VIII
MİLLİ VİCDANI GÜÇLENDİRMEK
Sosyal sınıflar başlıca, üç bölüme ayrılır:
Aile toplulukları, politik topluluklar ve meslek toplulukları bunlar arasında
en önemli olan, politik topluluklardır. Çünkü politik bir topluluk kendi başına
yaşayan, bağımsız veya yarı bağımsız bir kuruldur. Aile gruplarıyla meslek grupları
ise bu kurulların parçaları, bölümleri niteliğindedir. Yani politik kurumlar birer
sosyal organizmadır: aile grupları bu organizmanın hücreleri, meslek gurupları
da organları gibidir. Bundan dolayıdır ki aile ve meslek topluluklarına ikirci
derece topluluklar adı verilir. Politik oluşumlar da, başlıca, üçe ayrılırlar:
Klan, topluluk ve toplum. Klan, bir kavimden yalnız küçük bir kısmının
politik bir kurul halini alması ile oluşur. Mesela bir kavim bağımsız aşiretlere
ayrılınca, bu aşiretlerden her biri bir klandır. İlkel kavimler, hep bu klan hayatını
yaşarlar. Bir zaman gelir ki klanlardan biri diğerini feth ederek egemenliği altına
alır. Fakat içine aldığı klanlar genellikle altına alır. Fakat içine aldığı klanlar
genellikle kendi kavimden aşiretler değildir. Başka kavimlere veya başka dinlere
mensup klanları yenerek kendi egemenliğine aldığından oluşan yeni kurul bütünlüğünü
kaybeder: farklı kavimlere ve dinlere mensup klanlardan kurulu bir karışım biçimini
alır. Bu karışıma topluluk adı verilir. O halde, bütün feodal beyliklerle bütün
imparatorluklar topluluk özelliğindedirler. Çünkü, bu politik organizasyonlarda
başka başka kavimlere ve dinlere mensup klanlar vardır. Yine bir zaman gelir
ki, bu topluluklar da dağılmağa başlar. İmparatorlukların içinde, dil ve milli
kültür bakımından ortak vicdana, ortak ülküye sahip bir milliyet halini alır.
Bu milliyet, milli vicdana sahip olduktan sonra artık uzun süre bağımlı halde
kalamaz. Ergeç, politik bağımsızlığını elde ederek, bağımsızlığına sahip politik
bir kurul haline girer. İşte, ancak, u bütünlüğe ulaşmış, birleşmiş ve bağımsız
oluşuma toplum adı verilebilir. Bu toplumlara aynı zamanda, millet adı da verilir.
Demek ki, gerçek toplumlar ancak milletlerdir; ancak kavimler, birdenbire, millet
haline giremezler. Klanlar halinde, sosyal hayatın adeta çocukluk devresini geçirirler.
Nihayet, imparatorluğun zulmüne katlanmayarak, bağımsız haya yaşamak üzere topluluktan
ayrılırlar. Topluluk hayatı esir kavimler için zararlı olduğu derecede egemen
kavim için de zararlıdır. Buna, kendi kavmimizden daha açık bir örnek olmaz: Türkler,
Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu iken, bu topluluğun oluşturduğu feodalizm içinde
kul durumuna düştüler. Aynı zamanda, hayatlarını bu topluluğa asker ve jandarma
görevlerini yerine getirmekle geçirdiklerinden, kültür ve ekonomi bakımından yükselmeğe
zaman bulamadılar. Diğer kavimler. Osmanlı topluluğundan kültürlü, medeni ve zengin
bir halde ayrılırken; zavallılık Türkler, ellerindeki kırık bir kılıçla eski bir
sapandan başak bir mirasa sahip olamadılar. Bununla beraber, bir insan için
çocukluk ve çıraklık devirlerinden geçmek nasıl zorunlu ise bir kavim için de
klan ve topluluk stajlarının yapmak öylece zorunludur. Her kavim, ancak bir aşamalardan
geçtikten sonradır ki, toplum ve millet haline gelebilmiştir. Şu kadar var
ki, toplum hayatına çabuk ulaşan egemen bir millet, topluluk devrini daha az zararlı
olarak geçirebilir. Mesela İngiliz kavmi henüz iskoçya ya ve İrlanda ülkelerini
fethetmeden önce, toplum halini almıştı. Halkın seçtiği millet vekilleri, lordlarla
birleşerek, memleketi yönetiyorlardı. Saray, bir gölgeden ibaret kalmıştı. Bundan
dolayı bütün meseleler sarayın çıkarına değil, halkın faydasına uygun bir biçimde
hallediliyordu. İngiliz kavmi, bundan beş yüz yıl önce düşünüp karar veren, uyanık
bir millet haline girmişti. Yüzyıllarca İngiliz parlamentosu, sadece Anglo-Saksonlardan
oluşmak şartıyla görüşmeler yaptı. İçlerinde milli politikaya engel olacak hiçbir
yabancı eleman milli olmayan akımlar sürükleyecek hiçbir yabancı fert yoktu. İngilizler,
tam dört yüz sene, bu içten meşrutiyet hayatını yalnız kendi aralarında yaşadıktan
milli kültürlerini ve milli karakterlerini artık bozulmaz ve değişmez bir manevi
kuvvet haline getirdikten sonradır ki, işkoçya, gal ve İrlanda ülkelerini fethederek
İngiltere'ye kattılar. Fakat bu katma, yalnız politik bir katmadan ibaretti. Hiç
bir zaman İngilizler bu üç yabancı kavmin İngiltere toplumuna Anglo Saksın milletine
katılmasına imkan tanımadılar ülke sanki yine eskisi gibi yalnız İngilizcilerden
ibaret imiş gibi, sadece İngiliz çıkarı ve İngiliz ideali bakımından yönetildi.
Daha sonraları, Amerika gibi, Hindistan gibi, Güney Afrika gibi Mısır gibi Avustralya
gibi sömürgelere ve kolonilere sahip oldular. Fakat, yine daima Parlamento ingiliz
Parlamentosu halinde, kabine Anglo Sakson kabinesi halinde kaldı. İngiliz milleti,
gittikçe büyüyen bu politik topluluk içinde, kendi benliğini bir an için olsun
hiç unutmadı. İşte, ingiliz milletinin, yüzyılllardan beri, dünya politikasında
egemenliğini elinde bulundurmasının nedeni budur. Görülüyor ki, bir kavim,
ancak kendi kendini milli bir parlamento ile yöneten gerçek bir millet haline
geldikten sonra, yüksek ve içten bir toplum hayatı yaşayabilir. Avrupa'nın diğer
kavimleri, bu gerçeği pek geç anlayabildiler. Çünkü, iki yüz yıl öncesine kadar,
Avrupa'nın diğer bölgelerinde halkla ve ülkeler hükümdar ailelerinin esirleri
ve malikaneleri hükmünde idiler. Bir hükümdar, kızını evlendirirken, yurdunun
bir bölümünü ona çeyiz olarak verebilirdi. Bir hükümdar , vilayetlerinden birini
başka bir hükümdara hediye edebilir veya satabilirdi. Miras yoluyla, memleketin
bir kısmı yabancı bir hükümdarın eline geçebilirdi. Kısaca, halkların, kavimleri
hiçbir varlığı hesapta hiçbir yeri yoktu. Devlet demek, hükümdar demekti. Bu ilke
yalnız XIV. Louis'ye özgü değildi. İngiltere'nin dışında, bütün Avrupa devletlerinin
politikada tuttukları yol bundan ibaretti. Fakat milliyet devresi,y sonunda
diğer Avrupa kavimleri için de gelip çattı. Hollandalılar, Fransızlar, v.d. kendi
kendiri yöneten birer millet halini almağa başladılar. Tarih, genel bir kural
olarak gösteriyor ki, her nereye milliyet ruhu girdiyse orada büyük bir ilerleme
ve gelişme akımı doğdu. Politika din, ahlak, hukuk, estetik, bilim, felsefe, ekonomi,
dil hayatlarının hepsini gençlik, içtenlik tazelik geldi. Her şey yükselmeğe başladı.
Fakat, bütün bu gelişmelerin üstünde olarak, yeni bir karakterin oluştuğunu yine
bize karşılaştırmalı, tarih haber veriyor. Milli vicdan nerede oluşmuşsa artık
orası sömürge olma tehlikesinden sonsuza kadar kurtulmuştur. Gerçekten de,
bugün milletler cemiyeti Almanya'yı bir sömürge halinde Fransa'ya sunsa acaba
Fransızlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? Macaristan'ı Romanya'nın,
Bulgaristan'ı yunanlıların mandası altına koymak istersek, bu iki devlet şu mandaları
kabule yanaşabilir mi? Şüphesiz hayır! Çünkü mandası altına girecek ülkeler kolay
egemen olmak ister. Halbuki milli vicdanı uyarmış bir ülkeye kocaman ordular gönderilse
bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün değildir. İngilizlerin Trakya ile
İzmir'i yunanlıların, Adana ve çevresini Fransızların, Antalya 'ada İtalyanların
mandası altına vermesi, İstanbul'u kendi eline geçirmek içindi. Bütün bu devletlerin
Anadolu milli vicdanının uyandığını, yunan ordularının milli ayaklanma karşısında
buz gibi eridiğini görünce, bu ham sevdalardan vaz geçmekye başladılar. Amerika'nın
ne Ermenistan'da, ne Türkiye'de manda kabulüne yanaşmaması da buralardaki milli
vicdanın şiddetini görmesinden dolayıdır. Halbuki, İngilizlerle Fransızlar Arabistan'ı
aralarında bölüşmekte hiçbir sakınca görmediler. Çünkü bütün aşiretlerin klan
hayatı yaşayan şehirleri henüz toplum devresine gelmemiş olan Arabistan'da milli
vicdanın henüz uyanmamış olduğunu biliyorlardı. Görülüyor ki, son yüzyıllarda,
milli vicdanın uyandığı yerlerde, artık imparatorluk kalamıyor, sömürge hayatı
devam edemiyor. Rusya, Avusturya ve Türkiye İmparatorluklarının dağılması Birinci
Dünya savaşının bir sonucu değildi. Birinci Dünya Savaşı daha önceden esaslı nedenlerin
hazırlamış olduğu sonucun meydana çıkmasını rastgele bir sebep olmaktan başak
bir rol oynamadı. Eğer bu imparatorlukların içinde yaşayan kavimlerin arasında
milli vicdana sahip ve artık esir olarak yaşaması mümkün olmayan ideal sahibi
milletler bulunmasaydı. Birinci Dünya Savaşı bu imparatorlukları deviremezdi.
Nasıl ki Alman devleti uyumlu bir milletten oluştuğu için Fransızların bu kadar
yıkıcılığına rağmen bir türlü yıkılmıyor. Hamtta, ileride Avusturya topluluğundan
ayrılan Avusturya Almanları ile birleştirebileceği için, Birinci Dünya Savaşı'ndan
daha kuvvetli çıkmıştır da denebilir. Bir taraftan Avrupa'da bu sonuç doğarken,
diğer taraftan Asya'da başka sonuçlar doğuyordu. Suriye, Irak, Filistin, Hicaz
ülkeleri Türkiye topluluğundan ayrılmakla beraber, bağımsızlığa kavuşamadılar.
Çünkü, buralarda oturan insanların milli vicdanı tamamen uyanmamıştı. Şüphesiz,
buralarda da milli vicdan uyandığı gün, artık Fransız ve İngiliz mandaları bir
saniye bile duramayacaklardır. Nasıl ki İngiltere devleti, Birinci Dünya Savaşı'ndan
galip çıkmakla beraber, İrlanda'nın, Malta'nın, Mısır'ın özelliklerini yani bağımsızlığa
doğru ilk adımlarını kabul etmek zorunda kaldı. Avustralya, kap, Kanada, Yeni
Zellenda gibi Anglo - Saksonların yerleştikleri ülkelerde taam özellikler verme
zorunluluğunu duydu. Tarihin ve bugünün bu tanıklıkları bize gösteriyor ki,
bugün Avrupa'da milli vicdana sahip olmayan hiçbir kavim kalmamıştır. Buna göre,
Avrupa'nın hiçbir ülkesinde sömürge kurmaya imkan yoktur. İslam dünyasında
da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde milli vicdanı kuvvetlendirmekten
başka çare yoktur. Bir zamanlar, islam birliği ideali müslüman kavimlerin
bağımzıslığa kavuşmalarını, ülekelerini sömürge halinden kurtulmasını sağlar sanılıyordu.
Halbuki pratik tecrübeler gösterdi ki, İslam Birliği, bir taraftan teokrasi ve
klerikalizm gibi gerici akımları doğurduğundan, öte yandan da İslam dünyasında
milliyet ideallerinin ve milli vicdanların uyanmasına karşı bulunduğundan Müslüman
kavimlerin ilerlemelerine engel olduğu gibi, bağımsızlıklarına da engeldir. Çünkü
İslam dünyasında milli vicdanın gelişmesini sekteye uğratmak, Müslüman milletlerin
bağımsızlıklarına engel olmak demektir. Teokrasi ve klerikalizm akımları ise,
cemiyetlerin geride kalmasına, hatta gittikçe gerilemesine en büyük nedendir.
O halde, ne yapmalı? Her şeyden önce, gerek ülkemizde gerek diğer ilam ülkelerinde
daüime milli vicdanı uyandırmağa ve kuvvetlendirmeğe çalışmal. Çünkü, bütün ilerlemelerin
kaynağı milli vicdan olduğu gibi, milli bağımsızlığın doğuş yeri de, ydayyanağı
da yalnız odur.
|