6
- MİLLİ ZEVK VE İŞLENMİŞ ZEVK
Her millette güzellik anlayışı farklıdır.
Bir milletin güzel saydığı şeyleri başka bir millet çirkin sayabilir. Bu yüzden
zevkin milli olması gerekir. Gerçekten de her milletin milli bir zevk anlayışı
vardır. Eğer, bir millet milli zevkinden uzak düşmüşse sanat alanında yaptığı
şeyler hep basit taklitlerden ibaret olur. Osmanlı şairleriyle, yazarları buna
örnektir. Çünkü onlar milli zevki tümüyle kaybetmişlerdir. Yazdıkları şeyler,
ya acem taklitlerinden veya Fransız taklitlerinden ibaretti. O halde estetik alanında
yükselmek isteyen bir millet, her şeyden önce milli zevkini bulmağa çalışmalıdır. Milli
zevki bulmak için halka doğru gitmek, hak sanatlarından uzun uzadıya estetik bir
eğitim almak gerektiğini anladık. Fakat, gerçek sanatçı olabilmek için, bu estetik
eğitimi almış olmak yeterli değildir. Gerçek sanatçı olabilmek için, güzel sanatların
milletlerarası ustaları olan sanat dahilerinden zevk dersi, zevk eğitimi almak
da gerekir. Milletlerarası dehalardan alınan bu feyizli eğitime de işleme adı
verilir. Görülüyor ki, gerçek bir sanata sahip olabilmek için, sanatımızın
önce millileştirilmesi sonra da işlenmesi gerekiyor. Bu ilkeyi canlı bir örnek
ile açıklayalım: İtalya'nın Rönesans devrindeki sanatçıları özellikle ressamlarla
heykeltıraşlar, eski yunan - Latin sanatcıları - nın dahice eserlerine hayran
olmuşlardır. Zira bu eserler; Venüs'lerin, Minerva'ların, Apollon'ların bu heykelleri
teknikte olgunluğun son derecesine ulaşmıştır. Rönesans sanatçıları bu tekniği
büyük emeklerle öğrendiler; eğitim yöntemleriyle kendilerine mal ettiler. Fakat,
eski yunan-Latin eserlerin aynen taklide kalkışmadılar. Çünkü halk, artık, o mitolojik
kişiliklere hiçbir değer vermiyordu. Rönesans, devrini halkına göre, kadınlar
arasında dünya güzeli ancak Hazret-i Meryem olabilir. Erkekler arasında da dünya
güzeli Hazret-i İsa idi. Gerçek sanatın görevi ise, başka milletlerin veya başka
devirlerin estetik ideallerinin resmini yapmak değildir. Gerçek sanat, arasında
bulunduğu milletin ve içinde yaşadığı devrin estetik ideallerini tasvire çalışmaktır.
İşte, Mikel Anj, Rafael gibi Rönesans sanatçıları, bu noktaları düşünerek doğru
yolu buldular: Hazret-i Meryem'e,Venüs'ün teknik güzelliğini verdiler. Hazret-i
İsa'ya da Apollon'un vücut güzelliğini verdiler. Diğer azizleri de, bu mitolojik
güzellikler içinde gösterdiler. Bu iki unsurun, milletlerarası işleme tekniği
ile milli kültürün birleşmesinden yüksek bir sanat doğdu. İşte, güzel sanatlar
tarihinde Rönesans Sanatı adı verilen budur. Katolik kilisesi, bu heykellerle
resimleri kabul ederek, tapınaklarına bir müze biçimi verdi. Oysa ki, Bizans'ın
ve ütün Doğu'nun Ortodoks kiliseleri, kutsal tasvirlerini yunan-Latin modellerine
benzetmeğe çalışmadılar; Sami kavimlerden aldıkları kaba örneklere benzer bir
biçimde resmetmeğe devam ettiler. Bu nedenle Ortodoks milletlerin sanatları gelişemedi. Rönesans'tan
sonra,Avrupa'da her millet estetik hayatının gelişmesi sırasında, hep böyle hareket
etti. Shakespeare, Rousseau, Goethe gibi romantik dahiler, hem halk eğitimini
almışlar, hem de eski yunan-Latin tekniklerini benimsemişlerdi. Bu sayede, her
birikendi milleti için, hem milli, hem de gelişmiş bir edebiyat meydana getirdi.
İşte, Türkçülüğün estetik programı da bu yöntemlerin uygulanmasından ibarettir.
|