VI
BATIYA TOĞRUBir
eski atalar sözü bize şöyle diyor: "İşini bil, aşanı bil, eşini bil!"
Bu ilkeye gönderme sosyoloji de bize böyle diyebilir: ""illetini tanı,
ümmetini tanı, medeniyetini tanı!".
Türkçülerin yayınları ve milli yıkımlar
bize, az çok, milletimizin, ümmetimizin nelerden ibaret olduğunu anlattı. Bu noktalarda,
artık, herkesin yanı biçimde düşündüğü görülüyor. Fakat, hangi medeniyet dairesine
ait olduğumuz meselesine gelince, bu noktada hala aramızda görüş farkları, belki
gerçek anlaşmazlıklar vardır. Bu nedenle milli meseleleri incelemeye başlarken,
bu meseleyi de çözmeğe çalışmamış gerekir.
Medeniyet meselesinin açıklığa kavuşamamasının
birinci sebebi, "medeniyet" kavramı ile "medenilik" kavramının
birbirine karıştırılmasıdır. Eski zamanlarda, toplumlar şu üç halden birine ait
sayılırdı. Vahşilik, göçebelik, medenilik, bu gün vahşilik kelimesi, bilim dünyasından
büsbütün dışarı atıldı. Çünkü, eskiden vahşi denilen ilkel toplumların da kendilerine
özgü birer medeniyetleri olduğu ortaya çıktı. Hatta, bu cemiyetlerin bazı gelişme
aşamalarından geçtikleri anlaşıldığından, bunlara hakkında ilkel toplumlar teriminin
kullanılmasından bile çekinenler var.
Medeniyetin bütün insan toplumlarında
var olduğu görülünce, bunun hayvan topluluklarında da bulunup bulunmadığı meselesi
ortaya çıkar. Medeniyet, bir takım kurumların yani düşünüş ve yapış biçimlerinin
bütünüdür. Hayvan toplulukları ise, kalıtım yoluyla geçen içgüdülerle yönetilirler.
Bunlarda, hatta iş bölümü ve mesleklere ayrılma bile soya çekim iledir. Hükümdar
işçi asker gibi sınıflar. Görevleri için gerekli olan organları doğarken beraberinde
dünyaya getirirler. Hayvan topluluklarında gelenek ve terbiye yollarıyla kuşaktan
kuşağa geçen kurumlara benzer hiçbir şey yoktur. Buna göre, bunlarda medeniyetin
varlığını kabul etmemek gerekir. O halde, medeniyet hakkında, aşağıdaki iki ilkeyi
gerçek olarak ileri sürebiliriz: 1) Medeniyet, bütün insan toplumlarında vardır.
2) Medeniyet, yalnız insan toplumlarına özgüdür.
Medeniyet, birtakım kurumların
bütünüdür, demiştik. Oysa ki, yalnız bir millete özgü olan kurumların bütününe
milli kültür denir. Yalnız bir ümmete özgü olan kurumların bütününe de din d adi
verildiği gibi, bu iki kavramın karşısında, medeniyet kavramının yeri ne olabilir?
Sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri ayrı olan çeşitli toplumlar arasındaki
ortak kurumların tamamına medeniye adını vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce
ve dince birbirine yabancı bulunan toplumlar medeniyette, ortak olabilirler. milli
kültürdeki ayrılıklar nasıl din birliğine engel değilse milli kültürün ve dinin
ayrı olması da medeniyetteki ortaklığa engel olamaz. Mesela, Yahudilerle Japonlar,
gerek milli kültür, gerek din bakamından Avrupalılara yabancı oldukları halde,
medeniyetçe Avrupa milletleriyle ortaktırlar.
Medeniyet meselesinin netlik
kazanamamasının bir nedeni de, medeniyetin yalnız bir türlü olduğunu sanmaktır.
Oysa ki, birçok medeniyetler vardır. Mesela, bugün Avustralya aşiretleri başka
bir medeniyet dairesi, Afrika aşiretleri ve Okyanusya aşiretleri de başa medeniyet
daireseli oluştururlar. İlk çağ'da Akdeniz kıyılarında yaşayan milletler arasında
ortak olan bir Akdeniz Medeniyeti vardı. Bundan eski Yunan Medeniyeti Yunan medeniyetinden
de eski Roma Medeniyeti doğdu. Bu son medeniyetten de Doğu ve Batı medeniyetleri
doğdu. Asya'nın doğusunda da bir Uzak Doğu Medeniyeti vardı. Çinliler, Moğollar,
Tonguzlar, Tibetliler, Çin Hindi kavimleri hala o medeniyet dairesindedirler.
Arkeoloji
bilginleri yer altındaki insan eserlerinden, tarih öncesi devirlerin medeniyet
dairelerini bile bulup meydana çıkarabiliyorlar. Hak bilgisi araştırıcıları da
masalların, mitlerin ve menkıbelerin, atasözlerinin birtakım medeniyet daireleri
oluşturduğunu ortaya koymaktadırlar.
Bu sözlerden anlaşılıyor ki, medeniyet
dairelerinin de kendilerine özgü coğrafya alanları ve bu alanların belirli sınırları
var. Mesela, bir masal veya bir alet belirli bir noktaya kadar yayılıyor. Ondan
öteye gidemiyor. Çünkü her medeniyet başka bir sisteme girer. Adeta, her medeniyetin
başa bir mantığı, başka bir estetiği, başak bir hayat görüşü vardır. Bu yüzdendir
ki, medeniyetler birbirine alışamıyorlar. Yine bundan dolayıdır ki, bir medeniyeti
bütün sistemiyle kabul etmeyenler, onun bazı bölümlerini alamıyorlar. Alsalar
bile kendilerine mal edemiyorlar. Medeniyeti de, din gibi dışından değil, içinden
olmak gerekir. Medeniyet de tıpkı din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten bağlanmak
gerekir. Bu notayı iyi yanlamamış olan Tanzimatçıların bizi Avrupa Medeniyet'ine
dış görünüşü taklit etmek yoluyla sokmak girişimleri bundan dolayı kısır kaldı.
Medeniyetlerin
coğrafi sınırları ayrı olduğu gibi, tarihi gelişmeleri de birbirinden ayrıdır.
Bu gelişmelerin de bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Fakat, medeniyet daireleri
milli kültür dairelerinden daha geniş oldukları için, ömürleri de ötekilerin ömründen
daha uzundur.
Bundan başak bir millet gelişmesinin yüksek noktalarına çıktıkça,
medeniyetini de değiştirmek zorunda kalır. Mesela Japonlar, son yüzyılda Uzak
Doğu medeniyetini bırakarak, batı medeniyetine girdiler.
Bu konuda en çarpıcı
örneği Türklerde görürüz. Çünkü Türkler gelişmelerinin üç yarı aşamasında birbirine
benzemeyen üç farklı medeniyet dairesine girmek zorunda kaldılar: Türkler kavimi
devlet hayatı yaşarken, Uzak Doğu medeniyeti içindeydiler. Sultani devlet devrine
geçince, Doğu medeniyetine girmek zorunda kaldılar. Bugün milli devlet dönemine
geçtikleri sırada da, içlerinde Batı medeniyetine girmek için kuvvetli bir akımın
belirdiğini görüyoruz.
Uzak Doğu medeniyetinin izlerine, özellikle sözlü geleneklerden
ayrılmayan cahil tabakada rastlarız. Bu tabakanın hala inanmakta bulunduğu "tandırname"
kuralları uzak doğu medeniyetinde esas olan inanışlarla uygulaması devamından
ibarettir. Masallar, eski menkıbelerle mitlerin artıklarıdır. Bir taraftan eski
Türk diniyle uzak doğu milletlerine özgü dinlerin diğer taraftan bunların bütünü
ile bugün de okuma yazma bilmeyen halk arasında yaşamakta bulunan tandırname hükümleri
ve masallar arasındaki karşılaştırmalar bu gerçeği ortaya çıkarmak için yeterlidir.
Bu
karşılaştırma bize Türklerin Altay ırkı yahut Moğol ırkı adları verilen topluluklarla
ilgilerinin de gerçek konumu gösterebilir. Arilerden daha beyaz ve güzel olan
Türklerin sarı ırka mensup gösterilmesi bilimsel bir esasa dayanmadığı gibi, Altay
ırkı denilen kavimler topluluğunda da bir dil birliğinin varlığı henüz kanıtlanmamıştır.
O halde, pek de açık olmayan bir biçimde ırk adı verilen bu toplulukların olması
mümkündür. Bu ihtimale göre bizim gerek Fin-Ugurlar'la gerek Tonguz ve Moğollarla
tek bağımız geçmişte Uzak Doğu Medeniyetinde onlarla ortak bulunmamızdan ve uzun
süre onları politik egemenliğimiz altında yaşatmamızdan ibarettir. Bu ortak hayatlar
dolayısıyla dillerimiz arasında bazı ortak kelimeler ortaya çıkmış olabilir.
Türklerin
İslam dinine girmesiyle. Doğu medeniyetine girmesi aynı zamanda oldu. Bundan dolayı
bir çoklarına göre, doğu medeniyetine, İslam medeniyeti demek daha doğru görünüyor.
Oysa ki, yukarıda belirttiğimiz gibi, dinleri ayrı bulunan toplumlar aynı medeniyet
içinde olabilirler. Demek ki medeniyet, dinden ayrı bir şeydir. Böyle olmasaydı,
dinleri ayrı olan toyluluklar arasında ortak hiç ir kurumun olmaması gerekirdi.
Din, yalnız kutsal kurumlardan yalnız inançlarla ibadetlerden ibaret olduğu için,
bunların dışında kalan kutsal olmayan kurumlar mesela, kutsal kavramlarla teknik
araçlar estetik ilkeler dininin dışında ayrı bir sistem oluştururlar. Matematik,
botanik, zooloji, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi doğal bilimler sanayiye
ve güzel sanatlara özgü teknikler, dinlere bağı değildir. Buna göre, hiçbir medeniyet,
hiçbir dine bağlanamaz. Bir Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi, bir İslam medeniyeti
de yoktur. Batı medeniyeti İslam medeniyeti sanmak doğru olmadığı gibi, doğu medeniyetine
de İslam medeniyeti adını vermek yanlıştır. Doğu medeniyetiyle batı medeniyetinin
kaynaklarını İslam ve Hıristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramak gerekir...
Akdeniz
medeniyeti ilk çağda eski Mısırlıların, Sümerlerin, Hititlerin, Asurluların, Fenikelilerin
v.d. yardımı ile oluşmuştu. Bu medeniyet, eski yunanlılarda olgunluğa ulaştıktan
sonra, Romalılara geçti. Romalılar bu medeniyeti yönetimleri altına aldıkları
yüzlerce millete aşıladıktan sonra, Doğu Roma ve Batı Roma adları ile iki ayrı
devlete ayrıldılar. Fakat bu ayrılık, yalnız politik alanda kalmadı. Akdeniz medeniyetinin
de "doğu" ve "batı" adları ile ikiye ayrılmasına neden oldu.
Avrupalılar Batı Roma'nın mirasçısı oldukları için Batı Roma medeniyetini benimseyerek
ilerlettiler. Bundan, şimdiki Batı medeniyeti ortaya çıktı. Müslüman Araplar ise,
Doğu Roma'nın politik mirasçıları oldukları gibi, medeniyette de onları takipçisi
oldular. Doğu Doma medeniyeti, Müslümanların elline geçince, doğu Medeniyeti adını
aldı. Bu tezimizi ispat için, Doğu medeniyetinin elemanlarına biraz göz gezdirelim:
Arap
mimarisinin ilk modelleri Bizans mimarisidir. Türk mimarisi de, bu iki mimarinin
kaynaşmasından doğmuştur. Gerçekte Araplarla Türler dışardan aldıkları modellere
dini imanlarının, ahlaki ideallerinin ilhamı ile gelişmeler ekleyerek oldukça
özgün mimarilere sahip oldular. Bu kendi kişiliğine uydurma işi arpalarla Türlerin
dini karakterlerinin ve milli kültürlerinin etkisi ile oldu. Bununla beraber,
bu mimarilerin ilk modellerini Doğu Roma medeniyetinde aramak konusunda sanat
tarihçileri birleşirler...
Doğu'da, seçkinlere özgü olmak üzere, bir dümtek
müziği vardır. Farabi, bu müzik tekniğini Bizans'tan alarak Arapça'ya aktardı.
Bu müzik Arab'ın Acem'in Türk'ün yüksek sınıfına girmekle beraber, halkın derin
tabakalarına inemedi. Yalnız, seçkinler tabakasının tekelinde kaldı. Yalnız, seçkinler
tabakasının tekeline kaldı. Bundan dolayıdır ki Müslüman milletler, mimaride olduğu
kadar bu Doğu müziğinde de orijinal bir kişilik gösteremediler. Türkün halk tabakası,
eki Uzak Doğu medeniyetinde yarattığı melodileri devam ettirerek, milli bir halk
müziği oluşturdu. Arapların, Acemlerin halk kısmı da eski melodilerinde devam
ettiler. Bu nedenle Doğu müziği Doğu'nun hiçbir milletinde milli bir müzik biçimini
alamadı. Bu müziğe İslam musikisi denilememesine başka bir neden daha vardır.
Bu müzik Müslüman milletlerden başa, Ortodoks milletlilerin, Ermenilerin, Yahudilerin
de tapınaklarında söylenmektedir.
Araplar mantığı, felsefeyi, doğa bilimlerini
ve matematiği Bizans'tan çevirdikleri gibi güzel konuşma aruz, gramer ve sentaks
gibi estetiğe ve dile ait bilimlerde de oradaki yöntemleri örnek olarak aldılar.
Tıp da, İpokrat'ın ve Galien'in yetiştirdiği öğrencilerden alındı. Özetle Araplar
bilim, fen, felsefe adına akıl ve deneye daşanan her ne varsa, Bizans'tan aldılar.
Sonraları, aceler gibi, Türler de bu bilgileri Araplardan öğrendiler, serbest
düşünüşlü arap filozofları, "Meşai" ve "İşraki" adları ile,
ikiye ayrılmışlardı. Meşailer Aristo'nun, İşrakiler Eflatun'un yolundan gidiyorlardı.
Dine bağlı İslam hakimleri de, "Mütekelim" ve "Mutasavvıf"
adları ile ikiye ayrılmıştı. Mütekellimle, "Cüz-i layetecezza" Bölünmeyen
parça'yı (atom) kabul ederek, Demokrit ve Epikür felsefelerine; mutasavvıflar
da, İskenderiye filozofu Plotin'in "Yeni Eflatunculuk" sisteminin mirasçıları
olmuşlardı. Pisagor'un, Zenon'un eserlerini çevirenler, öğretenler de vardı. Bu
sonuncu filozofun öğrencilerine "Revakiyun" (kemer-altıcılar) adı verilirdi.
Muhiddin-i Arabi'nin "ayan-ı sabite"si (sabit örnekler) Eflatun'un "idea"
larından başka bir şey değildi. Metafizikten başka, ahlak politika ve idaresi
ilimleri de Aristo'dan alınmıştır. Ahlak-ı Nasıri, Ahlak-ı Celali, Ahlak-ı Ahlaki
gibi kitaplar, genellikle "ahlâk, politika ev idaresi" bölümlerine ayrılır
ve hepsi de Aristo'yu taklit ederek yazılmıştır.
Doğu Roma medeniyeti ile Batı
Roma medeniyeti, ortaçağ devam ettiği sürece birbirinden o kadar ayrılmadılar.
Müslümanlar. Doğu medeniyetini büyük değişikliklere uğratamadıkları gibi Hıristiyanlarda
ortaçağda, Batı medeniyeti büyük gelişmelere kavuşturamadılar.
Ortaçağda, Avrupa'da
yalnız iki yeniliğin meydana çıktığını görüyoruz: Feodal şatolarda opera ortaya
çıktı. Batı Avrupa'nın güneylerinde yüceltici aşk duygusu (Şövalye aşkı), salon
ve kadın estetiği oluştu. Birinci yenilik, müziğin gelişmesiyle Batı müziğinin
şekillenmesine neden oldu. Çünkü eski yunanlıların kurdukları müzik tekniğindeki
çeyrek sesler, operaya uymadığından terk edildi. Aynı zamanda, operanın etkisiyle
monoton melodiler bırakılarak, müziğe armoni elamanı ekledi. İkinci yenilikte,
kadınların, namus ve kutsallıklarını kaybetmeksizin, toplum hayatına karışmasını
sağladı. Müslümanlar, harem, selamlık, çarşaf, peçe gibi görenekleri Hıristiyan
Bizans'la Mecusi İran'dan almakta iken; Batı Avrupa'da kadınlar sosyal hayata
giriyorlardı. İşte, Ortaçağda, Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasında bu
gibi küçük farklar bir yana, büyük bir simetri görülür. Mesela, ortaçağ İslam
mimarisini e karışık, Avrupa'da gotik adıyla, dini bir mimari görürüz. İslam aleminin
hikemiyatına karşılık. Avrupa medreselerinde iskolastik felsefesini buluruz.
Özgür
felsefeye göre, gerçek bilinmez. Filozofun görevi, bu bilinmez gerçeği geleneklere
bağlı olmaksızın, arayıp bulmaktır. Bulacağı geçek toplumsal geleneklere aykırı
olsa da umurunda değildir. Çünkü, ona göre, gerçek her şeyden daha faydalıdır
ve daha delildir.
Oysa ki, bilginlere göre, bütün gerçekler bilinir. Çünkü,
gelenekler kuşaktan kuşağa geçerek değişmez olmuş gerçeklerdir. Bilginin görevi
esasen bilinen bu gerçekleri mantıklı delillerle kanıtlamak ve doğrulamaktır.
Yöntemlerdeki bu farktan dolayıdır ki bilginler filozof aydınla anılmalarını istemezlerdi.
Çünkü filozoflara dinsiz gözüyle bakarlardı.
Avrupa'nın ortaçağdaki kilise
filozofları da hep bu görüşteydiler. Felsefe tarihinde, bu sisteme iskolastik
adı verilirdi. İslam bilginleri gibi Avrupa iskolastikleri de Aristo'yu birinci
öğretmen saymışlardır. Bu topluluklardan her ikisine göre, bilgeliğin amacı din
ile Aristo felsefesinin uzlaştırılmasından ibaretti.
Avrupa'da Rönesans, reform,
felsefi yenilik, romantizm gibi ahlak, din bilim estetik alanlarında olan değişiklikler
ortaçağ hayatına son verdi. İslam dünyasında bu değişiklikler olmadığı için biz
hala ortaçağdan kurtulmamışızdır. Bu bakımdan Avrupa iskolastiğe son verdiği halde,
biz henüz onun etkisi altındayız. Birçok yüzyıllar atbaşı beraber gittikleri halde,
Doğu ile Batı'nın bu ayrılışının nedeni nedir? Bu konuda tarihçiler birçok nedenler
sayarlarsa da, biz sosyolojinin gösterdiği nedenleri daha doğru gördüğümüzden
onları ileri süreceğiz. Avrupa'nın büyük şehirlerinde toplumsal yoğunluğun artması,
iş bölümünü gerektirdi. Uzmanlık meslekleri ve uzmanlar ortayı çıktı. Uzmanlıkla
beraber, fertlerde, kişisel karakter oluştu. Ruhların esas yapısı değişti. Bu
esaslı değişiklikten yeni ruha sahip, mantıkça ideale eski insanlara benzemeyen
yeni insanlar doğdu. Bunların ruhundan fışkıran yeni hayat eski çerçevelere sığdırılmazdı.
Bundan dolayı eki çerçeveler kırıldı., parçalandı. Serbest kalan yeni hayat, yaratıcı
kudretinin her tarafa yönelterek her sahada ilerleme ve gelişmeler sağladı. Özellikle
büyük sanayi meydana getirerek, çağdaş medeniyetin çehresini şekillendirdi.
Doğu'da
ise, nüfusça yoğunluk açısından ilerigitmiş büyük şehirler oluşmamıştı. Var olan
bir yük şehirle ise, nüfusça karışık oldukları gibi kaynaşma araçlarından, bundan
dolayı da morale doğu'da ne iş bölümü, ne uzmanlık ne kişilik ne de büyük sanayi
oluşmadı. Yeni bir ruha, yeni bir hayata kavuşmadıkları için, Doğu milletleri
zorunlu olarak, medeniyetleri ortaçağdaki şeklinden daha ileri götüremediler.
Çünkü, eylemsizlik kanunu gereğince bir neden onu değiştirmedikçe, her şey olduğu
gibi kalır.
Bununla beraber, Batı ve Orta Avrupa, Ortaçağ medeniyetinden kurtulduğu
halde. Doğu Avrupa'da yaşayan Ortodoks milletler hala bu medeniyetten kurtulamamışlardı.
Ruslar, ta Deli Petro zamanına kadar, Doğu Medeniyetinde kaldılar. Deli Petro,
Rusları Doğu Medeniyeti'nden çıkararak, Batı Medeniyeti'ne geçirmek için çok zahmetler
çekti. Bir milletin Doğu Medeniyetinden Batı medeniyetine geçmesi için ne gibi
yöntemler izlemesi gerektiğini anlamak için, Deli Petro'nun yenileştirme tarihini
incelemek yeterlidir. Ruslar yeteneksiz görünürken, bu zorlayıcı yenilikten sonra,
hızla ilerlemeye başladılar. Doğu Medeniyeti'nin ilerlemeye engel, Batı Medeniyeti'nin
yükselmeye neden olduğuna bu tarihi olay da bir delil değil midir?
Avrupa Medeniyeti'nin
temeli, iş bölümüdür, demiştik. İş bölümü Avrupa'da yalnız zanaatları, yalnız
ekonomik meslekleri birbirinden ayrılmakla kalmadı... Bilimler sahasında da, iş
bölümü meydana gelerek, her bilimin yarı uzmanları yetişmeğe başladı.
Güzel
sanatlar alanında da iş bölümü kendisini göstererek, önceleri aynı kişiden birleşebilen
sanatları birbirinden farklı uzmanlıklara ayırdı. Sosyal hayatın diğer kolları
da, iş bölümü aracılığıyla birbirinden ayrıldılar.
Politik güçler yasama yargı,
yürütme adlarıyla üçe ayrıldığı gibi, politik örgütle dini örgüt de birbirinden
ayrıldılar. İş bölümünün bu durumundan adalet örgütü güç kazandığı gibi, ekonomik
bilimsel estetik etkinlikler de son derece mükemmelleşti. Bu nedenle Müslüman
milletler, önce Avrupalılara askeri ve politik güç açısından eşit, hatta bazen
üstün iken Avrupa'da iş bölümünün meydana getirdiği ilerlemeler neticesi olarak,
onlara oranla gittikçe zayıf bir seviyede kalmağa başladılar.
Gerek askerlikte,
gerek politikada iki toplumun birbiriyle savaş edebilmeleri için iki tarafın aynı
silahlarla donanması gerekir. Avrupalılar sanayideki çok ilerlemeleri sayesinde
tank gibi, zırhlı otomobil gibi, uçak, dretnot, denizaltı gibi müthiş savaş araçları
yapabildikleri halde, biz bunlara karşılık yalnız adi top ve tüfek kullanmak zorundayız.
Bu durumda, İslam dünyası Avrupa'ya karşı sonuna kadar nasıl dayanabilecek? Gerek
dinimizin, gerek vatanımızın bağımsızlığını nasıl savunabileceğiz?
Bu dini
ve vatani tehlikeler karşısında yalnız bir kurtuluş çaresi vardır ki, o da bilimlerde,
sanayide, askerlik ve hukuk örgütlenmesinde Avrupalılar kadar ilerlemektir. Yani
medeniyette onlara eşit olmaktır. Bunun için de, tek bir çare vardır: Avrupa medeniyetine
tam bir biçimde girmek.
Önceleri Tazminatçılar da bu gerekliliği görerek Avrupa
Medeniyeti'ni almağa kalkışmışlardı. Fakat onlar aldıkları şeyleri yarım alıyorlar,
tam almıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, ne bir gerçek üniversite kurabildiler,
ne uyumlu bir yargı örgütü oluşturabildiler. Tanzimatçılar, üretimi modernleştirmeden
önce tüketim biçimlerini yani giyim-kuşam, beslenme, bina ve mobilya sistemlerini
değiştirdikleri için, milli sanatlarımız tamamen çöktü, buna karşı yeni tarzda
Avrupalı bir endüstrinin çekirdeği bile oluşamadı. Bunun nedeni yeterli derecede
ilmi inceleme yapmadan esaslı bir ideal ve kesin bir program oluşturmadan işe
başlamak ve her işte yarım tedbirli olmaktı.
Tanzimatçıların büyük bir hatası
da, bize Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti'nin sentezinden bir kültür karışımı
yapmak istemeleriydi. Sistemleri büsbütün ayrı prensiplere dayanan, birbirine
zıt iki medeniyetin uzlaştırılacağını düşünememişlerdi. Hala politik yapılmış
da var olan ikilikler, hep bu yanlış hareketin sonuçlarıdır. İki türlü mahkeme,
iki türlü öğretim yeri, iki türlü vergi, iki türlü bütçe, iki türlü bütçe, iki
türlü yasa.
Özetle bu ikilikler saymakla bitmez. Medrese ile okul bir ikilik
yarattığı halde, her okulun içinde de ine bir türlü ikilikler vardı. Yalnız Harbiye
ile Tıbbiye'de Avrupalı bir öğretim yöntemi izleniyordu. Bu sayededir ki, bugün
milli hayatımızı kurtaran büyük kumandanlarla kişisel hayatlarımızı kurtarabilecek
bilgin doktorlara sahibiz. Bu iki meslek sahipleri içinde Avrupa'daki meslektaşlarıyla
boy ölçüşebilecek uzmanlar yetişmesi, özellikle Harbiye ve Tıbbiye okullarının
ikilikten uzak olması sayesindedir. Yeniçerinin savaş tekniği ile hekimbaşıların
tıp teknikleri, bu okullara girmiş olsaydı, bugünkü şanlı komutanlarımızla ünlü
doktorlarımıza sahip olabilecek miydik?
İşte bu iki öğretim kurumunun durumu
bizim için, yapacağımız eğitim devriminde bir örnek olmalıdır.
Doğu Medeniyetini
Batı Medeniyeti ile uzlaştırmağa çalışmak, ortaçağı son çağlarda yaşatmak demekti.
Yeniçerilikle Nizamiye askerliği nasıl uyuşamazsa, hekimbaşılıkla bilimsel doktorluk
nasıl bir araya gelemezse, eski hukuk ile yeni hukuk, eski bilim ile yeni bilim,
eski ahlak ile yeni ahlak da öyle uyuşamaz. Yazık ki, yalnız askerlikle tıptaki
yeniçerilik kaldırılabildi. Diğer mesleklerdeki yeniçerilikler, ortaçağ hortlakları
kılığında, hala yaşamaktadırlar.
Birkaç ay önce, Türkiye'yi Milletler örgütüne
sokmak için İstanbul'da bir örgüt kuruldu. Oysa ki, Avrupa Medeniyeti'ne kesin
bir biçimde girmedikçe, Milletler örgütüne girmemizden ne yarar sağlanabilecekti.
Kapitülasyonlarla politik baskılara esir edilmek istenilen bir millet, Avrupa
Medeniyeti'nin dışında sayılan bir millet demektir. Japonlar Avrupalı bir millet
sayıldıkları halde biz hala, Asyalı bir millet sayılmaktayız. Bunun nedeni de
Avrupa Medeniyeti'ne tam bir biçimde girmeyişimizden başka ne olabilir? Japonlar
dinlerini ve milletlerinin korumak şartıyla Batı Medeniyeti'ne girdiler, bu sayede,
her konuda Avrupalılara yetiştiler.
Japonlar, böyle yapmakla, dinlerinden,
milli kültürlerinden hiçbir şey kaybettiler mi? Asla. O halde, biz niçin duraksıyoruz?
Biz de Türkçülüğümüzü ve Müslümanlığımızı korumak şartıyla Batı Medeniyeti'ne
kesin olarak giremez miyiz? Batı Medeniyeti'ne girmeğe başladığımız günden beri,
değiştirdiğimiz şeyleri inceleyelim. Bakalım bunlar arasında dinimize, milliyetimize
ait şeyler var mı? Mesela, Rumi takvimi bırakarak bunun yerine Batı takvimini
aldık. Rumi takvim bizim için kutsal bir şey mi idi? Rumi takvim, Rumlara yani
Bizanslılara aittir. Bunu kutsamak gerekirse, onlar kutsamalıdırlar.
Aristo'nun
delilci mantığını bırakarak Descartes ile Bacon'un mantığını ve bu mantıktan doğan
metodolojiyi almanın dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir?
Eski astronomi
yerine yeni astronomiyi, eski fiziğe karşı yeni fiziği, eski kimyaya karşı yeni
kimyayı almakla ne kaybederiz? Zoolojiye, botaniğe, jeolojiye ait seki kitaplarımızda
ne kadar bilgi bulabilmek imkanı var? Doğu'da bulunmayan biyolojiyi, psikolojiyi,
sosyolojiyi Batı'dan almak zorunda değil miyiz? Önceleri eski bilimlerimizin hepsini
Bizans'tan almıştık. Şimdi Rumların bilimlerini Avrupa bilimleriyle değiştirsek,
din ve milli kültür bakımından ne kaybederiz? Bu örnekler istenildiği kadar uzatılırsa
görülür ki, Doğu Medeniyeti adına bırakacağımız şeyler hep Bizans'tan aldığımız
şeylerdir. Bu durum açık bir biçimde ortaya konulursa Doğu medeniyetini bırakarak
Batı medeniyetine girmemize artık kimse içtenlikle karşı gelemez.
Medeniyet
probleminin çözümü başka bir yönden de, memleketimizde acillik kazanmıştır. Öteden
beri memleketimizde bir "Eğitim meselesi", bir "terbiye meselesi"
var. Bu meseleler, birçok çaba ve çalışmalara rağmen, bir türlü çözülemiyor. Bu
meselenin özüne inilirse, görülür ki terbiye meselesi de medeniyet meselesinin
bir parçasıdır. Asıl mesele çözülünce eğitim meselesi de kendiliğinden halledilmiş
olacaktır.
Gerçekten, memleketimizde, gerek medeniyet, gerek terbiye bakamından
birbirine benzemeyen üç tabaka vardır: Halk , medreseliler, okullular. Bu üç sınıftan
birincisi hala Uzak Doğu Medeniyeti'nden tamayıla ayrılamamış olduğu gibi, ikinciside
henüz Doğu Medeniyetinin ilimlerinden biraz olsun yararlanabilmiştir. Demek ki
milletimizin bir ölümü ilk çağlarda, bir kısmı ortaçağda, bir kısmı son çağlarda
yaşamaktadır. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması "normal"
olabilir mi?.
Bu üç tabakanın medeniyetleri ayrı olduğu gibi, pedagojileri
de ayrıdır. Üç terbiye biçimini birleştirmedikçe gerçek bir millet olmamız mümkün
müdür? Eğitim ve öğretimimizi halk-bilgisi, medrese-bilgisi (okul-bilgisi) diye
üç bölüme ayırabiliriz. Aşık kitapları ile halk masalları, koşmaları, atasözleri,
tandırname kuralları birinci kısım, Arapça ve Farsçıdan çevrilen kitaplar ikinci
kısmı, Batı dillerinden aktarılanlar da üçüncü kısmı oluşturur. Medeniyetlerimizi
birleştirirsek eğitim-öğretimimizi ve pedagojimizi de birleştirmiş, ruh ve fikir
bakımından uyumlu bir millet olmuş olacağız. o halde, bu işte daha bir süre baştan
savmak kesinlikle kabul edilemez.
Özetle yukarıdaki açıklamalara göre, toplum
inancımızı birinci formülü şu olmalıdır: Türk milletindenim. İslam ümmetindenim.
Batı medeniyetindenim.