IX
MİLLİ DAYANIŞMAYI GÜÇLENDİRMEK
Mütareke'den sonra, İngilizleri, fransızları
yakından görmeğe, tanımağa başladık. Bunlarda ilk gözümüze çarpan yön medeni ahlakın
bozukluğudur. Özellikle yurdumuza gelen veya Malta'da egemen olan İngilizlerin
medeni ahlakının çok düşük bulduk. Sömürge halkının soyma, yenilmişlere kul, köle
gibi davranmak savaş esirlerinin ve hatta barış esirlerinin parasını, eşyasını
çalmak onlarca tamamen helaldir. İngiliz milletinin medeni ahlakında gördüğümüz
bu düşüklüğe rağmen, itiraf edelim ki, vatani ahlakını pek yüksek bulduk. Türkiye'de
yüzlerce, hatta binlerce vatan haininin ortaya çıkmasına karşılık, bütün İngiltere'de
tek bir vatan haini ortaya çıkmadı. O halde, bizde medeni ahlakın daha yüksek
olması neye yaradı? Keşke bizde de, bunların yerine, yalnız vatani ahlak yüksel
olsaydı! Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü
vatan, üstünde oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz
şeydir ki üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve
onun dış görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır. O halde, vatani ahlak, milli ideallerden
milli görevlerden oluşmuş bir ahlak demektir. O halde, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek
için, her şeyden önce; vatani ahlakı yükseltmek için ne yapmalıyız? "Vatan,
milli kültürdür" demiştik. Demek ki vatan; din, ahlak ve estetik güzelliklerin
bir müzesidir, bir sergisidir. Vatanımızı içten gelen bir aşkla sevmemiz, bu içten
güzelliklerin ütünü olduğu içindir. O halde, milli kültürümüzü bütün güzellikleriyle
ne zaman meydana çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz ve bu kadar şiddetle
seveceğimiz o sevimli vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, yalnız tehlike
zamanlarında hayatımızı değil, barış zamanlarında da bütün şahsi ve toplum tutkularımızı
feda edebileceğiz. Görülüyor ki milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, ilk önce,
milli kültürü yükseltmekle sorumlu olan aydınların bu işi çabuk başarmaları gerek. Milli
dayanışmanın birinci temeli "vatani ahlak" olduğu gibi, ikinci temeli
de " medeni ahlak" tır. Vatani ahlak, kendi milliyetimizi kutsal tanımaktan
ibaret olduğu gibi, medeni ahlak da milletimizin fertleriyle onlara benzeyen diğer
fertleri saygın tanımaktan ibarettir. Cemiyet kutsal olunca, onun fertleri de
kutsal olmaz mı? O halde vatanımızı, milletimizi nasıl seviyorsak, milletdaşlarımızı
da öylece sevmeliyiz. Bütün milletdaşlarını sevmeyen bir adam, milletini de sevmiyor
demektir. Şimdiye kadar aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün
değildi. Çünkü, terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden, halk ise Türk kültüründen
almışlardı. Ayrı terbiyelerle yetişen iki sınıf nasıl birbirini sevebilir? Bundan
başka, aydınlar sarayın kullarıydılar. memur oldukları zaman halkı soyarak sarayın
israf ve eğlencelerine hizmet etmekten başka bir şey düşünmezlerdi. Tabii, bu
yönden de, ezilmiş halk onları sevemezdi. Aralarında rekabet, haset, çekememezlik
gibi tutkular bulunduğu için, aydınların kendileri de birbirlerini sevmezlerdi.
Memleketimizde, birbirini seven yalnız halktan olan fertlerdi ve eski devirde,
milli dayanışma yalnız bu öz Türklerin içten seviyesine dayanıyordu. Şurası
da vardır ki medeni ahlak, yalnız milletimize mensup fertlerin saygın tanınmasında
ve içten bir sevgiyle sevilmesinden ibaret değildir. Gerçi, başta, saygın tanılan
ve sevilen fertler vatandaşlarımızdır. Çünkü bizi onlarla birleştiren ortak bir
kültür, ortak bir yurt, ortak bir dil, ortak bir din vardır. Fakat, biz bir milli
kültüre bağlı olduğumuzu gibi, bir de milletlerarası medeniyete dahiliz. Milli
kültürümüzü sevdiğimiz gibi, medeniyetimizi de severiz. O halde medeniyetdaşlarımızı
sevmemiş ve saygın görmemiz gerekmez mi? Medeniyet topluluğu önce dini bir
ümmet halinde başka Müslümanlık, Hıristiyanlık, Budistlik gibi evrensel dinler,
birçok milletleri içlerine alarak, onları bitişik kaplardaki sular haline koymuşlardır.
Fizik denemelerini de bitişik kaplardan birine konulan suyun hemen diğerlerine
bölündüğünü ve hepsinde su seviyesinin hemen aynı yüksekliğe çıktığını görmüyor
muyuz? Aynı ümmete bağlı bir milletin meydana getirdiği ilerlemelerin veya başına
gelen çöküşlerin hemen diğerlerine geçmesi tıpkı bunun gibidir. Milletlerarası
bağlar önce böyle dini olarak başlarsa da, uzun gelişmelerden sonra, yalnız bilim
ve fen sahasında birleşen, din dışı bir milletlerarası medeniyet de meydana gelebilir.
Bugünkü Avrupa medeniyeti, Avrupa milletleri arasındaki bağlılık, bu iki örneğin
geçiş devrinde bulunuyor. Avrupalı milletlerarası medeniyet birliği Japonlarla
Yahudileri eşit şartlarla kendi medeniyetine mensup saydığı için, dini bir medenîyetten
ve dine dayanan bir milletlerarası birlikten çıkmak istediğini ima ediyor. Fakat
diğer taraftan Müslüman ülkelerin manda altında kalmasında hala ısrar göstermesi,
eski haçlı bağnazlığından henüz kurtulmadığın gösteriyor. Bu bağnazlığın kalkması
ve bizim de eşit şartlar içinde Avrupa medeniyetine girmemiz bizim için bir amaç
olmalıdır. Kısaca medeni ahlak önce milletler bütün insanların sevmekten ve saygın
görmekten ibarettir. Bütün bu fertlerin hayatına, mülkiyetine, özgürlüğüne onuruna
tecavüz etmemek, medeni ahlakın teklif ettiği görevlerdendir. Görülüyor ki,
vatani ahlak dıştan merkeze doğru olduğu halde, medeni ahlak merkezden dışa doğrudur.
Vatani ahlak sevgilerimizin vatan dairesinde yoğunlaşmasını ve toparlanmasını
istediği halde, medeni ahlak bunları yavaş yavaş millet sınırlarını aşarak ümmet
sınırlarına ve ümmet sınırlarını aşarak ülkelerin milletlerarası sınırlarına ve
bunları da aşarak bütün insanlık dünyasına doğru genişlemesini ve yayılmasını
arzu eder. Bazen, bu iki ahlak arasında arılık ve çatışma ortaya çıkabilir. Mesela,
savaş zamanlarında vatani ahlak son derece şiddetlenerek, medeni ahlakı sönük
bir hale getirir. Uzun barış dönemleri de, yalnız medeni ahlakı güçlendirerek
vatani ahlakı zayıflatır. Savaşın bir çok maddi ve manevi yıkıntılarına karşılık,
sosyal bir yararı da bulunduğunu ileri sürenler özellikle bu noktaya dayanıyorlar. Görülüyor
ki, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ahlaka medeni ahlaktan daha
fazla öncelik vermek ve insani değerin - medeni ahlakın dairelerinde - merkezden
çevreye doğru gittikçe eksildiğini, çevreden merkeze doğru geldikçe arttığını
ilke olarak kabul etmek gerekir. Yani, yukarıda söylediğimiz gibi değerin birinci
derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde
medeniyetdaşlarımızı, dördüncü derecesinde bütün insanları görmemiz ve onları
bu derecelerine göre sevmemiz gerekir. Milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için,
vatani ve medeni ahlaklardan sonra, bir de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir. Her
millet, sosyal iş bölümü sonucu olarak, bir takım meslek ve uzmanlık sınıflarına
ayrılır: mühendisler, doktorlar, müzisyenler ressamlar, öğretmenler, yazarlar,
askerler, avukatlar, tüccarlar, çiftçiler, fabrikatörler, demirciler, marangozlar,
hallaçlar, terziler, değirmenciler, fırıncılar, kasaplar, bakkallar, v.d. bu guruplar
birbirine karşılıklı olarak gerekli ve muhtaçtırlar. Birbirlerinin yaptıkları
hizmetler, bu karşılıklı gerekli olmalar da bir tür dayanışma değil midir? Bu
tür dayanışmanın güçlenmesi için, önce iş bölümünün ancak ortak vicdana sahip
bir toplum içinde ortaya çıkması şarttır. Başka başka milletlere mensup olup da
aralarında ortak vicdan bulunmayan toplulukların iş bölümü gerçek iş bölümü niteliğinde
değildir. Durkheim, bu tür hizmetlerin alınıp verilmelerine " karşılıklı
paratzitlik" adını veriyor. Mesela, eski Türkiye'de, Türklere Müslüman olmayanlar
ortak bir ekonomik hayat yaşıyorlardı. Fakat, aralarındaki iş bölümü gerçek bir
iş bölümüm değildi. Karşılıklı bir parazitlikten ibaretti. Çünkü, Türklerle bu
Türk olmayan unsurlar arasında ortak bir vicdan yoktu. Türkler, Müslüman olmayanların
politik parazitleriydiler: Müslüman olmayanlar da, Türklerin ekonomik parazitleriydiler.
Milletlerarası ekonomik ilişkiler de hep bu biçimdedir. Bu tür dayanışmanın
güçlenmesi için ikinci şart da, meslek guruplarının tüm yurtta yaygın milli örgütler
biçiminde organlar oluşturmasından sonra, her meslek sınıfında, mesleki bir ahlakın
kurulmasıdır. Meslek ahlakı, başka meslek guruplarının yapmasında sakınca olmadığı
halde yalnız bir meslek üyelerine meslek gereği olarak yasak olan eylemleri gösterir.
Mesela, bir bölgeye kolera girdiği zaman, oradan herkes kaçabilir, yalnız doktorlarla
papazlar kaçamaz. Bunun gibi, herkes ticaret yapabilir. Resmi nüfusa sahip olan
devlet memurları yapamaz. Asker sınıfından olanlarının korkak, polislerin düşkün
hakimlerin tarafçı, öğretmenlerle yazarların cahil ve idealsiz olmaları meslek
ahlakına aykırıdır. Katiplerin ağzı sıkı, avukatlarla doktorların kişilerini sırlarına
saygı göstermeleri de meslek ahlakı gereklerindendir. Bununla beraber, bu mesleki
ahlakların yaptırımları da vardır. mesleki görevlerin bu yaptırımları her meslek
örgütüne özel olarak bulunması gereken "Haysiyet divanları" dır. Fertlerin
meslek uzmanlarına karşı hayatlarını, onurlarını özgürlük ve çıkarlarını koruyacak
tek yaptırım işte bu mesleki ahlaka ait örgütlerden ve yönetmeliklerden ibarettir.
Bunlar var olmadıkça, farklı meslekler arasında gerçek bir dayanışma var olamaz.
Şimdi, yukarıdaki sözler özetleyelim: Milli birliğin güçlendirilmesi sosyal
düzenin ve ilerlemenin, milli özgürlük ve bağımsızlığın temelidir. Milli birliği
güçlendirmek için de: vatani, medeni, mesleki ahlakların güçlendirilmesi, yükseltilmesi
gerekir. Milli kültürümüzün bilinçli bir hale gelip yükselmesi için ne gibi
örgütler gerekir? Önce milli kültürümüzü saklanmış olduğu gizli köşelerden aydınların
gözleri önüne koyacak olan, arama kurumlarına gerek vardır. Bu görevi yerine getirecek
kurumlar şunlardır: Milli Müze, Etnografya Müzesi, Milli Arşiv, Milli Tarih Kütüphanesi,
İstatistik Genel Müdürlüğü. 1) Türk halkının estetik dehasının canlı olarak
gösteren ve fakirlik yüzünden eski Türk evlerinden parça parça çıkarılıp bedestenlerde
satılan perdeler, halılar, şallar, ipekli kumaşlar, eski marangoz ve demirci işleri,
çiniler, güzel yazı levhaları, tezhipli kitaplar, güzel çiltler, güzel yazılı
Kuran-ı Kerim'ler, milli tarihimizin belgeleri olan eski paralar, vesaire, vesaire...
hep yabancılar tarafından satın alınarak Avrupa'ya ve Amerika'ya taşınmaktadır.
Bunların dışarıya çıkarılmasının önüne geçecek bir yasamı olmadığı gibi, bunların
satın alarak milli sanat aşıklarının gözleri önüne koyabilecek milli bir müzemiz
de yoktur. Gerçi, Topkapı Sarayı'nda büyük bir müzemiz vardır. Fakat, buna "
Kültür Müzesi" demekten ziyade, "Medeni müze" adını vermek daha
uygundur. Çünkü bu müze Türk kültürüne ait milli eserlere ikinci derecedeki önemi
milletlerarası değere sahip eserlere vermiştir. Bu iddiamızın kanıtı şudur ki,
şimdiye kadar yurdumuzdan sandık sandık çıkarılan Türklere özgü güzel eserlerin
kaçırılmasına engel olmamış, bedestenlerde satılan bu güzel eserler satın alıp
saklamağa çalışmamıştır. Bu sözlerimizden, müzemizin dahi bir kurucusu olan
Hamdi Bey merhumun değerce çük büyük olan yardım ve hizmetlerinin inkar ettiğim
sanılmasın. Abdülhamid devrinin her türlü güçlüklerine rağmen, sırf kendi girişim
ve çabasıyla bilim bakımından gayet değerleri bir müzeyi yoktan var eden Hamdi
Bey'i takdir etmemek büyük bir nankörlüktür. Büyük kardeşinin bu kendi eserini
zenginleştirerek koruyan Halil Bey efendiyi yüceltmemek de yine nankörlük olur.
Bundan başak, bu müzede eski Türk paralarının ve geleneklerine dair birçok milli
yadigarların varlığını, da kimse inkar edemez. Şu kadar var ki milli bir müzenin
görevi milli eserlerin milyonda birin toplayıp da geri kalanlarının yabancılara
kaptırmak değildir. Hamdi Bey müzenin bilim medeniyet ve milletlerarası değerleri
oldukça yüksek olabilir; fakat milli kültüre ait değer öteki değerlerine oranla
çok aşağıdır. Hatta, bu bakımdan Vakıflar Müzesi'ndeki eşyanın hemen hepsi Türk
kültürüne ait eserler olduğu için, bu müze öncekinden daha değerli görülebilir. Bu
ifadelerden anlaşılıyor ki, bugün, bizde gerçek bir Türk müzesine gerek vardır.
Bu Türk müzesi, Türlere ait güzel eserleri satın alabilmemiz için yeter derecede
bir ödeneğe sahip olmalı ve her şehirde arayıcıları bulunmalıdır. Aynı zamanda.
Yurdumuzdan bütün eski eserlerin ve güzelliklerin dışarı çıkarılmasını şiddetle
yasak eder, bir yasa yapılmalıdır. Vakıflar Müzesi de İl Vakıflar memurlarını
çalıştıracak olursa, vakıf binaların kalıntısı ve yıpranmış eşyası arasında daha
birçok değerli anıtlar bulunabilecektir. İleride, bu üç müze birleşerek tek bir
müze halini de alabilir. Herhalde, şimdilik, yalnız Türk kültürüne ait eserleri
toplayacak milli bir müzeye şiddetle gerek vardır. 2) Etnografya Müzesi'nin
hali, milli müzeninkinden başkadır. Milli müze, milli tarihimizin müzesidir. Etnografya
Müzesi ise, milletimizin bugünkü hayatının müzesidir. Bugünün geçmişten farklı
ne ise, Etnografya Müzesinin de milli tarih müzesinden farkı odur. Etnografya
Müzesi, öncelikle milletimizin bugün çeşitli illerde, kazalarda, şehirlerde, köylerde,
obalarda, kullanmakta olduğu bütün eşyayı toplayacaktır. Bu toplanan eşyadan her
türlü sırasıyla en ilkel biçimden en gelişmiş biçimine kadar, bir gelişim sırası
halinde dizilecektir. Mesela, ayakkabı türünü alalım: Bunun en ilkel biçimi olan
çarıktan başlayarak, en gelişmiş içimi olan zarif 2fotinlere kadar bütün gelişim
aşamaları dereceli bir dizi halinde sıralanacaktır. Başa giyilenler, erkek ve
kadın elbiseleri, eyer takımları, çadırlar, yataklar, v.d. hep böyle gelişim sıraları
ile dizilecektir. Evlerin, olduğu gibi taşınması mümkün olmayan ve sair büyük
binaların küçük modelleri yapılacaktır. Köy, şehir, köprü, cami, gibi manzaraların
fotoğrafları aldırılacaktır. Fakat, Etnografya Müzesi'nin toplayacağı şeyler
yalnız bu gibi maddi eşya ile sınırlı değildir. Halk içinde hala yaşamakla bulunan
peri masallarını, koşmak ve destanları, mani ve tekerlemeleri, atasözlerini ve
bilmeceleri, fıkra ve menkıbeleri şehir şehir, köy köy araştırmalar yaptırarak
toplanmak görevi de Etnografya Müzesi'ne aittir. Aynı zamanda her nahiyenin konuştuğu
Türk ağızlarına ait özel kelimeleri, özel fonetiği, özel gramer ve sentaks kurallarını
da toplayacaktır. Bunlardan başka halk arasında "tandırname ahkâmı"
veyahut "keçe kitap" adları verilen ve hala tahsilsiz kadınlarla bilgisiz
halk arasında inanılmakta bulunan eski boş inanışları ve bunlara bağlı bulunan
ve içine büyükçülük de karışan dini törenleri de toplayacaktır. Mesela, bu inanışlardan
birine göre, her insanın kendisine özel bir perisi vardır ki sahibinin kırıklı
olduğu zamanlarda sonra derece azgınlaşarak tehlikeli bir durum alır. İnsanlar,
aşağıdaki üç halde kırklı olurlar: 1) Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, çocukla
beraber, annesi ve babası kırklı olurlar. 2) Bir evlenme olduğu zaman hemen gelin,
hem de damat kırklı olurlar. 3) Bir adam olduğu zaman, onunla aynı evde yaşayan
bütün yakın akrabaları kırklı olurlar. Kırklıların yerine getirmeğe dikkat
etmeleri gereken birtakım sihri - dini törenler vardır: Mesela, iki kırklı kadın
- bunlar, ister aynı nedenden ister ayrı nedenlerden kırklı olmuş olsunlar bir
odada rastgele birleşirlerse mutlaka öpüşmeleri gerekir. Öpüşmezlerse, perileri
birbiriyle kavga ederler: perilerden biri bu kavgada yaralanırsa yahut ölürse
aynı durum sahibine de yansıyacağından bu töreni gerçekleştirmekte büyük tehlike
vardır. Yine iki kırklı insan, biri diğerinin üstünde bulunan iki odada yatamazlar. Tandırname'ye
göre, her adamın bir perisi olduğu gibi, her evinde bir perisi vardır. Ev perisi
evin temiz tutulmamasından öfkelenir. Bu öfkelenme aileye zarar vereceğinden,
ev kadını evin her tarafını temiz tutmağa dikkat eder. Demek ki, bu batıl inançlar
içinde yararlı olanlar da vardır. Etnografya Müzesi, bunlardan başka, her ildeki
fonetik ile halk melodilerini ya fotoğraf aletiyle, yahut nota yöntemiyle kaydeder.
Demek ki Etnografya Müzesi'nin mutlaka bir fotoğrafçısı, ve bir notacısı olmalıdır.
Masal toplayanlar, herkesten dinledikleri masalları gelişi güzel almamalıdırlar.
Masalcı adı verilen birtakım ihtiyar kadınlar veya erkekler vardır ki, bunlar
masalları gelenekten gelen deyimlerle ve güzel üsluplarla anlatırlar. Böyle geçek
bir masalcı ele geçirilirse, onun anlatacağı bütün masallar aynen alınmalıdır.
Çünkü milli masallar, ancak böyle her deyimi bir kurum olan masallardır. Koşmalar,
türküler ve nağmeler de gerçek saz şairlerinden alınmalıdır. Nasreddin Hoca'ya,
Karagöz'e İncili Çavuş'a, Bekir Mustafa'ya Bektaşilere ait fıkralar da onları
iyi bilenlerden öğrenilmelidir. Milletlere ve mesleklere ait taklitler meddahlardan
alınmalıdır. Tandırname inanışları onlara henüz inanmakta bulunan okuma-yazma
bilmeyen kadınlardan sorulmalıdır. Her yerin diyalektine ait incelemeler de yerlerinde
yapılmalıdır. 3) Milli Arşiv, bakanlıkların gizli olan özel arşivlerinden başkadır.
Milli Arşiv, artık hükümetle ilgisi kalmamış, eski yazılı belgelerin hazinesidir
ki milletin tarihçileri ve bilim adamları için sınıflandırılmış bir biçimde düzenli
bir yönetim altında göz önüne koyulurlar. Ne yazık ki, gerek Babıali'ye ve Dışişleri
Bakanlığı'na, gerek Defter-i Hakani'ye, Vakıflara ve fetvahane'ye ait eski yazılı
belge mahzenleri şimdiye kadar ne bir araya toplanmış, ne sınıflandırılmış ne
de korunmalarına özen gösterilmiştir. Milli tarihimizin en doğru belgeleri olan
bu yazılı belgelerden en önemlileri aşırılarak Avrupa kütüphanelerine taşınmaktadır. Diyarbakır
gibi bazı eski il ve eyalet merkezlerinde oldukça değerli olan eski yazılı belgelerin
bakkallara satılarak paket kağıdı olarak kullanıldığı gerçektir. Görülüyor ki,
milli bir arşivin de kesinlikle hızla kurulması gereklidir. 4) Milli Tarih
Kütüphanesi de, Genel Kütüphaneden başkadır. Genel Kütüphane bilimin edebiyatın
her dalına ait kitapları içine almalıdır. Milli Tarih Kütüphanesi ise, yalnız
milli kültürümüzü oluşturan kurumlara ait tarihleri ve tarihi kaynaklarla belgeleri
içermelidir. Bu kitaplar ve belgeler dinimizin, ahlakımızın, hukukumuzun, felsefemizin,
edebiyatımızın, müziğimizin, ekonomimizin, askerliğimizin, politikamızın, bilimimizin
ve fenlerimizin tarihlerini ve belgelerini tümüyle bir arada bulundurmalıdır.
O halde ki, bu tarih dallarından herhangi birinin tarihini yazmak isteyen bir
tarihçi, gerekli gördüğü bütün kaynakları ve belgeleri bu kütüphanede hazır bulabilsin. 5)
İstatistik Genel Müdürlüğü de her Bakanlığın kurduğu özel istatistik örgütlerinden
başkadır. Çünkü her bakanlığın kuruduğu istatistik örgütü yalnız kendi resim işlemlerini
gerek duyduğu istatistiği rakamlara önem verir. İstatistik genel Müdürlüğü ise,
milli kültürün meydana çıkması için gerekli olan ve milli hayatın bütün dallarını
içine alan, genel bir istatistik örgütüdür. Avrupalı bir uzmanın yönetiminde bulunacak
olan genel istatistik müdürlüğü kurulduktan sonra, bakanlıklara ve diğer resmi
olmayan kurumlara bağlı bütün istatistikle ilgili örgütün onun yönetimi altına
verilerek hepsi aynı yöntem ve sistem içinde çalıştırılacaklardır. İşte ancak
böyle merkezi bir uzmanlık dairesine mensup bütün alanları kavrayan bir istatistik
örgütü oluştktan8 sonradır ki memleketimizde istatistiği rakamlarda sosyal eksiklerimizin
ve yeteneklerimizin anlaşılması mümkün olur. Uygulanana reformları ve yeniliklerin
toplum için zararlı oldukları da ancak böyle esaslı istatistik defterlerinin hazırlanmasından
sonra bulunur ve incelenebilir. Milli kültürün bu saydığımız örgütlerin sadece
milli kültürü arayıp bulmağa yarayanlardır. Milli kültürün başka birtakım kurumları
da vardır. Bunların görevi de, milli kültür aranıp bulunduktan sonra, Avrupa Medeniyeti'nin
onun çeşitli dallarına aşılanmasından ibarettir. Bu görevi yerine getirecek kurumlarda
şunlardır: Türk Üniversitesi, Türkiyat Enstitüsü'dür. Bunlardan, örnek olarak,
konservatuarı alalım: İstanbul'da var olan Darüllelhan (Konservatuar), dümtek
usulün, yani Bizans müziğinin konservatuarıdır. Bu kurum ilkel unsurları halkın
içten melodilerine kendisinin gösteren ve Avrupa Müziğine uyularak armonize edildikten
sonra modern ve Batılı bir nitelik kazanacak olan gerçek Türk Müziğine hiç önem
vermemektedir. Şimdiki Darülbedayı (Şehir Tiyatrosu) de aynı durumdadır. Çünkü,
tiyatronun ilerlemesi en çok güzel Türkçe'yle halk ölçüsünün kabulüne bağlıyken
var olan şehir tiyatrosu bu esasları yeterli derecede değer vermemektedir. Buna
göre, bu iki kurumun Türk Konservatuarı ve Türk Tiyatrosu haline getirilmeleri
de gerektir. Var olan kurumlar içinde Türk kültürüne yardımcı olan yalnız üniversitedir.
Üniversitenin Edebiyat Fakültesi adeta Milli Kültür fakültesi demek olduğundan,
milli kültürü en çok yükselmeğe çalışan bu kurumdur. Türkoloji Enstitüsü'ne
gelince, bugün, böyle bir kurumu en gelişmiş bir biçimde oluşturma imkanı vardır.
Çünkü, Avrupa'nın çeşitli milletlerinde Türkoloji için canını adamış büyük Türkologları
ve enstitüye üye sıfatıyla almak mümkündür. Avrupalı Türkologlarla yerli Türkologlarımızdan
kurul bir enstitü oluşturulursa bu kurul hem milli kültürün hazinelerini arayabileceği
hem de milletlerarası akademiler alanında ilmi bir otorite kazanacaktır.
|