4
- KİPLER - EDATLAR - TAMLAMALAR. a) Türkçülere göre, bir dil başka dillerden
kendisinde aynı anlamda kelime bulunmaması şartıyla, kelimeler almıştır ve alabilir.
Fakat bir dil başka dillerden kip alamaz. Osmanlıcılara göre, Osmanlı dili arap
ve fars dillerinden, kelimelerle beraber kipler de alır. Mesela, mektup kelimesi,
osmanlıcılara göre, arapçadan ketebe (yazdı) maddesinden sıfat-fiil'dir. Anlamı
"yazılmış" yazılan" dır. Buna dayanarak, osmanlıcılara göre hukuk-ı
mektube yahut mektup hukuk deyimlerini dilimizde kullanabiliriz. Türkçüler mektup
kelimesinin bu biçimde kullanılmasını kabul etmezler. Çünkü, sıfat-fiil kipi Türkçe'de
de vardır. mektup kelimesi, sıfat-ı fiil olduğu zaman, Türkçe'si yazılmış'tır.
Demek ki, osmanlıcıların mektub hukuk dedikleri şeye biz yazılmış hukuk diyebiliriz.
O halde, mektub kkelimesinin, bir sıfat-fiil kipi olarak dilimizde kullanılmasına
gerek yoktur. Fakat mektup kelimesi sıfat-fiil kipi olduğu gibi, donmuş bir
isim gibi de kullanılmaktadır. Fransızların lettre dedikleri şeye Türk halkı mektup
adını vermektedir. Bir mektup yazdım. Bu hafta mektup aldım cümlelilerindeki mektup
kelimesi işte bu ikinci anlamdadır. Mektup'un bu biçimde niteliği yoktur. Bu sıradan
bir kelimedir. O halde, osmanlıcada kullanılan bütün arapça ve acemce sözcükleri,
çekimli kelimeler ve basit kelimeler olarak iki bölüme ayırabiliriz. Bundan çekimli
olanları derhal dilimizden atmalıyız. Basit kelime bölümüne girenleri eğer halk
dilinde aynı anlama gelen başka kelime yoksa yeni Türkçe'ye çekinmeden kabul etmeliyiz. Bu
ilkeye göre, katip kelimesi hal-fiil dir; yazan anlamında dilimizde kullanılamaz.
Mesela, "Bu mektubun katibi kimdir?" denilemez. Fakat katib, secretaire
karşılığı olarak, halk dilinde eskiden beri kullanılmaktadır. Meclis katibi, tüccar
katibi gibi. Kitabet kelimesi de ne yazmak anlamında bir mastar olarak ne de
kâtiplik anlamında dilimizde kullanılamaz. Basit bir isim olarak, eski inşa deyiminin
ifade ettiği composition, karşılığı olarak kullanılmaktadır:Kitabet dersi, kitabet
sınavı. Mutasarrıf kelimesi de "tasarruf" tan hal-fiil olduğu zaman,
bir kiptir. Bu kipin kullanılmasına gerek yoktur. Mesela şu tarlanın mutasarrıfı
diyecek yerde, şu tarlada tasarruf sahibi olan adam demeliyiz. Fakat bu söz bir
sancağın1 en büyük yönetim memuruna, isim olduğu zaman, artık bir kip niteliğinde
değildir, sıradan bir ad biçimini almıştır. Bu örneklerde gösteriyor ki, arapçadan
ve farsçadan, kip niteliğinde hiçbir kelime almayacağız. O halde, terim olarak
arapça veya farsça bir kelimeyi kabul ettiğimiz zaman, ondan türemiş olan bütün
sözcükleri de beraberce almamalıyız. Mesela, şu iştikak (türem) kelimesini, bir
terim olarak kabul etmişiz diye, bunun müştak, müştatt-ı minh, müştakkat gibi
kiplerini de kullanmamız gerekmez. Gerçi, bazan kitab, kitabet, katib, mektup,
gibi aynı maddeden türemiş birçok kelimeleri dilimizde kullanmaktayız. Fakat,
yukarıda da kısmen gösterdiğimiz üzere, bunların hepsi eski kip anlamlarını kaybetmiştir.
Kitab kelimesi mastar kipi olduğu zaman, yazmak anlamında dır. Kitab kelimesi,
bu anlamda olarak dilimizde asla kullanılmamıştır. Kitab sözü bir kelime olduğu
zaman, Fransızca livre kelimesinin karşılığıdır. İşte, Türkçe'de ancak bu anlamda
kullanılmaktadır. Muharrir kelimesini (recdacteur) karşılığı olarak kullanabiliriz.
Fakat, sıfak-fiil olarak yazılmış anlamında olan muharrer kelimesinin kullanamayız:
mesela balada muharrer diyemeyiz, (yukarıda yazılan) demeliyiz. Tahrir mastarı
da kullanılamaz. Fakat tahrirat kelimesi, resmi mektupların özel adı olduğundan,
çoğul anlamına alınmamak şartıyla kullanılabilir. Bir kelimenin çoğul biçimi
de, kelime değil, çekimdir. Buna göre arapça, acemce çoğul kipleri de dilimizde
kullanılamaz. Şu halde zabitan, zubbat gibi çekimler yeni Türkçe'ye giremez. Türkçe'nin
kendisine özgü çoğul çekimi ler, edatı ile yapılır. O halde, dilimizde zabit (subay)
in çoğulu yalnız zabitler'dir. Bununla beraber, bazı arapça ve acemce çoğullar
vardır ki, dilimizde çoğul anlamını yani çekim niteliğini kaybetmişlerdir. Yukarıda
tahrirat kelimesi bu türden olduğu gibi, ahlak, talebe, amele, edebiyat, yaran,
evlad gibi birçok söyleyişler bu kadroya girer. Bu kelimelerin, dilimizde çoğulu
çekimlerinin olmadıklarının bir ispatı da Türkçe'nin ler, edatı ile çoğul haline
getirebilmeleridir: Ahlaklar, talebeler, ameleler, edebiyatlar, yaranlar, evladlar,
tahriratlar gibi. b) Bir dil, başka dillerin yalnız kiplerini değil edatlarını
da alamazlar. Çünkü, bir kelimenin gerek başına konan, gerek sonuna eklenen edatlar
da onu çekimli duruma sokarlar. Dil biliminde gerek kiplere gerek özel bir
anlamı olan bir edat eki ile anlamı değişmiş olan edatlı sözcüklere morfem adı
verilir. Demek ki, hiçbir dil başka dillerden "morfemler alamaz", diyecek
olursak, bu sözlerle, hem kiplerin, hem de edatların bir dilden başak bir dile
giremeyeceğini anlatmış oluruz. Zaten, arapçadan ve acemceden alacağımız bütün
edatların Türkçe'de karşılıkları vardır: hemderd: derddaş, hemfikr: Fikirdaş,
Tac-dar: taçlı, daniş-mend: danişli, sitem-kar: sitemci gibi, bunların, mutlaka,
Türkçelerini kullanmak gerekir. Bununla beraber hükümdar, hemşire, perkar gibi
kelimelerde; türeme yolu ile bulacağımız dar, hem, kar edatları edatlıktan çıkmışlar,
kelimenin içinde erimişlerdir. Buna göre, şu hükümdür, hemşire, perkar (pergel)
kelimelerinde artık morfem niteliği kalmamıştır. Bunlar da, dil vicdanı bakımından,
diğer isimler gibi, donmuş kelimeler niteliğini kazanmışlardır. Farsçadan,
ayrı olarak, yalnız üç edat halk diline girmiştir.: Bunlardan biri, gerçekten
edat olan nispet i'sidir. Diğerleri gerçekte isim oldukları halde, halkımızın
dilinde edat haline düşen hane ve name sözleridir. i edatı, birinci olarak,
özel renkleri ifade eden sıfatların sonlarında görülür: Patlıcani, demiri, gümüşi,
kurşuni, portakali, samani v.b. i edatı, ikinci olarak, Türk müziğinde her
kabilenin özel ezgisine özel marşına verilen isimlerle görülür: Türkmani, Varsagi,
Beyati, Karcıhari (Karaçar), Türki gibi, bu iki tür örnekte gördüğümüz i edatı,
Türkçe bir edat hükmüne geçmiştir. Bunun açık delili Türkçe kelimelere eklenebilmesidir.
Fakat i edatı, bu iki dairenin dışında kullanıldığı zaman, Türkçe değildir. O
halde, o gibi değimleri kullanmayarak Türkçe karşılıklarını aramalıyız. Mesela
edebi hafta yerine edebiyat haftası diyebiliriz. Hayati mesele yerine hayat meselesi
diyebiliriz. Ser-kitabi'ye başkitapçı diyebiliriz. Cebri'ye cebirci, her'etiyun'a
hey'etçiler (kozmoğrafyacılar) diyebiliriz. Bu şekilde i edatının kullanılışını
azaltmakla beraber, ne yazık ki, en esaslı ilk ve kuralımıza aykırı olarak, birçok
terimlerde bu edatı kabul etmek zorundayız. Türkçülük, yeni Türkçe'ye güçlük çıkaran
bütün engelleri : kırdığı halde, bu küçük edat karşısında hoşgörülü olmak zorunda
kaldı. Mesela, tabii hadiseler'e tabiat hadiseleri diyebiliriz; fakat, bu hadise
tabiidir, yahut değildir demek gerekince i edatının bütün bütün atılamayacağını
itiraf etmek zorundayız. Marazi, içtimai, ruhi, hayati, bünyevi gibi kelimeler
de, aynen tabii kelimesi gibidir. Bununla beraber, mademki bu iki edat iki tür
kelimede Türkçe bir edat hükmüne geçmiştir: onu diğer kelimelerde de özellikle
terim oldukları zaman - kullanmak geçerli olabilir. Hane sözünün yazıhane, yemekhane,
yatakhane, gibi kelimelerde ve name sözünü yıldızname, Oğuzname gibi kelimelerde
görüyoruz. Gerekli olduğu için, bu sözler de Türkçe edatlar arasına sokulursa
dilimiz zenginleşir. c) Bir dil başka dillerden kipler ve edatlar alamadığı
gibi tamamlama kuralları da alamaz. Oysa ki, eski Osmanlıcıda arapçanın, farsçanın
her türlü tamlamaları vardı: İsim tamlaması sıfat tamlaması. Tamlamalar da
kipler ve edatlar gibi morfem kadrosuna girerler. Her dilde gerek tamlayan ve
gerek tamlanan birer morfemdirler; sıfat da, nitelenen kelime de birer morfemdirler.
O halde, başka dillerden tamlama alınmaması hakkındaki ana kuralın bir bölümünü
meydana getirirler. Türkçe'de isim ve sıfat tamlamalarının her çeşidi bulunduğu
için, arapça ve farsça tamlamalara hiç ir gerek yoktur. Eski Osmanlı edebiyatçıları
ve bilginleri bu tamlamaları bir ihtiyaç yüzünden almamışlardır. Onların gözünde
arapça ve farça dil olarak Türkçe'den güzel oldukları gibi; arapça ve farsçanın
kelimeleri, kipleri, edatları ve tamlamaları da Türkçeninkilerden daha güzeldir. Oysa
ki, hiçbir dile, objektif olarak, "diğer dillerden daha güzeldir" denileme:
Her dilin,kendisine özgü bir güzelliği vardır. Her millet, sübjektif olarak,kendi
dilini daha güzel görür. Evet, arapça güzel bir dildir, farça da güzel bir dildir.
Fakat bu diller, en çok, kendi milletlerine güzel görünür. Bizim için de en güzel
görünen dil Türkçe'dir. Kelimelerin, kiplerin edatların, tamlamaların güzelliği,
kendi dillerine oranladır. Bunlar, ancak kendi dilleri içinde güzeldirler. Arapça
bir kelime arapça bir cümle içinde güzel olduğu gibi, farça bir tamlama da fransızca
bir cümle içinde güzel görünür. Bir kadının oldukça güzel olduğu olan gözlerini
veya burnunu başka bir kadının yüzüne aktarınız. Bunları orada çirkin görürsünüz.
Bunun gibi, dilin kelimeleri ve tamlamaları da, kendi cümleleri içinde ne kadar
güzelse, başka dillerin cümleleri içinde de o kadar çirkindir. Not : "Türkçülüğün
Tarihi" bölümünde arı dilcilerin halk diline geçmiş olan arapça ve farsça
kelimeleri de Türkçe'den çıkarmak istediklerini yazmıştım. Dün, Fuad Raif Bey
ile bu konu hakkında tekrar görüştük. Arı dillicilerin lideri konumunda bulunan
bu kişi halk diline geçmiş olan arapça ve acemce kelimelerin Türkçe sayılması
konusunda bizimle hiçbir ayrılığı olmadığını ve aramızdaki ayrılığın edatlarla
ilgili olduğunu söyledi. Yukarıda açıkladığımı gibi, yeni Türkçecilere göre Türkçe'nin
işlek olan edatları ile istenildiği kadar yeni kelimeler türetilebilir. Fakat,
işlek olmayan edatlarla yeni kelimeler yapılamaz. Fuad Raif Bey, kendisinin bu
fikre şiddetle karşı olduğunu edatlarla işlek ve işlek olmayan sınıflandırılmasını
tanımadığını, Türkçe'nin her türlü edatları ile yeni kelimeler yapılabildiği gibi,
Kırgızca'dan, Özbekçe'den, Tatarca dan, alınacak veya büsbütün yeniden yaratılacak
edatlarla da yeni kelimeler yapılabileceğini söyledi. Hatta, farsçadaki nisbet
i'sine karşı ki, gı edatını icada taraftar olduğunu; mesela, hayati sıfatı yerine
hayatki; edebi sıfatı olduğunu söyledi. O halde, yukarılarda Arı dilcilik hakkında
yazdığım şeyleri bu sözlere göre düzeltmek gerekir.
|