|
Türk'ü
Devlet Yapan Adam :
ATATÜRK
|
|
Özcan
YENİÇERİ
|
Giriş
Türkiye'de kişiliği, yaptıkları ve eseri üzerinde en fazla
konuşulan görüş ifade edilen ve yorum yapılan tarihi şahsiyetlerin
başında Mustafa Kemal gelmektedir. Onunla ilgili bu kadar
çok konuşulmasına, rağmen onu çok az kişinin anladığı ve anlayanların
da çoğu kez yanlış anladığı görülmektedir. Kurduğu Cumhuriyet,
kovduğu düşman, getirdiği ilke ve inkılapları ile ülkedeki
tartışmaların hem objesi hem de sujesi olmuştur. Milletinin
onu anladığı kadar bu ülkede kendini aydın sanan gafillerin
onu anlamadığı ya da kasıtlı olarak yanlış yorumladıkları
bir gerçektir. Bu yüzden o hem sevenlerinin hem de düşmanların
haksız ve yersiz eleştirilerine muhatap olmuştur. Psikolojik
bir gerçektir; hiçbir şey yapmayanlar hiç eleştirilmezler.
Kuşkusuz diz çökmüş bir milleti ayağa kaldırmak, sürüleşmİş
sefil kitlelerden kahramanlar çıkarmak ve yok edilmiş milli
bîr yapıyı yeniden inşa etmek sanıldığı kadar kolay bir iş
değildir. Zoru seçen adamlar ve radikaller davalarına baş
koymak zorundadırlar.
Hainleri saymazsak Atatürk'ü yorumlayanların biri masum diğeri
gaflet eseri sayılabilecek iki önemli değerlendirme tuzağına
düştüklerini görürüz. Bunlardan birincisi: Bîr çok aklı evvel
bugünün şartlarıyla dünü değerlendirmektedirler. Yani onlar
"anakronizmin tuzağına düşmektedirler, ikinci değerlendirme
hatası da "Atatürk'ü ve yaptıklarını bir bütün olarak
değil, herkes hesabına geldiği tarafı ele alarak onu değerlendirmeye
kalkmaları ile ortaya çıkmaktadır." Yani burada da
perakendeci bir mantıktan yola çıkılmaktadır. Bugünü tanıma,
dünü adam gibi anlamakla mümkündür. Onun için her olayı kendi
şartları, durumları ve ortamları içinde değerlendirmek gereklidir,
Diğer yandan değerlendirme ve algılama hatası yapmamak içinde
herşeyden önce olayları, süreçleri ve gelişmeleri ele almak
gerekir. Parça, kısım ya önemli olursa olsun hiçbir zaman
yeterli olamaz. Olaylara bir bütün olarak bakmadan da hiçbir
zaman olayların gerçeğinin tamamım anlamak mümkün değildir.
Bizim yaklaşımımız şudur; Mustafa Kemal kendine Özgü
karizması ile aniden ortaya çıkarak tarihi gidişi alt üst
etmiş bir süpermen değildir. Mustafa Kemal'i ortaya çıkaran
ferdi olmaktan kıvanç duyduğu Türk Milletinin üç yüz yıllık
kötü ve makus kaderidir. Yani Mustafa Kemal; üç yüz yıldır
sürekli olarak kafasına vurulan, ezilen, horlanan, "etraki
bi idrak" olarak nitelenen, cephelerde can veren ve sömürgeleştirilmiş
olan bir halkın kollektîf şuurudur.
O evcilleştirilmiş bir halka inadına Özgürlük talep eden bir
kahramandır! Yine o, yenilgiden, kan ve can vermekten bıkan
bir milletin üç yüz yıldır aradığı çıkış yolunu gösteren bir
kılavuzdur.
Onun içinden çıktığı şartları, ortamları ve o zamanın zihniyetini
anlamadan onun eserini, yaptıklarını ve onu anlamak mümkün
değildir. Onun için o zamanın devlet yöneticilerinin zihniyetini
kısaca göz önüne sermekte yarar vardır. Büyük bir uyuşukluk
ve saplantı içine gark olmuş olan Osmanlı toplumu ile ilgili
birkaç tarihi hususa temas edelim. Osmanlı Devletî, 1770'li
yıllarda Venedik Cumhuriyetine bir nota verir. Bu notada Venediklilerin
Rus donanmasına Baltık Denizi'nden Adrîyatik'e geçme izni
vermesinden yakınılır. Yine o dönemden intikal eden çok sayıdaki
belgeden Osmanlı'larda askerlik tekniğinin tecrübeye dayandığını
göstermektedir. Türk denizcileri "pusulayı gerektiği
gibi kullanmayı bilmezlerdi." Topçuların ancak bir kısmı
"topun pratik kullanılış biçimini bilir; teori hakkında
fikirleri yoktur. Belirli deneylere dayanarak çalışırlardı."
Türkler paralel nişan çizgisini bilmezler. Topçular rastgele
atış yaparlardı." Bu gerçeklerin sonuçları elbette korkunç
olacaktır.
Biz burada özellikle Tarihi süreç içerisinde her şeyi yerine
koyarak; bir değerlendirme yapmaya çalışacağız. Bunun içinde
ilk önce genç Cumhuriyet kurulmadan önce Osmanlı Devletinin
ayakta tutulması için gösterilen üç yüz yıllık bitmek tükenmek
bilmeyen kurtuluş yolunu arama çabalarına kısaca temas etmekte
yarar görüyoruz. Ondan Öncekiler:
Kuşkusuz Osmanlı kadroları (azınlıklar ve hainler hariç) devleti
ayakta tutabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.
Aslında İmparatorluk 17. yüzyılda daha 4. Murat döneminde
çöküşe doğru gittiğinin farkındaydı. Padişah 4. Murat tarafından
hazırlatılan "Koçibey Risalesi" imparatorluğun kötüye
gidişinin engellenmesi için alınması gereken tedbirleri ve
yapılması gerekenleri açıklayan bir rapor kimliğindeydi. Yani
İmparatorluğu kemiren hastalığın geçmişi üçyüz yıl öncesine
dayanıyordu. Koçi bey ünlü risalesinde "Fatih Sultan
Mehmet Han, "Yavuz Sultan Süleyman vb. dönemindeki talim
ve uygulamalara dönmek" suretiyle Osmanlı'nın eski haşmet
ve gücüne kavuşacağını yazmıştı. Yani "Kanunu Kadim'e
(eski kanuna) dönmeyi öneriyordu. 4. Murat'tan sonra gelen
padişahlar da devletin çöküntüye doğru gittiğinin farkındaydı.
Kötüye gidişi engellemek için 2. Osman, 2. Mahmut, 3. Selim,
Sultan Abdülmecit ve diğerleri tarafından sonsuz denebilecek
ölçüde gayretler sarf edilmişti. Daha Napolyon döneminde Osmanlı,
Batılı'lar tarafından "Hasta Adam" damgasını
yemişti. Hasta, can çekişen ve birilerinin kucaklarında ölmek
üzere bulunan bu "hasta adam"ın mirasını
paylaşmak üzere hesap üzerine hesap yapılıyordu.
İşte bu yüzdendir kî, Osmanlı Yöneticileri Batı karşısındaki
çöküşün sebeplerini yüzyıllar boyunca düşünmüş durmuşlardır.
İlk akla gelen de şu olmuştur: Biz batı karşısında yeniliyoruz,
yenilgimizin sebebi ordumuzun eğitim, hazırlık ve silahlar
konusunda düşman ordularından geri durumda olmasındandır.
O halde ordumuzu Avrupalılar gibi eğitir, silahlandırır ve
savaşa hazır tutarsak; Avrupa karşısında eski topraklarımızı
geri alabiliriz. Mehter Marşlarına da konu olan "İleri
ileri, haydi ileri! Alalım düşmandan eski yerleri" şarkıları
dilden dile söylenmiş durmuş. Bu amaçla o zamanın en iyilerinden
olan bir çok parlak zafer kazanan Prusya ordusundaki subayları
Osmanlı Ordusunu eğitmek üzere getirmişlerdir. Humbaracı Ahmet
Paşa'lar, Baron De Tot'lar, Golça Paşalar ordunun düzenli
hale getirilmesi ile görevlendirilmişlerdi. Kısa zamanda bu
girişimden bazı sonuçlar alındı: "Rus ceketi, Belçika
silahı, Türk külahı, Macar eğeri, İngiliz kılıcı ile donatılan
ve çeşitli uluslardan gelen eğiticiler tarafından Fransız
düzenine uygun olarak yetiştirilen yeni ordu" (2)
meydana getirildi. Ancak askeri yönden gerçekleştirilen bu
ıslahat hareketleri sınırlı başarılar sağlamasına karşın yenilgiler
devam etmiştir. Zira yeni eğitimlere Yeniçeri'Ier "Biz
keçeye pala sallamak ve testiye kurşun sıkmak isterük! Yeni
talim istemeyuz" diyerek karşı çıkıyorlardı.
Yenilgilerin faturasını orduya çıkarmaya devam eden yöneticiler
bu kez ordunun niteliğini değiştirmek üzere harekete geçmişlerdir.
Nizami Cedit, Şekbani Cedit, Eşkinci Ocağı ve nihayet Yeniçeri
Ocağının kaldırılmasıyla da Asakiri Mansurai Muhammediye adlı
yeni bir askeri örgütlenme biçimi benimsenmiştir. Ancak bu
tedbirler de istenilen sonucu vermemiş, yenilgi ve çöküş artarak
devam etmiştir.
O halde denmiş, yenilginin nedeni askeri değildir. Yenilginin
nedeni ülkede özgürlüklerin yeterli seviyede olmamasıdır.
Bütün tebayı kapsayacak bir özgürlük olmadığından, azınlıklara
ikinci sınıf muamele yapıldığından, halkın tamamının yönetime
katılmamasından dolayı batı karşısında başarısız kalınmaktadır.
Önce ikinci Mahmut "Sened-i İttifak"ı ayanlarla
imzalayarak merkezi hükümetin gücünü artırmaya çalışmış ve
daha sonra da "Ben Hıristiyan'ı Kilisede, Musevi'yi
Havrada ve Müslüman'ı Camide görmek isterim" diyerek
dini özgürlüklerin bir kez daha altını çizmiştir. Abdülmecit
döneminde de batıdan yeni dönmüş olan Mustafa Reşit Paşa'nın
da katkılarıyla "Tanzimat Fermanı", Kırım Harbinin
ardından da aynı amaca yönelik olarak "Islahat Fermanı"
ilan edilmiştir. Bu fermanların amacı Osmanlının tebaası altında
bulu nan farklı dinlerdeki kişileri aynı hak ve özgürlükler
tanıyarak, sık sık hristiyanlara farklı davranılıyor bahanesi
ile ortaya çıkan Rusya ve diğer Avrupa'lıları susturmaktır.
Ancak ilan edilen onca fermana rağmen ne dış düşmanlar taleplerinden
vaz geçmiş ne de devletin çökmesi, toprak kaybı ve mağlubiyetler
önlenebilmiştir. Tarihi bir gerçektir ki, düşmanın isteklerine
teslim olmakla, onların her söylediğini bir uşak ruhu içinde
yerine getirmekle bağımsızlık, özgürlük ve varlığın korunması
mümkün olmuyor.
Son dönemlerde ise kötüye gidişin nedeni olarak padişahın
yetkileri ve rejimin niteliği üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır.
Önce 1876 yılında Birinci Meşrutiyet ile Kanuni Esası ilan
edilmiş, ardından 1908 yılında İkinci meşrutiyet ve Meclisi
Mebusan kurulmuştur. Bütün bu gayretler, fedakarlıklar ve
yorgunluklara rağmen devlet yıkımdan kurtulamamıştır.
Hani bir söz vardır "araba devrilmeye görsün, yol
gösteren çok olur" diye. İşte o yıkılış ya da çöküş
anın da kurtuluş için yol gösteren, fikir ileri sürenler,
tartışanlar, konuşanlardan geçilmez olmuştu. Bu sosyolojik
bir vakaydı. Bunalım anları aynı zamanda felsefelerin üretildiği
anlardı. Birbirinden beter kurtuluş yolları önerenler vardı.
Ünlü Mithat Paşa "Osmanlı'yı var etmek istiyorsak;
hilalin yerine haç koymalıyız!"
Prens Sabahattin "Üzerinde Coğrafya ile üzerinde yaşayan
halkın birbirine uymadığını ve yenilgilerimizin nedeninin
de bu olduğunu söylüyordu.
Kurtuluşu "Anadolu'ya ingiliz ırkından aileler ithal
etmeye" bağlayanlar bile vardı.
Şuna bütün kalbimizle inanıyoruz ki, vatanı sevmek, muhafaza
ve müdafaa etmek uğruna bu insanlar canlarını, başlarını ve
kanlarını ortaya koymuşlardı. Ancak büyük davalar için fedakarlık
etmek, can vermek ya da kahramanlık yetmemektedir. Bütün bunların
yanında aklı, mantığı ve ilmi de kullanmak gerekmektedir.
Bakın yıl 1920, Nisan'ın 23'ü. Meclise ilk sunulan yasa, "milli
yükümlülükler yasasıdır." Bu yasaya göre; "Her Türk
ailesi bir askerin, atletini, çorabını ve botunu" temin
etmekle sorumludur. Bu denli yokluk, sefillik ve perişanlık
içinde yedi ayrı niyetli, yedi ayrı dil konuşan düşman ülkenin
yedi ayrı bölgesinden sökülüp atılır.
Onun Farklılığı; Akılcı
Olmasıydı
Yıl 1923. Düşmanın kaçarken yakıp, yıktığı şehirlerin üzerinden
henüz yanık kokulan kalkmamıştır. İzmir; yangının viraneye
çevirdiği bir kent görünümündedir. İzmir de bir kongre düzenlenir.
Adı "Türkiye İktisat Kongresi"dir. Orada açılış
konuşmasını; İzmir'i yakan düşmanın Anadolu'yu istila ettiğine
pişman eden kahraman Mustafa Kemal yapmıştır. Üç yüz yıllık
çöküşün sırrını da orada açıklamıştır.
"Efendiler"
"Uzun gafletlerle ve derin lakaydi ile geçen yüzyılların
ekonomik bünyemizde açtığı yaraları tedavi etmek ve çarelerini
aramak, memleketi mamur etmek, milleti refaha ve saadete ulaştıracak
yolları bulmak için vuku bulacak mesainizin muvvaffakiyetle
neticelenmesini temenni eylerim." Diye analize başlar.
Sonra "Tarih, milletimizin yükseliş ve çöküş sebeplerini
ararken bir çok siyasi, askeri, sosyal sebepler bulmakta ve
saymaktadır. Şüphe yok ki bu sebepler sosyal olaylarda etkilidir.
Bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan, o milletin
ekonomisidir.... Gerçekte Türk tarihi araştırılacak olunursa
yükselme, çöküş sebeplerinin ekonomik meselelerden başka bir
şey almadığı derhal anlaşılır.... Tarihimizi dolduran zaferler,
yahut çöküşlerin tamamı ekonomik durumumuzla ilgilidir.."
İşte bu noktada onun farklılığı ortaya çıkar. Tam üç yüz yıllık
yanlış, kısmi ve yüzeysel yaklaşımlara ve arayışlara artık
son vermiştir. Teşhis tamamen ilmi, bir o kadar akli ve mükemmel
denecek kadar ileridir. Bu büyük insan Osmanlı Devletinin
yöneticilerinin asli unsur olan Türk milletinin "gerçek
amaçları ve kendi ihtiyaçlarının noktayı nazarında değil,
şunun bunun ile uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar
dolaştırılıyorlarken bu diyarların halkı birçok imtiyazlara
sahip olarak çalışıyor, yani fatihler asli unsur olan Türkleri
peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, zapt olunan memleket
ahalisi kazındıkları imtiyazlarla, özerklikle sabanlarına
yapışıyorlardı ve toprak üzerinde çalışıyorlardı. Fakat Efendiler,
kılıçla fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara sonunda yerlerine
terk etmeye mahkumdurlar...." Büyük bir basiret, isabet
ve akılcılıkla sözlerini şöyle sürdürüyordu:
«Efendiler!
Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol her gün
daha çok kuvvetlenir ve her gün daha çok güce sahip olur.
Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve
şehirlerden ibaret olsaydı, onun zindandan farkı olamazdı."
(3)
Kedilerin bile 21 günde gözü açılırmış. işte Türk Milletinin
üç yüz yıldır bir türlü açılmayan gözünü Mustafa Kemal bir
daha kapanma-macasına böylece açmıştı. O siyasi, sosyal ve
tarihi yönüyle de olayı tamı tamına kavramıştı. Şöyle diyordu:
"Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir
şey değildi. Osmanlı halkı, Türk Milletini esir hale getirilmişti...
Halk kendi irade ve hakimiyetine sahip değildi. Şunun bunun
elinde kullanılıyordu.
Milli bir devir yaşamıyorduk. Milli tarihe sahip bulunmuyorduk.
Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin destanı
mahiyetinde idi. Mazinin tarih diye uzattığı tarihin mahiyeti
bundan ibarettir." Altını çizdiği husus milli olmayan
bir toplumun şunun bunun amacı için kullanır hale geleceği
hususudur. Ona göre; tam bir istiklal için ilke şu olmalıydı:
Milli egemenlik, milli ekonomi ile tamamlanmalı ve desteklenmelidir.
O akılcı, ileri görüşlü, tutarlı ve sistemli bir insandı.
Her eylemi milli amaca, milletin mefkuresine ve ülkenin geleceğine
yönelikti. O, yüzde yüz milliydi ve yüzde yüz Türk'tü. Devlet,
millet, milliyetçilik ve milli egemenlik temeli üzerine oturtmuştu.
Bunu çok açık, net ve anlaşılır biçimde ortaya koymuştur.
"Biz Türküz, tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Bize
iyi müslüman olmak yeter. Asya için ve Avrupa için bizim kanunumuz
aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, tam bağımsızlığımız korumak,
herşeyi Türk cephesinden değerlendirmek. Bu gerçekçi bir görüştür.
Osmanlı İmparatorluğunu mahveden ideolojiye tepkidir."
(Mustafa Kemal, 1921) (4)
Onu iyi anlamak zorundayız. Onun devrimci, halkçı, cumhuriyetçi,
milliyetçi, laik ve devletçi yanını da çok iyi bilmek gerek.
Onun halkçılık ilkesi yıkıcı ve bölücülerin millet kavramındaki
bütünlük, homojenlik ya da birlik karşıtı olarak kesinlikle
kullanılamaz. Yine onun devrimcilik ilkesi "komünist"
lerin yaptıkları ya da yapmayı tasarladıkları devrimcilikle
de ilgisi yoktur. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışının da
ırkçılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu noktada şunu hatırlatmayı
bir görev biliyoruz: Atatürk yukarıdaki bütün ilke ve kavramları
kendi literatürü ve anlayışı noktayı nazarından ifade etmiştir.
Her görüşü, düşüncesi ve yaklaşımı kurduğu devleti yüceltecek,
milletini daim kılacak bir amaca yönelik olarak ortaya atılmıştır.
Stratejik
Bakış Açısına Sahip Nadir insanlardan Birisiydi:
Atatürk 1934 yılında yani İkinci Dünya Savaşı'ndan beş yıl
önce kendisini ziyarete gelen Amerikan Genareli Mac Arthure'e,
Almanların 1940-45 yılları arasında İkinci Dünya Savaşına
girişeceklerini söylemiştir. Lord Kinross, "Atatürk"
adlı ünlü eserinde bu konuyu şöyle anlatmaktadır:
''Atatürk 1934 de kendisini ziyarete gelen General Mac
Arthur'le yaptığı uzun konuşmalarda geleceği adeta bir kahin
gibi önceden bilerek söylemiştir. Atatürk özetle şöyle konuşmuştur:
Yaşanılan dönem bir mütarekeden pek farklı değildir. Zira
müttefikler, ne yenik devletlerin sorunlarının ve özelliklerini
ve ne de savaşın derin nedenlerini hesaba katmadan bir galipler
barışı yapmışlardır. Çalışkan, disiplinli ve olağanüstü bir
dinamizme sahip olan bu yetmiş milyon insan (Almanlar), milli
hırslarını yerinden oynatacak bir siyasi elemana kendilerini
kaptırdıkları anda, Versailles anlaşmasının kökünden yok edilmesini
isteyeceklerdir. Savaş 1940-45 yılları arasında patlak verecektir.
Fransızlar artık güçlü bir ordu kurmak yeteneğinden yoksundurlar.
İtalyanlar savaşın dışında kalabilecek olsalar sonraki barışta
önemli rol oynayabilirler. Mussoloni'nin ihtirası yüzünden
bunu yapamayacaklar. Böylece Almanlar, İngiltere ve Rusya
dışında bütün Avrupa'yı işgal altına alacaklar. Amerikalıların
tarafsızlıklarını korumaları mümkün olamayacak ve Almanlar
onların karışması sonucu savaşı kaybedeceklerdir. Lakin savaşın
asıl galipleri, ne Avrupalıların ne de Âmerika'lılann bilmediği
yeni politika metotlarını kullanan ve rakiplerinin en küçük
yanlışlarından bile yararlanmasını bilen Bolşevikler olacaktır."
(5)
Eşsiz bir seziş, değerlendirme ve analiz yeteneği ile İkinci
Dünya Savaşı olmadan beş yıl önce, savaşı bütün ayrıntılarını
gerçeğe neredeyse yüzde yüz yakın bir biçimde kestirebilmiştir.
"Bu gün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan
bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal
ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların
yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha yönelik olarak
vukuu bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere
rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale
ulaşacaklardır."(6)
İşte onun bu yanıdır ki, Aralık 1923'te Türk halkını başarılarından
ötürü kutlayan Hindistan Ulusal Kongresi, Türk İstiklal Savaşını
"Bütün Doğu uluslarının özgürlük ve bağımsızlıklarının
bir müjdecisi" olarak ilan etmişti.
(7)
Hele hele 1930'lu yıllarda adeta bugünleri görmüş gibi. gafil.
uyuşuk ve burnunun ucunu göremeyen yöneticilerimizi uyarmasına
ikaz etmesine ne demeli. O, o günlerde şöyle eliyordu: "Bugün
Sovyetler Birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyaç vardır.
Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı
Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir,
ufalanabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman
Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostluğun idaresinde
dini bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara
sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup
beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl
hazırlanır, manevi köprülerini sağlam atarak. Dil bir köprüdür.
İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli
ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz Onların
(dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz." Bu
günün çapsız, ufuksuz, ruhsuz ve strateji yoksunu günübirlikçi
yönetici ve politikacılarının Atalarını ne kadar anladıkları
ve ne denli Atatürkçü oldukları böylece anlaşılmaktadır. O
beni görmek resmime bakmak, yüzümü görmek demek değildir.
Fikirlerimi anlayın bu yeter! Demişti.
Türk milletini ondan daha iyi tanıyan ve anlayan bir lider
o zamana kadar görülmemiştir. İngiliz'in mandasının mı? Amerikanın
mandasının mı millet için daha hayırlı olacağını tartışıldığı
zamanda o, "zafer er veya geçe mutlaka kazanılacaktır.....
Ya istiklal ya ölüm" demiştir. Çünkü o nasıl bir
milletin evladı olduğunun farkındadır. Bu milletin kadınları
"Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti"
adı altında toplanmışlar ve şöyle seslenmişlerdir.(8)
"Erkeklerimiz değil, kadınlarımız bile artık bu adaletsizliğe
tahammül edemeyecektir. Bıçak kemiğe dayandı. Türklere iki
yol vardır: Ya şerefle yaşamak, ya namusu ile ölmek üçüncü
bir yol bilemiyoruz." (9)
Ardından da şunu ilave etmişlerdir: "Giydiğimiz kefen,
yediğimiz zehir olsun... Yeter ki düşmanı kovunuz." (10)
İşte O bu milletin kadını ve erkeği ile hissiyatının bu olduğunu
biliyordu. Buna karşılık, teslimiyetçi, aciz İstanbul Hükümeti
ve onun yandaşları Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında idam
fermanları yayınlarken görüşlerini de şöyle ortaya koymuşlardı:
"Yunan'ı silahla yenmemiz hayaldır, İzmir'i, Edirne'yi
kılıçla, kuvvetle kurtarmak tasavvuru, rüyadır, hülyadır...
Ankara'dakilerden bir başarı beklemek cehalettir, budalalıktır...
Bunların hepsi haindir.." Bu yazıları Türk Ordusu'nun
işgalci Yunan kuvvetlerine son darbeyi vurmak üzere harekete
geçtiği 26 Ağustos tarihli İstanbul gazetelerinde rastlarsınız.
Milletini tanıyan, onun gücünü ve yeteneğini bilen ve geleceği
kestirme gücü bulunan liderler ile Türk Milletini kaderine
el koymuş ve onu köleleştirmekten başka bir yol tanımayan
zamanın yöneticileri arasındaki en önemli farklardan birisi
de buydu. Türk Milletini iç ve dış düşmanlara karşı hem silahıyla
hem de düşünceleriyle korumuştur.
İngiltere, Fransa, italya, Amerika, 'Yunanistan, Japonya ve
Sırbistan Devletlerinin 23 Haziran 1919 günlü ortak bildirileri:
"Türk milleti, yabancı soyları yönetme yetisinden yoksundur,
Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline çtiyse o ülke maddi
ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden
kurtulduysa o ülke maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir.
Tarihi boyunca Türkler, ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş,
yıkmıştır, Çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnız
yıkmayı bilirler. Türkler bozuk ahlaklı, entrikacı bir ulusturlar.
Bu gerekçeyle, toprakrını parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz."
(Sevr'e Doğru) (11)
Amerikalı bir diplomat Sevr'in meşrutiyetini savunmak için
şunları söylemişti: "Cinayet, Kur'an tarafından Muhmemed
dininin bir parçası olarak kabul edildiği sürece, Müslümaıılar'ın
Hnstiyanlar'ı ya da yahudileri idare etmesine izin verilmemelidir."
(12) Onların bütün amacı
Türk İmparatorluğu'nun idaresi altında yaşayan ırkların baskıdan
ve kötü muameleden kurtarılmasıydı. Özelde Türkler ve genelde
ise müslümanlar doğuştan ahlaksızdı ve onlara acımamak gerekliydi.
Bu kin, nefret ve hezeyanlarla dolu yabancı değerlendirmelerin
temelinde o dönemde Türkiye'den pay kapma arzuları ve iştahı
yatıyordu
Mustafa Kemal, Türk milletini çok daha iyi tanıyordu. O bunu
şöyle ifade etmişti "Batı milletlerini, bütün dünyanın
milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları
ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım. Ve onlarla
tartışmam savaş alanlarında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur.
Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin kuvve-i
maneviyesi bütün milletlerin kuvve-i maneviyelerinin üstündedir."
(15)
Dünkü dış düşmanların bugünkü iç ve dış düşmanların Türk milletine
saldırılarına karşı Mustafa Kemal daha 28 Aralık 1919'da cevap
vermişti: "Sözde ulusumuz, gayrimüslim yurttaşlarını
yönetmeye yeteneksizmiş..., sözde ulusumuz, yetenekten yoksun
bulunduğu için, bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını
yıkıntıya çevirmiş!.. Bu tezler kesinlikle gerçek değildir.
Her ikisi de iftiradır... Bunu yalnızca Batıya değil, dahası
yurttaşlarımıza da önemle ihtar etmek gereğini duyuyorum.
Çünkü seyrek olmakla birlikte üzüntüyle işitiyoruz ki, ulusunun
tarihini okumamış ya da ulusal duygudan yoksun kalmış olması
gereken kimi kişiler, yabancıların bize karşı ortaya attıkları
suçlamaları reddetmedikten başka, bir de ülkelerini, uluslarını
özürlü göstermekten çekinmiyorlar!.. Hala salonlarını, bize
karşı konferens verdirmek için yabancılara açık tutanlar var"!
Bu gibilere lanet! (16)
Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletinin hasletleri, Türk
varlığı ve tarihi aleyhine her tavır alışa Atatürk büyük bir
öfke ve nefret duymaktadır. Adeta aslanın ağzından söküp çıkardığı
milletinin istiklali ve özgürlüğüne kastedenlere lanet etmektedir.
Yunan ağzıyla, Komünist amaçlarla, Ermeni idealiyle ya da
Arap zihniyetiyle Türk varlığına yönetilen tehditleri de zamanında
görmüştü.
Hangi sıfat, gerekçe ya da amaç için olursa olsun Türk milletinin
gönlündeki Atatürk sevgisini azaltmak, sökmek ya da yok etmek
isteyenlere burada bir lanette bizim etmemiz gerekir. Bu çerçevede
olmak üzere Atatürk'ü din düşmanı imiş gibi gösteren kirli
niyetlilere de, demokrasi karşıtıymış gibi göstererek ve ikinci
cumhuriyet lafzını ağızlarına pelensenk edinenlere de lanet
etmek gerekir.
Türk Milletinin istiklaline, milli varlığına, özgürlüğüne
ve milli bütünlüğüne katkı sağlamayan hiç bir tavır ve tutumun
Atatürk ve Atatürkçülükle ilişkilendirilmesi mümkün değildir.
Atatürk ve her şeyden önce devasa bir cesaretin, gece gündüz
cepheden cepheye koşmaya karşı yorulmamanın, vatanı için her
şeyi bir yana bırakma fedakarlığının ve bitmek tükenmek bilmeyen
milli bir azmin adıdır. Tembel, milli varlığa karşı bigane,
asalak ve uşak ruhlu kişilerin ne Atatürk'ü anlamaları mümkündür
ne de onu sahiplenmeleri gerçekçidir.
Türk
Milletini Kaderine Egemen Kılmış ve Türk'ü Devlet Yapmıştır:
Türkler tarih sahnesinde -o dönemden kalan efsane, destan
ve kitabelerden anlaşıldığı kadarıyla ilk görünmeleri karizmatik
kahramanların teşkilatlandırdıkları topluluklarla olmuştur.
Oğuz Kağan, Kültigin Kağan, Metehan, ya da Kürşat ismi aynı
zamanda bir milleti anlatıyordu. Bir toplumu ya da halkı bir
"bey" temsil ediiyordu. Türk an'anesine göre Bey
(hakan) milletin atasıdır. "Yedi evliya kudretine sahiptir.
Devlete ve onun müsesseselerine karşı isyan, en büyük günahtır.
O doğa üstü güçleri olan, toplumun düşmanın esaretinden, açlık
ve sefaletinden kurtaran bir efsanedir. Kutadgubilig'de: Türk
Hakanına hitaben "Beğ sen bu makamı kendi gücün ve isteğin
ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi" diye yazmaktadır.
Bu anlayışta Tanrı tarafından Kut; kısmet ve bilgelikle donatıldığı
için kişi devletin başına gelebilmekteydi. Açlarını doyuran,
çıplaklarını giydiren, düşmanlarından onları koruyan ve hatta
onları refah içinde yaşatan "bey"di. Bey demek millet
demekti.
Tarihi süreç içerisinde Türk Devleti ve imparatorlukları ise
belirli Türk "boy"larına dayalı olarak tarihteki
yerlerini almışlardı. Beylerin şu veya bu biçimde zayıflaması,
esir düşmesi ya da ölmesi durumunda "boy"lar milleti
temsil etmeye başlamışlardır. Bir boyun diğer boyları denetim
altına alması ile toplumsal sükun ve istikrar yeniden avdet
etmekteydi. Boylar arasında vuku bulan ve yönetimde egemenlik,
nüfuz ve etkinlik sağlama mücadelesinin günümüze kadar uzayan
kalıntıları hala canlıdır. Türk boylarının bir çoğu o zamanlar
ayrı ayrı il tutmuş ve kendilerini diğerinden farklı göstererek
meşruiyet sağlamak için de farklı simgeleri hatta aynı dilin
farklı şivelerini farklılıklarının bir işareti olarak kullanmışlardır.Bugün
Ortaasya'da birbirine komşu Türk boylarının ayrı bayrak ve
farklı yönetim altında toplanmalarının sebeplerinden birisi
de budur. Manası, Köroğlu'su, Mevlana'sı, Dedekorkut'u, Yunus'u,
Yesevi'si, inancı ve peygamberi aynı, yani kültürü bir fakat
bayrağı farklı Türk toplulukları bu anlayışın ürünüdürler.
Boylar çoğu zaman büyük mücadelelerin sebeplerini teşkil etmişlerdir.
Timur, Şah İsmail, Uzun Hasan, Karaman oğullan, vb. Boy mantığı
ile hareket etmenin faturasını milletlerin ödetmişlerdir.
Türk milleti kuşkusuz onlarca devlet kurmuştur. Bugün Cumhurbaşkanı
forsundakı yıldızlar Türklerin tarihte kurduğu devletleri
simgelemektedir. Ancak devlet kurmak ayrı şey, devlet yönetimine
egemen olmak ise daha ayrı şeylerdir. Çoğu insanlar parayı
elde eder ama onu kullanamaz. Hatta çoğu insan kendi parasının
uşağı haline bile gelebilir. İşte Türkler de tarihte bir çok
devlet kurmuşlardır.
Ama hiç birinde Türk unsuru bir bütün olarak yönetiminde egemen
olmamıştır. Çoğu kez Türkler; kendi kurdukları devletin yöneticileri
tarafından devletin efendisi değil uşağı konumunda görülerek
itilip-kakılmışlardır. İşte Türk'ü kurduğu devlete taşıyan,
onları egemen kılan tarihteki en önemli örnek Türkiye Cumhuriyeti'dir.
O bakımdan yazımızın adı "Türk'ü Devlet Yapan Adam:
Atatürk" olmuştur. Onun için çok açık bir şekilde
söylenebilir ki, bugün ülkedeki terörün amacı Türk'ü devlet
olmaktan çıkarmaktır.
Tarihi süreç içerisinde sosyolojik açıdan "millet"
ya da "soy"a dayalı olarak kurulan devletlerden
en önemlisi Türkiye Cumhuriyet'i devletidir. Günümüzde Türkler
bey ve boy ile değil "millet" gerçeğiyle dünya milletleri
arasında olduğu yeri almışlardır.
Mîlleti kendi kaderine el koymaya çağıran Mustafa Kemal, egemenliği
de doğrudan doğruya millete ait olduğunu ifade etmiştir. Bey
dönemi, boy dönemi Mustafa Kemal'e kapanmış millete dayalı
devlet dönemi başlamıştır. Vatanın asli unsuru olan Türk'ler
Mustafa Kemalle birlikte devlet olmuşlardır. O her yönden
Türk'ü devlet yapan bir adam olarak tarihe damgasını vurmuştur.
Kuşkusuz Atatürk'ün bir ferdi olarak içine doğduğu milleti
arz üzerinde yüzlerce irili ufaklı devlet kurmuştur. Ancak
her kurulan devlet ya bir beyin ya da bir boyun devleti olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti, Türk halkının kendi egemenliğini kendi
eline aldığı ve kendi kurduğu devlete kendi adını verdiği
bir devlettir. Bu yönü itibariyle sürekli kurduğu devletin
yönetiminden dışlanan Türk, Atatürk ile birlikte devlete taşınmıştır.
Yani Atatürk, Türk'ü devlet yapmıştır.
Burada hemen şöyle bir soru akla gelebilir. "Atatürk'ten
önce Türk'ü Devlet yapan adam, olmamış mıdır?" Kuşkusuz
Türk'ün yönemine egemen olduğu bir çok devlet de tarihte olmuş
olabilir. Ancak bir Türk boyunun kurduğu Osmanlı; devlet yönetiminden
şu veya bu korku ile Türkleri uzak tutmuştur. Bunun en bariz
iki örnek Osmanlı Sadrazamlarının üçte ikisi fazlası Türk
asıllı olmamış olması, Padişahların belirli bir dönemden sonra
devamlı yabancılarla evlenmeleri olarak verilebilir. Padişahın
bahçıvanı padişahın yanında "aptal Türk" diyebiliyor,
Mustafa Kemal daha Atatürk olmadan 22 Mayıs 1919'da Sadaret
Makamına, göndere raporda aynen şöyle diyordu: "Millet
yekvücut olup egemenlik esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz
etmiştir."(17)
Milletin egemenlik ve Türklük duygusunu amaç aldığını
ve dayanak iki önemli noktanın da bu olduğunu ifade etmiştir.
Yani millet dış düşmana karşı tek bir vücuttur, egemenliği
esas almış ve Türk Milliyetçiliği noktayı nazarından hareket
etmektedir. Aynı Mustafa Kemal, Amasya Tamimi olarak bilinen
meşhur belgeyi yayınlarken "Milletin İstiklalini yine
milletin azim ve kararı kurtaracaktır." diyecektir. Boşo'ların,
Hacikyanların, Temo'ların, Emaunellerin, Naradokyanların ve
bilmem hangi azınlık mebusunun egemen olduğu kozmopolit ve
kime hizmet ettiği meçhul bir Osmanlı yönetiminden Türkün,
Türklüğün ve Türklerin egemen olacağı bir yönetime geçmeye
kesin olarak karar vermişti.
Sadrazam Ragıp Paşa'nın 1757'li yıllardaki korkusu olan:
"Var olan düzeni değiştirmeye kalkarsak, korkarım eski
düzenden de oluruz." (18)
düşüncesini aklına bile getirmeden bir milleti:
zihniyeti, psikolojisi ve sosyolojisi ile yeniden inşa etme
gibi bir insan ömrünü aşacak devasa bir davaya kalkışmıştır.
Birilerinin rüyalarında dahi cesaret edemeyeceği değişmeleri
onbeş yıl içinde gerçekleştirmiştir.
Bugün sıcak odalarda ve yumuşak koltuklarda Atatürk'e dil
uzatanların ataları o zamanlar kurtuluşu mandacılıkta arıyorlardı.
İşte onun farklılığı güçle, kılıçla düşmanı vatandan kovmanın
mümkün olmadığını yazan ve kurtuluşun işgalci güçlerin dayatmalarını
kabul etmekten yani Sevr'e teslim olmaktan geçtiğini savunanlara
karşı çok açık olarak karşı çıkmasıyla belirmiştir.
"Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı.
O da milli hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni
bîr Türk devleti kurmak!... Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli
ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam
bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirilebilir... Türk'ün
haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle
bir millet esir yaşamaktansa yok ölsün daha iyidir.
O
halde, ya istiklal, ya ölüm!"
İşte bu iradedir ki, riski, tehlikeyi ve ölümü göze almaktır
ki; Mustafa Kemal'i Atatürk yapmıştır. Bugün ona dil uzatan
gafil ya da hainler bile varlıklarını ve küfretme özgürlüklerini
onun gözü kara ve kararlı mücadelesine borçludurlar. Günümüz
milletler mücadelesinde ölümü göze almadan istiklali ve istikbali
garanti altına almak mümkün değildir. Ölümü göze almadan da
yaşanır ama o zaman ya uşak olursunuz ya da parya.
"Türkiye Türklerindir. İşte milliyetperverlerin ilkesi
budur. Biz hukukumuzun savunulması için mücadeleye devam etmeye
karar verdik." (19)
Mücadelesini vatan toprağını düşmanlardan temizlemeye adamıştı.
"Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin.
Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk milletini ebedi
hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın. Türk toprağı sen,
seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için
yaratıcılığını göster." (20)
Yine o eşsiz bir belgatla şöyle seslenmişti: "Her Türk
ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceği,
onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksel Türk! Senin için
yükseklik hududu yoktur." O bir takım kendini bilmez,
sefil vicdanlı kişinin aşağıladığı Türk'e ve Türk gençliğine
bu duygu ve ideallerle seslenmişti.
Hele hele o eşsiz hitabesindeki haykırışlar her şeyi özetliyor
gibidir.
"Ey
Türk Gençliği!
"Birinci vazifen;, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini!",
diyerek başlayıp "Ne mutlu Türküm Diyene" ile
bitiriyor sözlerini. Milli, milliyetçi, Türk, Türkçü kelimelerini
kullanmaktan korkan bir takım sefil ya da art niyetli kişilerin
Atatürk ile onun kurduğu Türk Cumhuriyetiyle hiçbir ilişkisinin
olmadığını buradan ilan etmek zorundayız.
O gençliğe "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil
kanda mevcuttur" derken, bugün yakasına Atatürk resmi
asarak gençliğe "muhtaç olduğu kudretin Lenin'de, Marks'ta"
olduğunu söyleyenler var. Diğer yandan "Ne Mutlu Türküm
Diyene!" diyemeyen, buna karşı kendisini Atatürkçü diye
tarif eden dernek ve şahıslar vardır. "Milli varlığımıza
düşman olanlarla dost olmayınız" talimatını da o vermiştir.
Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayınız" talimatını
da o vermiştir. Milli varlığımıza kasteden bütün unsurlarla
dost olanlar, hem Türk'e düşmanlık yapıyor hem de Atatürkçü
olduklarını söylüyorsa bu tür kişiler onu anlamayan ahmaklardır.
O gerçekçidir ve bütün davranışlarında ileri derecede bir
akılcılık hakimdir. "Milliyet ilkesi aleyhindeki büyük
ölçüdeki fiili tecrübelere rağmen yine milliyet duygusunun
öldürülmediği yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir... Tarih,
bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkar
etmez... Vatanımız ve milletimiz alayhinde verilen hükümler,
kanaatler iflasa mahkumdur.." (22)
Evet iflas etmesi mukadder olan görüşlerden birisi de bugün
adeta Türk diye bir halkın olmadığı, Anadolu'da "Kırma-dönme-melez"
mozaik bir halkın olduğunu savunanların görüşleridir. Evet
Bunları söyleyenler "kırma ve dönme" olabilirler
ancak ülkenin kahır ekseriyeti Türk soyundan geldiğine ya
da "Ne Mutlu Türküm" diyen bir inanca sahiptirler.
Bu topraklar üzerinde yaşayan ve asgariden "Ne mutlu
Türküm" diyebilen herkes Türktür. Türkiye büyük Atatürk'ün
dediği gibi Türklerin yurdudur ve orada Türk'ler yaşar. Mustafa
Kemal planladığı, örgütlediği ve nihayet kurduğu devlette
"milli kuvvetleri amil, milli iradeyi egemen" kılmıştır.
Kurduğu devletin adına milletinin adını vermiştir. O zamana
kadar adam yerine konulmayan millet onunla devlet yapılmıştır.
O bu yönüyle de Türk'ü Devlet yapan adamdır.
O Türklerin devlet kurma tecrübesini, teşkilatçı yeteneğini
yüzyıllar öncesine dayandığını TBMM'de yaptığı bir konuşmada
şöyle ifade eder: "Türk'ler onbeş asır evvel Asya'nın
göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığı her
türlü kabilayatına tecelligan olmuş birer unsurdur. Sefirlerini
Çin'e gönderen ve Bizans'ın sefirlerini kabul eden bir Türk
Devleti, ecdadımız olan Türk Milletinin teşkil eylediği bir
devlettir." (22) Mustafa
Kemal kendi terminolojisi içinde ancak anlaşılabilir. Örneğin
O Türk'ün ortaya çıkışını ve Türk'ü şöyle anlatmaktadır. "Bu
memleket dünyanın beklemediği, aslı ümit etmediği bir mestesna
medeniyetin yüksek tecellisine şahit oldu. Bu sahne en az
yedi bin yıllık bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarıyla
sallandı. Beşiğin içindeki çocuk, tabiatın şimşeklerinden,
yıldırımlarından, evvela korkar gibi oldu. Sonra onlara alıştı,
onları tabiatın babası sandı. Onların oğlu oldu. Bir gün o
tabiat çocuğa tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk
oldu! Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan
güneştir.."
Atatürk her şeyin temelinde "milli benlik",
"kendine güven" ve 'Var olma azmi"nin
yattığını ifade ederek "Dünyanın bize hürmet göstermesini
istiyorsak, evvela biz kendimize, benliğimize ve milletimize
bu hürmeti, hissen, fikren, fiilen bütün efal ve harekatımızla
gösterelim. Bilelim ki, milli benliğini bulamayan milletler
başka millet lerin avıdır. Mevcudiyeti milliyetimize düşman
olanlarla dost olmayalım. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade
ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkuremize, istikbalimize yan
bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün, milli benliğimize
uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek
her haini derhal devirdiğimiz gün, gerçek kurtuluşa ulaşacağız."
(23) Kendi benliğinden, kendi
milletinden ve kendi iradesinden başka iradeye dayanmamayı,
varlığına düşman unsurları iyi görüp, onlarla gerektiği biçimde
mücadele etmeyi gerçek kurtuluşun anahtarı olarak ortaya koyarken
de milleri hem devlet, hem de kaderine egemen olmasını istiyordu.
O "Kurtuluş Savaşına Başlamanın Onbeşinci Yılı"
münasebetiyle üstün bir belagatla söylediği "Asla
şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve
büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin
yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."
(24) O güvendiği ve mensubu
olmakla iftihar ettiği milletini her şeyin üstünde tutmuştur.
Diğer yandan Atatürk'ün Türk milliyetçiğine yaptığı katkıyı
ve getirdiği boyutu Türk milliyetçiliğinin dışında değerlendirmek
büyük bir hatadır. İşte o büyük insan şöyle diyor: "Biz
doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz,
Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı
ne kadar Türk harsıyla meşbu olursa o camiaya istinad eden
Cumhuriyet de kuvvetli olur." (25)
Atatürk'ün kurduğu devletin adı Atatürkiye değil,
Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Onun savunduğu milliyetçilikle
Türk milliyetçiliğidir.
"Varlığımızı, geleeceğimiz ve bağımsızlığımızı koruyabilmek
için mevcut olan düşmanlarımızı tanıyoruz ve bu düşmanların
amaçlarını yakından biliyoruz ve düşmanların bu amaçlarına
varmak için uygulayacakları güçlere de vakıfız."
(26)
"Hanımlar,
Beyler! Kattiyen bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan,
milletler zayıftır, arızalıdır." Derken
milli birlik ve bütünlük dışında herhangi bir usul ve esası
kökünden reddediyordu. O gür sesiyle millete şöyle sesleniyordu:
Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri
tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel
Türkiye'nin istiklaline, kendi benliğine ve ananatı milliyesine
düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir."
Efradı
bu mücadele eshap ve vesaitile mücehhez olmayan milletler
için hakkı beka yoktur. Mücadele, mücadele lazımdır."
(27)
"Fikirler, manasız, mantıksız, safsatalarla mali olursa,
o fikirler marizdir. Kezailik hayatı içtimaiye akıl ve mantıktan
a..bifaide ve muzır ve bir takım akideler ve ananeler meşbu
olursa mefluç olur." (28)
Emperyalizme Karşıydı:
"Panizlamizm'i ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz
onu temsil eden hükümetimiz, doğal olarak yeryüzündeki dindaşlarımızın
mutlu ve refah içinde olmasını isteriz: dindaşlarımızın, çeşitli
yerlerde meydana getirmiş oldukları toplumların bağımsız yaşamasını
isteriz. Onunla büyük bir coşku ve mutluluk duyarız. Bütün
islam toplumlarının, islam dünyasının refah ve mutluluğu kendi
refah ve mutluluğumuz gibi değerlidir. Ve bütün onların da
bizim mutluluğumuzla ilgili olduklarına tanığız. Ve bu her
gün apaçık ortadadır. Fakat efendiler, bütün bu toplumların
bir imparatorluk halinde bir noktadan sevk ve yönetimini düşünmek
istiyorsak, bu bir hayaldir. Bilime, mantığa, fenne aykırı
bir şeydir. (Mustafa Kemal Aralık, 1921) (Hangi Atatürk, s
291)
O emperyalist, ırkçı, sosyalist, faşist ya da komünist hiçbir
akıma yüz vermemiş yüzde yüz Türklüğe kendisini adamış bir
kişiydi. Vatan ve millet davası uğruna kendisini seve seve
riske atmasını bilecek kadar gözü karaydı. Türkiye'nin kalbi
olan Hatay'ın Anavatana iltihakı meselesinde o yaşına rağmen
kendisini ortaya koymaya bilebilmiştir. Bu konuda şöyle konuşmuştur:
Hatay benim şahsi meselemdir... Gerekirse Türkiye Cumhuriyeti
Reisliğinden ve hatta Büyük Millet meclisi azadlığından da
çekileceğim. Her bir fert olarak bana iltihak edecek birkaç
arkadaşla beraber Hatay'a gireceğim. Oradakilerle el ele verip
mücadeleye devam edeceğim." (1937) Milletime söz verdim:
Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine
getirmesem yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim;
yenilmem, yenilirsem bir dakika yaşayamam." (29)
Mustafa Kemal işte budur. Milletinin istiklali, vatanının
bütünlüğü uğruna gerekirse devletin en yüksek makamından istifa
etmeyi bir şeref sayan bir eylem adamı, katıksız ve vatansever.
Bir zamanlar yine ülkesinin istiklali için üniformasını çıkarmıştı
Şimdilerde vatanı ve bulunduğu makamları kendi şahsi ve kirli
emelleri için ayaklar altına alan yöneticileri görünce Mustafa
Kemal'in iki kez,daha iyi anlıyoruz.
Türklüğümüzü, hürriyetimizi, istiklal ve kimliğimizi bize
kazandıran bu büyük insana bir kez daha minnet ve şükranlarımızı
arz ediyoruz.
Dipnotlar:
ı-Kurt Steinhaaus, Atatürk Devrim Sosyolojisi,
Sander Yayını, İstanbul 1973, s 33.
2- Kurt Steinhaus, A. g.e.s. 41.
3- A. Gündüz Okçun, Türkiye İktisat Kongresi, İzmir, 1923,
Ankara, 1968, s. 246-247.
4- Atilla İlhan, Hangi Atatürk, Bilgi Yayınlan, İstanbul,
1981, s.211
5- Lord Kinross, Atatürk, Cilt 2, Çev; A. Tezel, Ankara, 1973,5.697.
6- Emre Kongar, Atatürk ve Devrim Kuramları, İş Bankası Yayınları,
Ankara, 1981, s, 108
7- Emre Kongar, Ag.e.s. 109
8- R.K Sinha, Kurtuluş Savaşı, Devrimler, Mustafa Kemal ve
Mahatma Gandi, Milliyet Yayını, İstanbul, 1972, s. 150
9- Bekir Sıtkı Baykal, Milli Mücadelede Anadolu Kadınları
Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi
Dergisi, Mart 1985, Cilt l.Sayı, 2, s, 428.
10- Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk
ve Atatürkçülük, 2. Baskı, İstanbul 1981, s. 69
11- Cengiz Özakıncı, Nomos ve Aydın, bellek Yayını, İstanbul
1995, s. 414.
12- Paul C. Helmrerch, Sevr Entrikaları, Sabah Yayınları,
İstanbul 1997. s.15.
13- Aziz Nesin, 1985-1995 arası bütün söylev, demeç ve yazıları.
14- Demirtaş Ceyhun, 1990 sonrası yazıları
15- Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, İstanbul, 1986,
s. 146.
16- Enver Ziya Karal, Ag.e.s. 150
17- Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
Kronolojisi, Ankara 1983, s. 44.
18- Kurt Steinhaus, Atatürk Devrim Sosyolojisi, Sander Yayım,
İstanbul 1973, s. 34.
19- Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayını,
Ankara 1983, s. 81,
20- Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, İstanbul 1986,
s. 143.
21- Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, İstanbul 1986.
s. 3.
22- TBMM Zabıt Ceridesi. C. 24, s, 305-306.
23- Milli Eğitim Dergisi, Sayı; 31-32-33,1975. Ekim, Kasım
Aralık, S. 2.
24- Enver Ziya Karal, Ag.e.s, 152.
25- Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara 1991, s. 85.
26- Emre Kongar, Ag.e.s. 106.
27- Atatürk'ün Maarife Ait Direktifleri, Milli Eğitim Bakanlığı
Yayım, İstanbul, 1985, S.ll.
28- Atatürk'ün Maarife Ait Direktifleri, s.9.
29- Enver Ziya Karal, Ag.e.s. 18.
|