupa’daki hâkimiyetinin en az 4’te 3’ünü ve Girit’i kaybetti. Buna eski Osmanlı payitahtı olan Edirne dâhil. Türk tarafında ölü, yaralı ve esir olarak üçyüzbinleri aştığı söylenilmekte. Bununla birlikte Müslümanların, Türklerin yaşadığı beldelerde uygulanan katliamlar, estirilen terör nedeniyle onbinlerce insan İstanbul’a ve oradan da Anadolu’ya göç etti. Arnavutluk Balkan savaşını fırsat bilip Avusturya’nın desteği ile 28 Kasım 1912 tarihinde bağımsızlığını ilan etti.

Balkanlar, Balkan Birliğini kuran Karadağ Krallığı, Yunanistan Krallığı, Sırbistan Krallığı ve Bulgaristan Krallığı arasında paylaşıldı. Bulgaristan Krallığı en fazla toprak kazanan taraf oldu. Özellikle Sırplar ve Yunanlar bundan rahatsızlık duydular. Sırplar deniz kıyısı olmayan tek Balkan ülkesiydi ve gözünü hem ticari, hem de tarihi nedenlere dayalı Makedonya’ya dikmişti.

Karadağ, Sırplar, Yunanlar bu sefer birkaç ay öncesine kadar birlikte savaştıkları Bulgaristan’a karşı savaş hazırlığına girdiler. Bulgaristan’ın güç kazanmasından rahatsızlık duyan bir diğer ülke Romanya olmuştur. Romanya’da bu üçlü ittifaka katılmıştır. 16 Haziran 1913 tarihinde başlayan 2. Balkan savaşını fırsat bilen Osmanlı Türk İmparatorluğu Edirne ve Kırklareli’yi Bulgarların elinden tekrar geri aldı. Bulgarlar maruz kaldığı yoğun saldırılara ancak 2 ay dayanabildi ve 2. Balkan savaşı 10 Ağustos 1913 tarihinde Bulgarların aleyhinde Bükreş Antlaşması imzalanarak son buldu.

Tüm bu gelişmelerin paralelinde Türkler 31 Ağustos 1913 yılında kuruluşu ilan edilecek olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti için de ayrıca hazırlıklarını sürdürüyorlar.

1. ve 2. Balkan savaşları 1914 yılında başlayacak olan 1. Cihan harbinin ön hazırlığı olduğunu görebiliriz. Balkan savaşlarında yeni silahlar, yeni usuller kullanılmıştır. Ayrıca iki sene içerisinde ittifakların değişkenliğini ve çıkar gerekçesiyle dün müttefiğin olan devletle ani bir şekilde düşmanın olabiliyor olması açık şekliyle göstermiştir.

600 yıllık tarihe yakın köklü bir geleneğe sahip Balkan Türklüğü gerçeği sadece bir senenin içerisinde mi bozguna uğradı? Asla!

18. asırdan itibaren emperyalistlerin Balkanlarda, Kafkaslarda, Ortadoğuda, Kuzey Afrika’da gösterdikleri yoğun çalışmaları imparatorluğun nezdinde Türk toplumunun altını boşaltmıştır.

Sırpların Kumanova muharebesinde Türklere karşı kullandığı toplar Balkan savaşı öncesinde Osmanlı hükümetinin izni ve bilgisi dâhilinde Selanik limanı üzerinden Belgrad’a nakledilmiştir. Ayrıca 3 Temmuz 1910 tarihinde Kiliseler Birliği ve Okullar yasasının çıkması Yunanlar, Bulgarlar ve Sırplar arasında yaşanan sorunları bertaraf etmesini sağlamış ve tekrar ortak düşman olan “Türklere” karşı birliklerini kurmaları hususunda güç ve hız kazandırmıştır.

Sadece bu iki husus bile Balkan felaketini sebeplerine ışık tutmuyor mu? Günümüzün siyasetçileri bazı bölgelerden, bazı toplumlardan “imanları kadar emin” olabilirler ama bu coğrafyada Türk milli birliğini çözecek adımlardan ve açılımlardan uzak durmalıdır.

90’lı yıllarda Avrupa’nın gözü önünde soykırım uygulandığı Yugoslavya savaşının mağdurundan dinlemiştim: “Savaş başladığında dağları aşıp gelen asker değil yıllarca birlikte yaşadığımız, ekmeğimizi bölüştüğümüz komşum ailemi öldürdü. Savaş başlayana  kadar ne benim müslüman Boşnak olmam, ne de onun Hristiyan Sırp olması konu edilmedi. “Onlar beni öldürmeden” diyerek ailemi katletti.”

Bu acı tecrübeyi Balkan savaşında yakından gören Türk kurmayları, 1. Cihan harbinde ve özellikle istiklal harbinde bazı önlemler almak durumda kaldılar.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuran irade bu önlemlerin sayesinde milli varlığını, istiklalini ve istikbalini muhafaza etmektedir.

İşte bu nedenle mevcudiyetimizin ve istikbalimizin yegane temeli olan birinci vazifemiz Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmek olmalıdır.

 

 

 

Kaynakça:

  • Balkan Savaşı ve 1913 Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Süleyman Sefer Cihan
  • Enver Pascha Um Tripolis, Feld Ausgabe, Friedrich Perzynski (Trablus etrafında Enver Paşa veya Enver Paşa’nın Trablusgarp günlüğü olarak da bilinir)
  • Atlas der Weltgeschichte, Neuer Kaiser Verlag (Dünya tarihinin atlası)
  • İmparatorluğun En Uzun Yılı, İlber Ortaylı
  • Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu ve Büyük Güçler, Marian Kent
  • Türk Siyasi Tarihi, Tahsin Ünal

Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter