IV
MİLLİ KÜLTÜR VE MEDENİYET
Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasında
hem birleşme noktası, hem de ayrılık noktaları vardır. Mili kültür ile medeniyet
arasındaki birleşme noktası, ikisininde bütün toplumsal hayatları içine almasıdır.
Toplumsal hayatlar şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve
fen ile ilgili hayatlar. Bu sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği
gibi medeniyet de denilir. Şimdi, milli kültür ile medeniyet arasındaki ayrılıkları,
farkları arayalım: Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır.
Kültür, yalnız bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil ekonomi ve fen
hayatlarının uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı gelişmişlik düzeyine sahip
birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir bütünüdür. Mesela, Avrupa milletleri
arsında ortak bir Batı medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı
ve bağımsız olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü
v.d. barınmaktadır. İkinci olarak, medeniyet, yöntem aracılığıyla ve ferdi
iradelerle oluşan sosyal olayların bütünüdür. Mesela din ile ilgili bilgiler ve
bilimler yöntem ve irade ile oluştuğu gibi, ahlak, hukuka güzel sanatlara, oluştuğu
aklın fonksiyonlarına, dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler
tarafından yöntem ve irade ile oluşturulmuşlardır. Bundan dolayı aynı medeniyet
dairesi içinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve bilimlerin toplamı
medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir. Milli kültürü oluşturan şeyler ise,
yöntem ile, fertlerin iradesiyle var olmamışlardır. Yapay değillerdir. Bitkilerin,
hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve doğal bir biçimde gelişiyorsa,
milli kültüre ait olan şeylerin oluşması ve gelişmesi de tıpkı öyledir. Mesela
dil, fertler tarafından, yöntemle yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini
değiştiremeyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi
doğasında olan bir kuralını da değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kuralları ancak
kendiliklerinden değişirler. Biz, bu değişmeye seyirci kalırız. Fertler tarafından
yalnız birtakım terimler yani yeni sözler eklenebilir. Fakat bu sözler ait olduğu
meslek sınıfı tarafından kabul edilmedikçe, söz durumunda kalarak, kelime olmak
özelliği kazanamaz. Yeni bir söz bir meslek sınıfı tarafından kabul edildikten
sonara da, bir topluluk sınıfı kelimesi özelliği kazanır. Ancak, bütün halk tarafından
kabul edildikten sonra dır ki, ortak kelimeler arasına girebilir. Fakat, yeni
sözlerin bir meslek sınıfı veya bütün halk tarafından kabul edilip edilmemesi
onları icat edenlerin elinde değildir. Eski Osmanlı dilinde Şinasi'den beri milyonlarca
yeni söz icat edildiği halde, bunlardan az bir bölümü meslek sınıfı kelimeleri
arasına geçebilmiştir. Ortak kelimeler arasına geçenlerse, beş on kelime kadardır. Demek
ki, milli kültürün ilk örneğini dilin kelimelerinden, medeniyetin ilk örneğinin
de yeni sözler biçiminde icat edilen terimlerinde görüyoruz. Yeni sözler ise kişinin
kendi eseridir. Bazen bir kişinin icat ettiği bir söz birden hak arasına yayılabilir.
Fakat bu yayılma kuvvetini o söze veren, onu icat eden adam değildir. Toplumun
kişilerce bilinmeyen, gizli bir akımıdır. Bundan on beş yıl önce, yurdumuzda
yanyana iki dil yaşıyordu; Bunlardan birincisi, resmi bir değere sahipti ve yazıyı
tekeline almış gibiydi. Buna Osmanlıca adı veriliyordu. İkincisi, yalnız halk
arasında konuşulmak zorunda kalmış gibiydi. Buna da, küçümseyerek, Türkçe adı
veriliyordu ve aşağı tabakaya özel bir argo sanılıyordu. Halbuki, asıl doğal ve
gerçek dilimiz bu idi. Osmanlıca ise, Türkçe'nin, Arapça'nın ve Acemce'nin dilbilgisi,
söz dizimi ve sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş yapay bir karışımdan
ibaretti. Bu iki dilden birincisi, doğal bir oluşumdu ve günlük hayatta kullanılan
kullanılan kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı, milli kültürümüzün diliydi.
İkincisi ise, fertler tarafçıdan yöntemle ve iradeyle yapılmıştı. U dil aşuresinin
içine, yalnız bazı Türkçe kelimeler ve takılar karışabilirdi. Demek ki, Osmanlıca'nın
milli kültürümüzde pek az bir payı vardı. Bundan dolayı, ona medeniyetimizin dili
idi, diyebiliriz. Yurdumuzda bu iki dil gibi, iki ölçü de yarı yana yaşıyordu.
Türk halkının kullandığı Türk ölçüsü, yöntem ile yapılmıyordu. Hak ozanları, ölçülü
olduğunu bilmeden, gayet lirik şiirler yazıyorlardı. Tabii, bu ilham ile, yaratıcılıkla
oluşurdu. Özel bir yöntemle ve taklitle yapılmıyordu. O halde, bir ölçü de Türk
kültürünün içindeydi Osmanlı ölçüsüne gelince; bu Acem şairlerinden alınmıştı.
Bu ölçüde şiir yazanlar taklitle ve belli bir biçimde yazıyorlardı. Bundan dolayıdır
ki, aruz ölçüsü denen bu ölçü halk arasına girememişti. Bu ölçüde şiir yazanlar,
Acem edebiyatını ders alarak öğreniyorlar, aruz yöntemiyle uyguluyorlardı. Bundan
dolayı, aruz ölçüsü milli kültürümüze giremedi. Acemlerde ise, köylüler bile aruz
şiirler söyler. Bundan dolayı, aruz ölçüsü İran'ın milli kültürüne ait demektir. Yurdumuzda,
bunlardan başka, yanyana yaşayan iki müzik vardır. Bunlardan biri halk arasında
kendi kedine doğmuş olan Türk müziği diğeri Farabi tarafından Bizans'tan çevirme
ve aktarma yoluyla alınan Osmanlı müziğidir. Türk müziği ilham ile oluşmuş taklitle
dışardan alınmamıştır. Osmanlı müziği ise, taklit aracılığıyla alınmış ve ancak
yöntemle devam ettirilmiştir. Bunlardan birincisi milli kültürümüzün, ikincisi
ise medeniyetimizin müziğidir. Medeniyet, yöntemle ve taklit aracılığıyla bir
milletten diğer millete geçen kavramların ve tekniklerin bütünüdür. Milli kültür
ise, hem yöntemle yapılamayan, hem de taklitle başak milletlerden alınamayan duygulardır.
Bu nedenle Osmanlı müziği kurallardan oluşmuş bir fen biçiminde olduğu halde,
Türk müziği kuralsız yöntemsiz fensiz melodilerden, Türkün bağrından kopan samimi
nağmelerden ibarettir. Halbuki, Bizans müziği kaynağına çıkarsak, bunu da eski
Yunan kültür içinde görürüz. Edebiyatımızda da yanı ikilik vardır. Türk edebiyatı
halkın atasözleriyle bilmecelerinden, halk masallarıyla hal koşmalarından, destanlarından,
halk cengnameleriyle menkibeleriniden, tekkeliden ilahileriyle nefeslerinden,
halkın güldürücü fıkralarından ve halk tiyatrosundan ibarettir. Atasözleri, doğrudan
doğruya, halkın bilgece sözleridir. Bilmeceleri de yaratan halktır. Halk masalları
da fertler tarafından düşülmemiştir. Bunlar, Türkün mitolojik çağlardan başlayarak,
gelenek yoluyla zamanımıza kadar gelen peri masallarıyla dev masallarıdır. Dede
Korkut kitabı'ndaki masallar da, ozandan ozana sözlü bir biçimde yazılmış halk
masallarıdır. Türk tarihinde ve etnografyasındaki mitler, lejandlar, efsaneler
de Türk edebiyatının elamanlarıdır. Cengnamelere ve dini menkıbelere gelince,
bunlar halk edebiyatının islami devresine ait ürünleridir. Halk şairlerinin koşmalarıyla
destanları, manileriyle türküleri de, yukarıda saydığımız eserler gibi Türk hakkının
samimi eserleridir. Bunlar da yöntemle taklitle yapılmamışlardı. Aşık Ömer, Dertli,
Karacaoğlan'lar gibi şairler, halkın sevgili şairleridir. Tekkeler de birer hak
mabedi olduğu için buralarda doğan ilahilerle nefersler de hak edebiyatına, dolayısıyla
Türk edebiyatına aittir. Yunus Emre ve Kaygusuz ile Bektaşi şairleri bu gruba
girerler. Osmanlı edebiyatı ise, masal yerine ferdi hikayelerle Romanlardan, koşma
ve destan yerine taklitle yapılmış gazellerle alafranga şiirlerden oluşmuştur.
Osmanlı şairlerinin her biri mutlaka, Acem devrinde bir Acem şairine, Fransız
devrinde bir Fransız şairine benzer. Fuzuli ile Nedim bile bu konuda farklı değildirler.
Bu yönden Osmanlı yazarlarıyla şairlerinden hiç biri orijinal değildir, hepsi
taklitçidir; hepsinin eserleri estetik ilhamdan doğmuştur. Mesela, nüktecilik
(Humour) bakımından, bu iki gurubu karşılaştıralım. Nasreddin Hoca, İncili Çavuş
Bekri Mustafa ve Bektaşi Babaları hak nüktecileridir; Kani ile Sururi ise, Osmanlı
divanının mizahçılarıdır. Doğal nüktecilik ile yapay mizah arasındaki fark, bu
karşılaştırma ile meydana çıkar. Karagözle orta oyununa gelince; bunlar da
hak gösterisi yani geleneksel Türk tiyatrosudur. Karagöz ile Hacivat'ın çatışmaları,
Türk ile Osmanlı'nın yani o zamanki kültürümüzle medeniyetimizin mücadelelerinden
ibarettir. Ahlakta da aynı ikiliği görürüz Türk ahlakı ile Osmanlı ahlakı birbirine
zıt gibidir. Kaşğarlı Mahmud, Divan-ı Lugat'ın "Türk" maddesinde, Türkleri
kısaca tarif ediyor. diyor, Türk'te böbürlenme ve övünme yoktur. Türk, büyük kahramanlıklar
ve fedakarlıklar yaptığı zaman, bir olağanüstülük yaptığından habersiz görünür.
Cahiz de, Türklerin aynen bu biçimde anlatıyor. Osmanlı tipine bakarsak, eski
şairlerinde kendine övgü dizmelerin yeni edebiyatçılarında ise böbürlenme ve övünmenin
hakim olduğunu görürüz. Servet-i fünun okulu Osmanlı edebiyatının en parlak devridir.
Bu okulun takipçisi olan şairlerin çoğu şüpheci, kötümser ümitsiz, hasta ruhlar
biçiminde görünmüşlerdir. Hakiki Türk ise, inançlı, iyimser ümitli ve sağlamdır. Hatta
bilginlerimiz arasında da, ikilik görürüz. Osmanlı bilginlerinin geleneksel ismi
ulema-i rüsum (resmi bilginler) idi. Anadolu'daki bilginler ise, halk bilginleri
idi. Birinciler, rütbeli fakat cahil idiler, ikinciler, ilimli fakat rütbesiz
idiler. Politika ve askerlik sahasında büyük bir dahi olan Afşarlı Nadir Şah,
bütün Müslümanları Sünnilik dairesinde birleştirmek ve bütün sultanları Osmanlı
padişahının emri altına sokmak için görüşmelerde bulunmak üzere, İstanbul'a dini
ve politik bir kurul göndermişti. İstanbul'da bu kurul ile görüşmek için resmi
bilginleri görevlendirdiler. İranlı bilginler kurul bunlara söz anlatmakta yetersiz
kalınca, sadrazama başvurarak dediler ki: "Bizim bilimden başak, politik
hiç bir rütbemiz yoktur. Oysa ki görüşmelerde bulunduğumuz kişiler büyük rütbeli
kişiler olduklarından, karışmalarında serbestçe söz söyleyemiyoruz. Bizi taşradaki
rütbesiz bilginlerle görüştürürseniz, çok memnun oluruz." Ragıp Paşa'nın
Tahkik ve Tevfik adlı kitabında naklettiği bu gerçek olay gösteriyor ki, Nadir
Şah'ın bilim kurulu Osmanlı bilginlerine değil, Türk bilginlerine değer veriyorlardı. Eski
devirlerin hatta politik ve askeri başarıları da, hak arasında çıkmış, cahil ve
okur-yazar olmayan paşalar aitti. Daha sonra Ragıp Paşa ve Sefih İbrahim Paşa
gibi Osmanlı eğitiminde yüksek bir yer sahibi olanlar hükümetin başına geçince
işler bozulmağa başladı. Bununla beraber, bu toplumsal ikilikler yalnız düşünce
etkinliklerine özeldi. O zamanlar, el işi ayak tabakasına ait sayıldığından, yüksek
tabaka tekniklerin her çeşidinden uza duruyordu. Bu sebeple mimarlık, hattatlık,
taş oymacılığı, ciltçilik, tezhipçilik, marangozluk, demircilik, boyacılık, halıcılık,
çuhacılık, ressamlık, nakkaşlık gibi pratik tekniklerin yalnız bir şekli vardı.
O da hak tekniğiydi. Demek ki, genellikle yüksek bir güzelliğe sahip bu sanatlara
sadece Türk sanatı adını verebiliriz. Bunlar Osmanlı medeniyetine değil, Türk
kültürüne ait idi. Bugün Avrupa, bu eski sanatlarımızın ürünlerini milyonlar harcayarak
parça parça topluyor. Avrupa'nın Amerika'nın müzeleri, salonları hep Türk eserleriyle
dolmaktadır. Avrupa'da, bu Türk hayranlığına Turquerie adı verilir. Avrupa'nın
gerçek düşünür ve sanatçıları mesela Lamartine'leri, Auguste Comte'ları, Pierre
Laffite'leri, Mismer'leri, Pierre Loti'leri, Farrere'leri türkün samimi sanatına,
alçak gönüllü gösterirsiz ahlakına, derin ve bağnaz olmayan dindarlığına, özetle,
var olanla yetinmek ve kadere boyun eğmekle beraber sürekli bir iyimserlik ve
idealizmden ibaret olan fakir ama mutlu hayatına hayrandırlar. Fakat bunların
aşık oldukları şeyler, Osmanlı medeniyetine giren yöntemle ve taklitle yapılmış
eserler değil, Türk kültürünün ilhamıyla oluşmuş orijinal eserlerdir. Yalnız
ülkemize özgü olan bu garip durumun nedeni nedir? Niçin bu ülkede yaşayan bu iki
tip, Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? niçin Türk tipinin
her şeyi güzel, Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi Türk kültürüne
ve hayatına zararlı olan emperyalizm alanına atıldı. Kozmopolit oldu. Sınıf çıkarını
imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti egemenliği altına aldıkça, yönetenlerle
yönetilenler ayrı iki sınıf haline giriyorlardı. Yöneten bütün kozmopolitler Osmanlı
Sınıfı'nı, yönetilen Türkler de Türk Sınıfı'nı oluşturuyorlardı. Bu iki sınıf,
birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı, kendini hakim millet biçiminde görür, yönettiği
Türklere mahkum millet gözüyle bakardı. Osmanlı, sürekli Türk'e (eşek Türk) derdi.
Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı.
Türkler arasında Kızılbaşlığın meydana çıkışı bile, bu ayrılıkla açıklanabilir. Şah
İsmail'in dedesi olan Şeyh Cüneyd, oğuz boyları arasında Oğul mu önce gelir, yoksa
sahabeler mi diyerek propaganda yapıyordu. Oğuz boyları, Oğuz Han'ın çocukları
ve Kayılar'ın amca oğulları değil miydiler? Nasıl oluyordu da, padişahın Enderun'dan
çıkan devşirmelerden oluşan sahabeleri (yakın adamları) bunlara tercih ediyordu.
O tarihteki halk şeyhleri, Türklerin o zamanki ezilmişliklerini geçmişte Ehl-i
Beyt'in (Peygamber Soyu) uğramış olduğu ezilmişliğe benzetiyorlardı. O zaman,
Türkmenlerin büyük bir kısmı, bu benzeyişe aldanarak, baba ocağından ayrıldılar;
kendi kendilerine arı bir edebiyat, ayrı bir felsefe, ayrı bir tapınak yaptılar. Bununla
beraber, din bakımından Osmanlılardan ayrılmamış olan Sünni Türkler de, milli
kültür bakımından Osmanlı emperyalizmine bağlandılar. Bunlar da, kendi kendilerine
milli bir kültür yaparak. Osmanlı medeniyetine karşı tamamen ilgisiz kaldılar.
Osmanlı medeniyetinin seçkinlerine havas denildiği gibi, Türk kültürünün de ozanları,
aşıkları, babaları ve ustaları vardı. Demek ki, ülkemizde iki türlü seçkin bulunuyordu.
Bunlardan birincisi sarayı temsil ediyordu. Bu sınıfın geçimini sağlayan da saraydı.
Mesela, Osmanlı şairleri saraylardan "caize" almakla geçindikleri gibi,
Osmanlı müzisyenleri de sarayın verdiği bağışlarla maaşlarla geçinirlerdi. Halkın
saz öve söz şairleri ise, adını olan Osmanlı bilginleri kazaskerlikte, kadılıklarda
yüksek maaşlar ve arpalıklar alırlardı. Halk hocalarından ve şeyhlerinden ibaret
olan Türk din adamları ise, yalnız halk beslerdi. Bundan dolayı güzel sanatlarda
ve diğer alanlarda rehberlik eden ustalar, yiğitbaşılar ve ahi babalar yalnız
halk sınıfından yetişirler ve daima hak ve Türk kalırlardı. Görülüyor ki milli
kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran, milli kültürün özellikle duygulardan,
medeniyetin özellikle bilgilerden oluşmuş olmasıdır. İnsanda, duygular yönteme
ve iradeye bağlı değildir. Bir millet, başka bir milletin dini, ahlaki ve estetik
duygularını taklit edemez. Mesela, Türklerin İslamlıktan önceki dininde Gök Tanrı
ödül tanrısıdır. Cezalandırmaya karışmaz. Ceza tanrısı, Erlik Han isminde başka
bir mitolojik kişiliktir. Tanrı yalnız cemal (güzellik) sıfatıyla göründüğü için,
eski Türkler onu yalnız severlerdi; Tanrıya karşı korku hissi duymazlardı. İslamlıktan
sonra, Türklerde "muhabbetullah"ın (Tanrı sevgisi) üstün gelmesi, bu
eski geleneğin devamından ötürüdür. Türklerde "menhafetullah" (Allah
Korkusu) pek enderdir. İstanbul'da ve Anadolu'daki vaizlerin tecrübeleri gösteriyor
ki, güzelliğe, iyiliğe dair vaaz edenlerin dinleyicileri sürekli artıyor; cehennemden,
zebanilerden bahseden vaizlerin dinleyicileri ise sürekli azalıyor. Türklerin
eski dinlerinde katı sofuca icabetler yoktu, estetik ve ahlaki törenler çoktu.
Bunun sonucu olarak, İslamlıktan sonra da, Türkler en güçlü bir imana, en samimi
bir din duygusuna sahip oldukları halde kuru sofuluk ve yobazlıktan uzak kaldılar.
Bu konuda Yunus Emre'yi okumak yeterlidir. Türklerin camilerde ilahilere ve mevlit
okumaya; tekkelerde ise şiire, müziğe büyük bir yer vermeleri estetik dindarlık
örneği ne uymalarından dolayıdır. Eski Türk dininide, Türk tanrısı, barış ve
barışlık Tanrısı idi. Türk dininin özünü gösteren il kelimesi, barış anlamına
geliyordu (Kaşgarlı Mahmud) ilci (barışçı) demek olduğu gibi, İlhan Barış Hakanı
demekti. Türk İlahları, Mahçurya'dan Macaristan'a kadar sürekli bir barış ortamı
sağlayan, barışsever öncülerden başka bir şey değildi. En eski Türk devletinin
kurucusu olan Mete'nin yüksek ahlakını, barışseverliğini, emperyalizmden kaçınmasını
Yeni Mecmua'da yazmıştım. Türk barışseverliğinin kurucusu Mete'dir. Türklerin
bu eski barışçılık geleneği sayesindedir ki, Türk hükümdarı İslam döneminde de
her zaman yenilenlere şefkatle davranmış, her zaman kendilerini milletlerarası
barışın sorumlusu saymışlardır. Türk tarihi, baştan başa, bu duruma tanıktır.
Avrupalıların o kadar suçladıkları Atilla bile, yine onların anlattıklarına göre
yenilmiş milletler ne zaman barış istemişlerse, derhal kabul etmiştir. Çünkü,
Atilla'nın Tanrı Kutu unvanını, Allah'ın Belası şeklinde çevirmekle tarihi bir
günah işlemişlerdir. Türklerin bütün sanat dallarında açıkça görülen estetik özellikleri
de doğallıkla, çinilerinde, mimarlık ve yazı sanatında beliren hep bu estetik
özelliklerdir. Türkün güzel sanatlarında olduğu gibi, din hayatında ve ahlakında
da hep bu özelliklerin egemen olduğu görülür. Bu örnekten de anlaşılır ki,
bir kültürün meydana getiren çeşitli sosyal yaşayışlar arasında içiten bir bağlılık,
içiten bir uyum vardır. Türkün dili nasıl saf ise, din, ahlak, güzellik, politika
ekonomi ve aile hayatları da hep saf ve içtendir. Türkün hayatındaki sevimlilik
ve orijinallik ve bu egemen karakterin bir yansımasından ibarettir. Fakat, milli
kültürün elemanları arasındaki bu uyuma bakıp da, medeniyetin de uyumlu elemanlarından
meydana geldiğini zannetmek doğru değildir. Osmanlı medeniyeti Türk, acem, Arap
kültürleriyle İslam dinine, Doğu medeniyeti ve son zamanlarda da Batı medeniyeti
kurumlarından meydana gelen bir karmadır. Bu kurumlar hiçbir zaman kaynaşarak,
iç içe geçerek uyumlu bir bütün haline giremedi. Bir medeniyet ancak milli bir
kültüre aşılanırsa, uyumlu bir birliğe kavuşur. Mesela İngiliz medeniyeti, İngiliz
kültürün aşılanmıştır. Bundan dolayı, İngiliz kültürü gibi, İngiliz medeniyetinin
elemanları arasında da bir uyum vardır. Milli kültür ile medeniyet arasındaki
bir ilişki de şudur; Her kavim, ilk önce, yalnız milli kültürü vardır. Bir kavim,
kültür bakımından yükseldikçe politik açıdan da yükselerek kuvvetle bir devlet
oluşturur. Diğer taraftan da, kültürün yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar.
Medeniyet, başlangıçta milli kültürden doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin
medeniyetinden de birçok kurumlar alır. Fakat bir toplumun medeniyetinde fazla
bir gelişmenin süratle meydana gelmesi zararlıdır. Ribot diyor ki:"Zihnin
fazla gelişmesi karakteri bozar." Kişide zihin ne ise, toplumda da medeniyet
odur. Kişide karakter ne ise, cemiyetin fazla gelişmesi de milli kültürü bozar.
Milli kültürü bozulmuş olan milletlere "dejenere milletler denir. Milli
kültür ile medeniyetin sonuncu bir ilişkisi de şudur: milli kültürü kuvvetli,
fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş, fakat medeniyeti
yüksek olan başka bir millet politik mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli
olan millet her zaman galip gelmiştir. Mesela, eski Mısırlılar, medeniyette yükselince
milli kültürleri bozulmaya başladı. O zaman yeni doğan Fars devleti ise, medeniyette
henüz gri olmakla beraber, kuvvetli bir milli kültüre sahipti. Bu nedenle İran'da
da medeniyet yükseldi. Buna karşılık milli kültür zayıflamağa başladı. Bu kere
de, önce milli kültürleri henüz bozulmamış olan Yunanlılara yenildiler. Bir süre
sonra Yunan kültürü de bozulmağa başladığından, gerek Yunanlılar, gerek İranlılar,
kuvvetli bir milli kültürle meydana çıkan medeniyetsiz Makedonyalılara yenildiler.
Doğuda Eşkani ve Sasani ailelerinin batıda Romalıların, milli kültürü bozulmağa
başlayan Makedonyalılara üstün gelmiş de aynı şekilde açıklanabilir. Nihayet,
medeniyetten hiçbir nasibi olmayan, fakat milli kültürde son derece güçlü olan
Raplar ortaya çıkarak hem Sasanileri, hem de Romalıları yendiler. Fakat. Çok zaman
geçmeden Arap milleti de medenileşmeğe başladığından milli kültürünü kaybederek
politik egemenliği Türkistan'dan yeni gelmiş olan töreli Selçuk Türklerine teslim
ettiler. Töre Türklerin milli kültüründen başak bir şey değildir. Türklerin şimdiye
kadar bağımsız kalması, Çanakkale'den İngilizlerle Fransızları kovması ve Mütarekeden
sonra, İngiliz silahlarıyla ve parasıyla donanmış bulunan yunanlılarla Ermenileri
yenerek manen İngilizleri yenmesi, hep bu milli kültürün gücü sayesindedir. Milli
kültür ile medeniyet arasındaki bu ilişkiler anlaşıldıktan sonra artık Türkçülüğün
ne demek olduğunu ve bu memlekette ne gibi görevleri yerine getirmesi gerektiğini
belirleyebiliriz. Osmanlı medeniyeti, iki sebeple yıkılmak zorundaydı. Birincisi,
Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün imparatorluklar gibi, geçici bir topluluktan ibaret
olmasaydı. Sonsuza kadar yaşayacak olanlar ise, geçici topluluklar değil, toplumlardır.
Cemiyetlere gelince, bunlar yalnız milletlerden ibarettir. Esir milletler, milli
benliklerini imparatorlukların kozmopolit yönetimi altında, ancak bir süre için
unutabilirlerdi. Bir gün, mutlaka milletler den ibaret olan gerçek toplumlar sürü
oluş uykusundan uyanacaklar, kültürel bağımsızlıklarını ve politik egemenliklerini
isteyeceklerdi. Avrupa'da beş yüz yıldan beri bu işlem sürüyordu. Bundan dolayı,
bu gelişmeden bağımsız yaşamış olan Avusturya, Rusya v Osmanlı İmparatorlukları
da, önceki benzerleri gibi, dağılmağa yüz tutacaklardı. İkinci neden batı medeniyetinin,
yükseldikçe, doğu medeniyetini büsbütün ortadan kaldırmak güce ulaşmasıdır. Rusya'da
ve Balkan ülkelerinde Batı medeniyeti, Doğu medeniyetinin yerine geçtiği gibi;
Osmanlı İmparatorluğu'nda da aynı durum baş gösterecekti. Doğu medeniyeti, bazılarının
zannettikleri gibi, gerçekten İslam medeniyeti değil. Kaynağı, Doğu medeniyeti
idi. Nasıl ki, Batı medeniyeti de Hıristiyan medeniyeti değil. Batı Roma medeniyetinin
bir devamından ibaretti. Osmanlılar. Doğu Roma medeniyetini, doğrudan doğruya
Bizans'tan almadılar: kendilerinden önce Müslüman Araplarla acemler bu medeniyeti
almış olduklarından, Osmanlılar onu, bu dindaş milletlerden aldılar. Bundan dolayıdır
ki bu medeniyeti, bazı fikir adamları İslam medeniyeti sandılar. Batı medeniyetinin
her yerde doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir kanun olunca, Türkiye'de
de böyle olması zorunlu idi. O halde Doğu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanlı
medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak, onun yerine bir taraftan İslam diniyle
beraber bir Türk kültürü, diğer taraftan da Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün
görev bir taraftan yalnız hak arasında kalmış olan Türk kültürünün arayıp bulak,
diğer taraftan Batı medeniyetini tam ve canlı bir biçimde alarak milli kültüre
aşılamaktadır. Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyetiyle uzlaştırmağa
çalışmışlardı. Oysa ki iki zıt medeniyet yanyana yaşayamazlar; sistemleri birbirine
aykırı olduğu için, ikisi de birbirini bozmağa neden olur. Mesela, Batı'nın müzik
tekniği ile Doğu'nun müzik tekniği birbiriyle uzlaşmaz. Batı'nın deneysel mantığı
ile Doğunun iskolastik mantığı birbiriyle barışamaz. Bir millet ya Doğulu olur,
ya Batılı olur. İki dinli bir fert olmadığı gibi, iki medeniyetli bir millet de
olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı bilmedikleri için yaptıkları yenilik hareketinde
başarı sağlayamadılar. Türkçülere gelince, bunlar esasen Bizanslı olan Doğu
medeniyetini büsbütün bırakarak Batı medeniyetini tam bir biçimde almak istediklerinden,
girişimlerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak
şartıyla, batı medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek isteyenlerdir. Fakat,
batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak milli kültürümüzü
ortaya çıkarmamış gerekir.
|