2
- HAK DİLİNE GİRMİŞ ARAPÇA VE FARSÇA KELİMELER
Karşı düşünenlerden
bazıları diyorlar ki: "Siz, Osmanlı dilindeki arapça ve farsça kelimelerden
yakınıyorsunuz. Oysa ki, halk dilinde de, bu dillere ait birçok kelimeler vardır"^. Gerçekten,
halkın konuşma dilinde de arapçadan alanmış birçok kelimeler vardır. Fakat halkın
konuşma diline almış olduğu bu kelimeler, üst tabakaya mensup bilginlerle yazarların
Osmanlı diline almış olduğu arapça ve farsça kelimelerden iki yönden farklıdır. Birincisi,
halk dilinde eş anlamlı kelimeler yoktur. Halk, arapçadan ve farsçadan bir kelime
aldığı zaman, onun eş anlamlısı olan Türkçe kelimeyi Türkçüden büsbütün atar:
böylelikle dilde eş anlamlı kelimeler kalmaz. Mesela, halk hasta kelimesini alınca
şayru sözünü ayna kelimesini alınca gözgü sözünün merdiven kelimesini alınca baskıç
sözünü tümüyle unutmuştur. Gerçi bazen halkın, arapçadan ve farsçadan aldığı kelimeler
yanında, eski Türkçelerini de koruduğu görülüyor. Fakat, bu durumda da yine
eş anlamlı kelimeler ortaya çıkmaz çünkü, arapçadan ve farsçadan alınan kelimenin,
veya eski Türkçe kelimenin anlamında bir değişiklik meydana gelerek, ikisi arasındaki
eş anlamlılık ortadan kalkar. Mesela, siyah ve beyaz kelimeleri alındıktan sonra,
kara ve ak kelimeleri Türkçe'de kalmış. Fakat ne siyah kelimesini kara kelimesinin,
ne de beyaz kelimesini ak kelimesinin eş anlamlısı sayamayız. Çünkü, halk siyahla
beyazı maddiyatta, kara ile akı maneviyatta kullanıyor. Mesela, siyah yüzlü bir
adamın alnı ak olabilir. Beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir. Bazen
de halkın arapçadan ve farsçadan aldığı kelimelerin Türkçe'si zaten olmadığı için
eş anlamlılığa hiçbir neden bulunmaz. Abdest, namaz, Kur'an, cami ezan kelimeleri
gibi. Bilginlere ve edebiyatçılara gelince, bunlar hem Türkçe kelimeleri, hem
de bunların arapça ve farsça karşılıklarını tamamen aynı anlamda kullanırlar.
Böylece onların Türkçe'sinde, her özel anlam için, bir Türkçe, biri arapça ve
biri acemce olmak üzere en az üç söz vardır. Mesela, su, ab, ma, gece, şeb, leyh,
ekmek, nan, hubz, et guşt, lahm, gibi Osmanlı dilinde, mutlaka her anlak için
üçer eş anlamlıdan oluşan böyle bir teslis(üçleme) vardır: bazı anlamların arapçada
birçok karşılıkları bulunduğu için, bu gibi anlamların eş anlamlıları doğal olarak,
üçten fazla bulunur: Arslan, şir, esed, gazagver, haydar, zırgam v.b. gibi. İkinci
olarak, halk arapçadan, farsçadan ve diğer yabancı dillerden aldığı kelimeleri
ay söyleniş yahut anlam bakımından bozar, yani kendine mal eder. Söyleyiş bakımından
bozmaya örnek: "Haste, hasta", "hefte : hafta", "nerdüban
: merdiven", "çarcube : çerçeve", "gavga : kavga", "
bekre : makara", "zukak: sokak", "pare : para". Anlam
bakımından bozmağa örnek "Haste" kelimesi farsçada " birisi tarafından
yaralanmış" anlamında iken. Türkçe'de "mariz" karşılığı olarak
kullanılmıştır. "Şafak" kelimesi arapçada "batı ufkunun akşam kızıllığı"
anlamında iken, Türkçe'de "doğu ufkunun sabah kızıllığı" anlamını almıştır:
"Şafak sökmek" deyiminde olduğu gibi. Farsçada "hace" kelimesi
"efendi" anlamındadır. Bu kelime Türkçe de, hem söyleyişini değiştirerek
"hoca" şeklini almış ve hem de anlamını değiştirerek "halk fıkıh
bilgini" ve "Okul öğretmeni" anlamlarını almıştır. Farsça "bazar"
kelimesi, "b" ile söylenir ve "çarşı" anlamına gelen bir kelime
iken, Türkçe'de "p" ile söylenen ve hem cumartesiden sonar gelen günün
adı, hem de belirli günlerde belirli yerlerde kurulan günlük panayır demek olan
"Pazar" şekline girmiştir. "pazarlık" kelimesi de, bu son
biçimden doğmuştur. "Pare" kelimesi farsçada "kısım, parça"
anlamında iken, Türkçe'de "para" şeklini almakla beraber, "alış-veriş"
aracı olan madeni veya kağıt para anlamını almıştır. Bazı kelimeler, görünüşte,
eski anlamını korumuştur. Fakat bu kelime ile yapılan tamlamalar incelenirse bu
gibi kelimelerde de anlamca farkına varılması güç değişiklikler meydana geldiği
anlaşılır: Mesela, "abdest" kelimesi ve anlamca değişmemiş görünür.
Oysa ki, bu kelimenin başındaki "a" harfi uzunluğunu kaybettiği gibi,
sonundaki "t" harfi de konuşma dilinde düşmüştür. Bundan başka, "büyük
aptes" ve "küçük aptes" gibi tamlamalar gösteriyor ki, anlamca
da bir değişikliğe uğramıştır. Demek ki, halk, aldığı kelimeleri kendisine
mal ediyor. Öncelikle "her anlamın yalnız bir kelimesi olmalıdır" ilkesine
uyarak, eş anlamlıları kabul etmiyor. Ve dil'i, her kelimesi görevi belli bir
organ niteliğinde bulunan, gerçek bir organizma biçiminde koruyor. Tabii, bu işi
halk bilerek ve düşünerek yapmıyor; tabii bir içgüdü ile bilinçsiz bir biçimde
yapıyor. Halk dilindeki, her kelimenin, mutlaka, diğer kelimelerden ayrı bir anlamı
vardır. Ve halkın düşünce alanına girmiş olan, fikir ve hisle ilgili her anlamın
da mutlaka bir kelimesi vardır. Bilginlere ve edebiyatçılara gelince; bunlar
halkın kendisine mal etmek için yaptığı ve değişiklikleri, bozma saymışlar ve
halkın arapça ve farsça kelimeleri gerek söyleyiş, gerek anlam bakımından değiştirerek
meydana çıkardığı kelimelere bozulmuş kelimeler (Galatat) adanı vermişlerdir.
Bilginlerin bozulmuş kelimeler, adıyla yazılmış kitapları incelenirse, görülür
ki, onlara göre kelimelerin doğruluğu (fasahat) arapça ve farsça kelimeleri Türkçe'de
aldıkları biçimlerde değil, gerçekte ait oldukları dildeki eski biçimlerinde kullanmaktır.
Bu görüşe göre, Osmanlıca'nın hiçbir bağımsızlığı hiçbir kelime mal etme yetkisi
yoktur. Daima kelimeler, gerek söyleniş gerek anlam bakımından eski biçimlerine
dönüştürülmesi hatta kelimelerin yazımları da mutlaka bu eski biçimlerine göre
yazılmalıdır. Bu görüşün daha iyi anlaşılması için, bir olayı örnek olarak anlatacağım. Bir
zaman, üniversitede, felsefe terimlerini belirlemek için ilmi bir komisyon kurulmuştu.
Bu komisyonda kelime bilgilerinden biri "dikkat" kelimesinin "attention"
karşılığı olmayacağını iler sürdü: Güya "dikkat" kelimesi, "dakik:ince"
sıfatından türediği için, "incelik" anlamında imiş. Bu iddiaya karşı:
"incelik" kelimesi varken, bu anlama gelen "dikkat" kelimesine
gerek yoktur. Fakat, halkın kullandığı anlamda olmak üzere e"bu kelime dilimizin
atılması mümkün olmayan en gerekli bir unsuru olmuştur" denildi. Fakat itiraz
eden kabul etmedi: "Dikkat kelimesi, daima (incelik) anlamında kalacaktır.
Halkın kullandığı tabirleri, bilim kabul edemez. Doğru olan kelimeler kelimelerin
eski biçimleridir. Kelimelerin gerçek anlamları kullanılışla değil, köküne bakarak
bilinir. Buna göre (attention) kelimesine başka bir karşılık aramalıdır"
cevabını verdi. Bu esasa dayanarak, kelime bilginleri "attentiaon" kelimesine
karşılık aramağa başladılar. Birisi, "tahdik" kelimesini ileri sürdü.
Bir diğeri, "iltifat" kelimesini önerdi. Güya "tahdik" kelimesi,
"göz bebeği" anlamında olan "hadeka" dan gelirmiş. Dikkatte
de özellikle etken olan göz bebeği imiş. "İltifat"ın arapçadaki anlamı
da "göz ucuyla bakmak" imiş. "İltifat" kelimesi, dilimizde
başka anlamdadır denildi. "Öyle şey olmaz, arapça, acemce kelimeler bizim
dilimizde eski asıllarını ve doğruluklarını koruyacaklardır. Halkın bilgisizce
yaptığı bozmalara galatat denilir. Bunların hepsini terk ederek, kelimelerin eski
ve asıl biçimlerine dönülmek gerekir diye cevap verildi. Görülüyor ki halk,
aldığı kelimeleri söyleyiş ve anlam bakımından kendisine mal ettiği halde, kelime
bilginleri bu benimseyişin karşısındadırlar. Halka göre yaygın hale gelmiş olan
bozulmuş kelime, aslına uygun sözcüğe tercih edilir. Bilginlere göre ise, doğru
fakat yaygınlaşmamış kelime yaygın hale gelmiş olan bozulmuşa tercih edilir. Bundan
başka, halka göre, yurdumuzda bağımsızlık ve egemenlik ancak Türk dilindedir.
Bu dile giren arapça ve acemce kelimeler, Türk dilinin egemenliği altına girerek,
onun fonetiğine ve leksikolojisine uyarlar. Politik kapitülasyonlar, politik bağımsızlık
ve egemenliğe aykırı olduğu gibi, dil ile ilgili kapitülasyonlar da dilin bağımsızlık
ve egemenliğine aykırıdırlar. Fakat iyen belirtelim ki, halk bunu bilinçli bir
biçimde düşünmüyor. Arının bal yapması gibi, bilinçsiz olarak ve içgüdüsüne göre
yapıyor. Bilginlere göre, aksine bağımsızlık ve egemenlik ancak arapça ve farsça
kelimelerde vardır. Biz, onların bağımsızlık ve egemenliğine aslına ve doğruluna
saygı göstermek zorundayız. Bizim dilimize gelince o zaten yüzde doksan dokuz
arapça ve farsça kelimelerden oluştuğu için, bağımsızlık davasında bulunamaz. Görülüyor
ki, dilde Türkçülüğün ilk işi kelime bilginlerinin görüşlerini reddederek, halkın
bilinçsiz bakış tarzını Türkçe'nin temeli diye kabul etmektir. Buna göre, Türkçülerce,
Osmanlıcıların doğruları bozulmuş ve bozulmuşları doğrudur. Hatta yazımda (imla)
da, bu bozulmuşları söylenildikleri gibi yazmak Türkçülüğün bir ilkesidir. Bu
esası yabancı kelimelere de uygulayarak kelime bilginlerinin sigara, jaket, Evropa
biçiminde yazdıkları bu kelimeleri, halkın söyleyişine uydurarak cigara, ceket,
Avrupa yazmak gerekir.
|