V
HALKA DOĞRU
Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu "Halka Doğru"
prensibidir. Vaktiyle, bu prensibi uygulamak üzere, İstanbul'da Halka Doğru adlı
bir dergi çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir'de de aynı isimde bir dergi yayınlandı. "Halka
doğru gitmek, ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin
aydınlarına, fikir adamlarına o milletin "Seçkinler" i adı verilir.
Seçkinler, yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla, haltan ayrılmış olanlardır.
İşte, halka doğru gitmesi lazım gelenler bunlardır. Seçkinler, halka doğru
niçin gidecekler? Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor: "Seçkinler, halka,
milli kültür götürmek için" gitmelidirler. Halbuki, önceki bölümde görüldü3ğü
üzere, yurdumuzda "milli kültür" denilen şey yalnız halkta vardır. Seçkinler
henüz milli kültürden nasiplerini almamışlardır. O halde milli kültürden yoksun
bulunan seçkinler, milli kültürün canlı bir müzesi olan halka, nasıl bir biçimde
milli kültür götürebilecekler? Meseleyi çözebilmek için, önce şu noktalara cevap
verelim: seçkinler, neye sahiptir? Halkta ne vardır? Seçkinler medeniyete sahiptir.
Halkta milli kültür vardır. O halde, seçkinlerin halka doğru gitmesi şu iki amaç
için olabilir: 1) Halktan milli kültür terbisi almak için, halka doğru gitmek.
2)Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek. Gerçektende seçkinlerin
halka doğru gitmesi iki amaç içindir. Seçkinler, milli kültürü yalnız halkta bulabilirler,
başka bir yerde bulamalar. Demek ki, halka doğru gitmek, milli kültüre doğru gitmek
demektir. Çünkü, halk, milli kültürün canlı bir müzesidir. Seçkinlerin çocukken
aldıkları terbiyede milli kültür yoktu. Çünkü içinde okudukları okullar halk okulu
değildi, milli okul da değildi. Bu nedenle milletimizin seçkinleri milli kültürden
yoksun kalarak yetiştiler, millilikten uzaklaşarak yetiştiler. Şimdi, bu eksikliği
tamamlamak istiyorlar. Ne yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla
beraber yaşamak, halkın kullandığı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği
atasözlerini, gelenekte yaşayan bilgelikleri duymak düşünüşündeki ve duyuşundaki
yöntemi belirlemek Şiirini, müziğini dinleyerek, dansını oyunlarını seyretmek.
Hayatına, ahlaki duygularına katılabilmek giyinişinde, evinin mimarisinde, mobilyalarının
sadeliğindeki güzellikleri tadabilmek. Bundan başka, halkın masallarını, fıkralarını,
menkıbelerini, "tandırname" adı verilen, eski törenden kalma inanışları
öğrenme. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata'dan başlayarak halk nükteciliğini,
çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagözle orta oyununu aramak, bulmak lazım. Halkın
cenkname'ler okunan eski kahvelerini, Ramazan gecelerini, Cuma arifane'lerini,
çocukların her yıl sabırsızlıkla bekledikleri coşkun bayramlarını yeniden diriltmek,
canlandırmak gerek, halkın sanat eserlerini toplayarak milli müzeler kurmak gerek.
İşte, Türk milletinin seçkinleri, ancak uzun süre halkın bu milli kültür müzeleri
ve okulları içinde yaşadıktan sonradır ki millileşmek imkanına kavuşurlar. Rusların
en büyük şairi olan Puşkin, bu biçimde millileştiği içindir ki, gerçekten bir
milli şair oldu. Dante, Petrark, Jean Jacques Rousseau, Goethe, Schiller, D'Annunzio
gibi milli şiirler hep, haktan aldıkları güç sayesinde sanat dahileri oldular. Sosyoloji
de bize gösteriyor ki deha aslında halktadır. Bir sanatkar, ancak halktaki estetik
zevkin göründüğü bir yer olursa, dahi olabilir. Bizde dahi sanatçıların yetişmemesi,
sanatkarlarımızın estetik zevklerini halkın canlı müzesinden almamaları, yüzündendir.
Bizde şimdiye kadar, halkın güzellik duygusuna kim değer verdi? Eski Osmanlı seçkinleri,
köylüleri eşek Türk diye aşağılardı. Anadolu şehirlileri de; taşralı deyimiyle
küçümsenirdi. Halka bütün olarak verilen isim avam kelimesinden ibaretti. Havas,
yalnız sarayın kullarının oluşturduğu Osmanlı seçkinleriydi. Halka değer vermedikleri
içindir ki, bugün bu eski seçkinler sanatının ne dili, ne ölçüleri ne edebiyatı,
ne müziği ne felsefesi, ne ahlak sistemi, ne politikası, ne ekonomisi, özetle
hiçbir şeyi kalmadı. Türk milleti, bütün bu şeylere yeniden, her birinin alfabesinden
başlamak zorunda kaldı. Bu milletin, yakın bir zamana kadar, kendisine özel bir
adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: "Sen, yalnız Osmanlısın. Sakın, başak
milletlere bakarak, sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin anda, Osmanlı
İmparatorluğu'nun yıkılmasına neden olursun! demişlerdi. Zavallı Türk, "vatanımı
kaybederim" korkusuyla "Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir
topluluğa ait değilim" demek zorunda kalmıştı. Boşo'ya 1 karşı bu sözü her
gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardı. Fakat bu Osmanlıcılar hiç düşünemiyorlardı
ki, her ne yapsalar, bu yabancı milletler, Osmanlı topluluğundan ayrılmağa çalışacaklardır.
Çünkü, artık yüzlerce milletten oluşmuş yapay toplulukların devamına imkan kalmamıştır.
Bundan sonra, her millet; ayrı bir devlet olacak, homojen içten doğal bir toplum
hayatı yaşayacaklardır. Şüphesiz. Avrupa'nın batısında beş yüzyıldan beri başlayan
bu sosyal gelişme hareketi, mutlaka doğusunda da başlayacaktı. I. Dünya Savaş'ında
Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılması da gösterdi ki, bu sosyal
kıyamet pek yakınmış, acaba Türkler, bu sosyal mahşer meydanına kendilerinin de
Türk adlı bir millet olduklarını, Osmanlı İmparatorluğu içinde kendilerinin de
özel bir vatanları ve milli hakları bulunduğunu bilmeyerek, anlamayarak çıkmış
olsaydılar, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? Yoksa "Mademki Osmanlılık yıkıldı,
bizim artık hiçbir milli ümidimiz hiçbir politik emelimiz kalmadı mı diyeceklerdi?
Önceki Türkçülüğe ilgisiz kalan bazı insaflı Osmanlıcılar, Wilson Prensipleri
ortaya atıldıktan sora, "Türkçülük bize, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrı,
özel ve milli bir hayatımız, sınırları etnografya bilimi tarafından çizilmiş milli
bir vatanımız, bu vatanda kendi kendimizi tam bir bağımsızlık ile yönetmekten
ibaret olan milli bir hakkımız olduğunu zamanında bir çoğumuzun zihnine ve ruhuna
yerleştirmiş olmasaydı, bugün halimiz ne olacaktı?" demeğe başladılar. Demek
ki, yalnız bir tek kelime, kutsal ve mübarek Türk kelimesidir ki, bu karışıklığın
içinde doğru yolu görmemize neden oldu. Türkçüler, seçkinlere yalnız milletlerinin
adını öğretmekte kalmadılar; onlara, milletin güzel, dilini de öğrettiler. Fakat,
verdikleri ad gibi, bu öğrettikleri güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü, bunlar
yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler sınıfı ise, şimdiye kadar, bir uyurgezer hayatı
yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki kişilikleri vardı. Gerçek kişiliği Türk olduğu
halde, uyurgezerlik hali içinde kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe olduğu
halde, uyurgezerler gibi, hastalık sonucu olarak, yapay bir dil kullanıyordu.
Şiirde de, kendi doğal ölçülerini bırakarak, acemden aldığı taklit ölçülerle şiir
okuyordu. Türkçülük, bir ruh doktoru gibi, bu uyurgezeri, Osmanlı olmayıp Türk
olduğuna, dilinin Türkçe ve ölçülerinin halk ölçüleri olduğuna inandırdı. Hayır,
inandırmak değil, kelimenin tam anlamıyla ona bunu, ilmi verilerle kanıtladı.
Böylelikle ki, seçkinler, yapay bir uyurgezerlik halinden kurtularak, normal bir
biçimde düşünmeğe ve duymağa başladı. Fakat, bugün itiraf etmeliyiz ki, bu
seçkinler, halka doğru yalnız bir tek adım ata bilmişlerdi. Tamamen halka doğru
gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak, ondan milli kültürü tamamen almaları
gerekir. Bunun için yalnız bir çare vardır ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte
köylere gitmesidir. Yaşlı olanlarda, hiç olmazsa, Anadolu'nun iç şehirlerine gitmelidirler.
Osmanlı seçkinleri, ancak tamamen halk kültürünü aldıktan sonradır ki, milli seçkinler
haline gireceklerdir. Halk doğru gitmenin ikinci görevi de, halka medeniyet
götürmektir. Çünkü, halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse, medeniyetin anahtarlarına
sahiptir. Fakat halka, değerli bir armağan olarak aşağıda gösterdiğimiz üzere,
doğu medeniyetini veya onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini değil, Batı medeniyeti
götürmelidirler.
|