|
Artık
bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek!
Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri
kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri
çekilmeye başladılar.
Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi
Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu
başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen
kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını
Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları
bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".Gerçekten I. İnönü
zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç
olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi
daha büyük zaferler izlemiştir.
Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden
takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekata geçilerek bu âsi
kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri
son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması
ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak
sağlanmış oldu.
I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük
siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler
boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine
oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle
içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları
daha da kolaylaşmıştı.
I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle
düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost
ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer,
yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx
bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir
ki İtilâf devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na
İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar.
Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple
Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî
davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar
ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta
söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde
kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir
barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin
millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921
tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması"
imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda
bazı müzakereler oldu.
Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre
sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta
geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine
taarruzu ile başlayan,II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları
birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı
cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar
geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce
ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlanmıza
terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana
karşı II. İnöntı Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı.
Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği
kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil,
milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu.
Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara
Hükûmetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla
Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı
yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman
taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli
kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri
ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar
oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ;
den Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar
birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik
art arda düşman eline geçti.
Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz
1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhına
geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında,
o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için
daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine
gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi
verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan
sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki,
orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin.
Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!"
Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk
ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya
Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından
isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin,
tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin
uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.
İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları"
adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan
bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla
düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş, gerek
çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit, yaralı ve
kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu.
Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü.
Ordumuzun bu, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar
Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı
tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye
nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu.
Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda
açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı
,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri,
Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son
tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis,
tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli
hazırlıkların yapılmasına karar verdi.
Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana
kati darbe indirileceğine dair, başta Atatürk olmak üzere
Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte
karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün
hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı, herkesin
bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm
güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması
gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil,
bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona,
orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri
çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi
yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak
gerekiyordu.
Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna
çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti.
Yeni bir ordu oluşturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp,
bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri
haklı oTarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde
4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda
askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler
oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak,
memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar.
Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun başına geçmesidir.
Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir
kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı
üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri
de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler.
Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek
çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler.
Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim
bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde
ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun? Sakarya'ya
kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?"
Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük
kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu.
Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı Mustafa Kemal
Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri
bir ortamda, gelişecek tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına yüklemeyi
amaçlıyorlardı.
Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler, ertesi
gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce
tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını
açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduğu
şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan
görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis
Baş kanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin
umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı
kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak
yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî
ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini
bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
haiz olduğu yetkileri fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum.
Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı
olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için
bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını
ayrıca istiyorum".
Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle
bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü bir durumdu
ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu.
Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen
görev gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk
milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki
cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doğru kararları verebilmek,
ancak Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen
Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin
3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz
saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini
haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa
Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in
yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden
Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi.
Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin
mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi
reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun
maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha
kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir.
Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum
gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat
ve salâhiyeti kaldırabilir."
Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye
geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair
sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu
teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı milletimizi esir
etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal mağlûp
edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun
sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize
karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim."
Başkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı.
Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: ".... Bana
bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren
milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil
edecektir. Hiçbir sebep ve suretle değiştirilmesine imkân
omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu
imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan
bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa
ve bağımsızlığa kavuşmaktır. "
Başkomutan, artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya
başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri
en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri,
kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani
"Millî Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği
her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu.
Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift
çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı
için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası
zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat,
hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası
sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan
savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu
ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin,
marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve
sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket,
gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet e
dilmişti. Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp
başlatılmıştı.
Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921
günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi.
Artık Mustafa Kemal Paşa, cephede ve fülen Türk ordusunun
başında idi.
Şimdi 1921 yılı Ağustos başlarındayız. Yunan ordusu 13 Ağustos
1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri
harekâta başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin,
ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın
ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir ve kasabalarımızı işgal
ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar.
23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya
Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve
karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu,
bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek
durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi
ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin
Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok
noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor,
kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor,
böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan,
savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa
yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın
her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.
Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir.
Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar
düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki
birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria
tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete
mecburdur".
Başkomutanın ortaya koyduğu, harp yönetimi bakımından büyük
önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes
vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin
yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur.
Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!"
hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini,
son darbeyi indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu.
Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti
gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden
çök uzaklaşmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü.
Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan
karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz
sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün
savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüş, hatta
ateş hattına girmişti. Başkomutanın en ileri hatta, taarruz
eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında
bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları
üzerinde büyük tesir yaptı.
"Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük
ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül
1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha
edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük
başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi
tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir
(Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya
Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13
Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20
Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.
Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir
hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek,
önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada
kalmışlardi. Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.
Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları,
Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek
gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen
çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar
gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin
içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun
ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız
görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister
istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple
kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları
ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı
çıkmayı amaçlıyorlardı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu
hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle
gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini
son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım
hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz
etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar
kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber
edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine
de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini
korumakta idiler.
Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan
Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28
Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına
açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına
6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık"
emri verildi.
Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar
da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı,
taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun
güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu
ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak
Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı.
Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin
arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin-
de, bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.29/2
Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya
ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne
pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten
de öyle oldu.
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle
Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu
esnada Kocatepe'de bulunııyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon
Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti.
Bu hattın güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz
ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde
toplanmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş
hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını
Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa
üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki
Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta
ediyordu.
Süratli taarruz sonucu, 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun
bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz
karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos
1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun
bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine
çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar
mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde
200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan
Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta, düşmanın
büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından
kurtarılmış bulunuyordu.
Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve
İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan,1
Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular!
İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi.
Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül'
de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav,
Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i,
7 Eylül' de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar.
Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis
ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım
yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk
birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah
Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu,
4 yıl süren düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış,
"Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler
önüne serilmişti.
Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği
zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak
ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı,
milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber
ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile
tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni
bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç
bir zafer, gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük
bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye, fikirdir.
Zafer bir fikrin elde edilişine hizmeti nispetinde kıymet
ifade eder. Bir fikrin elde edilişine dayannıayan bir zafer,
ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden,
her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır,
doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur".
Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir
âlem doğmuş; çağdaş, demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluşuna
uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi
düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben
bu başarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere
önem verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan
Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri
arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre
Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar
tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı
kayıtlarla idaremize bırakıldı.
1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla
hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa
Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet,
mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat
ve hâkimiyetini bir şâhısta değil, bütün fertleri tarafından
seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti.
İşte o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.
Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye
Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı
üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı.
Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı,
20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da
çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet (İnönü)
Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma
imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı
bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik
alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek
kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan
bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün
ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış
ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın
yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple
Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî
zafer eseri idi".
13 Ekim 1923'de Ankara, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye
Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin
de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923
akşamı, -yapıları bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet
ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta "Yaşasın
Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben
Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa
Kemal Paşa, oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı
seçildi.
Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen bu büyük inkılâbın yanı
sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet
anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir
anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu
sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine
zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı
ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.
Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş
uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük
inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka
ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek
her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler
kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet
prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak
birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve
Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok
yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük
önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak
Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler
kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları
açıldı. Eğitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi.
Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana
geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına
dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir
reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı;
bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı.
Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın
hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme
hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında
Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak
memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler
genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık
işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye
Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk
İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha
süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını
içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik,
milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık
Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.
Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu zorunlu gidiş karşısında,
muhalefeti teşkil eden, fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe
dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine
temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu
tuttukları için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa
da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler.
Mustafa Kemal, inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra
Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu
anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde
altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli
tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu
kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı.
Büyük Önder, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak
halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı.
1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK"
soyadını verdi. Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay'
ın anavatana ilhakına galıştı. Kendisinde mevcut karaciğer
kifayetsizliği zamanla ağırlaştı; son günlprini hasta ve rahatsız
olarak geçirdi. 10 Kasım 1938 perşembe güxıü saat dokuzu beş
geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü
bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı.
Atatürk'ün na'aşı, tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda
özel bir katafalk'a yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve
başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut,
üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı. Na'şı, bilâhere
20 Kasım'da Ankara'ya getirildi. 21 Kasım'da büyük törenle
Etnoğrafya müzesindeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine
bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de
ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller
törende bilhassa dikkati çekiyordu.10 Kasım 1953'te na'şı,
Etnografya müzesinden alınarak muhteşem bir törenle Anıtkabir'e
nakledildi.
|